Camp David Anlaşmasında MOSSAD’ın Rolü

Hasan Mesut Önder

15.02.2021 Monday 09:40

İstihbarat örgütleri ülkeleri etki altına almak için demokrasi, insan hakları, azınlık hakları gibi evrensel değerleri örtü olarak kullanarak müdahale zemini oluşturur. Bu tarz müdahalelerin temel amacı genellikle devlet egemenliğini aşındırmaktır. Devlet otoritesini etkisiz kılmak için, siyasal meşruiyetine, ekonomik kontrolüne ve güç kullanma tekeline darbe vurulur. Hedef ülkenin siyasi otoritesi ile toplum arasındaki meşruiyet ilişkisi zedelendiğinde, toplumun devlete olan güveni azalır ve böyle bir durumda devlet operasyonlara açık hale gelir. Hedef ülke ekonomisi üzerinde etkiye sahip olunduğunda, siyasi karar alıcılar ve toplum rahatça yönlendirilebilir. Güç kullanma yetkisine sahip güvenlik kurumları içinde ideolojik, dini ve mezhepsel klikler oluşturmak sureti ile güvenlik kurumları işlemez hale getirilir. Ayrıca hedef ülkenin milli güç bileşenlerinden olan siyasi, askeri, ekonomik, sosyal, bilimsel ve teknolojik, psiko-sosyal ve kültürel güç öğeleri hedef alınır. Uygulanacak psikolojik harekat ile sosyal doku ve ulus bilinci zayıflatılarak toplum ayrıştırılmaya çalışılır. Sosyal dokuyu bozmak için dinsel, etnik mezhepsel, kültürel ve sınıf ayrımları oluşturacak propaganda faaliyetleri yapılır. Ayrıca etnik ve dinsel terör öğütleri aracılığı ile kamuoyu ve siyasal yapı yönlendirilebilir. Terör örgütleri aracılığı ile toplumun farklı kesimlerinin bir arada yaşama duygusu zayıflatılarak toplumsal kutuplaşma yaratılır. Böylelikle toplumsal kimlikler bölünür ve ülke istikrarsızlığa sürüklenir. Bununla beraber bürokrasideki ve siyaset kurumundaki yolsuzluklar ve haksız uygulamalar abartılarak toplumsal aşağılanma ve çaresizlik duygusu yaratılır. Bu atmosfer oluşturulabildiği takdirde sosyal hareketler başlar ve siyasi istikrar bozulur. Siyasi istikrarsızlığın olduğu ülkelerde ekonomik gelişme olmaz. Böyle durumlarda şirketler aracılığı ile hedef ülke ekonomisi denetim altına alınır. Sosyal dokusu bozulmuş, ekonomik ve siyasi istikrarı olmayan bir ülke her dış etkiye açık hale gelir.


Boğaziçi Üniversitesi’ndeki rektör ataması bahanesi ile toplumsal kaosu tetiklemeye çalışan odakların gerçek niyetlerini görmek için veri takibini doğru bir biçimde yapmak gerekiyor. İkinci dalga olaylar, Kabe’ye yönelik o alçak saldırı sonrası yeniden başladı. Pandeminin bu düzeyde yaşandığı bir süreçte, sokakların hareketlenmesi bu olayların doğal seyrinde ortaya çıkmadığını, uluslararası bir ittifakın desteği ile gerçekleştiğini gösteriyor. Bu çıkarımları dayandırdığım veriler şunlar; 


Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Avrupa Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen'in Kabine Şefi Bjoern Seibert arasında yapılan görüşmede; Çin ve Türkiye dahil ortak kaygı konularında beraber çalışma hususunda mutabık kaldıkları belirtildi.

ABD Eski Dışişleri Bakanı Pompeo; Türkiye'nin yakın zamandaki faaliyetlerinin çok agresif olduğu konusunda "Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile  aynı görüşte olduğunu belirtti.

Macron, "Erdoğan'ın Türkiye'sine karşı ifade özgürlüğünü yeteri kadar savunmadık.” dedi ve ayrıca Erdoğan'ı ve hükümeti Türk halkından ayırdığını ifade etti.

ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden; "Bence ona (Erdoğan'a) çok farklı bir yaklaşım uygulamalıyız. Muhalif liderleri desteklediğimizi açıkça göstermemiz lazım. Parlamentoya katkı sunmak isteyen Kürt toplumunu entegre etmek için... Bu iş bir süre iyi gidiyordu. Yani çok endişeliyim. Ama benim yaptığım gibi onlarla doğrudan temasa geçip Erdoğan'ı yenecek duruma gelmeleri için hala var olan Türk liderliği unsurlarından daha fazla verim almalı ve onları güçlendirmeliyiz.” dedi.

Bu uluslararası ortam dikkate alındığında, Boğaziçi Üniversitesi’nde başlayan olaylar bir memnuniyetsizliğin dışa vurumu olarak ortaya çıksa bile, istihbarat örgütlerinin ve onların güdümünde hareket eden sözde sivil toplum örgütlerinin ve terör örgütlerinin bu olayı büyütmeye çalıştıkları görülüyor. 


İkinci dalgayı tetiklemeye çalışan LGBT derneklerinin işlevinin ne olduğu ve bu derneklerin   uluslararası bağlantılarını incelemek gerekir. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun 3 Eylül 2019 yılında yaptığı bir konuşmada; “Dünya'nın en önemli devletlerinden bir tanesi yani Amerika, bir taraftan PYD'ye yardım ediyordu. Ama size yardım yaptığı bir yer daha söyleyeyim mi? LGBT'ye yardım yapıyor. Ankara'daki bir LGBT derneğine Amerika Birleşik Devletleri 22 milyon dolar yardım yapıyor. Beni burada konuşmamıza gerek var mı? Neyle karşı karşıya kaldığımızı ve hangi cereyanla karşı karşıya kaldığımızı. Aslında temel hedefin inancı, kimliği ve bu coğrafyadaki varlığı olduğunu ifade etmem için bundan sonra kelimelerle ifade etmeme gerek var mı acaba?”  Bu açıklama LGBT dernekleri ile ABD arasındaki ilişkiyi gözler önüne seriyor.  Boğaziçi Üniversitesi’ndeki LGBT ağına Kabe’ye saygısızlık yapılmasının aklını kimin ve neden verdiği sorusunun cevabını aramak gerekir. Parayı kimin verdiği dikkate alındığında bu saygısızlığın yapılmasını kurgulayanın CIA ve onun Türkiye içindeki uzantıları olduğundan kuşku yok; ama neden verdiği hususu ayrı bir önem kazanıyor. Yapılan bu saygısızlık ile İslami hassasiyete sahip büyük çoğunluğun hassasiyetlerinin kaşınması ve sokağa inmesinin hedeflendiği söylenebilir. Ancak istihbarat örgütleri bir örtülü operasyon icra ederken istifade edebildiği bütün araçları kullanır. Terör örgütleri, STK’lar, medya, devlet içindeki angaje gruplar ve iş dünyası, istihbarat örgütlerinin kullandığı operasyonel aparatlar olabilmektedir. Aparat ne kadar çok olursa sonuç almak o kadar daha kolay hale gelir.

İstihbarat örgütleri, operasyon yapacağı ülkenin güvenlik ve istihbarat örgütlerinin toplum üzerindeki kontrolünün ne düzeyde olduğunu ölçerler. Bu ölçme, pasif bilgi toplama faaliyetleri ile yapılabileceği gibi, küçük dalga gösteriler organize ederek, güvenlik birimlerinin krizi nasıl yönettiğini sahada tespit etmeye çalışır. Güvenlik birimleri ile ilgili elde ettiği bilgileri, diğer artçı gösterilerde kullanır. Sahada yürütülen faaliyetin yanında sosyal medyada ve diğer mecralarda bilgi savaşı, dezenformasyon ve psikolojik harp yöntemleri kullanarak toplumun farklı kesimlerini sürece dahil etmeye çalışılır.

