Putin’in Gizli Aşçıları
Hasan Birgül
Kanıtlar ve Tanıklar
24.02.2021 Wednesday 20:26

Amerika 1783 yılında bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkarken, ilk başlarda Avrupa siyasetiyle pek ilgilenmemişti. Osmanlı Devleti ile ilişkileri de 1830‟lu yıllara kadar gecikmiştir. Nitekim bu süreç zarfında Akdeniz’de ticaret gemileri ile varlığını göstermiştir. Ama güçlü bir devlet olarak değil tabi ki, öyle ki Cezayirli gemiciler Akdeniz’de izinsiz gezen Amerikan gemilerine el koymuş buna karşın Amerika bu ülkeye 12.000 altın vermiştir. Amerika her ne kadar siyasetten uzak kalsa da vazgeçemeyeceği bir şey vardı ki o da Akdeniz de ticaret, bu nedenle birçok kez Osmanlı ile ilişki kurmaya çalışmış ama gerek o günün koşulları gerekse Osmanlı’nın durumu bu süreci geciktirmiştir. Tarihsel arka planda bile olumlu adımlar atılmamıştır. Türk halkının Amerika’ya bakış açısı tarihsel dönem içerisinde güvensizliğe dayalı bir ilişki olarak karşımıza çıkmıştır. Hem Amerikan yönetiminin başına buyruk tavırları, hem de geçmişte yaşanan bir takım problemler unutulmadan yeni problemlere yelken açılması aradaki güven ve diplomasiyi de riske atmıştır. 1970'li yıllardan bu yana diplomasi ilişkilerinde en kötü seviyeyi gören Türkiye ve ABD'nin nasıl bir politika izleyeceğini açıkçası çok merak ediyorum. Türkiye’nin terörle mücadelesi, YPG/PYD ve FETÖ’ye yönelik operasyonlar, Karabağ konusunda Azerbaycan’a verilen destek eleştirilmiş. Diplomasinin daha aktif bir hale gelmesini beklerken, karşılaştığımız bu durum aslında bir yol ayrımını bizlere gösteriyor. Hatta son olarak ABD’li senatörlerin Joe Biden’e yazdığı mektup sistemsel lobi çalışmalarının Türkiye aleyhine başladığını gösteriyor. Biden’ın dış politikada özellikle Türkiye ile ilişkilerde restorasyona gitmesi gerekiyor. Seçim manifestosunda sinyallerini vermiş olduğu çeşitli adımları görevinin ilk ayında atan Biden; Dünya Sağlık Örgütü ve Paris İklim Anlaşması’na geri katılma kararlarını ilk fırsatta imzalamış, Trump’ın aksine Avrupa Birliği, NATO ve Birleşmiş Milletler’in önemine vurgu yaparak müttefik güçlerle ortak hareket etme mesajı vermiştir. 


Fakat bölgede ki önemli müttefiki Türkiye ile tansiyon bir türlü düşmüyor. Türkiye-Amerika ilişkileri, her zaman stratejik önemini korumuştur. Bunun temel nedeni, iki ülke arasındaki ilişkilerin çoğu zaman ikili diplomasinin ötesine geçerek; Orta Doğu, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya’da yaşanan kilit bölgesel meselelere kadar uzanmasıdır. Pek çok kıtayı birbirine bağlayan ve medeniyetlerin geçiş noktasında yer alan Türkiye, eşsiz bir jeopolitik konuma sahiptir. Fakat ilişkiler tıkanma noktasına gelince anjiyoya ihtiyaç vardır. Türk-Amerikan ilişkilerinin karakterini belirleyen, sadece iki ülkeye özgü koşullar değildir; dünyanın pek çok bölgesinde yaşanan gelişmeler, bu ilişkilerin çerçevesini belirlemede önemli rol oynamaktadır. Fakat Joe Biden göreve geldiğinden beri, Türkiye-Amerika ilişkilerinin geleceğine dönük soru işaretleri çoğalmış görünüyor. Asıl endişelendiğim konu, Biden döneminde ‘’Kafkas Baharının başlamasıdır". Joe Biden göreve geldikten sonra Türkiye ile olan ilişkilerinde belirleyici olacak olan hususlar; Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikası, Ortadoğu, Güney Kafkasya, Avrupa Birliği ile olan ilişkiler ve Libya politikası olacaktır ki bence en önemlisi de Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde yürütmüş olduğu ve varlığı ile aslında burada PKK, PYD ve YPG terör örgütlerinin Türkiye’nin Güney sınırında bir terör devleti kurmasına müsaade etmemesi ve burada bence çok büyük çekişmeler olacaktır ki bunun sinyallerini de görmeye başladık. Türkiye iletişim için açık kapı tutarken, ABD’nin sessizliğe ve iletişimsizliğe bürünmesi Türkiye’nin sabrını zorlamaktadır saygıdeğer okurlar. İkili ilişkiler de diplomasinin yerine bağları kopartalım ve yol ayrımı gerçekleşsin duruşu da gözlenmektedir. Türkiye eski Türkiye değil bunu söylememiz lazım, Obama döneminde ki Türkiye değiliz. Türkiye artık özellikle 2016’dan itibaren yapmış olduğu 3 adet Barış Pınarı, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarıyla artık bu coğrafyada varlığını gösteriyor. Tabi; Türkiye işgalci olarak değil! Türkiye, Suriye’yi aslında bütünleştirip tek parça halinde Suriyelilere bırakmak üzere bir mücadele veriyor. Hem bu topraklar da terör bataklığını temizlemek istiyor hem de buradan Türkiye’ye yapılacak bir terör ihracının da önüne geçmek için bulunuyor ki bugün Türkiye’nin İHA ve SİHA’larla büyük bir başarı elde ettiğini artık terörü neredeyse topraklarımızda kuruttuğumuzu ve sınır ötesinde ki bataklığı da kurutma yolunda çok büyük aşamalar kaydettiğimizi de görmekteyiz. Bir diğer önemli mevzu Ortadoğu; özellikle dediğim gibi Suriye’nin kuzeyinde ve Irak’la birleşmesi planlanan aslında bir terör devletinin, Türkiye tarafından kesinlikle kabul edilmemesi ve böyle bir girişim olursa da Türkiye’nin müdahale edeceği ve gereken cevabı net bir şekilde vereceğini bence Biden’ın kabinesi de tahmin ediyordur. S-400 meselesi ikili ilişkilerde ki en büyük çıkmaz olacak çünkü Antony Blinken gerçekten de çok sağlam bir Rus düşmanı ve bu sebepten dolayı ilişkileri geciktiriyor. Blinken dönemi dış politikası Amerika’nın şahin politikalarını uygulanacağı bir dönem olacaktır. Ortadoğu ve Kuzey Afrika koordinatörü McGurk ismi aslında en önemli isimlerden, kendisi aslında Obama’nın Ortadoğu politikasının devamını yürütecek bir figür olduğunu görüyoruz. Kendisi; Obama döneminden itibaren 2009’dan beri PKK-YPG terör örgütlerinin destekçisi olmuştur. İyi düzeyde Arapça ve farsça bilmektedir. 2004 ve 2009 yılları arasında Irak’ın o yeniden yapılanma döneminde önemli görevler üstlenmiştir. Ayrıca Bush’un Afganistan ve Irak danışmanlığını yapmıştır. İyi bir istihbaratçıdır. Ayrıca Ankara-Erbil hattı hareketlenecek çok net gözüküyor. YPG meselesi Türk-Amerikan ilişkilerindeki tansiyonu daha da artıran ciddi bir sorun olarak ortaya çıkmış durumdadır. YPG'nin Suriye'nin kuzeyine yönelik artan terör saldırıları, Biden yönetiminin ve Amerikan kurumlarının YPG'ye yönelik iletişimi de dikkate alındığında YPG terör örgütü sorunu ikili ilişkileri çıkmaza doğru sürükleyen en önemli sorunların bence başında geliyor. Doğu Akdeniz, Libya bunlar hala tartışılmayan ve açıkçası Türkiye bu konuları tartışmaz bile, çünkü haklılığından dolayı genel çerçevede ilişkiler böyle giderken optimist bakış açısıyla bakılamaz. Yol ayrımı ilk defa bu kadar netleşmişken acaba bu ayrımı derinleştirecek hamle ABD tarafından hangisi olacak merak ediyorum. ABD sessiz kalarak bir strateji izliyor diye düşünelim gerçeklikten çok uzak gibi geliyor. Fakat Blinken’ın ne kadar şaibeli bir dönem geçireceği aslında okunabiliyor. Geçmiş yıllardan itibaren Amerika’nın Türkiye’ye yapmış olduğu darbeleri desteklemesi, ekonomiyi manipüle etmesi ve Kıbrıs meselesinde takındığı tavırlar ortadır. Kim sözde müttefiktir, halkın takdirine bırakıyoruz.

15.02.2021 09:42

İsrail’in Akdeniz kıyı otoyolunun hemen dışında, Tel Aviv’in birkaç mil kuzeyinde, anayola hemen hemen paralel dizili tozlu okaliptüs ağaçlarının arasında, pek dikkat çekmeyen gri ve beyaz renklerde beton binalar görülür. Kalabalık Glilot kavşağından sonra sola dönüp de otostop yapan askerleri geçince binaların arasında, ülkesinin istihbarat teşkilatlarında görev yaparken ölmüş anıt mezarlar dikkat çekmektedir. Bu anıtlar casusların rüyalarını süslemektedir. İsimlerin yanında ölüm tarihleri vardır. Fakat ölenlerin rütbeleri, birlikleri, yerleri ve bu askerlerin nasıl öldükleri konusunda en küçük bir bilgi bulunmaz. Bazı casuslar yıllarca gölge gibi yaşayarak doğal nedenlerle ölmüştür ama bunların çoğu da aktif hizmetteyken hayatlarını kaybetmiştir. Assaf Kaplan galiba böyle ölmeyecek gibi gözüküyor. Günün birinde, tutkulu bir Hristiyan Siyonist olan Charles Orde Wintage adlı İngiliz subayı, İsrail için bir nimet gibi ortaya çıkmıştı. Subayın emrindeki İngiliz askerleri ve Haganah gönüllülerinden oluşan Özel Bölük (SNS),İsrail adına özel operasyonlar gerçekleştiriyordu. İngiliz subayı, İsrail için çalışıyordu ve Arap İsyanlarında bizzat görev alıyordu saygıdeğer okurlar.  Birim 8200 Amerikan askeri aletlerini kullanarak, 1952 yılında kurulmuş bir istihbarat hizmet birimidir. 515. İstihbarat servis ünitesi olarak da adlandırılmıştır. Bugün hizmet binası Yafa ’da dır.


Birim 8200 birkaç askeri kuvvetten oluşan İsrail Savunma Kuvvetleri’nin en büyük hizmet birimi arasında yer almaktadır. Aslında bu birim televizyon, radyo, gazete, internet ve günümüz de sosyal medyayı ciddi anlamda takip edip bilgi toplamayı amaçlar. Asıl basında çıkan haberler kurumun gün yüzüne çıkmasına sebep teşkil etmiştir. MOSSAD’ın genel istihbarat bilgilerinin yarısından fazlasına katkı sağlamaktadır. Ayrıca İsrail Savunma Kuvvetlerinin en önemli sinyal istihbarat toplama kurulumu Urim SIGINT Üssü, birim 8200’ün en önemli parçalarındandır. 2010 yılında Le Monde gazetesi dış haberler bölümü, Birim 8200’ün büyük bir casusluk ağıyla çalıştığını yazdı. Ortadoğu, Avrupa, Asya ve Afrika genelinde izleme, telefon görüşmelerini dinleme, e-postaları takip ve diğer iletişim yeteneklerine sahip dünyanın en önemli ve etkili bir birimi olduğunu söylemekte fayda var. 2010 yılında, New York Times, bu birimin Orchard Operasyonu sırasında Suriye hava savunmasını devre dışı bırakmak için  ‘’Amerikan Birleşik Devletleri istihbarat topluluğunun eski bir üyesini’’ kaynak göstererek gizli bir infaz olayına tanıklık edip kitap bile yazmışlardır. Amerikalılar hatta özel işlerini, iletişimlerini Birim 8200’e rahatlıkla çekinmeden aktarmışlardır. Hatta bu skandalın adı New York Times’da İsrail’in N.S.A. skandalı olarak da aktarılmıştır. Özel bilgileri işleme de önemli operasyonlar gerçekleştirmiştir. Geçtiğimiz haftalarda İngiltere pandemiyle boğuşurken bomba bir iddia düştü kulislere, İngiltere'nin ana muhalefeti İşçi Partisi lideri Sir Keir Starmer'ın sosyal medya ekibinde çalışması için eski bir İsrail  birimi 8200 ajanı olan yukarıda bahsettiğim Assaf Kaplan’ı işe aldığı ortaya çıktı. ABD'de Chicago merkezli yayın yapan site ‘’The Electronic Intifada’’ bu haberi ilk paylaşan sitelerden biridir.


İsrailli eski ajan Assaf Kaplan, "Sosyal medya izleme ve dinleme" ekibi için işe alındı ve daha önce İsrail istihbarat servislerinin ‘’Birim 8200’’ siber biriminde çalıştı. Assaf Kaplan siber istihbarat konusunda uzman bir çalışan ve 2014'te bir Guardian raporunda ortaya çıktığı üzere Filistinlilere şantaj ve suikast düzenlemedeki rolüyle hem birimin hem kendisinin popülaritesi artmıştı. The Electronic İntifada’nın sorularını yanıtsız bırakan yetkililer bir yana, ne Kaplan ne de İşçi Partisi yorum taleplerine cevap vermiyor. Sitenin haberi yapmasının ardından, Kaplan’ın LinkedIn’ dan Askeri İstihbarat geçmişi bir anda silindi. Asıl merak ettiğim İngiliz İşçi Partisinde bu eski casus ne yapacak? Şunu unutmayalım hiçbir zaman eski casus diye bir şey yoktur. İngiliz İşçi Partisi lideri Keir Starmer’in siyasi yaşamı pekte iyi değil fakat Assaf bu işi hareketlendireceğe benziyor. Fakat hikâyenin en çarpıcı kısmı, İngiltere dışından birinin işe alınması hem de İsrailli olması biraz tuhafıma gitti. Assaf Kaplan bir zamanlar İsrail İstihbarat subayı olarak Birim 8200 için çalıştı. Birim 8200, İsrail’in en önemli ve aktif ajan birimlerinden, saldırganlar itibar suikastliğini harika yaparlar. Bu birim için ve çalışanları için milyonlarca dolar ödeniyor. Ve onlar da muazzam işler çıkartıyorlar. Bir başka muhbir ise Assaf veri ve bilgi depolamada harika bir askerdi demesi işleri biraz çıkmaza soksa da şuan herkes derin bir sessizlikte İngiltere’de. Assaf Kaplan’ın en özel çalışmaları içinde her türlü kişisel özel bilgiler, şantaj ve kasıtlı bilerek yapılmış suikastlar var. İşçi Partisi gibi sözde sosyalist bir partinin işe alması gereken bir kişinin nitelikleri Assaf Kaplan’da yok fakat ilk seferde işi aldı. Bir kere İsrail’de Casusluk ve MOSSAD’a girdiysen ve önemli bir birimde çalışıyorsan sen o görevi kolay kolay bırakamazsın sonuçta reklam şirketinde metin yazarı değilsin. Hele ki İngiltere’de ana muhalefetin en etkili partisinde, ofisinde çalışacaksın gerçekten medeniyet budur. Keir Starmer ise İsrail’i her fırsatta eleştirirdi. Şimdi önemli bir lobinin boyunduruğuna girerek yükselmeyi hedefliyor. Önümüzde ki günler ve ilerleyen aylarda İngiltere siyasetinde şantaj ve bir takım verilerin ortaya saçıldığının haberleri ile gündemi meşgul edebilir. Veya İsrail’in amaçları doğrultusunda önemli hamleler görebiliriz. Şaşırmayalım ve İngilizler gibi medeni taklidi yapalım.


01.02.2021 09:31

Geçmişten ders almak, çok duyduğumuz fakat bir türlü gerçekleştirilemeyen bir söylem olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülkelerin geçmiş siyasi tarihlerinde yaşanan isyanlar, ayaklanmalar iç savaş senaryoları geçmişe baktığımızda aynı değerler dizisi doğrultusunda olayların gelişimi, kıvılcımları bile ciddi anlamda benzerlikler göstermiştir.  Geçmişten ders alabilmek yaşanan olayları iyi analiz edebilmemiz gerekmektedir. Unutulan bir geçmiş, gelecekte yaşanacak benzer olayları değerlendirmemize ve o olaylara ilişkin çözümlemelere bulunmamıza hiçbir şekilde pozitif bir katkı sağlamayacaktır. Ama geçmiş siyasi tarihin bilincinde olaylara bakabilmek yaşanan gelişmeler hakkında farklı yaklaşımlar geliştirmemize yardımcı olacaktır.

 Bir önceki yılın, hatta geçmiş aylar da yaşanan gelişmeleri bile unutuyoruz ve ana hatlarıyla eksik, yanlış ve farklı olarak hatırlıyoruz. Eskiden yaptıkları hataları hatırlamayanlar, aynı hataları tekrarlamaya mahkûmdur rejimler otoriter devletler bunları defalarca yaptı ve maalesef hüsrana şahit oldular. Saygıdeğer okurlar; Aleksey Navalni olayını komplo teorisi, değişik yapısal farklılıklarıyla yazmayacağım. 


1917 Devrimine gidip geçmişin izlerini araştırıp sizlere sunmak istedim. 1917 Rus Devrimi olarak da anılan Ekim Devrimi, Lenin tarafından “Ekmek, Barış, Özgürlük” sloganı altında 1905 Rus Devrimi’nin devamı niteliğinde olmuş ve Petersburg şehrinde ilk kıvılcımlarını atmaya başlamıştır. 1905 Devrimi tamamıyla halk iradesiyle başlatılmışken, Ekim Devrimi, bir parti düşüncesiyle başlatılmıştır. Dönemin yönetim sistemine baktığımız zaman Rusya’da diktatörlük ve mutlak yönetim şekli geçmişten bugüne izlerini taşıyan bir yönetim şekline hâkimdi. Çar sistemiyle yönetilen Rusya büyük bir ekonomik çöküş ve buhran yaşıyordu. Rus halkının çoğunluğunun işsizler ve köylülerden oluşması ülkenin bu kötü gidişatını kanıtlar nitelikteydi. Yokluk ve sefaletin devam etmesi sonucu halk 1905’de ayaklanarak bu duruma tepkilerini göstermek istediler. Fakat 1905 Devrimi’nin ardından durumlar eskisinden daha kötü bir hal aldı. Petersburg ve Moskova’da, İşçi Sovyetleri kuruldu. Bunun ardından Çar bazı önlemler alarak yasama meclisi olan Duma’yı kurup halka bazı özgürlükler tanımak istedi. Bu yöntem çok faydalı olmadı. Hatta Çar’dan yönetimin alınmasına sebep oldu. 1. Dünya Savaşı’na katılan Rusya, sefaletin son sınırını ulaşmıştı. Yokluk çok fazlaydı. Temmuz ayının ilk günlerine gelindiği zaman yönetim tamamen kötü ellere geçmiş, iç savaş giderek daha farklı bir hal almaya başlamıştı. Barışın tamamen bitmesi ile birlikte Lenin ve yandaşları hakkında tutuklama emri verilmiş, Lenin çıkan bu tutuklama emriyle birlikte Finlandiya’ya kaçmıştı. Yapılan bir gizli toplantıda Troçki ve yandaşları Bolşevik Partisi’ne katıldı, bunun üzerine Lenin Petersburg’a geri döndü. 10 Ekim’de yaptığı toplantıda silahlı ayaklanma için stratejiler geliştirmeye başladı. Dönemin Genel Kurmay Başkanı olan Kornilov, komünistlerin ve Sovyetlerin yok edilmesi gerektiğini söyleyerek Bolşeviklere karşı birçok saldırı planı hazırlamıştı. Kornilov’un tek amacı askeri bir diktatörlük yaratıp ülkenin yönetimini ele geçirmekti. Kornilov yaptığı planları geçici hükümetle paylaştı; fakat Krenski tarafından destek alamadı. Buna rağmen Kornilov Petersburg’daki Bolşeviklerin üzerine askeri bir tabur yolladı. Halk Bolşeviklere destek çıktı ve gelen saldırıya aynı sertlikte cevap verdi. Bu direniş ile birlikte Bolşevik taraftarları büyük bir artış ve ilgi görmeye başladı. Tarihler 24 Ekim’i gösterdiğinde Bolşevikler Lenin önderliğinde silahlı bir ayaklanma başlattı ve bu ayaklanma zaferle tamamlandı. 26 Ekim tarihinde de Lenin’in başkanlık edeceği Sovyetler Hükümeti kuruldu. Lenin ilk olarak Troçki’yi Dışişleri Bakanı olarak görevlendirdi.  İlk adım olarak Rusya’nın 1. Dünya Savaşı’ndan acilen çekilmesi ve çöken sistemin düzeltilmesi için önlemler almaya başladı. Bu amaç doğrultusunda Troçki, Brestlitovski antlaşmasını imzalayarak Rusya’yı 1. Dünya savaşından çekti.


20 Ağustos’ta uçağa binen muhalif Navalni’nin uçuş esnasında fenalaşmasının ardından, uçak apar topar Omsk şehrine iniş yapmıştı. Omsk’taki hastaneye kaldırılan Navalni çayına karıştılan bir maddeyle zehirlendiği öne sürülmüştü. Almanya'da tedavi gördü ve iyileşti. Rusya'ya geri dönüşün de, hapse gönderilen muhalif lider Aleksey Navalni'nin serbest bırakılması için ülke çapında gösteriler başladı. Rus Çarı Putin;  Aleksey Navalni konusunda ne yapacağını bilemiyor. Putin rejimi kendini çok ciddi anlamda güvence altına aldı. Sadece yürütme organıyla değil, mahkemeler ve parlamento olmak üzere tüm devlet kurumlarını kontrol ediyor. Bu önlemler rejimi yirmi yıldan uzun bir süredir istikrarlı ve büyük ölçüde rahatsız edilmemiş bir duruşun artık bir çıkmaza doğru sürüklendiğinin net olarak göstergesidir.  2006 ve 2007’de, 2011 ve 2012'de olduğu gibi yine de protestoların patlak verdiği zamanlarda Kremlin, pek çok gözaltı, birkaç uzun hapis cezası ve protesto liderlerine yönelik amansız taciz ve tehditlerle sert geçişler yaptı. Cezai kovuşturmalarla tehdit edilen pek çok protesto organizatörü ülkeyi terk etti. Uzak duramayanların çoğu bilinmeyen bir şekilde öldürüldü. Bir de Aleksey Navalni vardı. Navalni rejimin tüm kontrol mekanizmalarını çökertmeyi başardı. Rusya’daki yolsuzluk ve yetkinin kötüye kullanımıyla ilgili bir medya kuruluşu olan Yolsuzlukla Mücadele Vakfı'nı kurdu ve milyonlarca okuyucu ve izleyiciyi cezbeden kapsamlı metin ve video raporları üretti ve yayınladı. Dijital medyanın tüm nimetlerinden yararlandı. Ayrıca Kremlin'in seçim hilesi sistemini alt üst eden bir saha organizatörleri ağı kurdu; Şimdiye kadar sadece birkaç yerel yarışta başarılı oldular, fakat belirledikleri emsal Putin için korkunç. Navalni defalarca tutuklandı, protesto suçundan gözaltına alındı ve iki kez uydurma suçlardan hüküm giydi, ama bu önlemlerin hiçbiri onu susturamadı. Beş yıl hapis cezasına çarptırıldıktan bir gün sonra, 2013 yılında yetkilileri kendisini serbest bırakmaya zorlayan kitlesel protestolara başladı. Bir sonraki mahkûmiyetinin ardından, yasadışı ev hapsi cezasına uymayı reddetti ve ardından Rusya'yı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne götürdü ve kazandı. Devlet Navalni'nin kardeşi Oleg'i rehin alıp üç buçuk yıl hapse mahkûm ettiğinde Aleksey daha da şiddetli ve etkili eylemler yaptı. Son olarak, geçen yıl Putin'in gizli polisi Navalni'yi kimyasal madde Novichok ile zehirleyerek öldürmeye çalıştı fakat başaramadı. Navalni sadece hayatta kalmakla kalmadı, aynı zamanda kendi cinayet teşebbüsüyle ilgili bir soruşturmanın da yazarlarından birisi oldu ve yine de ülke dışında kalmayı reddetti.  Aleksey Navalni 17 Ocak 2021’de Moskova’ya geri dönmüştür. Fakat Navalni döner dönmez Moskova Uluslararası Havalimanı’nda hemen gözaltına alınmıştır. Gözaltına alınan Navalni’nin özgür bırakılması için ‘’Navalni’ye Özgürlük’’ sloganıyla 23 Ocak Cumartesi günü sabaha karşı başlayan eylemler, çok geçmeden tüm ülkeye yayılmış ve tehlikeli bir hal almaya başlamıştır. İlk olarak; Sibirya ve Uzak Doğu’nun Habarovsk, Vladivostok ve Novosibirsk bölgelerinde başlayan eylemler Moskova ve St. Petersburg ve birçok farklı şehirlere yayılmıştır. 2011’deki gösterilerden sonra en büyük kitlesel organizasyon meydana gelmiştir. Navalni, şu an için muhalefetin Putin’e karşı ortak adayı ya da Rusların önemli bir kısmının desteklediği figür olmaktan açıkçası benim düşüncem uzaktır. Bağımsız araştırma merkezi Levada’nın Aralık 2020’de yayımladığı araştırmaya göre Rusların ancak %2’si Navalniy’i cumhurbaşkanı adayı olarak tercih etmektedir. Bu oran Putin için %55’tir. Aynı araştırma sonucuna göre Putin’e duyulan güven %32 seviyesindeyken, bu oran Navalniy için %4’tür. Levada’nın Kasım 2020’de Navalni’nin suikastına dair yayınladığı bir başka araştırma da oldukça çarpıcıdır. Ankete katılanların %20’si Navalniy’in eylemlerini desteklerken, %50’si bunlara net olarak karşı çıkmaktadır.  %6’lık bir kesim kesim Navalni’nin batı ajanı olduğu iddialarını onaylarken %18’lik kesim, Navalniy’e saygı veya sempati duymaktadır. Katılımcıların %30’u ise zehirleme olayının Kremlin’in işi olduğunu düşünmektedir. Rusya tarafı, ABD Dışişleri Bakanlığının açıklamalarına dair yayımladığı sert bildiriyi dikkate alarak, zehirleme iddialarını ve bu çerçevede üzerinde durulan insan hakları ihlalleri argümanlarını da göz önünde bulundurarak yeni Amerikan yönetimi başta olmak üzere Avrupa tarafından, geniş kapsamlı bir yaptırım uygulanabileceğini net düşünüyor ve kendini bu gerilim senaryosuna hazırlamış durumda. Putin ve ekibi bu tür olaylara karşı soğukkanlılığını her defasında korudu. Kafkas Baharı ve Putin Baharı bekleyenler biraz daha bekleyecek gibi gözüküyor. Evet, ciddi bir isyan durumu fakat Putin bu işten çok güçlü de çıkabilir veya tahtı sallanmış, yıpranmış bir siyasetçi gibi de çıkabilir. Navalni’nin sosyal medya ekibi eylem tarihi olarak 31 Ocak 2021 Pazar gününü belirlemiştir. Rusya’da kışlar çok serttir ve kolay kolay bahar gelmez. O yüzden Bahar sevenler derneği biraz daha bekleyecek. Ancak bir konuyu unutmamak da fayda var. KGB ve Rus Ordusu asla ama asla Putin’i bazı sistemsel değişikliklere yem etmez. Ve buna cüret edenleri, mutlaka etkili bir ceza beklemektedir. 1917 Devrimini temel alarak yazdığım bu yazı bana şunu gösterdi. Navalni çok etkili bir siyasi figür haline gelebilir, fakat önemli lobi destekleriyle, dijital medya ve kitle iletişim araçlarının ve sosyal medyanın ahengiyle diğer türlü çok fazla büyütmeye gerek yok ancak Putin’e karşı cesareti takdire şayan.