Güçlü bir istihbarat örgütünün yönettiği sokak olaylarını, polisiye faaliyetlerle engellemek oldukça zordur. Devlet polisiye önlemlerle kamu otoritesini tesis etmek için güç kullanır ve kullanmalıdır; ancak eylemleri marjinal zeminde tutup kitleselleşmesini engellemek için karşı istihbarat operasyonları yapılmak zorundadır. Öncelikle, yabancı servislerin, sokağı hareketlendirmek için kullandığı bütün organizatörlerin tespit edilmesi gerekir. Bu organizasyonu yapan kişilerin sayısı bir elin parmağını geçmez. Terör örgütlerini, STK’ları ve diğer ağları yönlendiren, talimatlandıran ve finanse eden odakların kurmuş olduğu mekanizma dağıtılırsa sokakta sadece yığınlar kalır. Ama asıl önemlisi, illegal olarak Türkiye’de faaliyet gösteren ve diplomatik bağışıklığı olmayan, sahne gerisinden süreci yöneten  servis elemanlarını çalışamaz hale getirmek ve kurdukların istihbarat alt yapısını dağıtmaktır. Bu görev de Milli İstihbarat Teşkilatı’nındır. Gerekçe ne olursa olsun, bir memnuniyetsizlikten toplumsal kaos yaratmaya çalışanlara karşı devletimizin yanında olmamız gerekir.

05.02.2021 11:23

İstihbarat analistleri   yeterli haber toplanamamışsa, eldeki bilgilerin ötesine geçmek için tarihsel karşılaştırma metodundan istifade eder.  Analist güncel olayları, aynı ülkedeki tarihsel emsallerle veya diğer ülkelerdeki benzer olaylarla karşılaştırarak anlamaya çalışır. Analoji, bir karşılaştırma biçimidir. Tarihsel bir durum, mevcut koşullarla karşılaştırılabilir kabul edildiğinde, analistler, mevcut duruma ilişkin bilgi boşluklarını doldurmak için tarihsel emsal yöntemini kullanırlar. Yani şimdinin bilinmeyen unsurlarının, tarihsel emsalin bilinen unsurları ile aynı olduğu varsayılır. Bu nedenle analistler, aynı müesses nizamın iş başında olduğunu, mevcut durumun sonucunun muhtemelen tarihsel durumun sonucuna benzeyeceğini veya geçmişte olduğu gibi, aynı sonuçtan kaçınmak için benzer bir politikanın gerekli olduğunu düşünür.

Karşılaştırma, mevcut durumun başka zamanlarda veya yerlerde benzer durumlara, bakılarak oluşturulan az çok açık bir kavramsal model ışığında yorumlanması diğer analiz türlerinden farklıdır. Teorik analizlerden farkı ise, bu kavramsal model, birçok benzer vakadan ziyade tek bir vakaya veya birkaç vakaya dayanmasıdır. Karşılaştırma yöntemi, teori oluşturmak için de kullanılabilir, ancak bu, birçok benzer vakadan çıkarılan genellemelerin yanı sıra doğrulanması zor daha dar bir teorileştirme türüdür.

Karşılaştırma yoluyla akıl yürütme yöntemi, çalışılan konu ile ilgili yeterli veri ve teori mevcut olmadığında veya daha ayrıntılı bir analizden daha kolay ve az zaman alıcı olduğu için kullanışlı bir kısa yoldur. Doğru yapılan   karşılaştırmalı bir analize, mevcut durumun temel unsurları belirlenerek başlanır. Analist daha sonra şimdiye ışık tutabilecek bir veya daha fazla tarihsel emsal arar.Bu benzetme yoluyla akıl yürütmedir. Bu bakımdan tarihsel analojiler genellikle bir durumun dikkatli bir analizini takip etmekten çok önce gelir.

Karşılaştırmalı analizin en verimli kullanımı, sonuçlara varmak değil, hipotezler öne sürmek ve farklılıkları vurgulamaktır. Mevcut durumda hemen görülemeyen değişkenlerin varlığını veya etkisini önerebilir veya analistin aklına başka türlü gelmeyecek açıklamalar veya olası sonuçları düşünmek için hayal gücünü harekete geçirebilir. Kısacası, bu yöntem bu hipotezleri doğrulamak veya çürütmek için ek bilgi arayışına rehberlik eden varsayımlar oluşturabilir.

 Bir olayı anlamak için bir rehber olarak, çağdaş olayları daha önceki olaylarla ilişkilendirme eğilimi güçlüdür. Karşılaştırma, bilinmeyeni tanıdık olana indirgeyerek anlamaya yardımcı olur. Mevcut durumun tam olarak anlaşılması için gerekli verilerin yokluğunda, karşılaştırma yoluyla muhakeme yapmak tek alternatif olabilir. Bununla birlikte, bu yaklaşımı benimseyen herkes, önemli hata yapma potansiyelinin farkında olmalıdır.

Öncelikle iki durumun gerçekten karşılaştırılabilir olduğundan emin olmak gerekir. Tarihsel ve cari olaylar, bazı açılardan eşdeğer olduklarından, her bakımdan eşdeğermiş gibi akıl yürütme ve mevcut durumun tarihsel durumla aynı veya benzer sonuca neden olacağını varsayma eğilimi vardır. Örneğin önemli bazı tarihsel olayların Türkiye’nin iç ve dış politikasını nasıl etkilediğini ele alabiliriz.  Türkiye’deki devalüasyonlar ve Askeri darbeler arasında bir ilişki olduğu düşünülebilir:

·        1958 devalüasyonu 1960 darbesi

·        1970 devalüasyonu 1971 muhtırası

·        24 Ocak 1980 devalüasyonu 12 Eylül 1980 darbesi

Bu tarihsel örnekler, gelecek projeksiyonu yapmak için kullanılabilecek karşılaştırma örnekleri olabilir.

Bölgesel jeopolitiğin değişimi ile ilgili bir örnek tarihsel bir kıyaslama yapmak gerekirse; Ortadoğu’daki askeri darbeler ABD -İngiliz rekabetinin ürünü mü? İkinci dünya savaşından sonra ABD Ortadoğu’da etkisini artırmaya başladıktan yani 1949’dan sonra askeri darbeler dönemi açılıyor .1949-1954’e kadar Suriye’de üç hükümet darbesi yapılıyor. Türkiye’de askeri darbelerin başlangıcı 1960 yılıdır. Mahir Kaynak’ın 1960 darbesinin nedeni ile ilgili değerlendirmesi şöyle:

1960 darbesi esas itibarıyla bir dış gücün etkisini kaybetmesi amacını taşır. Türkiye İngiltere’nin nüfuz alanı içerisinde, onun dediklerini yapan bir ülke olarak bilinirdi. Fakat Amerika Birleşik Devletleri askerî olarak Orta Doğu’ya ve Türkiye’ye girdi. Türkiye’ye girince de giderek Türkiye içerisindeki etkileri artmaya başladı. Bu etkileri artınca hemen bir darbe hazırlığı olmaya başladı. Yani oradaki mesele Amerika’nın Türkiye’deki etkinliğini bertaraf etmekti.

 Mahir Kaynak’ın   tespitleri üzerinden değerlendirme yapacak olursak ABD ve İngiltere arasındaki güç dengesi oluşmadığında ve denge bir ülkenin lehine arttığında Türkiye’de askeri darbelerin ve iç siyasi karmaşanın yaşandığı söylenebilir. Türkiye, 7 Şubat MİT krizinden bu yana ABD’nin ülkemiz üzerindeki etkisini kırmaya çalışıyor. 15 Temmuz’dan sonra CIA ‘nın 40 yıldır Türk devletine yerleştirdiği FETÖ unsurları temizleniyor. Türkiye ve İngiltere’nin ekonomik ve askeri alanda yakınlaşması, ABD ‘nin kurulu düzenini rahatsız ettiği söylenebilir.

Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin;ABD'nin Türkiye'de suikast hazırlığında olduğunu iddia etti.Türkiye'de toplumun sinir uçları var, kanaat önderleri var. O kanaat önderlerine suikast yaparsanız toplum ister istemez devlete tepki gösterir." Açıklaması dikkat çekicidir. Türkiye’nin İngiltere ile ittifakına karşı ABD’nin nasıl bir politika izleyeceği, hangi yöntemlerle başvuracağı şimdilik muamma ama tarihsel kıyaslama yapıldığında cari durumu anlamak biraz daha kolaylaşıyor. Tarihin derinlikleri, bugünü ve geleceği okumak için önemli analitik çerçeveler sunuyor. Bundan istifade etmeyi unutmayalım …

23.01.2021 11:52

İlkel dönemlerde gözetim, kabilelerin, feodal güçlerin, imparatorlukların, monarşilerin ve dinlerin egemenliklerini sağlamak için kullandıkları önemli bir araç vazifesi görmüştür. Modern devletin ortaya çıkışı ile birlikte gözetim, sisteme ve devlete muhalif olan grupların ve kişilerin izlenmesi ve faaliyetlerinin kontrol altına alınması amacıyla kullanılmıştır. Günümüzde ise bilgi teknolojileri ile birlikte bütün toplum, her an sistematik olarak kontrol altında tutulmaktadır. Yeni dönemde gözetimi sadece devletler değil büyük şirketler de etkin biçimde kullanmaktadır. Bir fabrika sahibi işletmesinin verimliliği için çalışanları sürekli gözetim altında tutarak verimliliği artırmaya çalışırken, bir marka yöneticisi de toplumsal değerleri ve talepleri ve eğilimleri enformasyon teknolojileri üzerinden elde ederek marka stratejisini belirlemektedir. Küresel ekonomik sistemde iktidarlar, bireyin yedi kişisel veri türünü toplamaktadır. Bu bilgiler; bireyin kimlik bilgileri, ekonomik bilgileri, sağlık ve sigorta bilgileri, sosyal güvenlik hizmetleri bilgileri (örneğin; İnternet, telefon, kablo tv, güvenlik ve kargo/taşımacılık vb. çeşitli hizmetlerden yararlanma bilgileri),çeşitli tapu kadastro ve emlak bilgileri, boş zaman ve eğlence bilgileri, tüketim alışkanlıkları bilgileri, istihdam bilgileri, eğitim bilgileri ve hukuki bilgileridir.

Giddens, gözetimi, modernite ve bürokrasi bağlamında incelemekte ve gözetimi ikiye ayırmaktadır. Birincisi bireyler hakkında veri toplayan gözetim, ikincisi ise bireyleri denetleyen gözetimdir. Veri amaçlı gözetimde gözetim yapılarak veriler elde edilir ve depolanır. Depolanan bu veriler, iktidarın gücünü destekleyen bir araç olarak kullanılır. İktidar, bilgiyi depolayan ve onları saklayan ve denetleyen olmasından dolayı gücü elinde bulundurmuş olur. Denetleyen gözetim ise, verilerin idarede kullanılarak toplumun denetim altında tutulmasına denir.

Yazılı ve görsel medya, iktidarın toplumun nasıl düşünmesi gerektiğini topluma empoze eden küresel iktidarların aracıdır.  Küresel iktidarlar elindeki medya gücü ile toplumu istediği vatandaş profiline uymasını, sistemle çatışmamasını ve sürekli olarak iktidarın kontrol ve görülen alanlarının dışına çıkmamasını topluma dayatır. Ve böylelikle medya, toplumsal algının yönlendirilmesinde kullanılan ideolojik bir aygıt halini alır.  Sonuç olarak yazılı ve görsel medya, devamlılığı ve güvenliğini sağlamak için, gözetim yapan ve gözetim sonucundaki bilgiler ışığında ideolojik aygıtlarla toplumu kontrol altında tutan siyasal bir teknolojidir.

Küresel iktidarın gücü, görünmezlikten gelir. Görünmeden gözetim altında tutabilme gücü, tanrısal gücün seküler halidir. Louis Althusser iktidarın gücünün görünmezliğinden geldiğine ek olarak bazı zamanlarda denetimi sağlamak için görünür olmak zorunda olduğuna vurgu yapar. İktidar görünmez olduğunda yönettiği toplumun mutlak denetimini sağlayamayacağını, bazı zamanlarda görünür olması gerektiğini savunur… Amerika’daki kongre binasının basılması ve sıra dışı görüntülerin ortaya çıkması gizli iktidarın yüzünü gösterdiğinin belirtisi olarak okunabilir. İktidar görünürlüğünü ideolojik aygıtlar üzerinden ve toplumsal olaylarla sağlar. Bu noktada Eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın Türkiye’de toplumsal patlama yaşanabileceğine yönelik uyarıları dikkat çekicidir… İçişleri bakanlığı yapmış bir ismin bilgiye dayanmadan sadece siyasi saiklerle böyle bir açıklama yapması olası değil. Sadettin Tantan’ın yaptığı tespitlere dayanak oluşturacak verilerin neler olduğunu bilmiyoruz. Ama devletin tepe kadrolarına kadar yükselmiş bir ismin, uyarılarına kulak vermek gerekiyor.

Covid 19 sürecinde yaşanan büyük kapatılmanın yaratmış olduğu olağanüstü hal durumunun toplumda bir basınç oluşturduğu tespitini yapmamız gerekir. Rutin hayatta ve alışkanlıklardaki bu köklü değişimin sosyal psikolojimize etkileri olacaktır. Yüz yüze iletişimin yerine sanal iletişimin yoğunlaştığı bir dönemde, siber aktiviteleri, dezenformasyonları ve sosyal medya üzerinden yapılan psikolojik harekatları yakından izlemek gerekiyor. Kısıtlamaların ve uzaktan eğitimin olduğu bir dönemde Boğaziçi Üniversitesi’nde hareketliliğin nasıl sağlandığı düşündürücüdür. Günümüzde spesifik bilgi toplama operasyonları ve özel faaliyetler dışında, toplumsal olaylarda ajan-provakatör kullanmak sık başvurulan bir yöntem değildir… Çünkü haberleşme teknolojilerinin gelişmesi ile birlikte herkes gönüllü olarak özel hayatını görünür kılıyor. Kişinin tüketim alışkanlıklarından, siyasi eğilimine, duygusal durumundan, psikolojik tetikleyicilerine kadar her veri, istihbarat servislerinin erişimine açık halde. Yani artık günümüzde, kişisel verilerini paylaşmaya eğilimli yığınlar var. Sosyal medya platformlarında paylaşılan umutlu veya neşeli hissediyor paylaşımları dikkatli gözlemcilerin radarından kaçmıyor. Amerikan istihbarat topluluğunun, hedef olarak izlediği ülkelerin yurttaşlarının bütün haberleşme trafiğini izlediği de bir kenara not edilmelidir. Günlük olarak, milyarlarca haberleşme içeriğini işleyen ve bilgiye dönüştüren yapay zeka tabanlı programlar var. Bu size fantastik bir hikaye gibi gelebilir; ancak bu bahsettiğim teknoloji on yıl öncesinin teknolojisi ve dijital her ürün bir veri toplama aygıtına dönüşebilir. Uzun süre evlere kapanan toplulukların sosyal medya paylaşımlarındaki bu hareketlilik, istihbarat örgütlerinin hedef toplumların sosyal psikolojisi ile ilgili zengin bir içerik sunuyor ve bu durum bulunmaz bir nimet.  Günümüz teknolojisi ile herkes gözetim nesnesi haline gelmiş durumda. Böyle bir ortamda en ufak bir tetikleyici, önlemesi zor toplumsal bir hareketliliği başlatabilir. Türkiye’de böyle olayların yaşanmaması için başta bütün toplumun sağduyulu olması ve her sorunun demokratik meşru siyasi zeminde çözülmesi gerektiğine olan inancının tam olması gerekir. Amerika’daki olaylar ve sosyal medyadaki çeşitli dezenformasyonlar göz önünde alındığında, yakın gelecekte dünya dengelerini etkileyecek toplumsal olaylar sarmalına gireceğimizi gösteriyor. Bu sarmalın içine girmemek için hepimize sorumluluk düşüyor.  Siz ne dersiniz?