29.01.2021 09:53

1921 Tulsa Katliamı, yani  Tulsa Irkçı İsyanı, Greenwood Katliamı veya Black Wall Street Katliamı olarak da bilinmektedir. 1921 yılının; 31 Mayıs ve 1 Haziran ayları arasında beyaz ırkçı çetelerin Tulsa, Oklahoma Greenwood bölgesindeki, siyahi insanlara ve iş yerlerine yaptıkları saldırılar sonucu gerçekleşmiş, Amerikan tarihindeki ırksal şiddet olaylarından en önemlisi olarak tarihte yerini almıştır. Kitleler kendi başlarına asla ayaklanmadıkları gibi, sırf ezildikleri için ayaklandıkları da görülmemiştir. Irkçılar aslında kendilerinden farklı insanlardan korkan bir grup cahillerdir. İç Savaş'tan bu yana geçen 156 yılın çoğunda beyaz çeteler Amerikan toplumunun dizginlerini özgürce ve rahatça ele geçirdiler. Yeniden yapılanma sırasında siyahilerin çoğunlukta olduğu okulları yaktılar, linç ettiler ve sivil hakları hareketi sırasında siyah öğrencileri taciz ettiler. Bunlar ırkçılık eylemleriydi, ama aynı zamanda siyasi gücün esnekliğiyle yapılmış saldırılardı. İsyancıların dünya hükümdarlığındaki yasal ve kültürel normların sonsuza dek sürmesi de denebilir. İsyan ve kaosun izlerini bir süredir ABD toplumunda görüyoruz. Beyaz üstünlükçü şiddetin patlaması sadece Capitol Hill baskınıyla  anlatılmamalı aslında aşırı kutuplaşmanın siyasi getirimlerini ve esnekliğini ABD’de bizlere göstermiş oldu. 1990’ların ortalarında Timothy Mcveigh’e Oklahoma City’deki Murrah Federal binasını havaya uçurarak 168 kişiyi öldürmesi için ilham veren Michigan milisleri vardı. Bu olayların hepsi ABD’de yaşandı. Geçmişten bu yana ABD’de birçok siyasi retorik değişti, fakat aşırı sağ ve kutuplaşma bugün kadar açık açık ortaya çıkmadı. Dijital Medyanın payı tabi ki çok büyük olayları an ve an paylaştılar. Saygıdeğer okurlar bu tarihlerden neredeyse bir yüzyıl boyunca, Güney beyaz üstünlükçüler, Ku Klux Klan, Proud Boys gibi terörist gruplar halinde örgütlendiler ve siyahi Amerikalıları öldürdüler. Beyaz Amerikan Çeteleri Amerika yaşamının en tehlikeli haline bürünmüş durumdalar. Joe Biden bu kutuplaşma ve çete terörüne ne kadar zamanda dur diyebilecek merak konusu ama sistemin içinde bile aşırı sağın etkisini gözlemleyebiliyoruz. Ve açıkçası ulusal güvenlik topluluğu da Beyaz Amerikan Çeteleri için bir eylem planı oluşturmadı. Bu örgütlerin belirli lobiler tarafından beslendiğini birçok kişi tahmin edebiliyordur. Joe Biden ve ekibinin 100 günlük eylem planında ekonomi ve dış politika öncelikler arasında ilk sırayı alıyor. Ancak milis gruplarla ilgili ciddi baş ağrıları olacağa benziyor. Daha doğrusu bunun sinyallerini görebiliyoruz. Bu örgütlerle alakalı Amerikan Yahudi Kongresi tarafından hazırlanan yakın tarihli bir raporda, beyaz Amerika çeteleri terörizmi ile Capitol Hill isyancıları arasındaki bağlantı çok dikkat çekici boyutlarda daha doğrusu Twitter analizleri veya paylaşımları bunu açıkça gösteriyor. Hatta ABD Ordusu yetkilisi ve üst düzey ABD istihbarat yetkilisi ordunun içinde ve ulusal muhafızların içindeki aşırı sağ yapılanmayı ortaya çıkardıklarını ve bunun yemin töreninden birkaç saat önce yaptıklarını açıklıyor. Asıl problemin bir ayaklanma ve isyan karşısında üst düzey bir konsolosluk yetkilisinin ilerleyen zamanlarda ulusal muhafızların da bu ayaklanmayla bağlantılarının gün yüzüne çıkaracağını aktarıyor. Şaşırtıcı mı? Hayır, fakat çürümüş sistemi bir kez daha gözler önüne seriyor. ABD’de ki bu kutuplaşma siyasi yelpazenin iki aşırı uç tarafından yönlendirilmesini aktarıyor. Bu hareketlerin kökenleri 1930’lar Avrupası’nda yatan bir hareketten bahsediyorum. Kökenleri o kadar sağlam ki bu çetelerin imha edilmesi zor gözüküyor. Pasifize bir duruma alınır mı bu Joe Biden ve ekibinin problemi olarak gözüküyor. Bu yaşanan olaylar kutuplaşmanın hem sonucu, hem de işaret fişeği olabilir. 2010’lardan beri süre gelen bir kıvılcım zaten vardı. ABD siyasetindeki temel işlev bozukluğu işte tam olarak bu noktada başlıyor. Trump dönemi ile beraber Beyaz Amerikan Çete terörü daha etkili bir hal aldı. ABD’nin kutuplaşmasını durdurulamaz bir şekilde değiştiren diğer bir gelişme ise politika konularındaki tartışmalardan kimlik mücadelelerine geçiş, ABD sistemini biraz daha çürüttü. Popüler süper güç artık yorgun ve asıl önemlisi toplumun sosyolojik anlamda çöküşe doğru bir adım daha yaklaşması. Siyasi geçmişi olmayan ve sadece emlak imparatorluğu ile yeniden bir dönem yükselmiş bir iş adamı olan Donald Trump felaketi nasıl bir toparlanma sürecine girecek veya daha kötü bir noktaya gelecek bunu hep birlikte izleyip göreceğiz.

20.01.2021 09:12

Gündem ve öncelikler öylesine hızlı değişiyor ki zamanın ruhunu kaybetmek üzereyiz. Dünyanın son yirmi bir yılda geçirdiği değişimi özetleyen kelime sürattir. Geçen hafta tüm dünyada yankı uyandıran Capitol Hill baskının üzerinde 9 gün geçti. Küçülmüş bir dünyada hızlanmış bir değişim ortamında yaşıyor gibiyiz. Dünya ve ABD politikası da bu değişime ayak uydurmuş durumda düşünsenize kongre basıldı ve 20 Ocak yemin töreninde ulusal marşı Lady Gaga’nın seslendireceği açıklandı. Şaşırtıcı ve hayret verici bir zamandayız. Çatışmalar, baskınlar, barışmalar, ayrılmalar, birleşmeler birbiri ardına geliyor. Sistemde rol oynayan aktörlerde değişiyor bir yandan. Artık dünyayı sadece devletler ve diplomatik ilişkiler düzleminde incelemeye çalışmakta büyük bir zafiyet göstergesi olmuş durumda.

Geçen hafta Capitol Hill’e yapılan baskını geniş bir perspektifte yazmak istedim.  Capitol Hill binasının iç odalarına giren bazı eylemciler, bir dereceye kadar işbirliğiyle hareket eden milis gruplarının üyeleri gibi görünüyorlardı. Taktik teçhizat giyen, iletişim kurmak için el radyoları ve kulaklıklar kullanarak, organize bir şekilde bir saldırı gerçekleştirdiler. Capitol'deki aşırı sağ gruplar arasında Yemin Muhafızları, Üç Yüzdeler, Proud Boys ve Boogaloo Bois'in yanı sıra daha küçük yerel organizasyonlar da vardı. ABD'de önümüzdeki aylarda en önemli tartışmalardan biri geçtiğimiz hafta Kongre baskınında da öne çıkan milis gruplar olacak.  ABD Kongresi’nin isyancılar tarafından basılması, kökeni on yıllardır uygulanan hangi politikaların sonucu olarak görebiliriz. Görünürdeki bu krizin ardında, hangi görünmez krizler var? Kongre basmaya giden yoldaki siyasi kriz, kimlik krizi, toplumsal kriz, demografik kriz ve iktisadi krizi de ele almalıyız.  Trump taraftarlarının demokrasinin mabedi olarak adlandırılan Capitol Hill’i basması, seçim kaybetmekten hoşlanmayan bir başkanın koltuğu bırakmamak için taraftarlarını sokağa dökmesiyle ifade edilemeyecek derecede önemli bir hadise.  Bu baskının ardından yılların birikmiş ve iç içe geçmiş krizleri de dikkat çekiyor. Demokrasilerin küresel problemleri üzerine yapılan araştırmaların tamamı günümüzde demokrasilerin askeri darbeler gibi aniden karşımıza çıkmadığını kademe kademe gerilediğini aktarıyor. Dünyanın birçok ülkesinde serbest ve adil seçimler gibi demokrasinin en önemli unsurlarından biriyle iktidara gelen liderlerin zaman içinde popülist otoriter eğilimler sergileyerek demokratik kurumlara saldırdıklarını gözlemliyoruz. Larry Diamond’ın vurguladığı “Demokratik Durgunluk”, Batı liberal düzeninin uzun süredir gerilemekte olduğuna işaret ediyor. Ancak demokrasinin krizi, sadece Avrupa ve ABD’de değil, dünyanın birçok ülkesinde vatandaşlar ve siyasi seçkinler arasındaki artan iletişimsizlik, kutuplaşma ve popülizmin yükselişi söz konusu olarak görülüyor. Küresel ekonomik kriz, güvenlik riskleri ve mülteci sorunu ile milliyetçilik, Danimarka, İsveç ve İngiltere gibi en müreffeh ülkelerde bile popülist eğilimlerin yükseldiğini açık açık gösteriyor.

Savunma Bakan Vekili Christopher Miller geçen ay gerçekleştirilen toplantıda Pentagon'un aşırı sağ gruplar ve nefret gruplarıyla ilgili politikalarının gözden geçirilmesini tavsiye etmişti. Tavsiyelerle dolu bir rapor Haziran ayında yayınlanacak gibi duruyor. 1990 yılında Basra Körfezi'nde bir amfibi taarruz gemisinde helikopter tamircisi olarak görev yapmış olan elli yaşındaki eski denizci Donovan Crowl, üniformalı adamlarla birlikte eylemcilerin arasındaydı. Capitol'de Crowl savaş kaskı, balistik gözlük ve el telsizi olan taktik yelek giyiyordu. Askeri kıyafetine ek olarak Crowl'un kolundaki bir yama onu Yemin Muhafızları'nın bir üyesi olarak tanımlayacağımızı bize gösterdi. 2009 yılında, Elmer Stewart Rhodes, Yale Hukuk Fakültesi mezunu ve eski bir Ordu paraşütçüsü tarafından kurulan, Yemin Muhafızları ülke çapında bölümleri ile gevşek organize hükümet karşıtı bir grup olarak aktif eylemler gerçekleştiriyor. Örgüt, on binlerce eski askeri yetkiliyi saflarına kattı. Örgüt görevinin Anayasa'yı savunmak olduğunu söylerken, çok sayıda insan hakları grubu bu oluşumu ülkedeki en büyük ve en tehlikeli aşırılık yanlısı gruplardan biri olarak yorumluyor. Yemin Muhafızları son yıllarda kolluk kuvvetleriyle çok sayıda silahlı çatışmaya karışmış ve bazı üyeleri şiddet veya diğer suç faaliyetlerini tehdit etmekten suç duyurusunda bulunulmuştur. Grup son yıllarda Trump'ı destekledi ve bu yılın başlarında Twitter’a karşı dijital bir meydan okuma başlattı. Dijital Medyayı kitlesel olarak bir yapılanma merkezi haline getirmiş durumda. Pentagon’da üst düzey bir savunma yetkilisi gazetecilere verdiği demeçte, ordunun son bir yıl içinde hem faaliyet görevi olan askerler hem de gaziler arasında aşırılık yanlısı faaliyetlerde bir artış gördüğünü, zira Amerikan toplumunun geniş bir kesimin siyasi açıdan kutuplaştığını belirtmişti. Asıl sorun Biden görevi devraldıktan sonra patlak verebilir izlenimini veriyor. Bir grup Demokrat senatör ve bağımsız Bernie Sanders Perşembe günü Pentagon müfettişi General Sean O'Donnell'a gönderdiği bir mektupta, "Ordumuzdaki beyaz üstünlüğü ve aşırılık yanlısı ideoloji meselesi yeni değil, ancak Capitol'e yapılan saldırı bu endişe verici eğilimin derhal ele alınması gerektiğini açıkça ortaya koyuyor." açıklaması Amerika’da suların durulmayacağını gösteriyor. FBI, Silahlı kuvvetler, güvenlik ve istihbarat teşkilatlarının yanı sıra Capitol Polis ve Metropolitan Polis Teşkilatları, Trump destekçilerinin kongrenin seçim sonuçlarını onaylamasını ve Joe Biden'ın zaferini ilan etmesini engellemek amacıyla geçen hafta Capitol Binası'na gitmeyi planladıklarını biliyorlardı. Başkan destekçilerini bunu yapmaya çağırmıştı, ancak Amerika'daki demokrasi kalesi olarak nitelendiren kurum neden daha önce kapsamlı bir şekilde korunmadı. Bu bir hata mıydı yoksa kasıtlı bir hile miydi? Merak konusu olmuş durumda. ABD yeni dönemde milis gruplarla ilgili birçok sorun ile yüzleşeceğe benziyor.

15.01.2021 15:12

Kralın Tüm Adamları filmini izlediniz mi? 10 Eylül 2006 yılında vizyona girmiş bugünün ABD’sine ve en son olaylara bağdaştırma yapacağımız bir film politik sinema severler bence bir göz atın veya izleyin bugüne dair anektodlar mutlaka karşınıza çıkacak. Farklı bir giriş yapmak istedim açıkçası direk etme bulma dünyası diye avamca bir giriş yapamazdım sonuçta. ABD seçimlerinden sonra, ABD siyaseti gerçek dışı bir hal almaya devam ediyor. Zaten normal bir sene geçirmedik ve tüm anormalliğiyle devam ediyor. Hakikat-Ötesi (Post-Truth) çağından Tuhaf-Ötesi (Post- Weird) çağına kesinlikle adım attık.

 Popülizm ve hırsın aynı bünyede birleştiği bir politikacı olan Willie Stark, hedefi uğruna her durumu göze alan ve mubah sayan bir şahsiyettir. Bu özelliği sayesinde; ilk yılların da başarı kazanmasını sağlasa da sonradan hızla düşüşe sebep olan kariyerinin de baş sebebi olacaktır. Bu kısa alıntı popülist siyasetçilerin öne sürdükleri ortak temaları özetliyor saygıdeğer okurlar.  Popülist liderler kendilerini halktan biri olarak görürler. Popülist siyasetçi, halkın dilini konuşur, halk gibi öfkelenir, öfkesini halk gibi dile getirir, lafı dolandırmaz ve milletiyle herhangi bir aracı kullanmadan iletişime geçmek ister. Kralın Tüm Adamları filminde hâkim siyasi ekonomik elite rakip olarak valiliğe aday olan, halk adamı Willie Stark seçim kampanyası sırasında taşrada yaptığı konuşmalarda seçmenlere şu cümlelerle seslenir.

Taşralılar, bana kulak verin!  Gözünüzü açın. Taşralıya taşralıdan başkasının faydası yoktur. Oy vermezseniz yoksunuz. Sofranızdan ekmeğinizi çalan, evlatlarınızı okulsuz bırakan, sizi cahil diyerek hor gören bu şehirli kodamanlar, beni yıllarca kandırdıkları gibi sizi de kandırdılar. Şimdi onları kandırma sırası bizde. Onlara günlerini göstermeye, intikam almaya geliyorum. Durumunuzu düzeltmek sizin, benim ve Tanrı’nın ellerinde. Sizinle köprülerin, okulların, ekmeğin, kitapların, yolların arasına giren her şeyin kafasına vurun. Tokmağı bana verin; ben sizin için kafalarına vurayım.’’

 Post Modern popülizm, yeryüzünü kontrol etmek isteyenler için yeni bir ideolojidir. Bu haftanın en çok konuşulan tartışılan siyasi hikayesi ABD Başkanı Donald Trump'ın destekçileri tarafından ABD Capitol Hill’de yapılan şiddetli isyan ve ayaklanmadır. 6 Ocak'ta kongre binasında kaotik sahnelerin ortasında, üst düzey Cumhuriyetçiler, itibarlarını kurtarmak için gecikmiş bir girişimde bulundular. Donald Trump'ın cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonucunu kabul etmeyi ve barışçıl bir güç transferini taahhüt etmeyi reddetmesinden çok açık bir şekilde uzaktılar. Fakat, Trump destekçilerinin öfkesi bize bazı soruları beraberinde getirdi. 2020'de 74 milyondan fazla Amerikalının kendisine oy vermesi, ABD toplumunun iç dinamiğini ve Trumpizmin gerçekten bir siyasi güç olup olmadığı hakkında ciddi soruları ve kutuplaşmayı beraberinde getirdi. Asıl tartışılması ve akıl yürütülmesi gereken konu bunun olması gerektiğini düşünüyorum acizane fakat bizim üst düzey ABD Analizcilerimiz, komplo teorisyenlerimiz, kahinlerimiz vay efendim o böyle değil şöyle en doğru olanı biziz diye dursunlar biz olaya farklı bir pencereden bakmaya devam edelim saygıdeğer okurlar.

İlk etapta neden orada olduklarını anlamak için kaseti geri almamız gerekiyor. Ayaklanmadan hemen önce Trump, Beyaz Saray'ın arkasındaki bir parkta “Amerika'yı Kurtar Mitingi” düzenledi ve izleyicilerine şunları söyledi;

Bugün burada hepimiz seçim zaferimizin hırsız radikal sol Demokratlar tarafından çalındığını görmek istemiyoruz, sahte haber medyası tarafından ortaklaşa çalışılmış bir senaryoyla karşı karşıyayız. Yaptıkları ve yapacakları şey bu. Asla pes etmeyeceğiz. Trump, konuşmasını harekete geçirici mesajı ise Pennsylvania Caddesi'nde yürüyeceğiz ve zayıf olanlara bir ders vereceğiz diyerek taraftarlarını harekete geçirdi.  Dikkatimi çeken bir cümle ise; Ülkemizi geri almak için ihtiyaç duydukları gurur ve cesaret sizde var. Asla kabul etmeyeceğiz, bu seçimin gerçekleşmemesi için çabalayacağız. Biz seçimi büyük bir farkla kazandık diyerek mitingini tamamladı. Trump taraftarları kalabalık bir grupla protestoya başladı.  

ABD Kongresinin Senato ve Temsilciler Meclisi kanadı, 6 Ocak'ta yerel saat ile 13.00’da 3 Kasım’da yapılan Başkanlık seçimleri sonucu eyaletlerin seçici kurul delegelerinin kullandığı oyları Anayasa gereği tescil etmek için toplanmışlardı. Aslında herkeste bir endişe vardı. Başkan yardımcısı Mike Pence bile gergin bir halde Capitol Hill binasına gelmiş ve üst düzey bir koruma altındaydı. Ne tuhaf kendi taraftarları Mike Pence mi zarar verecekti bunu düşünmek lazım veya kurgulanan bir hareket mi bunu da göz ardı etmemiz lazım. ABD’nin en önemli ve korunaklı binası, başkanlık seçimlerinin sonucundan memnun olmayan ülkenin dört bir yanından başkente gelmiş Cumhuriyetçi beyaz vatandaşların işgaline ve baskınına uğradı. İşte bu noktadan sonra ülkenin siyasi tarihi açısında unutulmayacak yeni bir sayfa açıldı.  Yüzleri Amerikan bayrağı renkleriyle boyalı, Viking şapkalı, kostümlü Trump destekçileri, Amerikan sisteminin ana sütununu temsil eden Kongre’de, en başta ABD halkına olmak üzere tüm dünyaya hiç beklenmedik kargaşa, kaos ve isyan görüntülerini verdi. Bu açıdan aslında güvenlik durumunu da konuşmamız lazım. Liberal düzenin kurucusu gibi gözüküp lakin ciddi kutuplaşmış, kendi değerlerinin evrensel olduğuna inanmış ve bunu askerî güç kullanarak da dayatmış ama gücü erozyona uğramış sözde Amerika demokrasisi hem prestij olarak hem de söylem olarak ciddi tahribat görmüştür. Cumhuriyetçi gelenek içinde ortaya çıkan Trumpizm denilen bir sosyolojik tabanın siyasete geçiş sürecini tanıklık etmiş olduk. Kongre baskınının Joe Biden yönetiminin dış politika anlayış ve pratikleri üzerinde de etkileri olacak. Önümüzdeki dönemlerde yeni başkanın temel ilgisini ülke içi sorunların çözümüne ve tahrip edilen anayasal kurumların yeniden inşasına ayırması kutuplaşmış toplumu bir araya getirmesi çok kolay olmayacak bu olaydan demokratlar da nasibini alacak. Renk devrimleri üzerinden başka ülkelerin iç işlerine karışmak ve kendisiyle yakın çalışabilecek rejimleri iktidara getirmek ABD’nin bir numaralı stratejik eylemidir. Fakat şimdi kendi silahıyla vurulması durumu farklı bir perspektife getirmiş durumda diyebiliriz. Inglehart ve Norris, popülizmin ABD’deki yükselişine, Batılı toplumlardaki kültürel geri tepkiye dayalı bir açıklama getirir. Buna göre, popülizm sadece ekonomik sebeplerle doğmamakta, aynı zamanda ilerlemeci yöndeki sosyal değişime de insanlar tepki duymaktadır. Batılı toplumların kozmopolit ve çok kültürlü bir yöne doğru geçirdiği kültürel evrim ile birlikte çevre koruma, insan hakları ve cinsiyet eşitliği gibi konular iyice ön plana çıkarken kendini bunlardan dolayı tehdit altında hisseden az eğitimli, orta yaş ve üstü beyaz, dindar ve erkek nüfus arasında bu tür ilerlemeci değerler ve politikalara karşı büyük ve öfkeli bir geri tepki oluştu. Liberal demokrasilerin illiberal popülist etkilere daha açık ve kırılgan olduklarını görüyoruz. Trump dönemi Amerika’sı bize bunu açıkça göstermiş oldu. Küresel Güç ABD bu sefer ciddi yara aldı.

12.01.2021 09:11

Müzikal prodüksiyonların esas kısımlarından olan sahne dekorları, dinleyici kitlesini görüp dinlemek üzere oldukları durumlara hazırlamak için gerekli atmosferi yaratırlar. Benzer şekilde ABD’nin Orta Doğu’daki politik draması da medyanın yansıttığı bir kültürel fona karşı oynanmaktadır. CIA’nin Merkezi Referans Dairesi tarafından sağlanan özetler ve biyografik veriler çoğunlukla geniş kapsamlı ve son derece ayrıntılı olsalar da ancak belli bir çevreye dağıtılmaktadırlar.  Sistemin kısıtları içerisinde faaliyet gösteren lobiciler ve yerli baskı grupları, önce siyasetçilere erişmek ve sonra da onları kendi gündemleri lehine politikalar benimsemeye ikna etmek için egemen kültürel ortamı manipüle eder ve kullanırlar. Joe Biden ve ekibinin bu politika ekseninde bir süre hareket edeceği gözlemleniyor. Atak bir ABD değil stratejik perspektifte bir politika izleyeceğiz. ABD’nin Ortadoğu bölgesiyle ilişkisindeki önceliği, bölgeden enerji temin etmekten çok, enerjiyi bu bölgeden temin edenler üzerinde net kontrol sağlayabilmek. Uluslararası Enerji Ajansı’nın geçmiş dönemdeki raporu dikkat çekici olmuştur. 20 yıl içerisinde ABD, dünyanın en büyük petrol ve gaz üreticisi olacağından bahsedilmişti. ABD’nin askeri varlığı gittiği yerde ne yaparsa yapsın hoş karşılanmıyor artık demokrasi vaatleri olumlu karşılanmıyor. Dünyadaki küresel denklem, stratejik yönelim olarak ağırlığın Orta Doğu’dan Çin’i kuşatacak şekilde Asya’ya yönelmesi Ortadoğu siyasetinde boşluklar ve gri alanlar yarattı. ABD’nin 46. Başkanı seçilen Joe Biden’ın döneminde siyasetteki gri alanların nasıl dolacağı merak konusu olmuş durumda 20 Ocak’tan sonra nasıl bir politika şekillenecek göreceğiz. Trump’ın Orta Doğu’daki dürtüsel politikalarının tersine, daha geleneksel bir ABD duruşuna geri dönmesi ve bölgesel jeopolitiği yeniden canlandırması bekleniyor. Hatta Hillary Clinton: “Trump'ın son görevi ülkeye ve dünyaya verebileceği hediye, görevdeki son 15 gününde İran'la bir savaş başlatmamaktır. “Açıklaması İran’la yeniden masaya oturulacağının göstergesidir. Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) tarafından kaleme alınan bir raporda, Biden yönetiminin hem İran gibi konularda ABD politikasının yeniden belirlemesi hem de bölge genelinde normatif değerlere saygı gösterilmesi için çalışacağı netlik kazanmış gibi duruyor. Biden’ın ılımlı siyaseti halinde Tahran ile birçok alanda diplomasi fasılları açılacağı kulaktan kulağa dolaşıyor. Joe Biden’ın dış politika önceliği kuşkusuz ilk olarak Orta Doğu olacak. Fakat Avrupa ile ilişkiler, Çin ve Rusya gibi küresel rakipleri ile mücadele Biden’ın dış politikasında Orta Doğu, Latin Amerika, Afrika ve Güney Asya gibi bölgelerin önüne geçecektir. Zira ABD’nin küresel siyasetteki liderliğine meydan okumalar Doğu Asya, Avrupa ve Rusya’dan geliyor. Orta Doğu’nun Biden ’ın dış politikasında alacağı yer konusundaki temel parametrelerden biri de bu olacaktır. Yani Çin ve Rusya’yı sınırlandırma politikasında Orta Doğu ülkelerinin de ABD’nin yanında olmasını isteyecek. İkinci önemli konu ise, her zaman olduğu gibi Amerika’daki İsrail lobisi olacak. İsrail lobisinin, ABD’deki gücünü kullanarak Washington’a Orta Doğu’da rasyonel olmayan adımlar attırdığı gerçeğini de hatırlayarak, Biden ’ın bu iki stratejin çatışması durumunda ne yapacağı Amerika’nın Orta Doğu politikasının yönünü belirleyecek. Biden için Orta Doğu’da bir başka kaygı sebebi ise askerî açıdan iddialı bir Rusya’dır. ABD’deki Demokratlar, Rusya'ya pek takıntılı değildirler ancak Trump'ın 2016 seçim zaferine müdahil olmalarından dolayı Rusya’ya karşı bir intikam besliyorlar gibi gözüküyor. Biden, Birleşmiş Milletler ve NATO gibi uluslararası örgütlere olan sistemsel inancı yeniden dizayn etmek isteyecek ve Rusya'ya karşı desteğe ihtiyaç duyacağı için Avrupa'yı yanına almak isteyecektir. Transatlantik cephesi, Rusya'nın Kırım, Suriye ve Libya'daki müdahalelerinden hoşnut gözükmüyor.

Biden yönetimi dikkatinin bir kısmını Ortadoğu'dan Doğu Avrupa'ya mutlaka kaydıracaktır. Esnek bir politikacı olarak Trump, geleneksel Amerikan dış politika kurumlarından yani Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA), Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon'la ilişkileri olumlu değildi. Trump bu kurumların başkanlarını değiştirdi ve Ortadoğu politikalarını kişisel temasları veya en güvendiği damadı ve danışmanı Jared Kushner aracılığıyla yürütmeyi seçti çünkü güven kaybı yaşadı. Joe Biden, Ortadoğu’daki liderlerle Trump ‘tan daha fazla kurumsal düzeyde diplomasi geliştirecek. Fakat bu durum, daha yavaş karar alınmasına neden olacak ve bazı Trump politikalarının tersine çevrilmesi epey vakit alacaktır. Obama döneminde uzun müzakereler sonucunda "akıllı yaptırımlar" tehdidiyle İran'la anlaşmaya varmıştı. Trump ise İran'a sert yaptırımlar uyguladı ve set çekmişti. İran'ın yeni yönetimle anlaşma yapmaya istekli olması nedeniyle bu durum, İran'ı olumsuz şartları kabul etmeye zorlamak için Biden'a ilave manevra stratejisi sağlamaktadır. Ayrıca İran, Körfez bölgesi, Suriye, Irak ve bir dereceye kadar Yemen'deki ABD çıkarlarını etkilemektedir. Obama yönetimi ve Trump yönetimlerinin İran'ın rolünü güçlendiren aşırı politikaları nedeniyle ABD Körfez'de erozyona uğramıştır. Şu an ne kadar ince bir hat üzerinde olsalar da 20 Ocak sonrası Körfez’de etkili siyaseti görebiliriz. MOSSAD tarafından gerçekleştirilen İranlı Nükleer Bilimci Muhsin Fahrizade suikastı, Trump yönetiminin ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun, Biden-İran yakınlaşmasını daha gerçekleşmeden önce sabote etti. Biden, Suudi Gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetiyle suçlanan Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın yönetimi altındaki Suudi Arabistan’a olasılıkla daha az önem verecek. Suudi Arabistan bu durumu anladı ve diplomatik yakınlaşmalar gösteriyor.

Çok Taraflı İstikrar

Trump daha çok liderlerle kişisel ilişkilerine dayanan ikili ilişkileri tercih ederken, Biden’ ın müttefiklerle diyalog sürecinde daha çok taraflı bir yaklaşım benimsemesi şekillenmiş durumda. ABD’nin bölgeye yönelik dış politikasında keskin bir değişiklik beklenmiyor. Fakat kesinlikle daha farklı bir ton ve diyalog şekli olması öngörülüyor saygıdeğer okurlar. Biden’ ın, on yıldan beri devam eden Suriye Savaşında daha etkili bir politika ve strateji geliştirmesini bekleyebiliriz.  Biden, Suriye’nin demokratik dönüşümünü desteklemek üzere Cenevre sürecinin ilerlemesini sağlayarak Suriye sahnesini tekrar bir hareket getirme amacında gözüküyor. Fakat; PKK/YPG’yi durdurarak Suriye’yi bölen politikalara son verebilir ve destek olmaktan vazgeçebilir. Obama, kötü şöhretli IŞİD terör grubuyla savaşmaya yönelik bir bahane olarak PKK’yı silahlandırmayı seçmişti, Trump ise Suriye’den koşarak kalıcı olarak terk etmeye çalıştı. Ancak temel Amerikan dış politikası bu değişime karşı çıktı. Bakalım; ABD’nin 46. Başkanı Joe Biden nasıl bir diplomatik denklem oluşturacak bunu adım adım göreceğiz.

06.01.2021 11:46

Küresel salgın fenomenin tesiri altındaki bir seneye ve umutlara ‘’Merhaba’’ diyoruz. Dünya genelinde ciddi kayıplara sebep olan Kovid-19 salgını ile özdeşleşen 2020 yılını üzüntü ve ortak acıyla geride bırakarak, umutla yeni bir yıla başladık. Hepimiz, 2021’in sağlık ve mutluluk getirmesini; kaybettiğimiz umutları geri kazandırmasını bekliyoruz fakat gerçekten bunun nasıl olacağını tahmin edemiyoruz. Sorularımıza cevap bulamıyoruz. Ve sadece belirsiz bir bekleyişin girdabında insanlık olarak savruluyoruz saygıdeğer okurlar. Veba, kızıl, kızamık, çiçek gibi salgın hastalıklar ve kıtlık, kuraklık gibi felaketler tarih boyunca milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuş, yenilmez sanılan orduları ve ülkeleri durdurmuş, toplumsal ilişkilerimize, yakınlarımıza ailemize karşı davranışlarımızı biçimlendirmiştir. Ne var ki bu kitlesel ölümler durduk yerde kendiliğinden başlamamış, salgın hastalıklar davetsiz misafir gibi aramıza girmemiştir; mikropların kitlesel ve küresel ölümlere yol açan iflah olmaz bir canavar rolünü üstlenmeleri için insanlar ellerinden geleni yapmışlar, ölümler başladıktan sonra ise ellerinden hiçbir şey gelmemiştir. Sorunları çözmek yerine ertelemek veya denemeler yapmak ne kadar doğru olacak bu yıl içerisinde bunu da göreceğiz.

Dünya bir seneye yaklaşmakta olan Koronavirüsle mücadele halinde. Gündemleri, yaşantıları meşgul eden siyasi entrikaları geri plana iten kontrolden çıkmış sürekli mutasyona uğrayan fazlasıyla medya kirliliğine sebebiyet veren bir canavara karşı topyekûn bir mücadelenin tam ortasındayız. Son yıllarda görülmemiş çapta bir küresel kamu sağlığı tehdidi olarak bangır bangır geliyor. Tüm dünya olarak aynı fikirde olduğumuz tek bir nokta var. Bu canavardan nasıl kurtulacağız. Aşı bizi kurtaracak mı? Güvenli ve etkili bir aşı kuşkusuz Kovid-19 salgının azalmasında ve önlenmesinde hayati bir role sahip olabilir, fakat geçmiş tarihlerde yaşandığı gibi aşılar ve uluslararası ilişkiler ve politika her daim birbiriyle bağlantılı olmuştur. Emin olun bu süreçte bunu yaşayarak göreceğiz. Ve bu savaş çok şiddetli olacak komplo teorisyenleri ve kahinlerin dediği 3. Dünya savaşı bir salgın yüzünden çıkarsa şaşırmayalım. Kovid-19 virüsünün kalıcı bir şekilde sona erdirilmesi için gerekli olan aşı geliştirme ve uygulama çalışmaları bağlamında, uluslararası savaş psikolojisinin ağır bastığı artık 2021’in ilk günlerinde daha net görülüyor. Küresel sistemin post hegemonik yapısı ve rekabetçi modeli artık net bir şekilde daha iyi gözlenmektedir. 2016 yılında Amerikan Ulusal Tıp Akademisi’ne bağlı Küresel Sağlık Risk Sistemi tarafından hazırlanan bir rapor olası bir pandemiye hazırlık için ülkelerin yıllık yaklaşık 4 milyar dolar bütçe ayırmaları ve ayrılan bu bütçenin sağlık hizmetleri yönetimi, laboratuvarlar ve sağlık izleme sistemlerine yönelik yatırımlar için harcanması ihtiyacını vurgulamıştı. Bunu bir bilgi notu olarak bu yazıma eklemek istiyorum. Sanki her şey önceden planlanmış gibi gerçekleşiyor. Koronavirüse karşı mücadelede devletler ilk olarak iki temel strateji etrafında mücadele gösterdiler. Yatıştırma ve durgunlaştırma stratejileri olarak adlandırılan bu iki strateji devletlerin kriz yönetim stratejilerindeki farklılıkları da ortaya koymuştur. Her iki stratejinin uzun ve kısa vadede getireceği avantaj ve dezavantajlar bulunmaktadır. 7,5 milyarlık dünya nüfusunun yaklaşık 5,5 milyarının aşı olması gerekiyor. İşte tam da bu sırada aşı savaşları başlıyor. Putin’in iddialarının küresel bilim çevrelerinde çok ciddi şüphelerle karşılanmasına yol açtı.

Biyolojik Emperyalizm

Koronavirüs sürecinde karşılarına şiddetli bir şekilde çıkmış ve geliştirilen sistemleri etkisiz hale getirmiştir. Milyarlarca dolar akıtılan ilaç devleri rekor hıza etkili bir aşı sunmak için yarışırken, on binlerce gönüllü de büyük ölçekli denemelere katıldı. ABD ilaç şirketi Pfizer ve Alman ortağı BioNTech COVID-19 aşısının 3. Aşama denemesinin sonuçlarını açıkladı ve aşının yüzde 95 etkili olduğunu müjdeledi. Bu son aşama denemelerinde şimdiye kadarki en büyük başarı olarak listede yerini aldı. Bu durum milyonlarca insan için bir ölüm kalım meselesi haline geldi. Medyanın bilgi kirliliği insanları umutsuzluğa sevk ediyor. Belirsizlik bazen cazip bir hal alabilir. Fakat konu sağlık olunca hassas bir çizgide olduğumuz gerçeğini tüm benliğiyle yüzümüze çarpmaktadır.  Dünya Sağlık Örgütü DSÖ verilerine göre 12 Kasım’dan bu yana toplam 48 aşı adayı insanlar üzerinde denemelere başlamışken, 164 aşı adayı da klinik öncesi geliştirme çalışmalarına devam ediyor. Akıllara gelen ilk soru, Kovid-19’a kesin çözüm üretecek sonuca en yakın firmaların hangileri olduğu. Diğer kritik sorular ise, salgının son bulmasına yardımcı olacak aşıların fiyatlarının neler olacağı ve başta ABD ve Çin olmak üzere diğer gelişmiş ülkeler için tünelin sonunda ışık görünürken, aşıyı geliştiren ülkeler dışında kalanların aşıları kolaylıkla temin edip edemeyecekleri. Aşıların gelişinde yaşanacak aksaklıklar türlü türlü senaryoları beraberinde getiriyor. Soğuk savaş tüm hızıyla devam ediyor. Senaryo aynı oyuncular farklı sadece; Ünlü Rus doktor ve televizyon sunucusu Aleksandr Myasnikov, Rusya'nın yeni tip koronavirüs Kovid-19 salgınını önlemek için geliştirdiği Sputnik V aşısının denenmediğini öne süren Batılı meslektaşlarını ateş püskürdü. Rus aşısı ile Pfizer'in aşısı arasında karşılaştırma yaptı. Myasnikov, "ABD’nin aşısının ne kadar kötü olduğu şeklinde bir tartışmaya girmek istemiyorum. Onlar gibi olmamak lazım. Fakat aynaya bakmalarını önermekten de geri duramayacağım” açıklamasını yapıyor. Küresel salgın bitti aşı pazarlığı ve ürünü satmak için yapılan şiddetli söylemler yerini aldı. Korona aşısı şimdilik sayıca yetersiz. Fakat zengin ekonomiler ülke aşı ihtiyaçlarının 3 katını şimdiden sipariş etti. Koltuğuna yaslandı. Hatta Kanada ihtiyacının beş katını stoklamış durumda. ‘’Ekonomik tetikçilik’’ aşı piyasası bağlamında 2021 yılına girilmesiyle beraber hızlı bir ivme kazanmış durumda. Bill Gates Amerikan Ulusal Tv kanalına çıkıp ‘’ Daha büyük bir virüs geliyor’’ diyerek savaş ve korku çığırtkanlığı yapmaya tüm hızıyla devam ediyor. Aşı savaşları sezonu artık açılmıştır. Soğuk savaş yılları gibi Kovid-19 propaganda savaşları yaşanıyor adeta. Medya kirliliğinin azalması lazım söylemlerin magazin programı gibi çıkıp sürekli açıklama yapılmaması lazım toplumsal uzlaşı ve net bilgi artık kaçınılmaz çıkar yolumuz olmuştur. Umutlarımızı yitirmemiz lazım psikolojik çöküş asıl bizi yıpratacak olan bu süreçte saygıdeğer okurlar.

04.01.2021 11:38

Rusya’nın Tomsk şehrinden Moskova’ya gitmek üzere 20 Ağustos’ta uçağa binen muhalif Navalni’nin uçuş esnasında fenalaşmasının ardından, uçak apar topar Omsk şehrine iniş yapmıştı. Omsk’taki hastaneye kaldırılan Navalni çayına karıştılan bir maddeyle zehirlendiği öne sürülmüştü. Muhalif olan, karşı çıkan yolsuzlukları ortaya çıkaran zehirleniyor veya siber saldırıya uğrayıp itibarsızlaştırılıyor. Rusya’nın AB Dış Politikasını anlamak dünyanın en zorlu paradigmalarından biridir. Avrupa Birliği ülkelerinin uzun bir süredir sıkıntı çektiği belli başlı konular Rusya’nın psikolojik saldırıları, siber saldırıları ve suikastları en başlıca konular olarak göze çarpıyor. Fakat ciddi anlamda AB-Rusya ilişkileri işin içinden çıkılamayacak bir diplomasi krizine doğru yokuş aşağı gidiyor. Hükümetlerin açıklamalarına bakıyorum ciddi anlamda bir çıkmazdalar. Kremlin siber saldırıları ve suikastları reddediyor. Fakat ne kadar tatmin edici anlamak zor. Avrupa Birliği (AB) ile Rusya arasında, Rus muhalif politikacı Aleksey Navalni’nin zehirlenmesi konusunda yaşanan gerilim devam etmekte, Rusya Dışişleri Bakanlığı, Navalni'nin zehirlenmesi ile ilgili olarak AB'nin Rus yetkilileri hedef alan yaptırımlarına tepki göstererek misilleme kararı alındığını duyurmuştu. Rusya Dışişleri Bakanlığı açıklamasında, AB’nin yaptırım kararına öncülük eden üye ülkelerin, kendilerinden talep edilmesine rağmen, Navalni’nin Rusya tarafından zehirlendiği iddiaları hakkında herhangi bir kanıt sunamadığına da dikkati çekilmişti. Rus basınında ayrıca Fransa, Almanya ve İsveç’in Moskova büyükelçilerinin, konuyu istişare etmek üzere geçtiğimiz hafta Rusya Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldığı da bilinmektedir. Restleşmelerin sonu gelmeyecek gibi gözüküyor. ABD’deki yeni Başkan Joe Biden ise AB ülkelerini heyecanlandırmış durumda olacak ki korkusuzca Rusya’nın üzerine gitmek istiyorlar. Açıkçası yaptırımlarla Putin’den bir şey alamazlar. Putin'in en dişli rakibiyle olan ilişkisinde çok az şey değişecek. Bu, en azından, onun iletişim stratejisini gösteriyor. Görünüşe göre etkilenmemiş gibi görünen Putin, ajanlarını Navalni'nin suçlamalarından korumaya çalışıyor. Putin, yılsonunda düzenlediği basın toplantısında kıkırdayan konuşmasında, "Onu zehirlemek isteselerdi, bunu bitirirlerdi." dedi. Bu Kremlin'in tanıdık bir tehdidi fakat FSB her zaman bu tür saldırıları gerçekleştirmek için hazır olduğu mesajını da verdi. Navalni, kendisini öldürmeye çalıştığı iddia edilen Rusya'nın FSB casusluk ajansından ekibin iki üyesini aradı. Biri onu hemen tanıdı ve telefonu kapattı. İkinci ajan, Konstantin Kudryavtsev, görünüşe göre üst düzey bir FSB generali için çalışan bir yardımcıyla konuştuğunu düşünerek kandırıldığını açıkladı. Kremlin iddiaları reddetse de ortada ciddi deliller mevcut. Putin köşeye sıkışmadığını basın mensuplarının karşısında gösterdi. Rusya Federasyonu, SSCB dağıldığından beri Liberal Demokrat Parti ve Komünist Parti üzerinden şekillenmiş olan sistematik muhalefetinden dolayı ciddi eleştirilere maruz kalmıştı. Asıl sorun Putin ile Birleşik Rusya Partisinin iş birliği içerisinde oluşumu bu sistematik düzeni bozan kişi ise Aleksey Navalni problem burada başlıyor. Aleksey Navalni 2008 yılında ‘’ Yolsuzlukla Mücadele Fonu’nu kurması ve bu süreçte iktidarda olan partiyle ve Putin’in, Medvedev’in yolsuzlukları kapsayan blog ve köşe yazılarıyla sert bir muhalif çizgide durması dikkatleri üzerine çekmesine sebep olmuştur. Önemli dosyaları açıklamadığını düşünüyorum ben yoksa direk ipliği boynuna geçirirdi Putin.

AB-Rusya ilişkileri

AB-Rusya ilişkileri, Rusya'nın Kırım'ı yasadışı olarak ilhak etmesi, Ukrayna'nın doğusundaki isyancı gruplara verdiği destek ve izlediği politikalar, dezenformasyon kampanyaları ve olumsuz iç gelişmeler nedeniyle 2014 yılından bu yana pamuk ipliğine bağlı durumda. Rusya'nın Suriye'ye müdahalesi ve bölgede aktif ülke olması ilişkileri gergin bir noktaya getirdi. AB, Rusya'ya yönelik yaptırımları 2014 yılından bu yana düzenli olarak yeniliyor. Ukrayna'daki krizin patlak verene kadar AB ve Rusya, diğer konuların yanı sıra ticaret, ekonomi, enerji, iklim değişikliği, araştırma, eğitim, kültür ve güvenlik, terörle mücadele, nükleer silahların yayılmasını önleme ve Orta Doğu'da çatışma çözümü gibi konuları kapsayan stratejik bir ortaklık çalışması yapıyorlardı. Son yıllarda, sürtüşme ikili ilişkileri kritik bir noktaya getirdi. Mart 2014'te Rusya'nın Kırım'ı yasadışı olarak ilhak etmesi ve Rusya'nın Ukrayna'nın doğusundaki isyancı savaşçıları desteklediğine dair kanıtlar uluslararası bir krize yol açtı. AB Rusya ile olan ikili ilişkilerini gözden geçirdi, düzenli ikili zirveleri durdurdu ve vize meseleleri ve PCA'nın yerini alacak yeni bir ikili anlaşma konulu müzakereleri askıya aldı. AB şu anda Rusya konusunda iki yönlü bir yaklaşım izleyerek, kademeli yaptırımları Ukrayna'nın doğusundaki ihtilafa diplomatik çözüm bulma girişimleriyle birleştiriyor. Rusya'nın Temmuz 2015'te İran ile nükleer anlaşma yapan E3+3 grubu ülkelerinin çabalarına katılması, küresel sahnede daha fazla iş birliği umutları uyandırmaya yetmiş gözükmüyor. Fakat Rusya'nın 2015'ten bu yana Suriye Savaşı'na müdahalesi, Başkan Esad'ı desteklemesi ve Rusya içinde ve dışında dezenformasyon kampanyaları Batı ile daha fazla gerginliğe yol açtı. AB’nin 2014’ten sonraki temel politikası; yaptırımları, bazıları hariç, senelik olarak yenilemek olmuştur. Bütün bu yaptırımlar hız kesmeden devam ederken, Avrupa Birliği Aleksey Navalni’nin Rusya ve Putin tarafından kasten zehirlenmesi bardağı taşıran bir hamle gibi gözükse de sonuç yine aynı olacak ılıman dış ilişkiler bazen böyle reaksiyonlar verebiliyor. Yaptırımlar diplomaside çok önemli bir enstrüman olarak gözükse de karşılıklı bağlılık durumu göz ardı edilemez. Heiko Maas’ın açıklamasını hatırlayalım AB’nin Rusya’ya ne kadar ciddi yaptırımlar uygularsa uygulasın, Rusya ile ilişkiler asla ama asla kesme şansımız yok demiştir. AB’nin Rusya’ya karşı duyduğu bağımlılıktır. AB ile Rusya’nın ilişkileri hiçbir zaman siyasi olmayacak ekonomik seyrinde devam edecek. Kısaca Rusya ve Rus İstihbaratı Avrupa’da at koşturmaya devam edecek.

31.12.2020 09:47

ABD Hazine Bakanlığı, CAATSA Yasası’nın 231. maddesi kapsamında, Rusya’nın Rosoboronexport şirketinden S-400 hava savunma sistemi aldığı gerekçesiyle, Türkiye Cumhuriyeti Savunma Sanayi Başkanlığı ve kurumun üst düzey yöneticilerine yaptırım uygulama kararı aldı. 

Diplomatik savaş: Devletlerin belirli konularda fikir ayrılığına düşmeleri sonucu birbirlerini bundan dolayı yargılamalarıdır. ‘’Silahsız yapılır’’. Yeri geldiğinde devletler birbirlerine ambargo uygular. Bu yazdığımı abes bulmayın lakin birkaç aydır, Türkiye Dış Politikası Diplomatik Savaş’ın içinde. AB ayrı yerden sıkıştırıyor. ABD başka bir alandan sıkıştırarak sonuç almaya çalışıyor. Diplomasi böyle nereye kadar gidebilir ki;

 Geçmiş dönem ABD-Türkiye krizlerine bir göz atalım saygıdeğer okurlar;

1962 Jüpiter füze krizi, 1964 Johnson mektubu, 1974 Haşhaş ekimi, 1974 Silah ambargosu, 1975 Üslerin kapatılması 1 Mart 2003 Tezkeresi, 4 Tem 2003 Çuval krizi, 2016 FETÖ Terör Örgütü 2017 Vize, 2018 Rahip Brunson, 2019-2020 S-400/CAATSA, 2012-PYD/PKK Terör Örgütü başka daha ne kaldı ki diplomatik olarak adım atmayalım isterseniz. Artık bu yaptırımlardan çok sıkıldım. Özellikle; ABD’nin bu politik ambargocu sistem anlayışını güncellemesi gerektiğini düşünüyorum.

ABD müttefik mi sizce?  Bence ABD artık dış politikasını yaptırımlara adamış bir ülke olma yolunda emin adımlarla gidiyor. Amerika gibi müttefikin varsa zaten düşmana gerek yoktur. Karşımızda kritik ve anlamsız bir yaptırım kararı alan ABD’ye karşı haklı itirazımızı yazmalıyız. TV Haber tartışma programlarına bakıyorum. Sağlığı konuşan kişi çıkıp yaptırım kararını konuşuyor. Spor eleştirmenliği yapan kişi Joe Biden Dış Politikası komplo teorilerini anlatıyor. Valla bu kadar çok bilmişin içinde öğrenmeyi her zaman daha olumlu bir adım olarak görürüm.   Türkiye 1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında 1975 yılında silah ambargosuyla yine zorlu bir dönemde karşı karşıya kalmıştı. Türkiye ne zaman haklı bir itirazda bulunsa müttefiki Amerika’nın yaptırımı ile karşılaşıyor. 2017’de ABD Kongresi tarafından oy çokluğuyla onaylanan CAATSA, esas itibarıyla sinsi düşman olarak görülen İran, Rusya, Çin ve Kuzey Kore’ye karşı uygulanmıştı. Fakat bir NATO ülkesi olan Amerika Birleşik Devletleri düşmanları için uyguladığı bu yasa kapsamındaki yaptırımları ilk defa bir başka NATO ülkesi olan Türkiye’ye karşı uyguluyor. Müttefik dost olarak ben bir yaptırım uygulayayım diyor. Jerusalem Post'ta yayınlanan bir analiz dikkatimi çekti açıkçası; analizde belirtildiği gibi ekonomik olarak üç kıtayı kapsayan ve her alanda bir köprü olarak önemli rol oynayan, savunma sanayiinde yüzde 70'ten fazla milliliğe ulaşan, 700'ü aşan savunma projesini başarıyla yürüten bir Türkiye gerçeği, ABD'yi, AB'yi, İsrail'i, İran'ı ve bazı Körfez ülkelerini ciddi anlamda tedirgin ettiği anlaşılıyor. Bölgede yükselen bir güç olduğu için aşağı çekilmek isteniyor. ABD, NATO üyesi Yunanistan, Bulgaristan ve Slovakya dahil olmak üzere 20'den fazla ülkenin Rusya'dan hava savunma sistemi almasına göz yumdu ve yine S-400 almak için görüşmeler ve anlaşmalar yapan Suudi Arabistan ve Katar'a karşı herhangi bir hamlede bulunulmamış, yaptırım kararından feragat etmiştir.  Analizler gösteriyor ki; 

S-400 konusu olmasaydı bile başka bir bahane ile şüphesiz Türkiye'ye karşı bir harekette bulunulacaktı.

Ambargonun gerekçesi, asıl neden Türkiye’nin son beş yılda bölgesinde Amerika’nın oyunlarını bozan bir aktör olmasından kaynaklanıyor. Joe Biden yönetimi, 21.yüzyılın zorluklarını anlamak için acilen Amerikan politikasını güncellemesi gerekmektedir. Trump’ın ve kongrenin aldığı kararlar enkaz niteliğindedir. ABD’nin 46. Başkanı seçilen Joe Biden, dış politikasını üç ana merkez etrafında çerçevelemek istiyor. Amerika'nın arkadaşları ve müttefikleri ile yeniden etkileşim kurmak, uluslararası örgütlere katılımımızı yenilemek ve askeri olmayan güç araçlarına daha fazla güvenmek. Çin ve diğer ülkelerin yarattığı zorlukların yanı sıra küresel salgında iklim değişikliğine kadar değişen ulus ötesi tehditler göz önüne alındığında, vahim bir tablo çıkıyor. Her koşulda ambargoya sarılan ABD sancılı bir sürecin içinde olduğunu bizlere gösteriyor. Ayrıca; bu CAATSA yasası sadece Türkiye için değil başta Almanya ve Avusturya olmak üzere Rusya ile enerji boru hatları konusunda iş birliği yapan Avrupa ülkeleri için de risk teşkil etmektedir. Rusya'dan 5,48 milyar dolarlık S-400 anlaşması yapan Hindistan ve Moskova ile savunma iş birliği yapan Endonezya da CAATSA yaptırımlarına maruz kalması beklenen ülkeler listesinde hazin sonlarını bekliyorlar. Rusya’ya karşı neden hala hamle yapmadı ben merak ediyorum mesela; halbuki asıl hedef sinsi düşman Rusya’dır.

NATO’dan İtidal Çağrısı

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, ABD’nin S-400 satın alması nedeniyle Türkiye’ye yaptırım uygulamasından büyük üzüntü duyduğunu belirterek, Türkiye ve tüm NATO müttefiklerine çözüm yollarını arama çağrısında bulunuyorum dedi. Stoltenberg, şu anda önemli olan Türkiye ve ittifak için zor olan bu duruma nasıl bir olumlu çözüm bulabileceğimize bakmaktır. Açıklamasını yaptı. Kısaca diyor ki ben etkisiz elemanım siz kendi aranızda halledin bu meseleyi.

Senatörleri Unutmayalım

Türkiye’ye yönelik alınan yaptırım kararı hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat senatörler tarafından olumlu bir hamle olarak bulundu. Amerikan Senatosu Dış İlişkiler Komitesi’nin Cumhuriyetçi Başkanı Jim Risch, söz konusu yaptırımların çok daha önce devreye sokulması gerektiğini savunurken, bunun, kaçınılmaz bir sonuç olduğunu aktardı. Demokrat Partili senatör Chris Van Hollen de Kongre’nin Trump’ı Türkiye’ye yaptırım uygulamaya mecbur bırakan kararından duyduğu memnuniyeti basın mensuplarına açıkladı.