13.01.2021 11:36

Türk modernleşmesinin öncüsünün TSK olmasından dolayı, ordunun siyasal yaşamda özel bir yeri olagelmiştir. Ordu bir dönem, sosyal mobilizasyonun taşıyıcısı olmuş ve devlet ile özdeş olarak algılanmıştır. Türk siyasal yaşamındaki ordunun bu rolü, mensuplarının da rejimin ve cumhuriyetin bekçisi olması rolünü yaratmıştır. Eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un bir gazeteye vermiş olduğu röportajda sarf etmiş olduğu sözlerin, rejimin bekçisi olma perspektifi ile yapıldığı görülüyor. Ekonomi ve iç politikanın belirlenmesinde siyaset kurumunun kısmi özerkliği olmasına rağmen, güvenlik ve dış politikaların belirlenmesinde ordu her zaman başat güç olmuştur. Dış politika yapım süreçlerinde, ordunun ne düşündüğünü öğrenmeden harekete geçmeyen hariciye kadrolarının olduğu da bilinmektedir. Ülkenin dış siyasetinin şekillenmesinde, ordu ve hükümetler arasında bir gerilim olduğunda askeri darbeler devreye girmiştir. Atilla İlhan’ın; “ABD’nin Ortadoğu’da iki önemli müttefiki var; birincisi İsrail ikincisi ise Türk Silahlı Kuvvetleri’dir.” sözü önemlidir. Bu söz ABD’nin Soğuk Savaş Dönemi’nde Türkiye’yi askeri bir değer olarak gördüğünü, diplomatik, ekonomik ve diğer yumuşak güç kapasitelerini önemsemediğini göstermektedir. Osmanlı’nın son döneminde İstanbul’da görevli olan İngiliz Büyükelçi O’Conor’un; “Bu ülkede ordunun hükümete yönelik tutumundan daha fazla üzerinde hassasiyetle durduğum ikinci bir konu yoktur; çünkü Türkiye’de ordu siyasi termometredir.” şeklindeki ifadesi de önemlidir. Bu ifade, bütün Batılı başkentler için, Osmanlı’nın son döneminden bu yana, ne düşündüğü ve ne yapacağı merak edilen en önemli kurumun ordu olduğunu gösteriyor. Peki, Türkiye’deki askeri darbeler neden ve nasıl yapıldı?

Türkiye’deki askeri darbelerin temel nedeni, ülkenin izleyeceği dış politikanın yeniden kurgulanması ile alakalıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın galibi İngiltere ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dominant güç olarak ortaya çıkan ABD arasındaki rekabet Türkiye’de darbelere neden olmuştur. İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra inşa ettiği BAAS tipi içe kapalı ulusalcı yapılar ile ABD’nin çeşitli aktörler üzerinden oluşturduğu ulus ötesi yapılar arasındaki çatışma, Ortadoğu’daki yüzyıllık siyasi kutuplaşmanın temel sebebidir. İngiltere, Osmanlı mirasının yeniden dirilmesini engellemek için, yeni yarattığı yapay devletleri bir araya gelemeyecek bir ideolojik yapıda dizayn etti. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki siyasi mimaride, bütün farklılıklar birbirine düşman edildi ve tekrar bir araya gelmeleri engellendi.  Bu bağlamda sol motifli bütün darbe girişimlerinin arkasında İngiltere’nin olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. ABD’nin yakından çalıştığı aktörler ise sağcılar ve İslamcılar olmuştur.    Cumhuriyetten bu yana darbeler tarihine baktığımızda bütün darbelerin kuzenlerin (ABD-İngiltere) çatışmasından kaynaklandığını söylersek abartmış olmayız.

Darbeler Nasıl Yapıldı?

Kış boyu yağan karda bir kedi bile çığa neden olur, şeklinde Anadolu’da güzel bir söz vardır.   Yani bir darbenin olması için şartların hazır olması gerekir. Kenan Evren’in şartların olgunlaşmasını bekledik sözü unutulmamalıdır.  Türkiye, ülke elden gidiyor kaygısı ile birçok dış yönlendirmeye alet olmuştur. Vatanı kurtarma gayesi ile hareket eden kadrolar, nasıl bir oyunun içine düştüklerini filmin sonunda anlayabilmişlerdir. Çok teknik detaya girmeden bir analoji ile anlatırsak: Her hastalığın bir belirtisi olur. Örneğin Covid-19’un belirtisi ateş ve halsizliktir. Ama her ateş ve halsizlik belirtisi Covid-19 kaynaklı olmayabilir. Buna benzer olarak askeri darbelerin de bazı semptomları olur. Bu işaretler, gözlemciye ipuçları sunar. Peki nedir bu semptomlar:

  1. Ekonomik, siyasi ve güvenlik sorunları kaşınarak toplumun büyük kesiminde memnuniyetsizlik oluşturacak şekilde işlenir.
  2. Çeşitli vaatlerle angaje edilen, iktidar bileşenleri içinden bir grubun, memnuniyetsizliği derinleştirecek politikaları sürdürmesi sağlanır.
  3. Terör eylemleri ile askeri ve güvenlik bürokrasisinde öfke, çaresizlik ve umutsuzluk yaratılır. Bu umutsuzluk ve öfke zemini istihbarat örgütleri tarafından kaşınarak darbeci kadrolar yaratılır.
  4. Toplumsal olaylar, sokak gösterileri ve iyi hazırlanmış psikolojik savaş metotları ile kolluk güçlerinin topluma kötü davrandığına yönelik algı oluşturulur.
  5. İktidar bileşeni içindeki angaje kadroların, toplumdaki memnuniyetsizliği artırması sağlanır.
  6. Liderin etrafı örülür, sağduyulu politikalar uygulaması engellenir.
  7. Darbe sonrasında ülkenin gideceği rota ve siyasi kadrolar belirlenir.
  8. Toplumda telafisi mümkün olmayan umutsuzluk havası ve kaos ortamını düzeltmek isteyen askeri kadroların önü açılır ve askeri darbe gerçekleşir.
Askeri darbenin gerçekleşmesi için birçok aktörün rol alması gerekir. Toplumda memnuniyetsizlik hissinin had safhada olması, ekonominin içinden çıkılamaz bir sorun haline gelmesi, terör olaylarının artması ve kitle gösterilerinin sürekli hale gelmesi gerekir. Bu belirtilerin hepsi yoksa askeri darbenin olma olasılığı oldukça zayıftır. Ancak belirti göstermeden ortaya çıkan hastalıkların olduğu da bir gerçektir. Bu noktada toplumsal olaylarda TSK’ya ait silah ve taşıtların Milli Savunma Bakanlığı’nın onayı alınarak Emniyet ve MİT’e devredilebileceğine yönelik yönetmelik önemli… Bahsi geçen yönetmelik, kamuoyunda hissedilmeyen bir belirti olarak okunabilir mi bilinmez; ama mikrobun vücuda girmek için her zaman fırsat kolladığı gerçeğini göz ardı etmemek gerekir. Ancak millet iradesine set çekmeye çalışan odaklara karşı milli iradenin yanında yer almak vatandaşlık görevidir.  Seçimle gelen seçimle gider, doğal afetler, ekonomik krizlerle ve askeri darbelerle hükümetleri devirme çabalarına karşı millet iradesi dimdik ayakta olacaktır.