Türkiye’nin bu krizin çözümü için çeşitli sistemleri değerlendirmesi ve en doğru anlaşma kararını vermesi gerekmektedir. Bu konuda muhalefet ile iktidarın ortak bir duruş sergilemeleri kesintisiz şarttır. ABD, çok önemli bir devlet ve müttefik bir ülkedir; ancak kriz sürecinin aşılması için iki tarafın da istekli olması gerekmektedir. Zor koşulları görüp geri adım atmak olmamalıdır. Tam bağımsız müreffeh ve güçlü bir Türkiye için, Milli Teknoloji hamlesinden vazgeçmemeliyiz.

21.12.2020 12:48

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin 1991 yılında yıkılmasından sonra, küresel dünya güç dengeleri açısından arka plana itilen Rusya, Vladimir Putin’in liderliğinde alternatif güç olarak yeniden dünya sahnesinde hızlı bir şekilde yerini almıştır. Fakat ‘’ Büyük Rusya’’ düşüncesini geliştiren ve ideallerini sahip olan Vladimir Putin 1999 yılında ‘’ Bin Yılın Eşiğinde Rusya’’ programını açıklarken Rusya’nın yine ve yeniden dünya güç sahnesinde yer alacağını aktarmıştı. Günümüzde Putinizm kavramıyla sisteme çentik atan Rusya artık geri dönülmez bir yola girmiş bulunmaktadır. Rusya’da liberal kesim, Putinizm sistemi başlıyor, koltuklarınıza sıkıca yaslanın uyarısını yapıp zarar görmemek için kabuklarına çekildiler saygıdeğer okurlar. Rusya anayasasında yapılan son değişiklikler, Cumhurbaşkanı Vladimir Putin'in 20 yıllık yönetimi sırasında meydana gelen siyasi, stratejik ve ekonomik değişiklikleri ve geçmiş planlamalarını net olarak yansıtmaktadır. Her şeyden önce, iktidar rotasyonunun temel anayasal ilkesini ortadan kaldırıyorlar ve şu anda olgun bir otoriter devletin kurumsal çerçevesini yeni bir dizayn arayışına ilişkilendiriyorlar. 2020 yılının başlarında, Rus milletvekilleri ve seçmenler, Cumhurbaşkanı Vladimir Putin'in görev süresinin sınırlarını sıfırlamasına ve kuralını 2036 yılına kadar uzatmasına izin verecek olan ülkenin anayasasında yapılan değişiklikleri korkarak ve isteksiz bir şekilde imzaladılar. Peki bu yasa tasarısı ne gibi alternatifler içeriyor. Rus başkanlarının cezai dokunulmazlığını büyük ölçüde genişletecek ve onu kovuşturmadan koruyacaktır. Diğer anayasa değişiklikleri, Rus hukukunun uluslararası hukuk üzerindeki önceliğini belirler ve resmi tarihsel söylemi tahribatlardan korur bir nevi Putin zehirleyemediği muhaliflerden kendini korumaya aldı.

Bu Değişiklikler Bize Ne Anlatıyor?

Ülkeler önemli sosyal ve politik dönüşümlere maruz kaldıklarında anayasalarını değiştiriyorlar. Örneğin, savaş sonrası Avrupa, 1946 Fransız Anayasası ve 1949 Batı Alman Grundgesetz gibi yeni temel yasalar dalgasına şahit olunmuştur. Cezayir krizi gibi müteakip siyasi ayaklanmalar, yeni bir Fransız Anayasasına ve 1958'te beşinci Cumhuriyetin kurulmasına yol açtı ve 1970'lerde Yunanistan, Portekiz ve İspanya, askeri diktatörlüklerden kurtulduktan sonra yeni anayasalar devreye girdi. Sovyetler Birliği'nin 1936 Anayasası, Stalin totalitarizmin kurulmasını pekiştirdi ve Stalin mimariyle aynı amaca hizmet etti diyebiliriz Boris Pasternak'ın Doktor Zhivago'da yazdığı gibi, kullanım için tasarlanmamış bir anayasaydı. Ancak, yukarıdaki durumlarda olduğu gibi, son siyasi ve sosyal değişiklikleri yansıttı ve devreye girdi. Nikita Kruşçev, 1960'ların başında bir anayasada kendi yönetiminin sonuçlarını kaydetmek istemesine rağmen, 1977 “Brejnev Anayasası” (ilk versiyonu 1973'te hazırlanmıştı) ve aynı senaryoyu içermekteydi. Benzer şekilde, 1993 Yeltsin Anayasası Ekim krizinden kaynaklanan değişiklikleri kaydetti. Bu anayasa kesinlikle Leninist terimlerle, Boris Yeltsin'i destekleyen liberaller ve Rusya Federasyonu yüksek Sovyet’ini (daha sonra Parlamento tipi bir organ) çözmek için silahlı kuvvet kullanımı ile sınıf mücadelesindeki güçlerin gerçek korelasyonunun bir benzeriydi. Aynı zamanda Rus devletinin gerçekliğini şekillendirmeye yönelik bir çalışmaydı. Fakat 1993 Anayasasının bir Cumhurbaşkanlığı Cumhuriyeti yarattığı gerçeği, Rusya'nın siyasi sisteminin kaçınılmaz olarak otoriter bir yönde eğileceği anlamına geldiğini siyasiler gözden kaçırmıştı. Putin bunu akıl ederek önemli bir çalışma hazırlattı ve devreye soktu. Bazı politikacılar ve siyasi akademisyenler Batı'dan ödünç alınan siyasi kurumların Rusya'da çalışmadığı konusunda ısrar ediyor. Ancak 1993'ten sonra, Rusya, Cumhurbaşkanı ve hükümetin gerçek seçimlerin yanı sıra dikkate Anayasa'nın alması gereken gerçek bir parlamentoya sahipti. Dahası, Rus halkı demokrasiye kesinlikle hazırdı ve 2.Bölümü uyarınca yeni keşfedilen insan ve sivil hak ve özgürlüklerini kullanmak da dahil olmak üzere bundan yararlanmak istiyordu. Ancak Putin daha sonra Yeltsin anayasasını sadece bir vitrine dönüştürdü. Bu konuda, ideolojik olarak sempatik Valery Zorkin'in Başkanı, Rusya'nın otoriter bir devlete dönüşmesinin yarı-yasal yollara dayandığı stratejik politik olarak Anayasa Mahkemesi tarafından desteklendi. Rus demokrasisinin doğum sancıları ve Yeltsin Anayasası'nın başkanlıkçılığı, Putin rejiminin neden olduğu gibi geliştiğini ve Meclis hakkı ile ilgili 31.madde ki (bugün en çok ihlal edilen anayasal haklardan biri) dahil olmak üzere temel anayasal hükümleri görmezden geldiğini net olarak açıklıyor. Putin ciddi anlamda yeni bir düzen inşaa etti. Ve bunu sessizce yapmadı herkesin gözünün içene bakarak hazırlattı ve uyguladı. Son anayasa değişiklikleriyle Putin, 20 yıllık yönetimi sırasında meydana gelen siyasi ve ekonomik değişiklikleri anarken, kendi gelecekteki umutlarını açıklığa kavuşturdu. Cumhurbaşkanlığı dönemi sıfırlama, iktidar rotasyonunun temel anayasal ilkesini ortadan kaldırdı ve diğer anayasa değişiklikleri, şu anda olgun bir otoriter devletin ideolojik çerçevesini düzeltti. Sonuç olarak, Rusya'nın şimdi iki temel yasası var. Yeltsin'in anayasası ve Putin anayasası olarak, Rusya’da sistemi devam ettirecek. Fakat demokratik anayasacılık, ekonomik zenginlik ve ortak iyilik için gerekli bir koşuldur. Rusya'da bunun olmaması Eski sistemin tamamıyla sonlandırıldığını anayasal olarak ortaya koyuyor. Putin'in temel hükümleri pratikte artık mevcut sistemi bize yeni yönleriyle anlatıyor. Putin artık tamamıyla bir Rus Çarı diyebilirsiniz. Deli Petro vasiyetin gerçekleşiyor hadi rahat uyu.

14.12.2020 15:47

1999 yılı 18 Aralık Cumartesi günü Rusya’da milletvekilleri seçim arifesindeydi. Siyasetin seçkin isimleri ve medya organları nefeslerini tutmuş yeni sistemde Rusya’nın Başkanı kim olacak diye düşünüyorlardı. 19 Aralık seçimleri gelecek yıllar içinde ülkenin komple bir değişime uğrayacağı tahmininde bulunuyorlardı. Anketler ve sosyolojik araştırmalar yarışı önde götüren partilerden net bir üstünlük sağlayacağını düşünmüyorlardı. Fakat bu kadar stresli bir durumda hiç endişe duymayan sakinliğini koruyan bir kişi vardı. 19 Aralık akşamı Vladimir Putin Rus gizli servislerinin kutlama yemeğine davetliydi. KGB’nin yerini alan kuruluşlar FSB (Federal Güvenlik Servisi),SVR (Dış İstihbarat), FAPSİ (Federal Devlet Bilgi ve İletişim Servisi) çalışanları bir kutlama düzenlediler. Vladimir Putin eski meslektaşlarına dönerek bir konuşma yaptı. Putin meslektaşlarına döndü ve dedi ki zafer bizim arkadaşlar şimdi yeniden sıkı çalışma zamanı diyerek motive etti. Putin’in meslektaşları zaferin tadını çıkarıyorlardı. Putin seçim sonuçlanmadan Devlet Başkanı gibi konuşuyordu. KGB’nin ve varislerinin ülkenin istikrarı ve güvenliği için çok önemli rol oynayacaklarından emindi. KGB’ye girdikten sonra sistemden ayrılmak imkansızdır. Sistemi Devlet Başkanlığına kadar taşırsınız. Putin’de sistemi değiştirmiş ve Kremlin’i KGB’ye çevirmeyi rahatlıkla başarmıştı. Gelelim günümüze; Küresel Salgın ile beraber sistemsel bazı değişimler yaşanmak zorunda kaldı. Diplomasi ve İstihbarat değişimleri bunların başında gelmektedir. Rusya bir süredir sessiz; Kremlin adeta koltuğa yaslanmış kurduğu sistemi keyifle izlerken yoluna taş koyanlar için bir takım sistemsel değişimlere gerek duymaktadır. Geçmiş dönemde bir takım yazarlar KGB şöyle operasyon çekiyor, böyle operasyon çeker diyerek havalı nutuklar atsalarda sistem öyle işlemiyor. Komple Teorileriyle Peynir Gemisi Yürümüyor Arkadaşım.

Putin’in Ailesi (KGB) İş Başında

Geçmiş dönemden beri iyi bir finans kaynağı olan saldırgan Rus İstihbarat servisleri Kremlin’in Batı sistemine karşı yürüttüğü siyasi mücadelenin merkez noktasında yer almaktadır. KGB artık bodoslama operasyon yapmak yerine, dikkatleri dağıtmayı tercih ediyor. İşleri aksatıyor. Moralleri ve sinirleri yıpratarak sonuç almaya hedefliyor. Rus istihbarat servisleri en yakın dostlarını bile istihbarat olarak yanlış bilgilendirip amaçlarına tam gaz devam ediyor. Rusya’nın yeni küresel dünyadaki istihbarat misyonu artık çok daha kolay bir hale geliyor. Rusya’nın ‘’ Yeni Bağlantısızlık’’ politikası açısından garantör ülke olma rolüne dikkat etmemiz gerekir. Otonomi ve kalkınma modellerini seçme özgürlüğü Asya, Orta Doğu, Afrika ve Latin Amerika’daki birçok ülke tarafından rol model olarak anılmaya başlaması sistemin artık farklı bir şekilde işlediğini ve kabul gördüğünün göstergesidir. Artık dünya 21.yüzyılın ilk yarısının iki küresel ve süper gücü olan ABD ve ÇİN arasında bir tercihte bulunmak istemedikleri için Rusya’ya meyletmekte ve Rusya artık alternatif güç durumundan çıkıp dengeleyici güç unsuruna dönüşmüş durumda ancak geçmiş siyasi tarihe baktığımızda 19. Ve 20. Yüzyıllarda Rusya Napolyon ve Hitler’in işgaline uğramıştı ve iç savaş sırasında dış istihbarat etkenlerinin yetersiz oluşundan dolayı ciddi müdahaleye uğramıştı. Peki Şimdi durum ciddi anlamda değişmiş durumda. Stratejik istihbarat kavramının Rusya tarafından bu denli iyi yapılması NATO’nun ciddi huzurunu kaçırmış durumda olarak yorumlamak abes olmaz saygıdeğer okurlar. Royal United Services Institute’da kıdemli araştırmacılık yapan Dr. Mark Galeotti’nin son makalesi baya ilgimi çekti. Açıkçası; üzüntülü bir serzenişte bulunuyor araştırmacı göz göre göre Ruslar Sistemi değiştirdi ifadesini kullanıyor. Sert güç olarak değil yumuşak güç olarak bölgesel geçişler gerçekleştirdiğini vurguluyor. Bildiğiniz üzere Rus İstihbarat servisleri Avrupa’da bir takım zehirleme operasyonları gerçekleştirmiş ve biz yapmadık diye reddetmişlerdi. İngiliz istihbaratı kapsamlı bir rapor hazırlayıp sunum yaparken

‘’ Aşı Ortaklığı’’ hikayesi dosyaları rafa kaldırttı. İstihbaratta buna taktiksel yaklaşım ve stratejik ısrarcılığın başarısı diyebiliriz. Her ne kadar birçok operasyonlarını açığa vursalar, ayrıntılar gün yüzüne çıkmış olsa da Moskova ve KGB bu dostane strateji kampanyasını sürdürmekte ısrar ediyorlar. Avrupa’da Almanya’da teyakkuza geçmiş durumda 2021’de yönetimi bırakacak olan Merkel şimdiden telaş içerisinde haleflerini uyarıyor. Rusya seçimlere müdahale edebilir önlem almalıyız diyerek. Diğer taraftan baktığımızda ne kadar bir istihbarat ve suikast zafiyeti olarak gözükse de 27 NATO ülkesi 123 Rus Diplomatı ve casusları sınır dışı ettiklerini göğüsleri kabara kabara demeç verseler de üzgünüm ki sisteme monte işlemi gerçekleşmiş durumda, artık çok geç Avrupa için diyebiliriz. Rusya’nın sistemsel ve stratejik istihbarat konusunda yarattığı sorun öyle yakın gelecekte çözülecek gibi durmuyor. Hatta yeni sorunlar mutlaka ama mutlaka ortaya çıkacaktır. AB ve NATO için şapkayı artık önlerine koyma zamanı Rus Ayısı ormanı sessizce dolandı teyakkuzda olun.

 

 

13.12.2020 08:55

Saygıdeğer okurlar bu yazımda alışıla gelmişin dışına çıkarak yalan haber tartışmasının hangi koşullarda yeniden ve alevlenerek güncellik kazandığı sorusuna yanıt aramaktayım. Gündelik haber ekolojisine baktığımızda hakikatin statüsü, yalan haber tartışmasında önemli bir noktada yer almaktadır. Küresel salgın sürecinden geçiyoruz ve bu çok acımasızca geçiyor. Tüm dünyada ve Türkiye’de ciddi can kayıpları yaşanıyor. Her gün farklı bir senaryoyla karşı karşıya kalıyoruz. Sosyal medya platformları farklı haberlerle ciddi karmaşıklık yaratırken yetkililerin bu süreçte sessizliği, konu hakkında bilgisi olmayanların çok sesliliği ciddi endişeleri beraberinde getirmektedir. Bu konu perspektifinden yola çıkarak ‘’FAKE NEWS’’ ( Yalan Haber) kavramını ele almak istedim. Gerçek olan aslında bize çok farklı, gelip bizde yeni bir gerçeklik oluşturabiliyor. Ve bu başkaları tarafından manipüle edilebiliyor. Dolayısıyla gerçeğin ne olduğunu anlamak ve doğru bir şekilde yaşanan gelişmelere hâkim olmak için bu konuyu kavramak zorundayız. Post-Truth kavramı ağırlıklı olarak siyaset ve siyasi propaganda ile birlikte ilerlesede sağlık sektörü, ekonomik çıkar veya farklı sebeplerde de olsa Post-Truth kavramın önümüzde ciddi şekilde set vurduğunu görmekteyiz. Hakikat ve hakikati aramak her zaman felsefenin temel konusu olmuş olsa da Sokrates’e göre cehalet tedavi edilebilir. 90’lı yılların başında ülkelerin gündemini özel haberler ve gazeteciler oluştururdu. Bugün artık durum biraz daha farklı günümüzde artık ülkenin gündemini dijital medya platformları ve sosyal ağlar belirliyor. Dünyanın sistemi siyasal, ekonomik, kültürel kaynaklar üzerinden yeniden dizayn edilen teknolojiyle sürekli bir değişime uğruyor. Her konuda her yönlü bir değişimin izlerini görmekteyiz. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hakimiyeti elinde bulunduran ülkelere baktığımızda ciddi sistemsel değişikliklere gidildiğini görmekteyiz. Diplomasinin adı değişti. Bir ülkenin kaynaklarını satın almanın, toprağını hiç savaşmadan işgal etmenin adı ‘’Küresel’’ oldu. Akabinde bu küresel dünya, tüm insanlığa küresel sorunları beraberinde getirdi. Küresel Koronavirüs Salgını gibi.

Post-Truth Kavramı

Farkındasınızdır ki son dönemlerde adından sıkça bahsettiren ve günümüz küresel dünyasını anlamak için iletişimciler tarafından sıkça, kullanılan Post-truth yani hakikat sonrası, gerçeğin ötesi gibi anlamlara denk gelmektedir. Post-truth kavramı yazar Steve Tesich tarafından 1992 yılında kullanılmıştır. Fakat asıl Post-Truth’la ilgili birçok yazı Oxford Sözlüğü ’nün bu kavram üzerinden birleşerek referans oluşturmasıyla başlıyor. Post-Truth kavramı küresel gündem bağlamında; 2015 dönemi Donald Trump’ın seçimi kazanması ve yükselişe geçerek gücü eline almasıyla, daha anlamlı hale gelmiştir. Ardından Avrupa’da sol popülizmin çöküşü ve aşırı sağın yükselişi olayları farklı bir retorikte ele almamıza sebep oluyor. Sağ populist hareketlerin yalan haber sevdası, yurttaşlarının duygu ve inançlarına hâkim olmak için siyasal bir sisteme dönüşmektedir. Kitlesel düzeyde yaygınlığını arttırarak giden yalan Haber’in tarihsel süreci medya tarihinden daha eskidir. New York Sun ’ın 1835 yılında yayınladığı ‘’Great Moon Hoax’’ serisi buna örnek teşkil etmektedir. New York Sun; Ay’da Hayat Var diyerek ciddi bir tiraj artışıyla hızlı bir yükseliş yakalasa da güvenilirliğini çok hızlı bir şekilde kaybetmiştir. Washington Post bunu defalarca yaptı hatta Janet Cooke beş yaşında uyuşturucu bağımlısı çocuk diye yaptığı haberinde, hiçbir zaman haberini doğrulatamadı. Batı dünyasında neredeyse yaklaşık 150 yıldır, Haber ve reklam piyasasındaki belirleyici güç gazetelerde iken dijital medya bu durumu geri dönülmez ve karşı çıkılamaz şekilde değişime uğratmıştır.

Post-Truth ’un Kavramsal Yükselişi

Dünya siyaset sahnesi küresel adı altında farklı bir eksene doğru ilerlemektedir. Normal koşullarda günlük yaşamda kendi görüşümüze yakın bulduğumuz kişiliklerden ziyade günümüz siyasetinde bize çok farklı gelen siyasi figürlere ilgi duyulmaya başlandı. Artık siyaset değil ‘’Reality Show’a dönüşmüş bir sirkin içendeyiz. Geçmiş dönemlere baktığımızda abes kabul edilebilecek hareketler dijital platformda ilgi görür hale gelip şimdi uygulanması fırsatçılık şirketinin baş yapıtıdır. Sürrealist bir zaman dilimi içerisinde mesajını vermekte cabası olarak görülüyor. Dijital medya çağındayız ve herkes istediği her şeyi yayınlıyor. Sahte haber siteleri yaygınlaşıyor. Yalanlar ve fabrikasyon haberleri önemli bir gerçeğe ışık tutuyor aslında. Hakikat sonrası dönemde aşırı sağcı politikacılar duygularıyla hitap ediyorlar ve kişisel görüşleri empoze ediyorlar. Gerçeği gizliyorlar ve insanları doğru olmayan haberlerle ikna etmeye çalışıyorlar. Avrupa’nın geriye doğru gittiği bir dönemdeyiz ve birçok entelektüelinin övdüğü liberalizm, nesnellik, dürüstlük, insan dayanışması ve küreselleşme değerlerinden vazgeçtiği post-truth dönemiyle karşı karşıyayız. Bunlardan biri olan Francis Fukuyama, bir zamanlar tarihin burada siyasi ve kültürel liberalizmin sınırlarında sona erdiğini aktarmıştı.  Donald Trump gibi Macron gibi popülizme başvuran ayrıca İngiltere Başbakanı Boris Johnson gibi liderler bu çağın ekmeğini yediler ve artık tükendiler. Küresel bu süreç Trump’ın başını yaktı ve seçimi kaybetti. Paris yangın yeri Macron kafasını çıkartıp neler olduğuna bile bakamıyor. Boris Johnson ise güvenini kaybetmiş durumda. Amerika Birleşik Devletleri'nde siyasi bir geçiş dönemindeyiz, yeni gelen Biden yönetimi, çıkar gruplarından, endüstrilerden ve medyadan lobicilik çalışmalarında Post-Truth kavram doğrultusunda nasıl bir sistem izleyecek bunu merakla bekliyorum açıkçası saygıdeğer okurlar. Fakat; Ana akım medya, gerçeği savunmak, doğru bilgileri sunmak ve görüşleri dengelemek için sosyal medya araçlarını yoğun bir şekilde kullanıyorlar fakat amaçsızca kullanıyorlar. 2 tarafı birbiriyle kavga ettirmek tamda istedikleri şey ama artık bunlarda izleyici tarafından tercih edilmemektedir. Dijital medya ise yalan haber basarak insanların gündelik yoğun temposunda sistemlerini alt-üst ediyorlar. İnsanları haberden soğutarak belli bir seviyeye gelinemez. Post-Truth kavramının gündeme oturmasının entelektüel kesimin güçlerini yitirmesiyle aynı döneme denk gelmesi ayrı bir ironi olarak gözlemlenmektedir. Türkiye’deki sistemde alarm veriyor. Teyit meselesi her geçen gün daha önemli hale geldiğini görmekteyiz. Doğru araştırılmış haberlere, köşe yazılarına, makalelere gösterilen ilgi ile sansasyonel yalan haberlerin okuma oranları üzücü bir vaziyet almış durumda. Geçmişte yalan haber yapıldığında bir suçluluk duygusu oluşur. Kalemini bırakır ve usulca sistemden uzaklaşırdı. Fakat şimdi çok doğal karşılanıyor. Post-Truth olarak nitelendirilen haberlerin ve görüntülerin toplumsal anlamda güven kaybına yol açmaması için çaba harcamalıyız. Araştırmalıyız, üzerinden geçmeliyiz karşılaştırma olmazsa olmaz. Küresel sistemin bu kadar yıkıcı olacağını kim düşünürdü. Öte yandan popülizmin öfke siyasetini, olgusal gerçeklik iddialarını felce uğrattı bu küresel koşullarda haber medyası, dijital medya biraz daha sorumluluk almak durumundadır. Sistemi yıkmak çok kolay ama biz eksik olanı bulup tekrar düzeltmeliyiz. Taşın altını elinizi lütfen korkmadan koyun.

07.12.2020 09:38

Bu yazımı gerçek olaylardan esinlenerek yazdım Saygıdeğer Okurlar;

23 Temmuz 2011 günü saat 16:30’da motosikletli iki silahlı adam Güney Tahran’daki Beni Haşim Sokağı’na girdiler ve deri ceketlerinden çıkarttıkları otomatik silahlarıyla, evine girmeye hazırlanan bir adamı vurdular. Suikastın hemen ardından, polisler gelmeden çok önce sırra kadem bastılar. Maktul 35 yaşında bir fizik profesörü olan ve İran’ın gizli nükleer projesinde önemli bir rol oynayan Daryuş Recai Necad’dı. Necad, nükleer savaş başlıklarının faaliyete geçirilmesi için gerekli elektronik sistemlerin yapımını üstlenmişti. İlk faili meçhul cinayete uğrayan İranlı bilim adamı değildi. 29 Kasım 2010 günü, sabah saat 7.45’te, İran’ın nükleer projesinin bilimsel lideri Dr. Macit Şahriyari’nin arabasının arkasında bir motosiklet belirdi. Kasklı motosikletli arabanın arka camına, vantuz yardımıyla bir cihaz yapıştırdı. Birkaç saniye sonra patlayan bombayla,45 yaşındaki bilim adamı ölürken karısıda yaralandı. Aynı gün içerisinde Güney Tahran’ın Atashi Sokağı’nda, başka bir motosikletli, yine önemli bir nükleer bilimci olan Dr. Feridun Abbasi Davani’nin arabasına bomba düzeneği koydular. 12 Ocak 2010 günü sabah saat 7.50’deProf. Mesud Ali Muhammed, Kuzey Tahran’daki Gheytariha Mahallesi’nin Shariati Sokağı’nda ailesi ile yaşadığı evinden çıktı. Arabasına gitti kilidi çevirdiği anda sessiz ve sakin olan mahalle büyük bir patlamayla sarsıldı. London Sunday Times bu işlerin arkasında tek bir yerin olacağı tezini savundular. İranlı nükleer bilimcilerin geçmiş dönemlerde uğradığı bu suikastlar, buzdağının yalnızca görünen bir kısmıydı. London Daily Telegraph’ın bu haftaki haberi ise çok çarpıcıydı. MOSSAD, iki taraflı casuslar, vurucu timler, sabotaj ve paravan şirketler kullanarak belli operasyonlar yapacağı 2008 yılından beri kayıtlarda mevcuttu. Hatta bu suikast operasyonlarına bir de iş ortağı buldular. ABD’nin iş birliğiyle, İsrail gizli operasyonlar hep yapmıştır. Bu küçük zaferler MOSSAD’ı hep açığa çıkarmıştır. 2019’un Bahar aylarında Dubai’de gizli bir toplantı yapıldı. Bu toplantıya iki İranlı, iki Pakistanlı ve üç Avrupalı uzman katıldı. Bunuda bilgi notu olarak eklemek istiyorum. Toplantıya katılan üç Avrupalıdan ikisi İngiliz ve bir Almandı. Bu toplantının basına yansımasına sebep olan ise London Sunday Times gazetesiydi. 27 Kasım 2020 günü İran Savunma Bakanlığı, İran'ın nükleer sisteminin kilit isimlerinden bilim insanı Muhsin Fahrizade'nin Tahran eyaletine bağlı Abserd ilçesinde düzenlenen terör saldırısı sonucunda yaşamını yitirdiğini açıkladı. Fahrizade ayrıca İran Savunma Bakanlığı Araştırma ve İnovasyon Kurumu Başkanı’ydı.

Muhsin Fahrizade kimdir?

İran medyasında ölümü "şehit olduğu" şeklinde aktarılan Fahrizade, İsrail, Batılı ülkeler ve sürgündeki İranlı rejim karşıtları tarafından İran'ın 2003 tarihli gizli nükleer programının mimarı olarak görülüyor. Yaşı 63 olan nükleer fizikçi Fahrizade, İran Devrim Muhafızları'nın üyesi ve füze imalatında uzman bir fizikçiydi. Fahrizade'nin adı, Uluslararası Atom Enerji Ajansı'nın (UAEA) İran'ın nükleer programı ve özellikle de nükleer silah üretip üretmediğine ilişkin verilerin değerlendirildiği 2015 tarihli raporunda da geçiyor. Raporda, Fahrizade'nin Amad Projesi çerçevesinde "İran'ın nükleer programının muhtemel askeri boyutunun desteklenmesi" faaliyetlerinde bulunduğuna işaret edilmişti. İsrail, Amad Projesi'nin İran'ın gizli nükleer silah programı olduğunu iddia ediyor. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu da Fahrizade'nin İran Savunma Bakanlığının “Özel Projelerinde" çalıştığını bilmeyen yoktur, açıklamasını 2018 yılında brifingde yapmıştı.

Muhsin Fahrizade İsrail ve ABD’li istihbarat servisleri tarafından İran’da 2003 yılında durdurulan gizli bir atom bombası programının lideri olarak hedef gösteriliyordu. 2018 yılında yaptığı bir sunumda İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Fahrizadeh’i İran’da hala devam ettiğini iddia ettiği nükleer silahlanmayla ilgili sorumlu tutmuştu. İran’ı nükleer silah bilgisini gizlemek ve genişletmekle suçlayan Netanyahu, İsrail istihbaratının ülkeden yarım tonluk nükleer arşiv materyalleri elde ettiğini söylemişti. İran ise araştırmasının barışçıl amaçlarla yapıldığını söyleyerek nükleer silah geliştirmeye yönelik iddiaları kesin olarak her zamanki gibi reddetti. MOSSAD bu kadar açık açık operasyon çekiyor. İran sosyal medya hesaplarından tehdit ediyor. Aynı terane devam eder durur. Fakat zamanlama olarak cidden manidar bir operasyon ayrıca İran içinde ciddi bir istihbarat zafiyetide mevcut MOSSAD değilse peki yapan içeriden biriyse satın alınmışsa bunları neden konuşmuyoruz. Bir değil, iki değil, üç değil kaçıncı suikast olduğunu artık sayamıyorum. Açıkçası İran’ı çok stratejik ortağımız olduğunuda çok düşünmüyorum. Ama zayıf istihbarat bazı sonları beraberinde getirir. Fahrizade suikaste uğradığı yer köy yolu o kadar iyi planlanmış ki zayıf anı bulunmuş ve operasyon tamamlanmış. İsrail istihbaratı "İran nükleer programı hakkında 183 CD'de dosyalanmış 55 bin sayfa gizli bilgiye ulaştık açıklamasını yakınlarda yapmıştı. Dijital bir çağdayız tabi ki siber saldırılar olacak fakat operasyonel suikast içeriden birinin bilgi vermesiyle yapılır. İsrail Hükümeti dünyanın gözü önünde gerçekleştirdiği saldırıyı aba altından sopa göstererek üstleniyor. Her istihbarat operasyonunda olduğu gibi, bir görünen bir de görünmeyen fail aranır. Açık söylemek gerekirse kukla vardır, bir de onu oynatan kuklacı. İsrail, kuklacı olarak hem hedefe koyduğu bilim adamını öldürerek İran’ın nükleer projesine darbe indirdi hem de İran ile nükleer konusunda yeniden görüşebileceği sinyalleri veren yeni Amerikan yönetimini bu politikasını bir süreliğine rafa kaldırttı. Bir taşla iki hedef açıkçası Biden yönetimine sinyal çaktı diyebiliriz. 20 Ocak’ta başkanlık koltuğunu devralacak Biden, İran ile nükleer anlaşmayı yeniden imzalamak için masaya oturacağını duyurmuştu. Artık Cevad Zarif ve Hasan Ruhani nükleer tesise girip sistemi araştırmaya başlasalar iyi olacak. ABD ve Netanyahu’nun İran’la askeri bir karşılaşmayı planlaması doğrultusunda okunabilecek bu suikastın tam olarak neyi hedeflediği sorusu titiz bir çalışma istiyor komplo teorisi değil saygıdeğer okurlar.

MOSSAD Başkanı Yossi Cohen’in, 18 Ağustos 2020 günü İngiliz Times gazetesine yansıyan sözlerine araştırıp iyi analiz etmemiz lazım açık açık Türkiye’yi de tehdit etmişti. Türkiye son yıllarda savunma sanayi açısından girişimci ülke rolü ve bölgede yükselen güç modeli olarak İsrail’i korkutmuş galiba ben demiyorum! Yossi Cohen diyor. Tony Blair Institute for Change think tank'da İranlı bir analist olan Kasra Aarabi; Fahrizadeh'in nasıl öldürüldüğüne dair çelişkili hesaplar var, ancak bir dereceye kadar sızma kesin olarak gözlemleniyor açıklamasını da İran düşüne dursun içeride sızma çok net var. Suudi Prensi biliyorsunuz artık taşeron işler alıyor. Onu da unutmamak lazım.

04.12.2020 08:58

Operalar, çok sayıda ve birbirinden görünüşte farklı unsurların uyumlu bir birleşimidir. Partisyon, libretto, şancılar, dekorlar, orkestra, şef, sahne yönetmenleri, tanıtım, bilet satışları, provalar bunlar bir birleşimdir ve asla ayrılmaz bütün olarak sahne alırlar. Benzeri şekilde, dış politika da aralarında Başkan, Dışişleri Bakanlığı, Pentagon, CIA, Kongre ve Ulusal Güvenlik Konseyi’nin bulunduğu bir dizi devlet kurumu arasındaki karmaşık etkileşimden ortaya çıkmaktadır. Kısacası, dış politikayı şekillendiren genellikle tepeden aşağı bir tarzda hareket eden küçük bir elit grubu oluşturur. Bu elit grubu tüm sahnenin kendisinin olmasını tercih etmekte, yan rollerde ise mümkün olduğunca küçük bir şancı kadrosuna yer vermeye gayret eder. Henry Kissinger basına verdiği bir demecinde şu cümleleri aktarmıştır; ABD Dışişleri Bakanı kimi dönemlerde dış politikanın en etkili mimarıdır. Dış Politikanın geliştirilmesinde ve kritik pozisyonlarda yürütülmesinde ABD Başkanı’ndan daha etkilidirler, demiştir. ABD’nin 46. Başkanı Joe Biden ‘ın izleyeceği dış politika ve bu politikanın başarı olasılığı üzerinde düşünürken, ABD'nin Soğuk Savaş bittikten sonra dış politika alanında Kissinger'ın deyimiyle karşılaştığı '’Paradigma Krizini'’ de göz önüne almamız gerekir. ABD’nin Eski Dışişleri Bakanı Maddeline Albright, Amerika Birleşik Devletleri'ni yirmi yıldan fazla bir süre önce “Vazgeçilmez Aktör’’ olarak nitelendirmişti. Trump dönemi bu süper güç diplomasisi yerle bir olmuştu. Joe Biden ‘ın Antony Blinken'i Dışişleri bakanı olarak aday göstermesi ve Jake Sullivan'ı da ulusal güvenlik danışmanı olarak ataması haberi, gelecek dönem ABD dış politikası hakkında alarm zilleri çalıyor demektir. Grand Strateji Ne Demek?  Grand strateji, bir ulus-devletin güvenliğini sağlamak için oluşturduğu büyük stratejiye denmektedir. Biden Biz Amerika’yız nağraları boşuna atmıyor. Bu arada, Joe Biden'in ABD başkanlık seçimlerinde kazanmasının açıklanmasından bu yana Avrupa ve Arap dünyasında bir iyimserlik durumu söz konusudur. Şaşırdık mı? Hayır! Joe Biden, Amerika’nın 46. Başkanı oldu. En yaşlı ve en fazla oy alan Başkan olma özelliğine de sahip olan Biden da tıpkı Trump gibi oldukça sansasyonel bir isim olma özelliğine sahip. Biden ‘ın fiziksel ve zihinsel sağlığı hakkında yapılan yorumlar ise oldukça tartışmalı bir konu olarak önümüzdeki günlerde konuşulacağa benziyor. ABD Dış Politikası ve Ulusal güvenlik bu yüzden ABD Grand Stratejiyi önemseyen kişilere emanet edilmiş olabilir. Biden tarafından Dışişleri Bakanı olarak açıklanan Antony Blinken halka yaptığı ilk konuşmasında dünya sahnesinde “Eşit derecede mütevazı ve kendinden emin” olma ihtiyacından bahsederken aynı zamanda da Amerikan tarihini “Dünya üzerindeki en iyi ve en son umudu’’ olarak övdü. “Başkalarıyla ortaklık kurmamız gerekir” açıklamasını yaptı. Bu açıklamalar aslında bir sistemin oluşmaya başladığını göstermektedir.

Diplomasinin Tanıdık Yüzü

58 yaşındaki Antony Blinken, yabancı diplomatlar tarafından iyi tanınan ve onay almak zorunda olduğu Senato'da Cumhuriyetçiler ’in de desteğini kazanabilecek ılımlı biri olarak kabul ediliyor. Blinken’ın geçmişine bakıldığında ise diplomasi dünyası ile her zaman iç içe olduğu görülmektedir. Liseyi Paris'te okuyan Blinken, Harvard'dan ve Columbia'dan lisans derecesi almıştır. Kendisi de bir Harvard mezunu olan Blinken’ın babası ABD'nin Macaristan Büyükelçisi olarak hizmet veren bir yatırım bankacısıydı. Üvey babası ise Holokost'tan sağ kurtulan ünlü bir Yahudi avukattı.

Blinken, 1993 yılında Dışişleri Bakanlığının Avrupa politikası bürosunda işe girmeden önce, bir gazeteci ya da film yapımcısı olmak en büyük isteğiydi. Mezuniyet sonrasında avukatlık ve kısa bir sürede gazetecilik yaptıktan sonra Bill Clinton yönetimi sırasında Ulusal Güvenlik Konseyinde görev aldı. Başkan Clinton’ın dış politika konuşma yazarı olarak medya becerilerini geliştirdi ve daha sonra Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyindeki Avrupa ve Kanada politikasını yönetti. Biden senato başkanı olduğunda Senato Dış İlişkiler Komitesinin Demokrat Personel Müdürü olarak Capitol Hill'de bulundu. Obama yıllarında Blinken, ulusal güvenlik danışman yardımcısı ve dışişleri bakan yardımcısı olarak görev yaptı. Onu tanıyanlar Blinken’i “cilalı”, “pürüzsüz” ve “nazik” gibi kelimelerle tanımlamaktadır. Blinken, 2020 başkanlık seçim kampanyası sırasında Biden ‘ın dış politikasının görünün yüzü oldu ve ABD'nin Donald Trump'ın “America First” yaklaşımıyla yıpranan ittifaklarını yeniden kurma ihtiyacı gibi görüşleri savundu. Blinken ayrıca ABD'nin İran nükleer anlaşmasına yeniden katılmasının önde gelen savunucularından biridir. Satrancı kimle oynayacağız yakından inceleyelim saygı değer okurlar. Biden ile yıllardır çalışan Blinken, uluslararası ittifaklara öncelik vermek, İran nükleer anlaşmasına geri dönmek, çok taraflı anlaşmalara ve örgütlere yeniden katılmak ve İsrail'e güçlü bir destek vermek gibi dış politika konularında sistemini oluşturdu.

KRİTİK İSİM: JAKE SULLIVAN

Clinton'ın özel kalem müdürü yardımcısı olarak görev yapan Jake Sullivan, İran nükleer görüşmelerinde de baş müzakereci olarak görev aldı. 44 yaşındaki Sullivan, yıllar sonra bu göreve getirilen en genç yetkili olacak. Türkiye'yi yakından tanıyan bir isim olan Sullivan, 2018 yılında Türkiye'nin ABD'yle yaşadığı YPG gerilimiyle ilgili "Türkiye kontrolden çıktı. ABD'nin bunu söylemesinin vakti geldi" açıklamasını yapmıştı. Obama döneminde Dışişleri Bakan yardımcısı ve Ulusal güvenlik danışmanı yardımcısı olarak görev yapan Antony Blinken ile Dışişleri Bakanlığında politika ve planlamadan sorumlu direktör olarak görev yapan Jake Sullivan’ın ABD dış politikasına yön veren kilit pozisyonlara getirilmesi, Biden ‘ın eski çalışma arkadaşlarıyla, yani Obama’nın mirasını tekrar canlandırılacağı gözlemlenmektedir. Savaş karşıtı grup Codepink'in kurucu ortağı Medea Benjamin, Biden ‘ın Blinken'ı Dışişleri Bakanlığı Başkanı olarak ve Jake Sullivan’ı seçmesinin, ABD dış politikasının yeni bir dönemine girmek istemediğini, bunun yerine Trump öncesi dünyaya geri adım atmaya çalıştığını net olarak görmekteyiz. Biden döneminde, Obama benzeri bir dış siyaset göreceğiz fakat daha sinsi ve planlı bir dış politikayla karşılaşabiliriz. Joe Biden, ilk etapta ABD iç siyasetindeki otoriterleşmeyi çözdükten sonra, başka ülkelerde yükselen popülizm ve otoriterleşme dalgalarını çözme odaklı bir dış politikayla geliyor. Türkiye için iyi haber ise Biden ‘ın dış politika ajandasındaki en önemli maddelerden birisinin kişisel ilişkilerden ziyade diplomasi üzerinden dış politika yapılacağı vurgusu olumlu olarak algılar vermeye çalışsa da gerçekleri 20 Ocaktan sonra göreceğimiz kesin saygı değer okurlar. ABD Fabrika ayarlarına dönmeye başladı demek çok doğru olacak. Türkiye’nin bölgede yükselen değer olması ve Rusya ile ilişkiler ABD’yi zorlayacağa benziyor. Stratejik ortağımız mı desem sinsi ortağımız daha uygun olacak yeni sisteminde Türkiye ile nasıl bir başlangıç yapacak merakla beklenmektedir.

30.11.2020 11:06

Yalta Konferansından sonra uluslararası kamuoyunda yeni bir gerilimin ufukta olduğu izlenimi ayyuka çıkmıştı. İnsanlık zaten yıkıcı bir savaş ortamından kurtuluş çareleri aramaya başlamıştı. Bir daha yıkıcı savaşların olmaması için düşünceler ve yorumlar oluşmaya başlamıştı. Özellikle yıkımın en yoğun olduğu Kıta Avrupa’sında görüşler ve düşünceler yoğunlaşmıştı. Avrupa İkinci Dünya Savaşı sonunda ciddi açıdan büyük tahribat yaşamıştı. Savaş boyunca yaklaşık kırk milyon insan yaşamını yitirmişti. Bunun yarısından fazlası ise Avrupa’da hayatını kaybetmişti. Avrupa’da ölen insan sayısı ekonomik, sosyal ve siyasi yapıyı alt üst etmesi bakımından yetecek kadardı. Fakat savaşın ortaya koymuş olduğu tahribat insanların ölmesi ve sakat kalmasıyla sınırlı değildi. Özellikle; Avrupa’da köprüler, yollar ve su kanallarının büyük bölümü tahrip edilmişti. Zirai alanlar yok edilmiş, fabrikaların çoğu kullanılamaz hale gelmişti. Ayrıca kalifiye işgücü azalmış ve savaş insanları yerlerinden göç ettirerek, ülkelerin mültecilerle dolup taşmasına sebep olmuştu.

AB-ABD ilişkileri transatlantik ortaklık olarak adlandırılmaktadır. Transatlantik ilişkiler, Atlantik Okyanusu’nun iki yakasında, genellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa devletleri arasında, ortak çıkar ve değerlerin varlığıyla düzenlenen kurumsal ilişkileri betimlemek için kullanılan bir sistemdir. 20. Y.Y ’da genellikle tüm transatlantik ilişkilere birleşme sebebiyeti doğuran Sovyet baskısı ve tehdidi, ABD’nin Batı Avrupa ekonomileri üzerinde özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın yeniden inşası ile başlayan ve ilerleyen dönemde görece ile kurumsallaşan etkisi ve nihayetinde Atlantik’in iki yakasındaki çıkar gruplarının ve siyasi seçkinlerin birlikte çalışma eğilimleri,  İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, söz konusu ilişkileri bir arada olmasını sağlayan bir durum olarak anlatabiliriz. Bu konu aslında uzun soluklu süreçlerde tartışılan bir konuydu fakat ABD Başkanlık seçimleri sonrasında, Biden ’ın ABD dönüyor açıklaması gözleri Trans-Atlantik ilişkilere çevirdi.

Biden Döneminde Yeni Stratejiler

ABD’ nin yeni seçilen Başkanı Joe Biden, Trans-Atlantik ilişkilerin nasıl bir sistem izleyeceğine dair yorum yapmadan önce, Donald Trump’ın sistemine bakmamız lazım. İlk olarak İkinci Dünya Savaşını takip eden dönemde ABD, İngiltere ve Almanya gibi büyük Avrupa ülkeleriyle özel birer ilişki biçimi kurduğunu anlatmalıyız. Bu ülkeler dışında ABD, diğer Avrupa ülkeleriyle da genel olarak pozitif ilişkiler yürütmüştür.  1950’lerde temel çalışmaları atılan ve bugün Avrupa Birliği’ne dönüşen bütünleşme sürecine her daim ciddi anlamda destek vermiştir. Aynı şekilde taraflar ortak tehdit Rusya’ya karşı güvenliğin temini adına NATO etrafında bir araya gelmiş ve ortak savunma ilkesi adı altında toplanmıştır. Karşılıklı güvene dayalı olarak uzun yıllar devam eden Trans-Atlantik ilişkiler, Donald Trump’ın ‘’Önce Amerika’ ’stratejisi sebebiyle bazı noktalarda ciddi hasar görmüştür. Trump’ın sansasyonel açıklamaları Trans-Atlantik güvenlik mimarisinin merkezinde yer alan NATO’yu eskimiş bir sisteme benzetmesini yapınca tam olarak da Rusya’nın sert politikalar izlediği bir dönemde birçok Avrupa ülkesinde güvenlik endişeleri hat safhaya çıkarmıştır. Trump bununla da kalmayarak bir adım daha atarak Almanya gibi düşük savunma bütçesine sahip Avrupa ülkelerinin yıllık savunma harcamalarını en az yüzde ikiye çıkarmamaları durumunda NATO anlaşmasında yer alan ortak savunma taahhüdüne uyulmayacağını net olarak belirtmiştir. Bu gelişmeler hem Atlantik’in doğu yakasında ciddi güvenlik endişelerine yol açmış hem de ABD’ye duyulan güveni en derin noktada sarsmıştır. Bunların dışında Trump döneminde iki taraf İran ile varılan nükleer anlaşma ve Paris iklim anlaşması gibi daha birçok konuda uzlaşmazlıklar ortaya çıkmıştır. ABD’nin 46. Başkanı Biden dönemine dair şimdiden olumlu bir havanın oluştuğunu görebiliyoruz. Joe Biden dış politikada Avrupa ülkeleriyle ilişkilere dair pozitif bir ajandaya sahip olmasından ötürü özellikle Avrupa’daki Trans-Atlantikçi kesim tarafından olumlu beklentiler ortaya çıkmıştır. ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden ‘ın başkanlık döneminde özellikle ticaret, güvenlik, iklim gibi konularda Avrupa açısından daha pozitif bir döneme girilmesi beklenmektedir. Seçim zamanı hatta sevinç gözyaşları döken Avrupa’lı siyasetçiler bile olmuştur. Avrupa siyasi ve stratejik açıdan baktığımızda Rusya’ya karşı ABD’yi dört gözle bekliyor diyebiliriz saygı değer okurlar. Trump ’tan sonra Amerikan seçiminin en büyük kaybedeninin İngiltere olduğu gözlemlenmektedir. Trump, Brexit’e destek vermişti. Boris Johnson’a hızlı bir ticaret anlaşması yapmayı bile teklif etmişti. Biden ise İngiltere’nin AB’den ayrılmasına karşı olduğunu anlayabiliyoruz. 20 Ocak Yemin töreninden sonra yeni bir dönem başlayacak ondan önce ihtimaller üzerine gitsekte, AB’nin yeni ABD Başkanından oldukça umutlu hatta; Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Joe Biden ‘ın ABD'nin yeni başkanı seçilmesi hakkında, "Bizi hasım olarak görmeyen veya AB'nin ABD'den faydalanmak için kurulduğuna inanmayan bir ABD Başkanı ile çalışma şansından memnuniyet duyuyoruz." ifadesini kullandı. İlerleyen dönemlerde parçalanmaya yüz tutmuş ittifakın yeni seyrini göreceğiz. Biden gerçekten de AB’nin Rusya’ya karşı bir umudu mu olacak yoksa hüsranı mı bu konuyu hep birlikte takip edeceğiz saygı değer okurlar.

23.11.2020 14:55

Avrasya yaklaşık olarak beş yüz yıl önce, kıtaların siyasi olarak etkileşimde bulunmaya başlanmasıyla birlikte, dünya iktidarının merkezi olmuştur. Avrasya Küresel üstünlük mücadelesinin oynandığı büyük stratejik bir sahadır. Küresel mücadelede jeo-strateji önemli bir merkezdir. Hitler ve Stalin 1940’lı yılların başında, Kasım ayında gizli bir görüşme gerçekleştirir. Görüşmede geçen konuşmayı katıldığı Tv söyleşisinde Zbigniew Brzezinski şu cümlelerle aktarmıştır. Amerika’nın Avrasya’dan dışlanması gerektiği konusunda Hitler ve Stalin hem fikirdir. Her ikisi de Avrasya’nın dünyanın merkezi olduğu ve Avrasya’yı kontrol edenin dünyayı da kontrol edeceğinde hem fikir olmuşlardır. Küresel jeopolitik faaliyet alanları ile rekabet eden sistemin iddia edilen evrenselliklerinin birleşimi ile rekabet dayanılmaz bir yoğunluk oluşturmuştur. Dağlık Karabağ sorunu, Sovyetler Birliği’nin Kafkasya’ya miras olarak bıraktığı çok önem atfeden bir sorundur. Rusya kontrollü bir uluslararası kaosu tercih eder gibi görünse de stratejik denklemi bilerek hareket etmiştirler. Rusya, Türkiye için basit bir manevra aracı değil, gerçekçi bir düzlemde ilişki kurulacak bir partner olarak ön plana çıksa da dikkat etmemiz gereken en önemli sinsi düşmanımız vasfını devam ettirmektedir. Petro’nun vasiyetinin Kafkaslar ile ilgili bölümü şu şekildeydi: “Gürcistan, Kafkaslarda İran’ın şah damarı pozisyonundadır. Bunun için Gürcistan’dan önce Ermenistan ve Azerbaycan’ı (Güney ve Kuzey) zapt edip, İran’ın dahili dehalarını kendinize hademe yapmanız gerekir”. Bahsedilen koridor ise, Ruslar tarafından Nahcivan ve Azerbaycan arasında, Türk nüfus yapısının zorla değiştirilerek Ermenistan’a bağışlanan “Zengezur Koridoru” dur.

Rus Çarı I. Petro’nun, kendinden ve sonrakilerin uygulaması için, 1725 yılında yazdığı ve 1738 yılında ortaya çıkan gizli vasiyeti genelde bölüm halinde ve kısa parçalar şeklinde incelenmektedir. Günümüzdeki uluslararası siyasetle olan bağlantısı kurulamamaktadır. Bu vasiyet bugüne kadar gerek çarlık gerek Sovyetler ve gerekse Rusya dönemlerinde vazgeçilmeden uygulanmaya devam etti. Halbuki vasiyet; Rusların dünya egemenliği, Akdeniz ve Basra Körfezi’ne çıkarak, Hindistan ve Avrupa’yı ele geçirme planlarının anayasasını oluşturmakta. Ve plan bir bütün olarak değerlendirildiğinde geçmişten günümüze kadar yakın çevremizde gerçekleşen olaylara bakma açısından ciddi bir anlam kazanmaktadır. Kazım Karabekir Paşaya göre Rusların büyük hayali, Rus Çarı Petro’nun vasiyetinde yer alan maddelere dayanıyor. Şüphesiz tarihi sürecinde Rusların temel amaç ve hedeflerini iyi bilmemek yanlış değerlendirmelere neden olmuştur. Petersburg şehrindeki Petro Sarayının mahzenlerinde bulunan bu vasiyetname bir “Dünya Hakimiyeti” mefkuresinin kâğıda dökülmüş kısa halidir.

Dağlık Karabağ Denklemi

Uluslararası dönüşümün en önemli sebeplerinden bir tanesi “Frozen Conflict’’ dediğimiz yani Donmuş İhtilaf mesele yeniden çatışmaların ortaya çıkması ve sıcak bir hale gelmesidir. Dağlık Karabağ’da da bunu bizzat gördük. Ama bölgede Türkiye’nin aktif rol alması ve masada diplomasiyi etkili şekilde uygulaması bu sorunun çözümünde Türkiye’yi uluslararası arenada baş aktör yapmıştır. Stratejik ve küresel bakış açısına sahip olan diplomat her görüşmeden yüzünün akıyla ayrılır bunu da unutmayalım.

Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya arasında 9 Kasım'da imzalanan ateşkes anlaşmasıyla bölgedeki dengeler ciddi anlamda değişti. Rusya, Sovyetler Birliği'nin yıkılışından beri ilk kez Dağlık Karabağ'a askeri olarak dönüş yaparken, Azerbaycan Ermenistan'ın işgali altındaki bölgeleri yeniden ele geçirdi. Ermenistan ile Azerbaycan arasında bir aydan fazla süren savaşın ardından Rusya'nın arabuluculuğunda kalıcı ateşkes anlaşması imzalandı. Dağlık Karabağ krizinde Rusya'nın Kafkas topraklarındaki belirleyici rolünü ortaya koyduğunu, Türkiye'nin bölgedeki nüfuzunu artırdığını ve Batılı ülkelerin tamamen oyun dışında kaldığını net olarak görmekteyiz. Azerbaycan ise bölgesel ve askeri düzeyde tartışmasız galip gelerek bölgede zafere ulaşmıştır. Azerbaycan, Türkiye'nin desteği ile Minsk Grubunun 30 yıldır çözemediği Karabağ'daki işgali bitirdi.

Rusya, barış gücünü ortaya atarak bölgede kalıcı olmak için çaba sarf edecektir. Türkiye'nin de yer alacağı masada, sahanın galibi Azerbaycan ve Türkiye sahada ve masada güçlü olduklarını tekrar dünyaya gösterdiler. Azerbaycan, yaklaşık otuz yıldır işgalci ve terörist Ermenistan’ın işgalinde bulunan topraklarını gerçek hakkıyla geri aldı. 1992’de Hocalı ’da Azerbaycan Türklerine soykırım yapan ve Karabağ’ı işgal eden Ermeniler, saldırgan tavrını sürekli sürdürdü, temmuz ayında Ermenistan Tovuz’a saldırmıştı. 27 Eylül’de Azerbaycan Ermenistan arasındaki çatışmalarda Ermeniler büyük kayıp ve yenilgiye uğrarken Azerbaycan işgal edilen şehirlerini, köylerini tek tek geri aldı. Yaşadıkları büyük bozguna dayanamayan Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan Azerbaycan’la anlaşma masasına oturup imzayı attıktan sonra kaçarak gitti.