08.01.2021 14:42

Ulusal güvenlik, bir ülkenin askeri tehditler ve risklerle karşı karşıya olmaması durumu şeklinde tanımlanır. Oysa ulusal güvenlik, askeri nitelikli fizik tehditlerin ötesinde, bir devletin değerlerine , yaşam şekline ,  sosyal, siyasi ve ekonomik yapısına yönelik tehditleri de  kapsamak zorundadır . Bu bakımdan güvenlik, akademik literatürde bir çok farklı sektörleri kapsamaktadır . Çevre  güvenliğinden ,  birey güvenliğine kadar geniş yelpazedeki  konular güvenlik yaklaşımlarının çalışma sahası içindedir.  Sektörlerin bu derecede geniş tutulması güvenlik yaklaşımlarının disipliner bütünlüğünü tehdit ettiği söylenebilir.  Birden çok yaklaşımın  ortaya çıkması ve farklı  bilimsel  alanların   güvenlik çalışmalarının içine monte  edilmesi ,  bu alanın  bilimsel bir disiplin  olup olmadığına yönelik tartışmalarını beraberinde getirtiyor. Bu bakımdan , ulusal güvenlik ile ilgili yapılan çalışmalar, sadece bir devletin ulusal  güç  bileşenlerine yönelik tehditler bağlamında ele alınmalıdır . Bir ülkenin ulusa güç unsurları şunlardır :

  1. Siyasi Güç
  2. Askeri Güç
  3. Ekonomik Güç
  4. Demografik Güç
  5. Coğrafi Güç
  6. Bilimsel ve Teknolojik Güç
  7. Psiko-Sosyal Güç ve Ulusal etki

Bir ülkenin ulusal güç bileşenlerine yönelik saldırılar, ulusal güvenlik tehdidi olarak ele alınır. Toplumsal ve milli dokuya yönelik saldırılar da güvenlik tehditleri bağlamında ele alınmalıdır. ABD Başkanı Joe Biden’ın,” Erdoğan’ı Darbe ile değil seçimle devireceğim” sözü siyasi bir açıklama olarak değil, güvenlik tehdidi olarak okunmalıdır. ABD‘nin yeni yönetiminin Erdoğan’a karşı bir cephe yaratacağı, halkın tercihlerini yapay müdahalelerle ve çeşitli dezenformasyonlarla etkilemeye çalışacağı görülüyor. Siyasetimizdeki keskin kutuplaşma, Amerika’nın bu amaca ulaşmasını kolaylaştıracağını gösteriyor.  Örneğin bir CHP milletvekilinin, “Azerbaycan’a Türkiye’nin cihatçı gönderdiği ve AB ‘den Türkiye’deki demokratik süreçleri desteklemelerini istedikleri” şeklindeki beyanı,   siyasetteki farklılaşmanın yöntemde değil, farklı başkentlere angaje olma ve milli olma şeklinde olduğunu gösteriyor. Siyasetin doğası gereği, bir iktidarın toplumun bütün katmanlarını kuşatabilmesi mümkün olamayabilir. Ancak aldığı kararlar, son tahlilde herkes için bağlayıcıdır.  Hükümetlerin yönettiği ülkenin bütün milli güç unsurlarını seferber etme yeteneği de çoğu zaman olmaz. Ulusal meselelerde yaşanan ayrışmalar bunu gözler önüne sermektedir.  Bu ayrışmaların nedenini anlamak için devlet aygıtı, ulus ve devlet egemenliğini aşındırma görevini üstlenen ulus ötesi ekonomik ve sosyal ağların fonksiyonlarını incelemek gerekir. Modern ulus devletler, toplumu üzerindeki egemenliğinin derinleşmesini ve toplumsal kontrolün maksimum seviyede olmasını arzu eder. Modern devlet için insanlar vatandaşlık numarasından ibarettir. Toplumsal   farklıkları ve renkleri göz ardı edip, makbul vatandaşlığı dayatan devletler ile toplumlar arasında doku uyuşmazlığı kaçınılmazdır. Örneğin ABD ‘de   Beyaz Anglo Sakson Protestanlar, kendilerini Amerika’nın makbul vatandaşı ve sahibi olarak görür.  Diğer farklıklar, görünürde olmasa bile uygulamalarda ikinci sınıf vatandaş oldukları hissettirilir.  Bu bakımdan, devlet ve ulus arasındaki ilişkinin sağlıklı bir zemine oturması, ulusal güvenlik açısından önem taşımaktadır. Toplumsal ihtiyaçları doğru okuyamayan devlet aygıtı, farklıklara nefes alabileceği bir siyasi ve demokratik alan bırakmadığında toplumsal patlamaların yaşanması her zaman olasıdır.  Modern ulus devletin egemenliğini ve  toplumu üzerindeki etkisini tehdit eden diğer  faktör ise   ulus ötesi ekonomik ve sosyal ağlardır.  Karşılıklı ekonomik ve sosyal bağımlılığın arttığı günümüzde bu yapılar, devlet ve toplum arasındaki ilişki ve iletişim kanallarına set çekmeye çalışır ve devletin toplumu üzerindeki kontrolünün altını oymaya çalışır.  Örneğin, demokratik haklar, azınlık hakları  ve cinsiyet hakları üzerine örgütlenen sivil toplum  dernekleri ,  devlet aygıtının  yanlış uygulamalarını istismar ederek , devlet ve toplum arasındaki gönül bağını koparmaya  çalışır.  Gönül bağı kopan bu grupların  güvenlik tehdidine dönüştürülmesi kolay hale gelir.  Ulus ötesi ekonomik ağlar ise ,  ekonomik kazanç  motivasyonu ile   hareket ettiği için    çıkarlarını,  devlet ve toplum çıkarlarından üstün tutar . Bu bakımdan ülke içindeki çok uluslu birçok ekonomik oyuncu, rahat hareket edebilmek ve kazancını maksimize etmek için devletin küçültülmesi gerektiğini savunur. Sermaye için devlet gece bekçisidir; adalet, eğitim ve güvenlik dışında   başka fonksiyonunun olmaması gerektiğini savunur.  Görüldüğü gibi modern ulus devletlerin tarihi, sermaye ve buna eklemli ulus ötesi sosyal ağlar ile devletlerin çatışmasıdır. Devlet aygıtı içte ve dışta egemenliğinin sürekli kılmaya çalışırken, rakip güçler olan sermaye ve türevi örgütler bu egemenliği aşındırmaya çalışmaktadır.  Günümüzde Türkiye’nin  milli gelirin on katı büyüklüğünde çok uluslu şirketlerin  ve finans kuruluşlarının olduğu biliniyor . Bu yapıların uluslararası siyasete ne gibi etkilerinin olduğunu net bir biçimde bilmiyoruz . Örneğin ABD’nin Ortadoğu siyasetinin şekillenmesinde hangi şirketlerin çıkarlarının etkili olduğunu ele almıyoruz.    

Egemenlik iddiasında olmayan ama sahne arkasında devletleri yönlendirme becerisine sahip olan küresel sermayenin, ulus devletlerin egemenliğine nasıl saldırdığını iyi görülmesi gerekir. Ulus devletlerin, güç bileşenlerinin içinde yapılanıp örtülü bir şekilde ülkeleri yönetmelerine karşı etkili önlemlerin alınması gerekir.    Çok uluslu sivil toplum ve medya ağı ile   kendi kazancını maksimize etmeye çalışan bu güçler, yeni dünya düzeninde devletlerin karşı karşıya kalacağı   en büyük tehditlerdir. Ulus devletler modern dönemde icat edilen kötü bir aygıt olsa da, milli kimlikleri, değerleri, ezilenleri ve toplumu koruyan en güçlü aygıttır. Covid 19 sürecinde bunu net görmedik mi?

04.01.2021 11:59

Düşman ülkede bilgi toplama operasyonları için bir kaynağı işe almak, istihbarat faaliyetlerinin en tehlikeli ve zor işlerinden biridir. Kaynağı etkili şekilde eğitmek ve ondan verimli bir biçimde istifade edebilmek için kim olduğunuz sorusuna samimi cevap vermeniz gerekir. Ancak böyle bir durumda, kaynağın cevabını almadan kimliğinizi açıkladığınız için savunmasız kalmanız muhtemeldir. Kaynağın olumsuz cevap vermesi durumunda, riski minimuma indirmek ve faaliyetin hedef ülke istihbarat servisi tarafından öğrenilmemesi için iz silme prosedürlerini dikkatle uygulamak gerekir. Kaynağı angaje etme işlemi çok hassas bir süreçtir ve risk faktörlerini en alt düzeye indirmediğiniz sürece son hamle genellikle yapılmaz.