Ermenistan kaybedeceği bir savaşa girdi ve kaybetti. Yapılan anlaşmayla Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki savaş sona ererken Azerbaycan zaferini tüm dünyaya ilan etmiş oldu. Yapılan anlaşmanın Azerbaycan’ın sahada elde ettiği kazanımlarını hukuken diğer aktörlerce tanınmasını sağladığını dünya manşetlerinde görüyoruz. Rusya’nın barış gücünü Karabağ’ın belli bölgelerine yerleştirmekle birkaç hedefi var. Birincisi, anlaşmanın korunması. İkincisi, tarafsızlık ve arabuluculuk rolünün resmen kabul edilmesi. Üçüncüsü ise Karabağ’ın tamamen Azerbaycan’ın kontrolüne geçmesinin önüne geçilmesi olarak yorumlanabilir. Ermenistan’ın anlaşmadaki yükümlülüklerini yerine getirmekten başka bir çıkar yolu yoktur. Şayet Ermenistan bunu yapmaz ise çatışmalar tekrar başlar ve diğer bölgelerin geri alınması tüm hızıyla devam eder. Çatışmaların sürmesi Ermenistan güçlerinin giderek zayıflamasına yol açtı, Ermenistan son gücünü koruyabilmesi için diplomatik sürece razı oldu çünkü maşa olarak giriştiği bu savaşı kaybetti.

Kremlin’in verdiği mesajlar gayet net; Karabağ meselesi benim başkanlığımda toplanacak masada çözülecek, Ermenistan devleti Rusya olmadan bir hiçtir. Ermenistan’da çok yakında Paşinyan devrilecek ve yerine Koçaryan’ın geçmesi bekleniyor. Rus dış politikası için Kafkasya coğrafyası büyük önem taşımaktadır. Rusya bölgede kendi çıkarları doğrultusunda tehlikeli arayışlara girebilir. Putin barışı masasını kurarken iki ülkedeki milliyetçiliği alevlendirmeye devam edeceğe benziyor. Rusya’yı huzursuz eden bir başka mesele Türkiye’nin Karabağ meselesine müdahil olmasıdır. Rusya tek arabulucu olmak isterken, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’in Türkiyesiz masa kurulmamalı çağrısı Moskova’yı rahatsız etti. Hatta Şuşa’nın alınması ve Nahçivan ile Azerbaycan arasında yaklaşık 5km’lik Türk koridorunun açılması Türkiye’yi yıllar sonra kadim Türkistan topraklarıyla organik bağının oluşmasını sağladı. Kuzey ve güney yarım kürenin jeopolitik yarışında, düğümleri çözecek anahtar ülke konumunda olan Türkiye, Avrasyacı ve Atlantikçi politikalarda sadece coğrafi konumu değerlendirdiğinde bile en güçlü aktörlerden biri olacaktır. Putin’in bazı hayal perestlikleri başına iş açabilir. Türkiye bu zorlu süreçtende alnının akıyla çıkmıştır.

Savaş sırasında Azerbaycan Türk Ordusundan Şehit Düşen Askerlerimizin Mekânları cennet makamları âlİ olsun. Gazilerimize Yüce Rabbim Şifa versin.

15.11.2020 16:06

Popülizm şahıslara bağlı bir ideoloji değildir, sosyal ve iktisadi gerçekler üzerine yükselir. Günümüz dünyasını anlamak için daha önceki dünyayı anlamakla işe başlamalıyız. Dünya düzeni, uluslararası ilişkilerin temel kavramlarından biridir. Dünya düzeni, belirli bir andaki veya belirli bir zaman dilimi içinde dünyanın durumunun bir tanımı ve ölçüsü olarak görülmektedir. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği dünya ve uluslararası siyaset üzerinde karizmatik liderlerin yükselişiyle adlandırılmıştı. Siyaset Sosyolojisi okuyanlar ve bilimciler karizmatik liderlerin ana merkezde olduğu ve halka yönelik siyasetin esas etkeni olduğu bu politik tarza “popülizm” adını vermişlerdir. Henry Kissinger ve ABD Dış politika kıdemli araştırmacısı Robert Blackwill ve Brookings Enstitüsü kıdemli araştırmacısı ve ABD’nin Avrupa merkezi direktörü ABD politikasının artık ciddi anlamda hızlı bir çöküşe doğru sürüklendiğini aktarıyor. Siyaset bilimcileri ve araştırmacıları dünya liderlerinin etkileri ve nitelikleri konusunda çalışmış ve onları belirli tipolojilere yerleştirmişlerdir. Thomas Hobbes’a göre siyasal liderlik “Leviathan” tarzı önlenemez bir güç hegemonyasına dönüşebilir. Net açıdan liderlik, onun gibi düşünenlere göre, güç ve nüfuz yönünden kısıtlanması gereken bir koltuktur. Siyasal liderlik, kişisel niyet ve yetenekleri aşacak şekilde, geniş güçlerce belirlenen bir duruma olanak sağlamaktadır. Nihai sonuç ne olursa olsun, 2020 ABD başkanlık seçimlerini takip ettiğimiz bugünlerde, seçmenlerin neredeyse büyük bir çoğunluğunun hala bir bölünme ve nefret politikasını, tercih ettiğini doğruladı. 1961’de John F. Kennedy, Amerika’nın, özgürlüğün başarısı için “Her bedeli ödeyecek, Her yükü Çekecek Kadar” kuvvetli olduğunu söylemişti. Yeni ABD başkanının yeni Ortadoğu satrancındaki rolü bölgedeki dengeleri sil baştan değiştirecek gibi gözüküyor buna hazırlıklı olmalıyız öncelikle yeni bir düşman yaratılabilir. Eski defterler tekrardan açılabilir.

144 milyona yakın Amerikan vatandaşının oy kullanıldığı seçimlerin sonucu halen belirsizliğini korumaktadır. Ülke genelinde 74 milyona yakın oy alan Biden, 70 milyona yakın oy alan Trump'a karşı sonucu belirleyecek delege yarışında da önde gidiyor. Amerika ne kadar kendi içine kapamaya çalışsa da sadece kendi sorunları ile baş başa yaşamaya çalışsa da global dünyadaki sistemsel konumu nedeniyle istemeden de olsa dünya bu seçimi ilgiyle izliyor. Şunu unutmayın ki birçok durumda başkan olanların Amerikan devletinin uzun dönemli çıkarları için oluşturmuş olduğu devlet politikalarına uymaları sorumluluğu da vardır.

BİR AMERİKA İKİ ULUS

Donald Trump Show sezon finalini yapmaya hazırlanıyor. Bu filmin sonu Amerikalıları ciddi iki sorunla baş başa bırakacaktır. Seçmenler iki aday arasında neredeyse eşit olarak bölündü. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bu bölünmenin bölünmüş hükümete yol açması muhtemeldir. Mevcut eğilimler devam ederse, Demokratlar Beyaz Saray'ı kazanacak ve Temsilciler Meclisi'nin kontrolünü elinde tutarken, Cumhuriyetçiler Senato'nun kontrolünü elinde tutacak. Birincisi dört yıl boyunca Trump sorununun sebep olduğu enkazın nasıl kaldırılacağı meselesi. İkincisi ise sene başında Demokrat Parti’de adaylığı bile imkansızlığa dönüşmüşken, Trump’a çare olarak sahneye sürülen İhtiyar Biden sorunundan nasıl bir Amerika denklemi çıkacağı muamması. Joe Biden, yaygın ekonomik sıkıntı, ölümcül bir pandeminin mevsimsel tırmanması ve acımasız bir uluslararası çevre ile karşı karşıya sert bir şekilde yüzleşecek. Bu zorluklar en yetenekli devlet liderlerini bile test eder ve uçuruma doğru sürükleyebilir. Fakat Biden, bölünmüş bir hükümet, düşmanca bir yargı, zayıflamış bir federal bürokrasi ve halk arasında kalan Trump’ın popülizmi tarafından, engelleneceğe benziyor. Joe Biden Başkanlığı kazansa bile, yakın topluluklarının dışındaki kişilerin refahına kayıtsız kalan pek çok seçmenin bulunduğu bir ülkede etik kaygıları geri kazanmakta zorlanacak. Ve eğer Donald Trump iktidara tutunmayı başarırsa, Amerika başkanının narsisizmini daha inançsız bir şekilde yansıtacaktır. Kesin olmayan ABD seçim sonuçlarına göre Başkanın kim olacağını tam olarak söyleyemesek de Cumhuriyetçi Trump’ın oy sayısının Biden’ınkinden 3,5 milyon az olmasının temel nedeni Kovid-19 salgını olduğunu, salgının da işsizliğe neden olmasıdır. Salgının doğrudan kaybettirdiği ilk devlet başkanı Trump oldu.

Seçim yıllarında işsizlik ve enflasyon ve seçilen ABD Başkanları

2019 yılı sonuna kadar ekonomiyi, göreve geldiğinden bu yana çevresel sorunları ve endişeleri hiçe sayarak petrol ve doğal gaz üretiminde dünyanın en büyük üreticisi konumuna taşıyan Trump; Küresel salgın, dolaysıyla artan işsizliğe yenilmiştir. Tabi ki sırf ekonomik etkenler değil ama kaybetmesinin en önemli sebebi Küresel Salgının ekonomileri yerli bir etmesidir. ABD’yi net ihracatçı konuma taşıyan Trump’ın ekonomideki başarısını Kovid-19 virüsü ABD seçmeni gözünde yok etti. ABD’de de ekonomik eşitsizlikler, yeni tip korona virüs pandemisi ve güvenlik tehditleri her geçen gün ciddi sorunlara etken olmuştur. Trump aylar öncesinden seçim kampanyasını “Demokratlar hile yapacaklar” üzerine oturtmuştu zaten kaybetmeyi göze almış bir açıklamaydı bu durum. Baktığımızda zaten ciddi bir karmaşa içerisinde olan seçim mevzuatı, birbirinden bağımsız ve denetlenmesi mümkün olmayan seçim sonuçları tasdik mekanizmaları ve farklı oy kullanma metotlarından dolayı tartışmaya her zaman açık olan seçim sürecini daha da kırılgan hale getirdi ve Trump kaybetti.

ABD Fabrika Ayarlarına Geri Dönüyor

Merhaba, ben Joe Biden, ABD Senatosu için Demokrat Parti'den adayım. demişti. 1972’de seçim kampanyasında. Ve şimdi Başkan Joe oldu. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyaya gelen nesle verilen ve "Baby Boomer" lakabıyla anılan bir jenerasyonun çocuğu olarak adlandırılan 77 yaşındaki Biden, artık son düzlükte diyebiliriz. Trump’a karşı sahneye sürülen “Joe Biden sorunundan” nasıl bir Amerikan çözümü çıkacağı bilinmiyor. Amerikalıların dört yıllık başkanlık dönemini tamamlayıp tamamlayamayacağı bile şüpheli gözüküyor. Biden ’ın ortaya koyabileceği en gerçekçi vizyon, şimdilik, 2016 Amerika’sına geri dönmek olacaktır. Son dört yılda ortaya çıkan enkazın ciddiyetinin farkında ki hemen kabinesini oluşturdu. Biden ‘ın en büyük çıkmazı ise yeni bir döneme geçmek yerine ABD’yi Obama’ya tekrar altın tepside sunması olabilir. Obama, Amerika’ya “Kararsız güç” lakabını hediye etmeyi başarmış, dar bürokratik vesayetin koordinatlarını aşamamıştı. Türkiye denkleminden Trump’a gösterilen sabrın bir benzerinin Trump ’sız Amerika’ya hızla gösterilmesi Ankara-ABD ilişkileri ve Türkiye’nin çıkarları açısından hayati önem taşımaktadır. Ankara’nın bu sistem esnekliğini azaltacak Washington’la ilişkileri, Rusya ile süregelen ittifak, Suriye’de PYD Terör örgütü meselesi, NATO ülkeleriyle yaşanan gerilimler ve Amerika’nın Türkiye aleyhine atabileceği adımlar gibi negatif dinamikler masada bizleri bekliyor. Biden ‘ın Türkiye hakkında yaptığı gaflar ve hadsiz açıklamalar herkesin malumu. Bu açıklamaların ikili ilişkilere verdiği zararı en kısa zamanda düzeltmeye çalışması ilişkilerin ilerleyen dönemleri açısından oldukça önemli olacak. Ayrıca kafamı kurcalayan diğer bir mesele ise Türkiye’de her şey acele olmak zorunda diye bir kanun mu var merak ediyorum. ABD Başkanlık seçimleri yapılıyor net olarak Başkan belli değil. Fakat Biden ‘ın seçilme ihtimali yüksek gözüküyor. Hemen TV’lerde Biden Türkiye’ye Dost mu Düşman mı? Bu avamvari ve popülist yaklaşım bizi komik durumlara düşürmektedir. Şunu da unutmayalım saygı değer okurlar bugüne kadar göreve gelmiş başkanlar içinde Türkiye’yi iyi tanıyan bir yönetim işe başlayacak.

07.11.2020 17:12

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron hakkında ‘‘Zihinsel noktada tedaviye ihtiyacı var’’ demiştir. İsabet olmuştur bu sözler bu dalkavuk için. Özgürlüğün laikliğin kalesi Fransa’da Peygamber efendimize hakaret eden karikatürlerin binaların dış yüzeylerine yansıtılması en sefilinden bir rezalet ve bayağılıktır. Bunun adı da özgürlük değildir. Faşizm ve Irkçılıktır.


Savaş tarihine dair en sevdiğim laflardan biri; Amerikalılar gelmeseydi Fransızlar bugün hala “Almanca öğrenmeye devam edeceklerdi’’ bu cümle bu yazım için kilit bir cümledir. Almanya'nın askeri gücü, dünya için bir tehdit haline gelmişti. Fransa'nın Alman ordusuna nazaran çok zayıf bir askeri gücü vardı. Fransızlar, Alman güçlerine engel olmak için bir hat kurdu. Majino Hattı. Bu hat Fransa’nın o dönem için en büyük askeri stratejisiydi. Fransızlara göre; sık ağaçlar ve ırmaklar barındıran bölge, tank ve topçu birlikleri için geçilmesi imkânsız bir yer olduğundan, büyük saldırı için ihtimal dışıydı. Fakat, Hitler ağaçlık bölgeyi yıkarak ordusunu geçirmiş ve hattı bütünüyle yarmıştır. 1940'ta Alman Kuvvetleri tarafından aşılmıştır. Önlerinde savunma hattı bulunmayan Alman ordusu Fransa'nın içlerine doğru ilerleyince, Fransızların bütün savunma hattı çöktü. Ardından Belçika ve Hollanda üzerinden de Fransa'ya saldıran Alman güçleri kısa zamanda Fransa’yı işgal etmiştir. II. Dünya Savaşı sırasında, Almanya Avrupa’nın çoğunu "Blitzkrieg" (Yıldırım Savaşı) adı verilen yeni bir strateji kullanarak istila etmişti. Blitzkrieg, uçak, tank ve topçu birliklerinin tümünün toplu olarak saldırısıydı. Bu güçler dar bir cephe boyunca düşman savunmasını kırmıştı. Hava gücü düşmanın gedikleri kapatmasını önlüyordu. Alman güçleri, karşı koyan birlikleri kuşatarak, onları teslim olmaya zorluyordu. Naziler, Fransa’yı hiç zorlanmadan aldılar. Zaten şehri Alman güçlerine teslim ettiler. Fransız Halkı, ülkelerinin siyasi, kültürel ve sosyal durumunu anlatmak için “Yıkılmış Coğrafya” ifadesini kullanırlardı.


Savaş tarihine dair en sevdiğim laflardan biri; Amerikalılar gelmeseydi Fransızlar bugün hala “Almanca öğrenmeye devam edeceklerdi’’ bu cümle bu yazım için kilit bir cümledir. Almanya'nın askeri gücü, dünya için bir tehdit haline gelmişti. Fransa'nın Alman ordusuna nazaran çok zayıf bir askeri gücü vardı. Fransızlar, Alman güçlerine engel olmak için bir hat kurdu. Majino Hattı. Bu hat Fransa’nın o dönem için en büyük askeri stratejisiydi. Fransızlara göre; sık ağaçlar ve ırmaklar barındıran bölge, tank ve topçu birlikleri için geçilmesi imkânsız bir yer olduğundan, büyük saldırı için ihtimal dışıydı. Fakat, Hitler ağaçlık bölgeyi yıkarak ordusunu geçirmiş ve hattı bütünüyle yarmıştır. 1940'ta Alman Kuvvetleri tarafından aşılmıştır. Önlerinde savunma hattı bulunmayan Alman ordusu Fransa'nın içlerine doğru ilerleyince, Fransızların bütün savunma hattı çöktü. Ardından Belçika ve Hollanda üzerinden de Fransa'ya saldıran Alman güçleri kısa zamanda Fransa’yı işgal etmiştir. II. Dünya Savaşı sırasında, Almanya Avrupa’nın çoğunu "Blitzkrieg" (Yıldırım Savaşı) adı verilen yeni bir strateji kullanarak istila etmişti. Blitzkrieg, uçak, tank ve topçu birliklerinin tümünün toplu olarak saldırısıydı. Bu güçler dar bir cephe boyunca düşman savunmasını kırmıştı. Hava gücü düşmanın gedikleri kapatmasını önlüyordu. Alman güçleri, karşı koyan birlikleri kuşatarak, onları teslim olmaya zorluyordu. Naziler, Fransa’yı hiç zorlanmadan aldılar. Zaten şehri Alman güçlerine teslim ettiler. Fransız Halkı, ülkelerinin siyasi, kültürel ve sosyal durumunu anlatmak için “Yıkılmış Coğrafya” ifadesini kullanırlardı.

Ben bu Macron’u pek bir ciddiye alamıyorum bir devlet adamı olarak saygıdeğer okurlar. Macron iç ve dış politikada hayal kırıklığıdır. Uluslararası sistem içinde manevra kabiliyetini yitirmiştir. 1789 Devrimi sonrasında siyasi literatüre ulus devlet kavramını armağan eden Fransa’da, küresel emperyalizmin güdümündeki birinin Fransa’da cumhurbaşkanı olmasından ne bekleyebilirsiniz ki zaten. Macron'un ülkesinde milliyetçiliğin yükselişini engellemeye çalışmak adına belirli nokta eksenler düzleminde bir nevi milliyetçilik yarışı sürdürdüğü artık net olarak karşımıza çıkmaktadır. Macron’un zırvalarını bir kenara atmanının zamanı geldi. Fransa’da İslam ve Türk düşmanlığı milli spor olarak yapılmaktadır. Macron'un Avrupa’dan Ortadoğu’ya Afrika'dan NATO'ya kadar birçok alanda sonuçsuz çırpınışlara savrulduğunu görmekteyiz. Macron’un rezil dış politikasını ilgi alanını genişlettiğini ve sonuçsuz aktivizm siyaseti yürüttüğünü görüyoruz. Libya ile başlayan yersiz hamleleri Doğu Akdeniz ile devam etti. Ardından İslam’a dil uzattı. Macron neden saldırıyor söyleyeyim size rahatsızlığının en temel sebebi, Türkiye’nin Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz hamleleriyle buralardaki Fransız etkisini azaltması. Kuzey Afrika ve Sahra altı Afrika’da Paris ile rekabet etmesi, Fransız popülistleri ve Macron’u çıldırtmaya yetmiştir. Siyasi tükenmişlik sendromu bu olsa gerek saygıdeğer okurlar.


Fransa’nın tarihte de var olan sömürgeci karakterini Doğu Akdeniz’de bir kez daha kendini göstermiş oldu. Türkiye’nin bu konuyu dile getirmesinden aşırı rahatsız durumda.  Fransa diğer sömürgeci devletlerin tutumlarıyla karşılaştırıldığında Fransız sömürgeciliği daha korkutucudur. Bugün bile ekonomik, kültürel hatta dini açıdan Afrika’daki eski sömürgelerine baskıları şiddetle devam etmektedir. Türkiye’nin bu vahşeti dile getirmesi onları rahatsız etti asıl sorun burada başlıyor işte. Afrikalılar ise bizi bu vahşetin bir parçası olmadığımız için seviyor. Türkiye Afrika’daki dostlarına diyor ki; gelin ayağa kalkın, kalkının, gelişin, birlikte kazan kazan politikaları uygulayalım. Cumhurbaşkanımızın Afrika ziyaretleri bu yüzden Fransızları çıldırttı. Fransa’nın Türkiye’ye hain tutumu bu yüzden oldu. Anlasanıza tamamen duygusal. Türkiye’nin Afrika politikası Fransa’nın bölgedeki hegemonyasının zincirlerini kırdı ve ağır bir darbe indirdi. Bu yeter onlara kudurmalarının en önemli sebebi budur.


Bugün baktığımız agresif Fransız dış politikasının temel nedeni, iç politikadaki başarısızlıkların üstünü örtmektir açıkçası. Kendi iç politikasında başarılı olamadı Macron ve sahte popülizm ile kitlelere seslenmeye çalışsa da başaramadı ve başaramayacak. Fransa’da nüfusun çoğunluğunu Afrika menşeli olmak üzere, yaklaşık altı milyona yakın Müslüman yaşamaktadır. Fakat; Müslümanların en fazla baskı, şiddete ve ayırımcılığa maruz kaldığı ülkelerin başında Fransa gelmektedir. Fransa’da son üç yılda Camiler, düşünce kuruluşları da dâhil olmak üzere 358 kuruluş kapatılmış durumda. Başka bir utanç durumu ise Fransa İçişleri Bakanı Gerald Dar manin, bir televizyon kanalına yaptığı açıklamalarda, marketlerdeki helal gıda reyonları karşısında şoke ve rahatsız olduğunu ifade etmesi alın size Avrupa’nın dinler karşısındaki müsamahası ve hoşgörüsü, ne özgürlük ama dimi!!! Fransa’nın bu tutumu rezalet denilebilir. Buyurun size Avrupa’nın gerçek yüzü! Ülkemizdeki bazı beyinsizlerin, bizlere yutturmaya çalıştığı Avrupa Medeniyeti ve hoşgörüsünün ne kadar sahte ve yalancı olduğunu bir kez daha anlayın. Avrupa’nın beslendiği kirli alanları görüyorsunuz. Macron Avrupa’da yalnızlaştıkça söylemlerini değiştirecektir.


Kaybetmeye mahkumsun Macron Efendi. Ben burada Türkçe yazıyorum ve birileri de bir zahmet kendisine Fransızca anlatsın bu yazdıklarımı.

 

 

 

 

 

25.10.2020 12:33

Geçen haftanın gündemini, bir hayli meşgul eden hadsiz ve küstah bir durum vardı.

Türkiye’de Askerî vesayet dönemlerinde şöyle bir algı vardır. Genelkurmay’ın ışığı yanıyorsa bu askeri darbe işareti demekti. Türkiye’de seçilmiş iktidarların üzerinde her zaman bir vesayet prangası olurdu. Bu eskiden askerdi. Sonra FETÖ TERÖR ÖRGÜTÜ oldu. Şimdi de AYM üyesi Engin Yıldırım attığı tweet.

Anayasa Mahkemesi, Eski CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu'nun milletvekilliğinin düşürülmesi hakkında seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermişti. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi yeniden yargılamaya gerek olmadığına hükmetti. Bunun üzerine AYM üyesi Engin Yıldırım Twitter hesabından "Işıklar Yanıyor" açıklamasıyla Anayasa Mahkemesi'nin fotoğrafını paylaştı. Hemen ardından İçişleri Bakanlığı hesabından "Işıklarımız hiç sönmüyor" açıklamasıyla bakanlığın fotoğrafı paylaşıldı.

IŞIKLAR YANIYOR NE DEMEK?

"Işıklar yanıyor" ifadesine Türkiye askeri vesayet dönemlerinden aşinadır. Askerin siyasete müdahil olduğu dönemlerde Genelkurmay ışıklarının yanık olması, bir muhtıra hazırlığını akla getirirdi. Gazeteci Mehmet Ali Birand'ın 32. Gün belgeselinde de bu konunun işlendiği bölüm sosyal medyada "Işıklar Yanıyor" ifadesini anlatmak için yeniden gündeme tekrar geldi. Söz konusu belgeselde asker-siyaset ilişkisinin girildiği kriz dönemlerinde gözlerin Genelkurmay ışıklarına çevrildiği anlatılmıştır. Darbe mağduru olan demokrasimizde Genelkurmay’ın ışıklarının yanmasının bir anlamı vardır. Türk Siyasi Tarihi okumayanlar bunu bilmez.

Anayasa Mahkemesi üyesi Engin Yıldırım’ın “Işıklar yanıyor” tweet’i darbe tartışmalarını beraberinde getirdi. Çünkü Genelkurmay’da ışıklar hep darbeler için yandı. Bu paylaşımlar sonrasında gündem pimi çekilmiş bomba haline geldi. Ancak ortada da ciddi bir sorun vardı. AYM Üyesi ve Devlet Görevlisi şahıs bir anda çıkıyor ve Türk Milletinin sinir uçlarına dokunan son derece vahim bir tweet atıyor. AYM’de diyor ki beni bağlamaz. Bağlar güzel kardeşim sen o adamın istifasını istemessen seni bağlar. Türkiye Cumhuriyeti’nde öncelikle kendisini düzeltmesi gereken bir kurum varsa o da önce “Yüksek Yargıdır’’.

“Işıklar yanıyor” diyerek darbe çağrısı yapan Engin Yıldırım’ denen şahsın istifasını vererek haftaya gayet güzel başlayabilir mesela.Zerre kadar onur haysiyeti olan bir insan bunu yapar ve net  bir adım atarak istifa etmek akılcı olacaktır. Hukuktan başka bir dili olmaması gereken bir AYM mensubunun hukuku katletmenin sembolü olan bir söylemde, konuşması içler acısı ve tehlikelidir. Türkiye'ye geçmişte acılar yaşatmış müdahalelerin sloganının bir AYM üyesi tarafından kullanılmasının utanç verici bir saygısızlıktır.  Vesayet özlemi içinde olanlar unutmayalım ki hukuk adına konuşma ehliyetini ve fraksiyonunu yitirirler.

Net ve keskin bir dille bunu söylemek isterim ki; 15 Temmuz Hain Darbe Girişiminde Milletimizin, Feraseti Darbenin Işığını Söndürmüştür. Haddinizi Biliniz Kendinize Çeki Düzen Veriniz.

Bu tweet Neden diye sormak istiyorum ve merak ediyorum. Düşünüyorum diyorum ki; RT isteyecek hali yok beğeni hiç değil dikkat çekmek belki bir ihtimal. Ama bardağı taşıran son tweet hakkını kullandı diyebilirim bu hadsiz şahıs için. 2010 yılında 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e sunulan ‘YÖK kontenjanından AYM’ye atanacak aday üyeler’ listesinde yer aldı. Listede, Sakarya Üniversitesi’nden Engin Yıldırım, Kocaeli Üniversitesi’nden Recep Tarı ve bugün Medeniyet Üniversitesi’nin rektörlüğünü yapan Gülfettin Çelik’in isimleri yer alıyordu. Cumhurbaşkanı Gül, üç iktisat profesörü arasından Engin Yıldırım’ı seçti. “Hayat Tesadüfleri Sever” dimi! Aynen böyle oldu.

ENGİN YILDIRIM TWİTTER HESABINI NEDEN KİLİTLEDİ?

"Işıklar yanıyor" paylaşımları darbe tedirginliği ile denklem kurulunca Anayasa Mahkemesi Engin Yıldırım Twitter hesabından "Işıklar yanıyor derken hukukun ışığını kastettim, başka ışıkları değil." diye bir tweet attı akabinde.Tepkilerin ardından iki paylaşımını da silen Engin Yıldırım Twitter hesabını kilitleyerek "Şahsi Twitter hesabımdan yaptığım paylaşımda kullandığım ibare maksadı aşan bir şekilde yorumlandı ve bundan büyük bir üzüntü duymaktayım. Gayem, AYM’nin bir hukuk ışığı olduğuna vurgu yapmaktı. Demokrasi dışı tüm oluşum, araç ve teşebbüsleri ima etmem asla söz konusu değildir." şeklinde bir açıklama yaptı. Hayatta en sevdiğim şey bir insanı salak yerine koyan insan tipidir, çok tehlikelidirler.

Anayasa Mahkemesi üyesi Engin Yıldırım, bir darbe imasında bulunmuş olabilir mi?

Bu sorunun cevabını hemen olayın ertesi günü köşesine taşıyan “Nedim Şener” çok güzel cevapladı. Nedim Şener yazısında; “Engin Yıldırım’ın ya da arkasını neye, kime dayadıysa o gücün kapasitesine bağlı. Ancak Engin Yıldırım fiili darbe yapabilecek bir kurumda görev yapmıyor. Görev yeri Anayasa Mahkemesi.

O yüzden attığı, “Işıklar yanıyor” mesajını ancak fotoğrafını da paylaştığı görev yaptığı yer olan Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkileri ile ilişkilendirmek mantıklı olur.” dedi.

Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasa’ya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler. Anayasa Mahkemesi siyasi partilerin kapatılması hakkındaki davalara bakmak, siyasi partilerin gelir kaynakları ile giderlerine ilişkin hesapları incelemek ve Anayasa ile verilen diğer görevleri yerine getirmekle de yetkili kılınmıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin saydığım bu görev ve yetkileri ile ilgisi olabilir mi? Elbette hayır.

Mesaj aslında net bir yere verilmek isteniyordu. Hükümet kanadından verilen ilk sert cevaplar bunu göstermektedir. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin dediği gibi AYM yeniden tekrar ele alınmalıdır. Kurum olarak bireysel başvurularla ilgili ciddi problemler yaşanmaktadır. 15 Temmuz hain darbe girişimiyle bir kez daha kavramalıyız ki devletin her türlü bürokratik kademesine sızan FETÖ örneğinin bir daha yaşanmaması için alınan memurlar için güvenlik soruşturması kararına nasıl iptal derler akıl hafzalam hala almış değildir mesela.

Türkmenlere yardım götüren MİT tırlarına tezgah kuran FETÖ’cülerin verdiği bilgilerle Yayın Yönetmeni olduğu Cumhuriyet gazetesinde devletin istihbarat kurumuna ait bilgileri deşifre ederek ülke güvenliğini ciddi anlamda deşifre yapan Can Dündar’ın tutukluluk hâlinin hak ihlali olduğuna dair karar bunlar verilen kararlardan iki tanesi sadece, bu kararlar bile kurumun tekrar ele alınması için yeter.

Bu kurum ciddi bir kurumdur öyle ben bir tweet atayım, nabza göre şerbet vereyim yeri değildir. Devlet Makamının her bir organı ciddiyet ve şahsiyet ister. Yargı mensupları kararlarıyla konuşmalıdır.   Bu anlamda sosyal medya üzerinden yapılan açıklamalar, hele bir yüksek mahkeme üyesine yakışmaz. Saygıdeğer Okurlar; hatırlarsınız ki 17-25 Aralık’ta Yargıtay, bu memlekette bir girişime kalkışmıştı unutmayalım bunu, yine yargı eliyle bir şeyler yapılmaya kalkışılıyor. Bu yaşanılan vehim olayın altından çok su akar.

KARDEŞİNİN FETÖ BAĞLANTISI VAR

Anayasa Mahkemesi üyesi Engin Yıldırım’ın kardeşi ‘’D. Yıldırım’’ hakkında İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından 2020/60525 numaralı dosya kapsamında FETÖ soruşturması dikkat çeken başka bir gelişmedir.  FETÖ’nün Bank Asya’sında 41 bin 917 liralık hesabı bulunan D. Yıldırım, hesabı M.A. isimli kişinin kullandığını söylese de hakkında soruşturma devam etmektedir. Fetö Terör Örgütü soruşturması bulunduğunu da aklımızdan çıkarmayalım.

İSTİFA ET ENGİN YILDIRIM

Hadsiz ve Küstah Yıldırım’ın en çok zarar verdiği yer çalıştığı kurum oldu. Yaşanılacak her gelişme tartışmaya açık olacaktır. Bu tartışma Yıldırım istifa edene kadar sürecektir. Lakin hiçbir AYM üyesi bu ülkeye balans ayarı vermeye kalkmasın. 27 Mayıs 1960, 12 Eylül 1980, 28 Şubat nasıl bir toplumsal soruna yol açtıysa, dört yıl önce yaşadığımız 15 Temmuz darbe girişiminin de etkisi hala Aziz Milletimizin üzerinde reaksiyonunu korumaktadır. Siz bu Aziz Milleti terbiye edecek ne bir şahıs ne de kurumsunuz. 251 şehidimizin kanları henüz kurumadı. 2 bin 193 gazimiz ise travmayı unutmadı. İhanet izleri unutulmadı.

19.10.2020 11:30

Türkiye’de dizilerde oyuncu tanıtımlarından sonra şöyle bir açıklama vardır. Bu Dizideki Kişiler ve Kurumlar Tamamen Hayal Ürünüdür. Ben de farklı bir giriş yapmak istiyorum bu yazıma; kaleme aldığım bu yazı tamamen gerçek bir araştırmaya dayalıdır. Saygıdeğer okurlar;

Dünyanın en önemli stratejileri arasında ismi sayılan Brezezinski ABD'de 1977-1981 yılları arasında Jimmy Carter’ın Ulusal güvenlik danışmanlığını yaptı. Huntington’la’ birlikte çalışarak, 43 sayfalık gizli bir bülten yazdılar. Bu bültende gelecek yönetimin 10 önemli dış ve ulusal güvenlik politikası hedefi açıklanıyordu. Soğuk savaş sonrası ABD politikasını çizenlerden biri olan Brzezinski’nin “Büyük Satranç Tahtası” kitabında, Azerbaycan’ı ve bölgeyi nasıl anlattığına bakarsak en önemli kısmı görmüş olacağız. Brzezinski, Azerbaycan, Hazar Havzası ve Orta Asya zenginliklerini içeren şişeye giriş sağlayan yaşamsal önemdeki tıpa olarak tanımlanabilir demiştir. Kitapta ayrıca bölgenin enerji zenginliklerine atıfta bulunulmuştur.

Şimdi bilindiği üzere Dağlık Karabağ meselesi, uluslararası ilişkiler literatüründe, dondurulmuş sorunlar olarak yerini almaktaydı. Hatta Karabağ, Filistin, Bosna meseleleri dünyada ki etnik aktif volkanlar olarak nitelendiririz. Giriş için daha doğru bir cümle olacaktır. Zira bu üç dondurulmuş sorun, özellikle küresel güçlerin Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Avrupa Birliği gibi güçlerin bölge üzerindeki siyasetlerini sürdürmede bu sorunları bir enstrüman aracı olarak kullanmakta olduğunu net bir açıda görmekteyiz.  Türkiye'nin çevresinde yaşanılan meseleleri tek tek ele alırsak yanlış olur ve o zaman büyük resmi görememiş oluruz. En büyük hatamız konuları tek bir çerçeve üzerinden değerlendirmek halbuki; olaylara geniş bir yelpazeden bakarsak küresel oyunu daha iyi yorumlarız.

Türkiye’nin de yer aldığı Jeopolitik oyuncular bölgedeki sürece şimdiden akbabalar gibi, üşüşmüş durumdalar. Bu arada; Türkiye'nin Libya'da vermiş olduğu mücadeleyi, Doğu Akdeniz'de ve adalar denizinde özellikle, Ortadoğu'da Suriye'nin kuzeyinde vermiş olduğu mücadele, Kuzey Irak Bölgesinde yapmış olduğumuz Pençe-Kartal Harekâtı, Kara ve Hava Harekatları, operasyonlar ve bugün Kafkasya 'da vermiş olduğumuz mücadeleyi de bir bütün olarak yani birbirinin devamı olarak görmemiz gerekmektedir. Sonuçta bu mücadele; Türkiye'nin merkezi coğrafyasını içeren 5 Ana Denizin kontrolü mücadelesidir.  Bunlardan biri Karadeniz, diğeri Hazar denizi, Akdeniz, Kızıldeniz ve Arap denizi işte bu hakimiyet mücadelesi 5 deniz etrafında dönmektedir. Ve ortasında Türkiye Cumhuriyet’ini görmekteyiz.

Fotoğrafa geniş kapsamlı baktığımızda Amerika Birleşik Devletleri'nin Büyük Ortadoğu Projesi ile Rusya'nın Büyük Avrasya projesi yani BAP ile BOP mücadelesinin savaşını görmekteyiz bölgede. Biri Hazar ve Kafkasya üzerinden Ortadoğu'ya hâkim olmaya çalışıyor ki bu Rusya, diğer taraftan Amerika Birleşik Devletleri, Kuzey Afrika'dan kontrol alanı oluşturmaya çalışıyor. Azerbaycan ve Ermenistan meselesini buradan değerlendireceğiz. 

Azerbaycan ve Ermenistan arasında süre gelen bu 30 yıllık mücadele bugün neden bu noktaya geldi. Ermenistan BM'nin Dağlık Karabağ Azerbaycan toprağı saymasına rağmen burada 30 yıldır işgalci olarak bulunmakta fakat buna ne Amerika ne de Rusya sesini çıkartmamakta burada demek ki bu bölgenin sorunlu bölge olmasının sağladığı avantajlar var özellikle; Rusya açısından şimdi Rusya bu meselenin taze kalmasını, sorun olarak kalmasını ve istediği zaman Ermenistan ve Azerbaycan üzerinde kullanmayı tercih etmektedir. Hatta Karabağ meselesini Azerbaycan devleti üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallamayı hedeflediğini görebiliyoruz.

Özellikle Tovuz saldırısından sonra fitil ateşlendi. Tovuz’un coğrafyasına baktığımızda Tovuz enerji nakil hatlarının geçtiği kritik bir bölge, ayrıca demir-ipek yolu dediğimiz, Bakü, Tiflis, Kars demiryolunun geçtiği yeni ipek yolu projesinindi demir yolu bağlantısının olduğu bir köprü bunu bile bile hedef alınması açıkçası manidar, Ermenistan'ın kaybedeceğini bile bile bu savaşa girmesi neden? Bunu Kim İstedi? Sorular belli aslında cevaplarını da net bir şekilde görebilmekteyiz.

Rusya burada ABD'nin ‘’Trans Kafkasya’’ yani Hazar havzasına girmemesi adına bir politika yürütüyor. Bu zaten soğuk savaş sonrası Putin'in izlediği önemli bir uluslararası politika ve diğer taraftan ABD'nin Basra körfezinden sonra en bereketli enerji kaynaklarına sahip olan Hazar Havzasına girerek ve bu Hazar havzasında önemli bir üs elde ederek hem Rusya'ya bir nefes mesafesi kadar yakın olmak istiyor.

Diğer taraftan İran'a yakın olmak istiyor. Ve Çin'e yakın olmak istiyor. Ve bunu yapacağı en uygun coğrafyada ‘’Azerbaycan’’ topraklarıdır.

 Asıl amaç; ABD'nin Hazar'da stratejik bir üst elde etmesidir. Türkiye'nin bölgede etkin bir varlığının olması ABD ve Rusya tarafından zorluk olarak nitelendiriliyor. Fakat Türkiye her blokta olduğu gibi burada Azerbaycanlı kardeşlerimizin yanında ve stratejik olarak bölgede yerini alacaktır. Rusya, ABD'nin burada bir egemenlik kurmaması adına elinden geleni yapacaktır. ABD burada’’ Trans Kafkasya’’ hattından bir geçiş sağlamak istiyor. Yani Uluslararası strateji belgelerine baktığımız zaman geçmişten bugüne ABD’nin bir bölge seçip girip ve kalamadığı tek deniz ‘’Karadeniz'’ dir. Ve bütün bu jeopolitik dengeyi de Karadeniz'e girmek ve üs sağlamak adına gerçekleştiriyor.

Kafkaslar; kültürel, etnik ve dini anlamda en az Ortadoğu kadar karmaşık bir coğrafyadır. Bölgede nelerin çıkacağını hangi piyonların öne sürüleceğini kestirmek zordur. Türkiye’nin Kafkasya’ya erişiminden hazzetmeyenler listesine İran’ı da gönül rahatlığıyla ekleyebilmekteyiz. Diaspora nüfusu içinde önemli ağırlığı olan Ermeniler, İran’ın dış ticaretinde ciddi lobi gücüne sahiptir, bu bilgi notunu eklemesem olmazdı. Kafkasların ve KGB’nin abisi Putin’in niyeti nedir, pek anlaşılamadı fakat Dışişleri Bakanı Lavrov’la Ermenistan ve Paşinyan için ters düştükleri çok açık bir şekilde gözlemlenmektedir.

15.10.2020 10:44

Rusya uluslararası coğrafyayı arka bahçesi olarak görüyor. Herhangi bir hareketliliğin kendi ulusal güvenliğine yönelik hayati bir tehdit olduğunu düşünüyor yüzyıllardır. Fakat şimdilik Rusya kontrollü bir uluslararası kaosu tercih eder gibi görünüyor. Rusya, Türkiye için basit bir manevra aracı değil, gerçekçi bir düzlemde ilişki kurulacak bir partner olarak ön plana çıksa da dikkat etmemiz gereken en önemli sinsi düşmanımızdır. Tarih tekerrürden ibarettir sözcüğünü artık kimse umursamamaktadır. Geldiğimiz siyasi konjonktür bize geçmişi uluslararası dinamiği eksik okuduğumuzu bir kez daha yüzümüze vurarak gösteriyor. Çarlık Rusya’sı SSCB ve Putin Rusya’sı parça parça ele alındığında büyük fotoğrafı net olarak görebilme imkânı göstermektedir.

Petro’nun vasiyetinin Kafkaslar ile ilgili bölümü şu şekildeydi: “Gürcistan, Kafkaslarda İran’ın şah damarı pozisyonundadır. Bunun için Gürcistan’dan önce Ermenistan ve Azerbaycan’ı (Güney ve Kuzey) zapt edip, İran’ın dahili dehalarını kendinize hademe yapmanız gerekir”. Bahsedilen koridor ise, Ruslar tarafından Nahcivan ve Azerbaycan arasında, Türk nüfus yapısının zorla değiştirilerek Ermenistan’a bağışlanan “Zengezur Koridoru” dur.

Zengezur bölgesi, yaklaşık 40 kilometre eninde olup, Azerbaycan ile Nahcivan’ı birbirinden ayıran stratejik konumdaki bir bölgedir. Zengezur’un Ermenistan’a bırakılması, Rusya’nın küçük bir toprak parçasını kullanarak attığı büyük bir stratejik adımdır. 1920 yılında Zengezur’da yaşayan yaklaşık 225 bin kişilik nüfusun yüzde 70’i Türklerden oluşmaktaydı. Ahalisi Türklerden ibaret olan Zengezur’da sivil halk üzerinde uygulanan bilinçli katliamlarla halk bu bölgelerden kaçırılmış ve yerlerine Ruslar tarafından Ermeniler getirilip yerleştirilerek; Türk dünyası arasında istenilen siyasi, ekonomik ve kültürel coğrafi boşluk oluşturulmuştur. İşte İran’ın oluşumunu desteklediği koridor budur ve bu sınırda halen Rus askerleri görev yapmaktadır. Rusya’nın büyük hayali aslında Deli Petro’nun vasiyeti diyebiliriz.

Rus Çarı I. Petro’nun, kendinden ve sonrakilerin uygulaması için, 1725 yılında yazdığı ve 1738 yılında ortaya çıkan gizli vasiyeti genelde bölüm halinde ve kısa parçalar şeklinde incelenmektedir. Günümüzdeki uluslararası siyasetle olan bağlantısı kurulamamaktadır. Bu vasiyet bugüne kadar gerek çarlık gerek Sovyetler ve gerekse Rusya dönemlerinde vazgeçilmeden uygulanmaya devam etti. Halbuki vasiyet; Rusların dünya egemenliği, Akdeniz ve Basra Körfezi’ne çıkarak, Hindistan ve Avrupa’yı ele geçirme planlarının anayasasını oluşturmakta. Ve plan bir bütün olarak değerlendirildiğinde geçmişten günümüze kadar yakın çevremizde gerçekleşen olaylara bakma açısından ciddi bir anlam kazanmaktadır.

Kazım Karabekir Paşaya göre Rusların büyük hayali, Rus Çarı Petro’nun vasiyetinde yer alan maddelere dayanıyor. Şüphesiz tarihi sürecinde Rusların temel amaç ve hedeflerini iyi bilmemek yanlış değerlendirmelere neden olmuştur. Petersburg şehrindeki Petro Sarayının mahzenlerinde bulunan bu vasiyetname bir “Dünya Hakimiyeti” mefkuresinin kâğıda dökülmüş kısa halidir. Vasiyetname genel olarak; Türkiye ve İran’ın etkisiz hale getirmesi suretiyle Akdeniz ve Basra Körfezine ulaşılması, sonra da Baltık Denizi ve Akdeniz üzerinden Avrupa’nın, Basra Körfezi üzerinden ise Hindistan’ın ele geçirilmesine dayanıyor. Bunun için bölgede Hristiyan unsurlar kullanılacak ve Avrupa ülkeleri başta olmak üzere Türkler ve İranlılar birbirine düşürülecekti.

Uluslararası Siyaset açısından günümüzde jeopolitik alanlar çok önemlidir. Fakat jeostratejik açıdan aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Buna örnek olarak ormanda yaşama alışmış olan toplumların askerleri ile bu özelliklere sahip olmayan bir toplumun askerleri ile ormanlık arasında girişilecek askeri mücadelelerde coğrafya ve stratejik açıdan son derece önemli bir faktör olarak uluslararası arenada karşımıza çıkmaktadır. Jeopolitik aslında temel deniz ve kara hakimiyetinin temel düalizmine dayanır. Araştırdığımız zaman ünlü jeopolitik düşünürlerin çalışmalarında bu düalizmi görmemiz mümkün olacaktır. Ancak bazı jeopolitik düşünürleri Deniz hakimiyetinin Kara hakimiyetinden daha üstün olduğu düşüncesinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Amiral Alfred Thayer Mahan kendi notlarında, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nin sahip olduğu Okyanus çıkışları ile Rusya ve Almanya gibi kara devletlerine kıyasla daha çok avantaj sağladığını söylemiştir. Deniz ve kara ile ilgiyi fikir yürütmezsek jeopolitik kavramdan bahsetmemiz bir anlam ifade etmemektedir.

Rusya günümüzde Avrasya kıtasının Merkezi Karası olan bir devlettir. Rusya bu jeopolitik gücünü önemli bir şekilde, Sibirya’nın fethi ve entegrasyonundan sonra başlamıştır. Merkezi kara devleti konumunda bulunan devlet kendi coğrafi ve kültür anlamında diğer coğrafyalardan esinlenmesi oldukça doğal bir durumdur. Fakat bu tanımı Rusya için söylersek bu yanlış anlaşımlara yol açabilir. Rusya- aslında Doğu ve Batı eğilimlerinden faydalanmışsa bile, bunu kendi sosyal hayatında inşa etmeyen devlettir.

İster çarlık Rusya’sı, isterse de daha sonra Bolşevik devrimi sonunda kurulan SSCB kendi kimliksel, kültürel farklılığı ile Batılı ve Doğulu bir devlet olarak nitelendirilmemektedir. Fakat Dugin`in belirttiği gibi salt jeopolitik düzlemde konunu ele aldığımız zaman bugün dünyada Rusya karşısında tekçe Rimlandlar değil tam karşıda ve muhalif durumunda bulunan Atlantikçi Amerika bulunmaktadır. Bunun için Avrasya devletleri ile muhtemel bir birlik oluşturmak mümkünse bile, ilk yapılmalı şey kıyısal alanların müttefik olmaktan geçer.

Rusya yeniden Avrasya’da egemen güç olmak için eski Doğu Avrupa ülkeleri ile ilişkileri değil, daha önemlisi Atlantikçi blokun Himayesinden çıkmaya çalışan Fransız-Alman ve Hindistan, İran, Japonya, Kafkasya devletlerinin Avrasya stratejik blokuna dahil edilmesidir. Fakat günümüzde reel durumu göz önünde bulundurarak söylemek mümkündür ki, bu sadece bir hayal ürünü gibi görünse bile Putin kafasında daha farklı bir blok sisteminin olmasıdır. Putin ve heyeti boş durmayıp yeni bir sistem bloku üzerinde çalışmaktadır. 2021 dinamiği buna göre hazırlanıyor diyebiliriz. Planlar hazır fakat Rusya’ya kim dur diyecek.

11.10.2020 16:02

ABD seçimlerine sayılı günler değil ama haftalar kaldı diyebiliriz. 2020 Model bir ABD Başkanlık seçimleri izleyeceğiz heyecan dorukta diyemem. Çünkü ABD Sistemi çökmüş durumda demokrasi zırvalarını kimse yemiyor artık Trump hasta oluyor. Biden kahramanlığa soyunup ülkelere demokrasi getireceğiz methiyeleri düzüyor. Geçiniz Efendim artık Uluslararası siyaset bu basmakalıp cümlelerden ve retoriklerden sıkıldı. Kovid-19'a yakalanan Donald Trump iyileşip, virüsü yendim sıra Joe Biden ’da der gibi kampanyasına dönmeye çalışıyor. ABD Seçimleri genellikle kirli siyaset üzerine inşaa edilir. Demokrasi kazandı diye sonlandırılırdı. Tabi ki sonuç fiyasko olurdu. Amerikan Rüyası bitti gençler uyanın.

Dış Politikada gündem bir hayli yoğun Azerbaycan ve Ermenistan arasında olan sıcak gerilim birçok konuları arkasında bırakmış gibi gözükse de ABD Başkanlık seçimlerini bekleyen ciddi bir küresel ağ var. Trump mı yoksa Biden’ ın mı kazanacak diye komplo teorileri havada uçuşuyor. Obama’nın mirasına tepkiyle dönüşüm yapan Trump etkisi ABD dış politikasını önemli ölçüde zaten değiştirdi. Obama neydi ki mirası ne olucak der gibi. Bu arada fısıltı gazetesinde şöyle bir haber duydum. Trump’ın Kovid-19 olması halkın olan desteğinin dramatize bir düşüş yaşadığını gösteriyor. Ben demiyorum fısıltı gazetesi aktarıyor. Bugün halk karşısında düello sırası ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence ve Demokrat Parti Başkan Yardımcısı adayı Kamala Harris karşı karşıya gelecek. Trump ve Biden artık kendilerinin spesifik politikalarını aşan bu realiteyle yüzleşmek durumunda kaldıkları günlere geldik net bir ifade olabilir.

Amerikan demokrasisi ve kurumları ve sistemleri açısından tüm dünyaya örnek gösterilen ve ülke vatandaşlarının da demokrasileriyle övündükleri bir rejimdir derler, içimizdeki İrlandalılar fakat Amerikalı yöneticiler, sisteme böyle bakmıyor. Al parayı ver Başkanlığı daha net bir slogan bu seçimler için. Soğuk Savaş sonrasında ABD’li sosyal teorisyenler tek kutuplu bir dünyayı öngörürken etkileyici biçimde dünya çok kutuplu bir yapıyı ve güç bloklarını net olarak ortaya çıkardı. SDE’nin strateji yazarları tarafından sıkça dile getirilen yeni uluslararası sistem, ABD’yi merkez ülke olmanın dışına doğru itmeyi sürdürüyor. Dünya farklı merkezler ve bölgesel güçlerin etrafında toplanırken, ABD bu yeni güçler karşısında sahip olduğu askeri ve ekonomik gücü arkasına alarak öncülüğünü sürdürme iddiasını devam ettirmek için stratejiler yapmaya çalışsa da sistem artık bunu kabul etmiyor. 3 Kasım sonrası ise Amerikan siyaseti kaos ve muammayı beraberinde getiriyor.

Başkan adaylarının seçim münazarasındaki tutarsızlık, kalitesizlik utanç vesilesidir. Trump’ın etrafında yaşanan kutuplaşma siyaseti Amerikan demokrasisinin derin bir yara aldığını net olarak gösteriyor. Türkiye’ye konsolide demokrasi dersi vermişlerdi şimdi ki durum içler acısı diyebiliriz. 2020 seçimleri ABD demokrasisinin ne kadar kırılgan olduğunu gün yüzüne çıkardı. İşsizlik ve ekonomik sorunlar, Kovid-19 salgını, sokak eylemleri bu seçimlerin zor geçeceğinin işaret fişeğiydi. Anayasa Mahkemesi yargıçlarından Ruth Bader Ginsburg’ün vefatıyla boşalan koltuğun doldurulması seçim öncesi adeta mükemmel fırtına etkisi diyebiliriz.

Senelerdir siyaset kurumuna azalan güvenin artık tamamen zirveye çıktığı ve kutuplaşmanın had safhaya ulaştığı 2020 model bir ABD var karşımızda. Biden zaten kendini Başkan ilan etti. Türkiye siyasetine çözümler sunuyor, Ortadoğu’da dizayn yapacağını ifade ediyor. Biden ve destekçileri Amerika’daki seçimleri de şablonlar üzerinden düşünerek hareket ediyor. Biden ve destekçileri Amerika’daki seçimleri de şablonlar üzerinden düşünerek hareket ediyor. Lobilerine güveniyor sağlamda firmalar var arasında ama baştan kaybettin mi bir kez bir daha eskisi gibi olmaz be Joe Amca…

Fakat şunu da unutmamak lazım Trump iktidara gelince ABD’de ve Demokratlar da ciddi bir şok etkisi yaratmıştı. Biden bu sefer lobi çalışmalarını sıkı tutuyor bunun altını çizmek lazım ABD’ siyaset lobi masalarında alınan kararlarla entegrasyona girer. Baştan sona kurgulanmış bir seçime doğru gidiyoruz.

Keskin konuşan bu seçimde kaybedecek orası kesin. Fakat küreselcilerle hareket eden Başkan Yardımcısını stratejik bir kişiyi seçerek yapan kişi belki etkili olabilir.

Washington’daki elit çevreler bir türlü çalışacak bir Türkiye politikası stratejisi oluşturamadı. Hataları Türkiye’yi etkili bir aktör olarak muhatap almak istememeleri. ABD’nin isterse hala Türkiye’de iktidar değişikliği yapabileceğini sanmaları gülünç tarafı. ABD Başkan Kovid-19 olmuş, Biden seçim için çalışıyor, Suriye özel temsilcisi James Jeffrey ne yapıyor? Merak konusu açıkçası…

07.10.2020 09:20

Macron iç ve dış politikada tam bir hayal kırıklığıdır. Avrupa için manevra kabiliyetinin daraldığını söyleyebiliriz. Diplomasi körlüğü tabiri de olabilir. Fransa Cumhurbaşkanı Manuel Macron için net söylüyorum kaybettin. İki yıl önce Fransa Cumhurbaşkanı seçildiğinde kendisi Batı medyası tarafından popülizme karşı "liberal düzenin kurtarıcısı" olarak tanıtılmışken, bugünkü teşebbüsleri hem uluslararası çevrelerce kabul edilmiyor hem de Fransız halkı tarafından şiddetle reddediliyor.

İç politika denklemine bakıldığında ise Macron, yıllar boyunca süre gelen kemer sıkma politikası ve neoliberal programın oluşturduğu toplumsal hazımsızlığı taşımak zorunda kaldı. Her ne kadar vergi politikaları Fransız zenginlerinin ekmeğine yağ sürsede. Fransız halkındaki mevcut adaletsizlik duygusunu tamamen Macron’un uyguladığı politikalara yüklemek doğru olur. Macron başka işi yokmuş gibi Türkiye’yi her anlamda hedef almış durumda bu durumda başarısız oldu. Kaybettin Macron...