Öncelikle düşman ülkedeki bir istihbarat görevlisi,  ülkesinin ihtiyaç duyduğu bilgileri tedarik edebilecek kişileri aramaya başlar. Bu süreç, bilgiyi sağlayacak kişilerin kimler olduğunu, bunların nerelerde bulunduğunu tespit etme, yani mimleme sürecidir. Mimlenen hedeflerin düşünceleri, inançları, özel hayatları, kişisel hırsları, ahlaki değerleri, karakterlerindeki zayıflıkları ve en önemlisi ihtiyaç duyulan bilgilere erişimi ve erişebilme potansiyelinin tespit edilir. Sonrasında ise kaynakların işe alım süreci başlar. Ancak bir kaynağı işe almanın birçok motifi vardır. Bunlar:

  1. İdeolojik ve siyasi amaçlarla
  2. Para, kariyer ve diğer nedenlerle
  3. Kaynağın macera eğilimi nedeniyle
  4. Şantaj ve baskı yoluyla
  5. İşlediği bir suçun örtbas edilmesi için
  6. Farklı cinsel eğilimler ve bal tuzakları ile…

Şantaj, baskı ve bal tuzakları vasıtasıyla bir kaynağı işe almanın, genellikle etkili sonuç vermediği bilinen bir gerçektir. Bu çalışma tarzında kaynağı mundar etme riski her zaman vardır. Literatürde “soğuk yaklaşım” olarak tabir edilen bu motif, kaynakta her an patlayabilecek gizli bir hınç duygusunun oluşmasına neden olabilir. Düşman bir ülkede faaliyet yürüten istihbarat görevlisinin kaderi, kaynağının elinde olabilir. Bu bakımdan ilk adımda sağlıklı ve doğru bir ilişkinin tesis edilmesi faaliyetin güvenliği için önemlidir. İstihbarat operasyonları gibi nazik ve riski oldukça yüksek faaliyetlerde; duygusal hasar bırakarak işe aldığınız bir kaynakla çalışmanız, cebinizde her an patlayabilecek el bombasını taşımanıza benzer. Soğuk Savaş tarihi,  bu yöntemle işe alınan kaynakların, ülkesinin istihbarat kurumuna başvurup yaptıkları faaliyetleri itiraf ettikleri ve affedildikten sonra yabancı istihbarat ağının dağıtılmasında rol aldıklarının örnekleri ile doludur. İnsan kaynağını etkili şekilde kullanan istihbarat örgütleri, kaynağın sadakatini ve güvenini kazanmadan yola çıkılmaması gerektiğini ve en etkili yolun bu ilişkinin tesis edilmesi olduğunu bilirler.
Düşman ülkede etkili haber ağının oluşturulabilmesi için istihbarat görevlisinin topluma karışma becerisinin olması, hedef toplumun kültürünü çok iyi bilmesi ve insanı anlama ve yönetmede mahir olması gerekir. İyi bir kaynak yöneticisi, insan mühendisi olmak zorundadır. Haber ağı kurarken, bir orkestra şefi gibi farklı sesleri ahenk içinde yönetip kompozisyonunu doğru bir şekilde oluşturmak zorundadır. Örneğin, Yunanistan Çamerya bölgesinde yaşayan bir Arnavut ile Yunan ordusunda yer alan üst düzey bir subayı aynı amaçlar doğrultusunda sevk ve idare edebilmelidir.
Para ve çeşitli kazanç motifi ile çalıştırılan kaynakların idaresinde de çeşitli sorunların çıktığı bilinmektedir. Çünkü ödeme devam ettikçe bilgi akışının olacağını iki taraf da bilir. Ancak buradaki temel sorun, kaynağın daha fazla ödeme yapan başka bir servise çalışabilme riskidir. Böyle bir riskin oluşması durumunda, yapılan baskı veya hainlik gibi ithamlarla kaynağı yola getirmek mümkün değildir. Çünkü kaynak çalışmaktan vazgeçebilir. Kaynaktaki daha fazla para kazanma isteğinin kökeninde, karşılaştığı riskin artması neticesinde yaşamını garanti altına alma motivasyonu da olabileceği için hassas davranılır. Yoğun stres altında muhakeme ve çalışma azmini kaybeden ve sadece tek taraflı kazanç elde etmeye odaklanmış kaynakların iş planı değiştirilir ve onları işte tutmak için riski daha düşük alanlarda görevlendirilmeleri yapılır.


Kadın ve erkek ilişkilerini kullanarak bir kişiyi çalıştırma oldukça eski bir zanaattır. Burada temel güdüleyicinin duygular olması nedeniyle hedeflerin eğilimleri, beklentileri vb. gibi hususlar üzerinde ayrıntılı şekilde çalışılması gerekir. Soğuk Savaş Dönemi’nde, bu amaçla başlanıp sonu evlilikle biten hikayelerin olduğu bilinmektedir. Bu hikayelerin, torunlara anlatılacak sıra dışı bir öykü olması dışında diğer motiflerden bir farklı yoktur.
Soğuk Savaş tarihinde, Batılı stratejik kurumlarda çalışan, yalnız,  içe kapanık sekreterleri hedef alan “Demir Perde” servislerinin bu yöntemleri ustaca kullandığı biliniyor. Bugün buna bir örnek olarak Batı Alman Servisi Şefi Markus Wolf’un yürüttüğü bir operasyonu paylaşacağım: Markus Wolf, Fransız Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan bir kadın kaynağından, personelin hayat ve çalışma şartları ile ilgili bilgi ister. Bu bilgiler, Doğu Alman istihbarat ağına yeni elaman kazandırmak için incelenecektir. Markus Wolf, kadın kaynağından, bir arkadaşına Fransa dışışleri bakanının sekreteri olması için teklif götürüldüğü bilgisini alır. Bunun üzerine Wolf, kaynağına, arkadaşını pazar gecesi Paris’te yapılacak olan bir tiyatro açılışına davet etmesini ister. Kadınların oturduğu koltukların iki sıra önüne Fransızca konuşan iki İngiliz genç oturmaktadır. Salonda gülüşmelerin yükseldiği bir anda İngiliz gençlerden biri, yapılan espriyi anlamadığını, neden gülündüğünü kızlara sorar. Kızlar espriyi açıklar ve program sonunda bu dörtlü buluşurlar. İngiliz gençlerden biri kendini yazar diğeri ise piyanist olarak tanıtır. Dörtlü birkaç buluşmadan sonra yazar İngiliz genç ile bakan sekreteri baş başa randevuya çıkarlar. Fransa’dan ayrılmak zorunda olan İngiliz genç, sekreterle uzun uzun mektuplaşır ve çeşitli hediyeler göndermeyi ihmal etmez. Genç sekreter İngiliz gence aşık olmuştur. Birkaç ay sonra Fransa’ya dönen İngiliz genç, babasının despot biri olduğunu, zengin bir toprak sahibinin kızı ile nişanladığını; ama bu evliliğe karşı çıktığını, bundan dolayı babasının maddi desteğini kestiğini ve yaşamını sürdürmesi için İngiliz bir yayınevi ile anlaştığını ve Avrupa’nın politik durumu ile ilgili kitap yazacağını söyler. Ayrıca kariyerinin bu kitaba bağlı olduğunu ve mutlu bir gelecek inşa etmeleri için bu işte başarılı olmak istediğini ekler. İngiliz genç Paris’e yerleşir ve kitap çalışmalarına başlar. Kitap çalışmaları ilerledikçe, İngiliz genç sekreter sevgilisinden, kitabın nitelikli ve özgün bir eser olabilmesi için özel bilgilere ihtiyaç duyduğunu, ancak o zaman yayınevinin bu kitabı basacağını, bunun için de Fransız Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen elçilik raporlarını okuması gerektiğini söyler. Genç sekreter aşkı için seve seve bu fedakarlığı yapabileceğini, ancak İngiliz yayıncının bu durumdan haberi olmaması gerektiğini ve raporları kelimesi kelimesine kullanmamasını rica eder. Ve böylece Doğu Alman Servisi, Fransız Dışişleri Bakanı’nın önüne gelen raporlara erişir. Bu hikayede de görüleceği gibi insan zaaflarını doğru tespit etmek, istihbarat mesleğinin en önemli sanatıdır.

02.01.2021 10:40

Erzincan MİT davasında yargılanan K. Ü vermiş olduğu ifadede; “Gizli tanık Erzincan bize cemaatle ilgili bilgiler vereceğini söyledi. Kayıt dışı görüşmemiz olmamıştır.” şeklindeki ifadesi gönüllü olarak bilgi veren kaynaklarının kumpas davalarda nasıl kullanıldığını gösteriyor. Kumpasların nasıl yapıldığını ve gelecekte olabilecekleri anlamak için    konunun teknik olarak ele alınması gerekir.