Fransa’nın iç politikasında ciddi ekonomik sorunlar var. Demografik ve siyasi sorunları var. Ekonomik anlamda Almanya’nın gerisinde kaldılar, nüfusları yaşlanıyor, göçmenleri entegre edemiyorlar, öte yandan aşırı sağ yükseliyor. Fransızlar bu durumda ya kendilerini reform edip, teknoloji geliştirip, diğer küresel aktörlerle rekabete girecekler ki bunu başaramıyorlar, ya da dış politikada yeni nesil bir sömürgecilik anlayışı geliştirecekler. Bugünkü agresif Fransız dış politikasının temel nedeni, iç politikadaki başarısızlıkların üstünü örtmektir açıkçası. Kendi iç politikasında başarılı olamadı Macron ve sahte popülizm ile kitlelere seslenmeye çalışsa da başaramadı. Kaybettin Macron.

Sadece Doğu Akdeniz’de değil Yunanistan, Libya ve Suriye’de de Türkiye’yle ilgili konuların karşısında Macron’un kişisel özellikleri ve Türkiye hazımsızlığı da siyasete yön veriyor. Brexit sonrası Birleşmiş Milletler ’in daimî üyeleri arasındaki tek AB üyesi olarak Avrupa’nın dünyadaki temsilcisi olma, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in gölgesinden kurtulup Avrupa’nın liderliğine soyunacağı gibi bir fotoğraf vermişti. Avrupa’da bile kaybetti. Çıkmaz bir labirentin içinde yaşıyor ve sürekli şikâyet ediyor. Küresel sistemde kendine pay arıyor ama imkânsız, Macron’un Rus, Çin, Türk, Alman ve Amerika liderleri arasında kendisine bir yer açmak istedi başaramadı. Merkel dinlemiyor, Trump azarlıyor, Putin umursamıyor. Çin zaten tepkisiz, Türkiye ise haddini bildiriyor ve diyor ki Kaybettin Küçük Napolyon. Fransa adeta bir PKK Terör Örgütü dostu ve Türk düşmanı diyebiliriz.

PKK’nın Avrupa’daki para kasası 2007’de Fransa’da yasaklandı. AB’nin terör örgütü listesindeki örgütler burada kendilerine çok rahat saklanma imkânı bulabiliyor. PKK’lı olmayan Kürtlere baskı uyguluyorlar ve Fransa buna göz yumuyor. Suriye’nin kuzeyindeki PKK unsurları Elysee Sarayı’nda ziyafetlerle ağırlandı. Zeytin Dalı Harekâtına da en büyük itirazların Fransa’dan geldiğini hatırlayalım, Doğu Akdeniz S-400 meselesinde ki çığırtkanlıklarını unutmayalım. Fransa’nın Orta Doğu politikası da Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve İsrail çizgisinde ilerliyor. Türkiye’yi hedef alan, Türkiye düşmanlığında sınır tanımayan bu cephenin de bir tarafında yine Fransa var.

Fransa’nın tarihte de var olan sömürgeci karakterini Doğu Akdeniz’de bir kez daha kendini göstermiş oldu. Türkiye’nin bu konuyu dile getirmesinden aşırı rahatsız durumda.  Fransa diğer sömürgeci devletlerin tutumlarıyla karşılaştırıldığında Fransız sömürgeciliği daha korkutucudur. Bugün bile ekonomik, kültürel hatta dini açıdan Afrika’daki eski sömürgelerine baskıları şiddetle devam etmektedir. Türkiye’nin bu vahşeti dile getirmesi onları rahatsız etti asıl sorun burada başlıyor işte. Afrikalılar ise bizi bu vahşetin bir parçası olmadığımız için seviyor. Türkiye Afrika’daki dostlarına diyor ki; gelin ayağa kalkın, kalkının, gelişin, birlikte kazan kazan politikaları uygulayalım. Cumhurbaşkanımızın Afrika ziyaretleri bu yüzden Fransızları çıldırttı. Fransa’nın Türkiye’ye hain tutumu bu yüzden oldu. Anlasanıza tamamen duygusal. Türkiye’nin Afrika politikası Fransa’nın bölgedeki hegemonyasının zincirlerini kırdı ve ağır bir darbe indirdi. Düşünsenize Türk Hava Yolları’nın Afrika uçuşları Air France’a indirilmiş ağır bir darbedir. Eskiden Paris merkezli uçuşlar, artık İstanbul merkezli hale gelmiştir. Fransa’da gerçekleşecek 2022 seçimlerine kadar Türkiye karşıtlığını giderek artıracağı tahminindeyim. Türk halkıyla bir derdimiz yok sorunumuz Erdoğan’la” demişti. Türkiye siyasetine dair fikri ve bilgisi olmadığı bu cümlenin kendisinden bile belli. Erdoğan’ın Türkiye siyasetinde neye karşılık geldiğini bilse bu tür bir laf edemezdi. Aşırı sağla beslenecek ki İslam içinde atıp tutuyor. Macron Avrupa’da yalnızlaştıkça söylemleri gün geçtikçe değişecektir.

Ben bu Macron’u pek ciddiye alamadım saygı değer okurlar. Savaş tarihine dair en sevdiğim laflardan biri ise Amerikalılar gelmeseydi Fransızlar bugün hala “Almanca öğreniyor” olacaklardı.

Twitter: Hasan Birgül

03.10.2020 16:53

Renk Devrimi tabiri 1980’lerden bu yana RAND Corporation, ‘’Demokrasi’’ STK’ları ve diğer gruplar tarafından geliştirilen teknikleri kullanarak CIA liderliğindeki bir dizi olağanüstü etkili rejim değişikliği operasyonunu tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Önemli komünist rejimleri yıkmak için en ham şekliyle kullanıldılar. Bazen pasifize oldular bazen hücreyi uyandırdılar. Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov rejimini devirmek için ağır rüşvetlerle birlikte daha teknik hale getirilip etkili bir biçimde kullanıldı. Black Lives Matter veya Antifa gibi amorf örgütlerin liderliğindeki polis şiddetine karşı protestoların tamamen kendiliğinden ortaya çıkan ahlaki bir öfke olduğu açıktır ama organize şekilde yürüyen eylemler genellikle masa başlarında tasarlanarak gün yüzüne çıkmıştır. George Floyd eylemini hatırlamayan yok. ‘’Nefes Alamıyorum’’ adeta slogana dönüştürüldü ve kitleler halinde Dünya’nın belli başlı bölgelerinde akıllıca sahneye kondu. Yüz binlerce Amerikalı sadece bir ABD Başkanı’nı devirmek için değil, bu süreçte ABD’nin anayasal düzenini ortadan kaldırmak için harekete geçmiş olmalıydı. 

Minneapolis şehrinin polisi George Floyd’un boynunu bastırarak öldürdüğü video çok çabuk şekilde yayıldı. O zamandan beri ülke çapında neler olduğuna bakarsak, bazı kuruluşların veya grupların tam aradığı fırsattı aslında. Joe Biden ve Demokratlarda bu fırsatı bekliyordu. Lobiler, STK’lar, Vakıflar hemen harekete geçti. Biraz geriye gidelim, olayların başlangıcına. 25 Mayıs’tan bu yana protestolar barışçıl bir şekilde devam ediyordu. Şiddete başvuran aktörler sahnedeydi, iki kuruluş düzenli olarak ortaya çıktı Black Lives Matter ve Antifa. Protesto çetelerinin ‘’vur ve kaç’’ kaynama grevlerini koordine etmek için Twitter ve diğer sosyal medya hesapları da aynı anda harekete geçti. Herkes bu gösterileri 1968 yılındaki siyah getto protesto ayaklanmaları dalgasına benzettiler fakat olay tam bu değildi; Yugoslavya’daki 2000 yılında Katil Miloseviç’in devrilmesini sağlayan renkli devrimlere benzetilebilir.

1980’lerde CIA Başkanı Bill Casey tarafından, Dünya çapında spesifik rejimleri insan hakları konusunda çalışan bir STK kisvesi altında devirmek üzere gizli bir CIA aracı olarak kuruldu. Aslında Kongre ve USAID’ den destek alıyorlardı. ABD’nin Belgrad büyükelçisi Richard Miles, birkaç düzine öğrenciden oluşan gruplar seçip onları eğittiler. Washington Post ‘ta şöyle bir yazı çıktı; ABD’nin fonladığı danışmanlar, bu sürecin hemen hemen her aşamasında sahne gerisinde kritik bir rol oynadılar, anketler yaptılar, binlerce muhalif aktivisti yetiştirdiler. Hatta 5000 teneke spreyin parasını bile verdiler. CIA ve ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yetkililer ise onları perde gerisinden yönlendirdi. Renk Devrimi modeli, 2004 yılında Ukrayna Renkli Devrimi sırasında daha da geliştirilip uygulandı. Öncesinde de Gürcistan’da Gül Devrimi sırasında ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Arap Baharı’nın başlatılması sırasında da bunu bir model olarak kullandı. Tüm durumlarda NED, Soros Vakıfları da dahil olmak üzere diğer STK’larla birlikte çalıştılar. Bu arada Soros Vakfı Antifayı’da maddi destek olarak yönlendirebiliyor. Protestolar, ayaklanmalar, şiddet içeren ve içermeyen ancak 25 Mayıs’tan itibaren ABD çapına yayılan, Beyaz Saray kapılarına dek ulaşan eylemler, CIA’nin Renkli Devrim rehber kitabını anladığımızda daha da anlam kazanmış olucak. Protestoların etkisi, Demokrat Parti’nin kendi içinden protestoculara destek veren bir yerel ve devlet yetkilisi ağı olmasaydı pek de mümkün olamayacaktı. Öyle ki bazı Demokrat Partili Valiler polise birkaç bölgeyi boşaltma yetkisi vermeyecekti. ABD çapında Demokrat Parti’nin büyük kısmı ‘radikal sol adaylar’ olarak adlandırılan kesim tarafından sessiz sedasız ele geçirildi. Genellikle Amerika Demokrat Sosyalistleri veya Özgürlük Yolu Sosyalist Örgütleri gibi örgütlerin aktif desteğini aldılar.

Joe Biden ve ekibi başkanlık yarışında çok farklı bir stratejide çalışıyorlar ve açıkçası mesela çalışma sistemleri fonlanan örgütler üzerinden karışıklık yaratma için iyi eğitim almış kişiler. ABD ilk defa kendi silahıyla kendi ayaklarına sıkıyor. Joe Biden birtakım ittifaklarından söz etmek istiyorum. Kent Hakkı İttifakı, 6,5 milyon doları vergiden muaf edilmiş şekilde elde etti. Ford Vakfından 1,9 milyon dolar, Soros Açık toplum vakfından 1,3 milyon dolar. Meşhur mısır gevrekleri Kellog Vakfı 250 bin dolar, bunlar ayrıca Black Lives Matter’ın da fonlayacılarıydı. Büyük Para ve ActBlue Hillary Clinton’dan duymuşsunuzdur. M4BL websitesine tıkladığımızda bağış butonu altında bağışların ‘’ActBlue’’ adı altında bir vakıfa gittiğini görüyoruz. ActBlue; Joe Biden’ın kampanyasına 119 milyon dolar bağışta bulundu. ActBlue ayrıca Black Lives Matter için de çalışıyor çok garip dimi tuhaf bir ilişki ağı mevcut bu seçimlerde Joe Biden ekibi işini iyi biliyor veya ABD Kendi Renkli Devrimi için düğmeye bastı diyebiliriz. Şimdi bugün itibariyle fonlanan toplanan paralar Joe Biden’ın elinde. Asıl destek ise bu grupların mamaladığı siyahilerin destek vermesi net şekilde ortada. Herkes seçim için Trump yine yeniden kazanıcak desede, Joe Biden ve Fonları çok zor bir devrim stili deniyor. Vergiden muaf olup Rockefeller, Ford,Kellog,Apple,Nike ve Soros bu çalkantılı dönemi hem kendi hem uluslararası arenada sinsi bir şekilde kullanıyor. ABD Başkanlık Seçimlerine son 34 gün kaldı. Ha gayret Joe yapın kendi devriminizi.

30.09.2020 10:35

Sabahtan beri yabancı haber kanallarını seyrediyorum kritik bu süreçte nasıl bir arka plana sahipler diye. Tek kelime ile ‘’Rezalet’’ özellikle Dağlık Karabağ için tartışmalı bölge ifadesini kullanıyorlar. Düzeltelim: Karabağ "tartışmalı bölge" filan değil, Ermenistan'ın yıllardır işgal altında tuttuğu Azerbaycan toprağıdır. Tekrarlıyorum sevgili okurlar Karabağ Azerbaycan toprağıdır.

Dağlık Karabağ sorunu çok uzun bir tarihi geçmişe ve öneme sahiptir. Dağlık Karabağ, Karabağ bölgesinin küçük bir bölümünü kapsıyor ve sözde Ermenistan’ın üzerinde hak iddia ettiği topraklardır. Ermenilere göre bu topraklarda zaten hep vardılar ama Azeriler sonradan geldiler bu bölgelere Yersen! Peki, gerçekten böyle miydi? Aslında bu konunun böyle olmadığı pek çok belge ve tarihi döküman ile ispat edilmiştir. “Kafkasya Arkeografi Kurulu Aktları” adlı toplu belgelerden, Rusya İmparatorluğunun Güney Kafkasya’yı istilasına kadar Azerbaycan hanlıklarında yaşayan Hıristiyan Ermeniler bu yerlerin nüfusunun çok az bir kısmını oluşturuyorlardı. Karabağ Hanlığı’nda oturan 12 bin aileden 2.500’ü, Şamahi Hanlığı’nda oturan 24 bin aileden 1.500’ü, Şeki Hanlığı topraklarında oturan 15.000 aileden ise sadece üçte biri Ermenilerden oluşmaktaydı. Yani Ermenilerin “bu topraklarda hep biz vardık” dedikleri dönemlerde aslında bu bölgelerdeki sayıları yok denecek kadar azdı. Toplam nüfuzu 51.000 aile olan üç bölgedeki Ermeni sayısı 9.000 civarındaydı. Ama bu 9.000 nüfuz 1828’den sonra artmaya başladı. Dağlık Karabağ veya Yukarı Karabağ meselesi iki ülke arasındaki çatışmanın temel nedeni haline gelmeye başladı. Kimi araştırmacılar çatışmayı 1987-1994 dönemine götürse de aslında çatışmanın tarihi arka planı 19. yüzyılın başlarına dayanmaktadır.
 
Çarlık Rusya’sı 1800’lerin başında bölgede iskân politikaları uygulamaya başladığında Karabağ’daki Ermeni nüfusu 1823’te yüzde 22 iken Azerbaycan Türkleri ise bölgedeki nüfusun yüzde 78’ini oluşturuyordu. İran-Rusya arasında imzalanan Türkmençay Antlaşması ve Osmanlı-Rusya arasında imzalanan Edirne Antlaşması ile bölgenin nüfusu değişmeye başlamıştır. Rusya’nın izlediği iskân politikaları sonuçlarını vermiş. Ermeniler Türk yurdu Karabağ’da çoğunluk pozisyonunda olmuştur. Rusya’nın bu stratejileri yakın geçmişte ve hatta günümüzde birçok bölgede kullanmış ve kullanmaya da devam etmektedir. Gorbaçov döneminde yani Sovyetler ’in sonunda bölgenin statüsü değişmeye başlamıştır. Bu sürecin ardından Ermeniler hak talep etmeye başlamıştır. Sovyetler geçmiş dönemde de Ermeniler ’den yana bir politika izlemiştir. Ermeni nüfus içerisinde bir hareketlenmenin başlamasıyla birlikte ilerleyen yıllarda Dağlık Karabağ’da yaşanacak çatışmalar ateşlenmiştir. Gorbaçov döneminde yani Sovyetler ’in sonunda bölgenin statüsü değişmeye başlamıştır. Ermeni Azınlıklar, Sovyetleri’ de arkalarına alarak hak talep etmeye başlamıştır. Dağlık Karabağ Birleşmiş Milletler tarafından bağımsız Azerbaycan’ın toprağı olarak kabul edilmiştir. De facto (fiili) olarak bağımsız bir devlet olma iddiasında olsalar da bu otoriteyi tanıyan Ermenistan dahil hiçbir devlet bulunmamaktadır. Bu nedenle Ermenistan tarafından atılan bu adımların tamamı uluslararası hukuka aykırı ve Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü ihlal etmiştir.
 
Ermenistan’ın bu süreçte izlediği etnik temizlik ve katliam politikaları sebebiyle bölgeden bir milyonu aşkın Azerbaycan Türkü̈ göç̧ etmek zorunda kalmış̧ ve binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Azerbaycan ve Ermenistan sınır bölgesi olan Tovruz’da çatışmalar yaşanmıştı. Ermenistan’ın hudut gerisinden askeri ve sivil yerleşim bölgelerine ağır silahlarla gerçekleştirdiği saldırıya Azerbaycan karşılık vermişti. Tovuz bölgesi neden hedef seçildiği ise jeopolitik ve enerji kaynakları bakımından öneme sahip olduğu ortadır. Ve bugün olan Ermenistan’ın sivillere karşı saldırısı ve Azerbaycan’ın karşılık vermesi bölgede olağan üstü hal ve harp durumuna geçilmesine neden oldu. Azerbaycan Savunma Bakanlığı yaptığı açıklamada, Ermenistan ordusunun, saat 06.00 sıralarında cephe hattı boyunca geniş kapsamlı provokasyonda bulunarak Azerbaycan ordusunun mevzilerine ve sivil yerleşim birimlerine büyük çaplı silahlar, top ve havanlarla ateş açtığını biliyoruz. Ermeni’ler arkalarına birkaç kişiyi almış kabadayılık yapıyorlar ve cevabını da misliyle alıyorlar.
 
Azerbaycan ordusu komutanlığının sivil halkın güvenliğini sağlamak için tüm cephe boyunca bir karşı saldırı başlatmaya karar verdiğini görüyoruz. Azerbaycan stratejik noktalarda üstünlüğü sağlamış durumda. Ermenistan’ın PKK benzerliği sakın gözünüzden kaçmasın, İran ise bölgede üstünlük için Ermenistan’ın emrinde diyebiliriz rahatlıkla. Gelelim büyük aktöre Rusya ne zaman payı çıkarı azalırsa etkili bir silah olarak Ermenistan’ı Azerbaycan’a tehdit olarak kullanıyor. Ermenistan'ın Azerbaycan'a yönelik gerçekleştirdiği saldırının temel şüphelisi Rusya’dır. Rusya’nın dişine kan bulaşmış gibi her tarafa saldırması ciddi bir diplomasi körlüğü diyebiliriz.
 
’Karabağ Azerbaycan’dır Biz Tek Millet İki Devletiz Can Azerbaycan’ın yanındayız.’

28.09.2020 10:16

Bir önceki yazımda; Putin’in Siber Savaşı hakkında bir yazı kaleme almıştım. Yazının sonunda, ‘’Rus Paralı Askerlerine’’ değineceğim hakkında bilgi notu düştüm. Rusya bir süredir, Avrupa’yı ciddi anlamda siber saldırıyla bezdirmişti. Kendi siber hava sahası gibi Avrupa’yı kullanıyordu. Şimdi sahanın içine girelim ve Kremlin’in Aşçılarını tanıyalım.

Yazımın başında acaba nasıl derlesem ve toparlasam diye çok düşündüm, kafamda yazdım, çizdim. Farklı bir giriş yapmak istedim.  22 Mayıs 1813'te Almanya'nın Leipzig kentinde doğan ‘’Richard Wagner’’ polis memuru Friedrich Wilhelm - Johanna Wagner çiftinin 9 çocuğundan en küçüğüdür. Alman opera bestecisi, tiyatro direktörü, müzik teorisyeni ve yazarı. Geliştirdiği birleşik sanat eseri kavramı 'Gesamtkunstwerk' ile müzik dünyasını etkiledi. Yahudi karşıtlığıyla bilinirdi.

Rus lider Putin KGB kökenli olduğu için gizli kapaklı yapılanmaları, operasyonları sever ve destekler fakat bu sefer kapsamlı bir çalışma yapmış. Bir tabir vardır ya ser verip sır vermemiş, tam da böyle bir durum. Hakkında çok fazla bilgi olmayan, Rusya'nın askeri operasyonlarına destek veren paralı asker grubu ‘’ WAGNER’’.  

Dünya Wagner güvenlik şirketini ilk kez 2014 yılında duydu. Şirket, devlet dışı silahlı örgüt olarak Ukrayna, Suriye ve Libya’daki savaşlara müdahil oldu. Wagner'in paralı askerleri Çeçenistan ve Gürcistan'da sıcak çatışma deneyimine sahip özel paralı askerlerden oluşan, suikast timi olan siber saldırı ekibi olan kapsamlı bir ‘’Hayalet Ordu’’. Rusya'nın askeri operasyonlarına destek veren paralı askerler olarak nitelendirebiliriz. Putin'in gizli ordusu diyebiliriz. Rus kasaplar diyebiliriz. Özellikle Doğu Ukrayna ve Suriye başta olmak üzere dünyadaki diğer çatışma bölgelerinde yer alan paramiliter bir silahlı örgütten bahsediyoruz. Suikast konusunda ciddi eğitimler verilmiş bir gruptan bahsediyoruz.  İstihbarat kaynaklarını GRU’dan sağlıyorlar. Birileri geçen yazımı okurken GRU kim? demiş.

GRU Rusya'nın en büyük istihbarat teşkilatıdır.

Wagner, Ukrayna'nın doğusundaki Donbas bölgesinde Kiev karşıtı isyan sırasında yaşanan çatışmalarda duyulmaya başladı. Profesyonel savaşçıların, Ukrayna'nın doğusunda Moskova yanlısı isyancılarla birlikte çatışmalara müdahil olduğu konuşuluyor. Rus basınında yer alan bazı haberlerde, Wagner Grubu'nun Rusya Savunma Bakanlığı'na bağlı hareket ettiği iddia edildi. The Bell sitesi, 2015 yılı itibarıyla Wagner Grubu'nun yıllık bütçesinin 10,3 milyar rubleyi (yaklaşık 166 milyon dolar) bulduğunu yazdı. Uzmanlara göre yaklaşık 6 bin kişiden oluşan Wagner Grubu'nda sözleşmeli askerlerin aylık maaşları 2-3 bin dolar civarında. Paralı savaşçılar, yerine getirdikleri görevlere göre ayrıca prim de alıyor. Savaş bölgelerinde ölmeleri halinde ise yakınlarına 50-80 bin dolar tazminat ödeniyor. Wagner ‘’Gru’’ istihbarat Örgütü, Rus devleti ve ülkede etkinliği olan zengin isimler tarafından finanse edildiği söyleniyor. Rusya yasalarında, devlete bağlı olmayan silahlı grupların başka bir ülkede askeri faaliyette bulunması yasak. Bu durumda 7 yıla kadar hapis cezası öngörülüyor. Kiralık askerlerin finansmanı ve eğitiminde bulunan kişiler için ise bu ceza 15 yıla çıkıyor. Rusya'da son yıllarda Wagner Grubu'nun faaliyetlerinin yasal hale getirilmesi için girişimler sürüyor. Rusya Parlamentosu'nun alt kanadı Duma'da konuyla ilgili yasa tasarısı sunulurken, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da paralı askerlerin haklarının korunmasına yönelik yasal düzenleme yapılması fikrini desteklediğini açıklamıştı. Wagner Grubu’nun sahibinin, Moskova yönetimiyle yakın ilişkileri olduğu ve hatta ona ait Concord Food Catering’in Kremlin’e yemek servisi sağladığı gerekçesiyle “Putin’in Aşçısı” lakabı takılan ünlü iş adamı Yevgeny Prigojin olduğu bilinmektedir. Prigojin’in yönetim danışmanlığı, şirketi olan Concord Management and Consulting adlı şirketin kurucusu ve eski yöneticisi olduğu bilinmektedir. Bu şirket Internet Research Agency, Evro Polis, Megaline, M-Finance gibi diğer daha küçük ölçekli şirketleri de içine almaktadır.

Wagner özel askeri şirketinin de Concord’un bir yan şirketi olduğu iddia edilmektedir. Bu şirkete 2016 ABD başkanlık seçimlerine siber müdahalede bulunduğu iddia edilen Internet Research Agency adlı şirketi finanse ettiği gerekçesiyle ABD tarafından yaptırım uygulanmıştır. Haziran 2017’de ABD Hazine Bakanlığı, Rusya’nın Kırım ve Doğu Ukrayna’daki askeri müdahaleleri nedeniyle yaptırım uyguladığı şirketler listesine Concord Yönetim ve Danışmanlık şirketini de eklemiştir. Grubun sahibi olduğu düşünülen Rus iş adamının Kremlinin çıkarları doğrultusunda ticari faaliyet yürüttüğü de iddia edilmektedir. Ama Kremlin’de her yerde bu şahıs randevusuz görüşmeler, toplantılar bile organize ettiği biliniyor. Yevgeny Prigojin; Putin ne isterse onu yapar. Çok önemli bir finansör ve bağlantı kaynağıdır. Wagner Grubu’nun kurucusu ve liderinin geçmişte Ukrayna vatandaşı olduğu ifade edilen ve Rusya Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanlığına bağlı askeri istihbarat servisi Baş İstihbarat İdaresinde (GRU) bir dönem çalışmış Dmitry Valeriyeviç Utkin 1970 yılında, dönemin Sovyet Ukrayna’sında bulunan Kirovohrad Oblast’ta doğmuştur. Üçüncü Reich tarihine olan ilgisiyle tanınan Utkin’in çağrı işareti, Hitler’in en sevdiği bestecilerden biri olan Richard Wagner’in adını andırmaktadır. 2013 yılında GRU’dan emekli olduktan sonra Morgan Güvenlik Grubu (Özel Güvenlik Şirketi) ve Slav Birliği (Özel Askeri Şirket) için çalışmaya başlamıştır. Morgan Güvenlik Grubu dünya çapında korsanlığa karşı çalışan ve buna yönelik tecrübeli askerler tarafından eğitim verilen bir özel güvenlik şirketidir. Slav Birliği ya da bilinen adıyla Slavic Corps ise, Tajik Sivil Savaşı ve İkinci Çeçen Savaşında fazlasıyla tecrübe kazanmıştır. 2014 yılında günümüzde de çatışmaların sürdüğü Ukrayna’nın Luhansk Bölgesinde Wagner Grubu ile birlikte görüntülenmiştir.  2016 yılında, Dmitry Utkin, Kremlin’de Anavatan Günü Kahramanları kutlamalarına katılmış ve Cesaret Emri ile ödüllendirilmiştir. Bu toplantıda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile de görüntülenmiştir. Utkin 2017 yılında, Evgeny Prigozhin’in de pay sahibi olduğu Putin ile yakın bağlantıları olan Concord Danışmanlık ve Yönetim Şirketi’nin ‘’LLC Concord Management and Consulting’’ CEO’su olarak atanmıştır. Kurulduğu yıldan beri aktif olarak Wagner Grubunun yöneticiliğini yapmaktadır. Rusya'da varlığı yasak olduğu için, kayıtlı olduğu ülke Arjantin’dir. Bu olaylar Utkin’in Putin ile ve dolayısıyla Wagner’in Kremlinle yakın ilişkilerine dair şüpheleri arttırmış ve sonrasında bu iddiaları destekleyen gerekçelere dönüşmüştür. Kimilerine göre ise Utkin sadece bir figüran olup grubun gerçek liderini saklamak için bir araç olarak kullanılmaktadır. Bu yazımın sonuna geldik diğer kısımda sahada neler yaptıklarıyla alakalı bir yazı kaleme alıp bu yazı dizisini bitireceğim.

22.09.2020 11:17