İstihbarat ve karşı istihbarat analistleri gerçeği anlamaya çalışırlar. Ama bu gerçeğe nasıl ulaşılacağı konusu önemlidir. Bir şeyin doğru olup olmadığını veya aldatma olup olmadığını belirlemek için doğru ölçütleri kullanmak gerekir. İstihbarat analistleri akıl yürütme süreçleri konusunda bilinçli olmalıdır. Sadece yargılar ve sonuçlar hakkında değil, nasıl yargılarda bulundukları ve sonuçlara nasıl vardıklarını da düşünmelidirler. Çözülmeye çalışılan sorunlar ne kadar karmaşık olursa olsun insan zekasını ikame edebilecek bir teknik henüz geliştirilmiş değildir.

İstihbarat servisleri için güvenilmez kaynaklar kategorisine giren ve literatürde “walk in”, Türkçede ise “kendi gelen” diye tabir edilen kaynakları yönetmek oldukça zordur. Bu kaynak türlerinin genellikle operasyonel maksatlarla kullanıldığı bilinmektedir. Bu elemanların, istihbarat servisini yemleme, kaynak yönetim biçimini öğrenmek, kaynağı yöneten personeli devşirmek ve adli operasyonlar için katalizör olarak kullanıldığı bilinmektedir. Bu tip kaynakların işe alınmasında üç kıstas bulunmaktadır:

1.Kaynağın çalışma motifinin detaylı olarak tetkik edilmesi. Hikayesi  profesyonel bir istihbarat örgütü tarafından kurgulanan bir kaynağın  ilişkiler ağı  ve hikayesi ile ilgili derinlemesine araştırma olağan prosedürdür. Bütün bu araştırmalar sonucunda  olağandışı bir durumla karşılaşmak neredeyse imkansızdır . Çünkü  bir  karşıda  donanımlı, hikayede boşluk bırakmayan bir akıl vardır. Bundan dolayı  ilk aşamada kaynağın hangi gerekçe ile çalışmaya gönüllü olduğunun tespit edilmesi gerekir. Bu motifin, hedef servisi aldatmak için kurgulanan bir hikaye olup olmadığına dikkat edilmelidir. Örneğin, iç çatışmalardan dolayı örgütten kopan üst düzey bir örgüt üyesi, mevcut yöneticilerle yaşadığı sorunları istihbarat örgütüne yaklaşmak için uygun bir gerekçe olarak sunabilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, bu hikayenin yani örgüt içi çatışmanın bile aldatmanın bir parçası olabileceğidir. Analist, kaynağın gerekçesini detaylandırarak, olası bir aldatmanın taktik ve stratejik amacını tespit etmelidir. Taktik ve stratejik amaç tespit edilirken, hedef örgütün bu tarz aldatma taktiklerini daha önce kullanıp kullanmadığı belirlenir.

Erzincan davasında, FETÖ’cü polisler tarafından dönemin Erzincan MİT Bölge Ünitesi personeline cemaatler hakkında bilgi vermek için monte edilen kaynak, FETÖ’cü polisler tarafından beslenmiş  ve  ilgili personel bu sayede dava konusu olmuştur.

  1. Kaynağın sağladığı bilgilerdeki anormalliklere ve tutarsızlıklara odaklanmak. Hedef örgüt liderlerinin elindeki seçenekleri, bu liderlerin gördüğü haliyle görmek için, onların değerlerini ve varsayımlarını, hatta yanlış algılarını ve anlamalarını doğru şekilde anlamak gerekir. Böyle bir yaklaşım olmadan, hedef örgüt yönetiminin kararlarını ve uygulamalarını yorumlamak veya gelecekteki kararları tahmin etmek, işlenmiş spekülasyondan başka bir şey değildir. Çoğu zaman, hedeflerin davranışları "mantıksız" veya "kendi yararına değil" gibi görünür. Bunun nedeni analistlerin, mensubu olduğu ülkenin ve servisin değerlerini ve kavramsal çerçevelerini, durumun mantığını anlamak yerine, kendilerine göründüğü şekliyle hedef örgüte yansıtmasıdır. Bu hataya düşmemek için hedefler, kendi örgütsel dinamiği içerisinde değerlendirilmek zorundadır. Üst düzey bir örgüt yöneticisinin gözünden hedef yapının iç işleyişini göremiyorsanız, bir örgüt mensubunu angaje etmeniz zordur. Burada kendi gelen kaynağı bilgi vermeye iten nedenin ne olduğu önem taşıyor. İçinde bulunduğu ve faaliyetlerine gönüllü olarak dahil olan bir kişi, örgütüne karşı neden istihbarat örgütü ile iş birliği yapar?  Bu nedenin detaylı bir şekilde çalışılması hikayedeki anormallikleri ve tutarsızlıkları açığa çıkarır.  Örneğin, herhangi bir örgütün çevresinde yer alan bir kendi gelen kaynak, ulaşması mümkün olmayan bilgileri getirip istihbarat örgütünün iştahını kabartıyorsa aldatma olma olasılığı yüksektir. Doğası gereği gizli örgütlerde her örgüt mensubu bilmesi gerektiği kadarını bilir. Üst düzey bir örgüt yöneticisinin bilmesi gerekenler ile örgüte yeni dahil olan birinin bilmesi gerekenler farklıdır. Bundan dolayı, kaynağın elde ettiği bilgilere nasıl ulaştığı dikkatle sorgulanmalıdır. Olmadığı bir yerde, olmadığı bir zamandaki bir toplantıda konuşulan örgütsel sırlar hakkında bilgi sahibi ise ya çok şanslıdır veyahut güdümlü kaynaktır. Ayrıca değerlendirilecek bilgi veya kaynak, diğer bilgilerle ve güvenilir başka kaynaklarla karşılaştırılır. Bilinen bilgiler ve güvenilir kaynaklar, yeni şüpheli bilgiyi veya kendi gelen kaynağı değerlendirmek için bir turnusol işlevi görür. Yeni elde edilen bilgiler, diğer kaynaklardan elde edilenlerle, gerçeklerle örtüşüyor mu? Örneğin, bir örgüt liderinin açıklaması ile belirli bir güvenilirliğe sahip bir kaynaktan alınan bilgiler karşılaştırılabilir. Açık kaynak, güvenilir bilgilerden farklıysa, aldatıcı olarak değerlendirilebilir.
  2. Aldatmanın fayda maliyet analizinin yapılması. Bu stratejiyi kullanan bir analist, aldatmayı gerçekleştirmek için düşmanın yaptığı maliyete odaklanır. Maliyet herhangi bir potansiyel kazançtan daha yüksekse, aldatma hipotezi reddedilir. Bir aldatma kanalını oluşturmak, güvenilirliğini sağlamak ve sürdürmek için harcanan çabanın elde edilmek istenen amaca değmesi gerekir. Örneğin Erzincan davasında olduğu gibi, bölgedeki MİT personeline monte edilen kaynak, davada gizli tanık oldu ve bütün dava bu kaynağın iddiaları üzerine kurgulandı. Maliyet muhasebesi yaklaşımı, bir düşmanın hedeflerine ulaşmak için ne kadar fedakarlık yapmaya istekli olduğuna dair doğru bir perspektif sunar. Çünkü her zaman atılan taş ürkütülen kurbağaya değmelidir.

 İyi planlanmış ve düzgün bir şekilde uygulanmış bir aldatma operasyonunun kanıtını bulmak oldukça zorudur.  Akla yatkın, ancak kanıtlanmamış bir ihtimali hemen reddetmek, daha sonra yapılan değerlendirmeleri yanıltma eğilimindedir. Sistematik bir kanıt araması yapılana ve hiçbiri bulunmayana kadar reddedilmemelidir.

Bütün bu teknik bilgileri vermemin temel nedeni FETÖ’ nün güçlü olduğu dönemde güvenlik birimlerine monte etmiş olabileceği kaynaklara ve 15 Temmuz’dan sonra itirafçı kisvesi ile işbirliği yapan kişilere dikkat çekmek için…  Projektörü, bilgi vermek için gönüllü olan kişilere çevirmek gerekir. Bu isimlerin suyu bulandırmak için operasyon aygıtı olarak kullanılma ihtimali her zaman var. FETÖ geçmişte birçok olayda bu şekilde çalıştı, şimdi de bu yöntemi kullanma olasılığını gözardı etmemek gerekir.

25.12.2020 12:05

Türkiye’nin Rodos Başkonsolosluğunda görevli Sözleşmeli Sekreter Sebahattin Bayram, Yunan Polisi tarafından gemi fotoğraflarını çekmesinden dolayı, casusluk   yaptığı iddiası ile tutuklandı.  Teknolojinin bu düzeyde geliştiği günümüzde, gemi fotoğraflarını çekme suçlaması, bu konuyu bilen herkes için gülünç bir durumdur. Bölgeyi yakından tanıyan Güvenlik Uzmanı Serkan Yıldız bu iddialarla ilgili şunları söylüyor:

 Günümüzde fotoğraflama görevi için bir konsolosluk memurunu görevlendiriyorsanız ya bu işi hiç bilmiyorsunuz ya da işin içinde ciddi bir kumpas var demektir. Muhtemelen Yunanistan vatandaşı olan o çalışanımız gemi fotoğrafları çektiği için tutuklu. Basit bir soru soracağım. Türk İstihbaratı Rodos’ta ki gemileri izleme / gözleme ya da takip için böyle bir işin içine girer mi? Google Earth’den bakabilirlerdi. Hatta canlı olarak izleyebilecekleri birçok internet sunucusu var. 2000’lerin ortasında Ege denizindeki kayalık ve adalara asker ikmalinin yapıldığı dahi belgelenirken çekilen fotoğraf anında İstihbarat Harekat Merkezine gönderiliyordu. Ama siz şimdi; aradan geçen 15 yılda teknolojik olarak daha gerilemiş olmanız lazım ki; JPEG formatında ki belgelerle istihbarat çalışması yapmaya başlamışsınız. Buna akıl sır ermez. Bir geminin fotoğrafının çekilmesi için kaç ihtimal vardır? İlgili kişinin hobisi olabilir, ilgili kişinin merakı olabilir, ilgili kişinin o gemi firması ile bir işi olabilir hatta ilgili kişinin bu konuda kendince bir hevesi bile olabilir ama siz bunların hepsini yok sayıp şunu diyorsunuz; “Hayır! Bu adam casusluk yapıyordu” Evet, o kadar beceriksiz bir Türk İstihbaratı var ki karşınızda, konsoloslukta çalışan bir kamu görevlisine bu görevi vermiş, fotoğrafları çekip açık hat üzerinden kendilerine göndermelerini istemiş.  Bu olsa olsa üçüncü sınıf bir komedi olur.

  Yunan gizli servisi (EYP) böylesine amatörce bir operasyona imza atar mı sorusu bu noktada önem kazanıyor. Yunan Servisinin iç yapısı ve Türkiye’ye yönelik faaliyetleri hakkında Yıldız’ın değerlendirmesi şu:

EYP, ilk olarak doksanların sonlarında PKK ile ilişkilerini güçlendirmiş– örgüte başlarda lojistik destek verirken 2000’lerin başından Yunanistan krizi patlayana kadar, oldukça yüklü ekonomik destek sağlamıştır. İsmail Cem’in dışişleri bakanlığı zamanında başlayan ama çok kısa süren “dostluk havası” daha sonra yerini iki ülke arasında istihbarat savaşlarına dönüştürmüştür. Bu savaşlar öylesine bir hale dönmüştü ki o dönemde, bizim istihbarat uzmanlarımızın sivil adreslerine varıncaya kadar ifşalar ortalıkta geziyordu. Bu etik dışı savaş yöntemleri elbette ki misli ile karşılık verilerek durum eşitlendi. Ancak EYP, yine bahsi geçen dönemde Kıbrıs – Suriye – Kuzey Irak hattı üzerinden PKK’ya çok ciddi desteklerde bulunmaya başladı. Ardından Ege denizindeki bazı ada ve kayalıkları silahlandırıp, kriz ve savaş durumunda   kullanmak üzere ikmal yaptığı tespit edilince EYP ile Karamanlis yönetimi arasında ciddi bir kriz patlak verdi. Karamanlis, ekonomik krizi çok öncesinden görmüştü. Çantasını toplarken güçlü komşusu Türkiye ile bu istihbarat savaşında yapılan zararların / oluşan aşırı borçlanma karşısında bir sonuç elde edemeyen EYP kadrolarını tasfiye etme yoluna gitti. Yunanistan Krizi patladığında EYP tamamen güçten düşmüş, maaşlarını alamayıp, özel sektörde şansını denemeye karar vermiş istihbarat uzmanlarından oluşan bir kuruma döndü. Devamında EYP’nin bütçesi minimumda tutulmuş ve yavaş yavaş teşkilatın etkinliği azaldı. Ancak bu durum, krizi atlatan ve silahlanmaya ayrılan bütçe ile kendine pastada ciddi bir dilim koparan EYP yönetiminin tekrar var olma savaşına başlamasıyla değişti.  Son 4 yıldır yine oldukça aktif bir istihbarat örgütüne dönüştüler. Ve tabii ki operasyon alanları yine Türkiye oldu. Amatör bir bakış açısıyla (ki bence bu genel itibariyle Akdeniz bölge insanın karakteristik özelliğidir),fanatizm boyutlarında, profesyonellikten uzak yapılan eylemler ortalama olarak istihbarat dünyasından bilgisi olan herkesin gözüne çarpmıştır. EYP bu konuda oldukça da iddialıdır. “Ben kazanamıyorsam, Türkiye’de kazanmasın gibi bir anlayışla harekete başladı. Kuzey Yunanistan’da ki Türk nüfusunun yaşadığı yerlerde ki askerî harekât operasyonuna bakmanız beni haklı çıkartmak için yeterlidir. Almanya’da ki Türk şirketlerine yapılan “ekonomik operasyonlar” da bu konuda beni haklı çıkartacaktır. Bunların hepsinin altında EYP’nin amatörlükleri vardır. Amacım EYP’yi kötülemek değil. Kaldı ki 2000’lerin başında sonuç odaklı çok ciddi operasyonlara da imza attılar. Çok ciddi zararlar da verdiler ancak sonrasında oluşan “Fanatik Türk Düşmanlığı” bugünlerde EYP’nin işlerini profesyonel çemberin dışına itti. Ayasofya’nın camiye dönüşmesiyle ilgili Yunanistan’da ki Paramiliter güç kurma sevdasıyla yola çıkıp, oluşturdukları gücün sadece Yunanistan’da illegal “Çek / Senet Mafyasına” dönmesi de güzel bir örnektir. Amaç; Ayasofya’nın cami olmasını protesto etmek için oluşturulmuş sivil direnç – Sonuç; Yunanistan’da sokaklarda gasp yapan, haraç toplayan bir illegal çete… Tabii burada Türk İstihbaratının da manipülasyonları yok değil. En başında müdahale edildi. Başarılı bir zamanlamaydı.

  Aklı başında hiçbir istihbarat servisi, sonunda çuvallayacağı bir operasyona imza atmaz. Yunan makamlarının   sekreter Sebahattin Bayram’a yönelik suçlamaları bir sorunun belirtisi ama açıklanan   fotoğraf çekme suçu ile alakası yok gibi görünüyor. Şöyle düşünün vücut sıcaklığınızın aşırı şekilde artması bir hastalık belirtisi ama hangi hastalığın işareti olduğunu belirlemek, yani doğru teşhis koymak için derinlemesine tetkikin yapılması gerekir.  Son dönem Türk- Yunan ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda Yunan tarafının Türkiye ile olan ilişkileri tırmandırmak için bir krize ihtiyaç duyduğunu söyleyebiliriz. Yunan tarafının bu politik hedefini uygulamak için Yunan istihbaratı sahneye çıkmış olabilir. İstihbarat örgütleri rakip servislerin legal ve illegal haber ağlarını kontrol altında tutup   delil elde etmeye çalışırlar. Yunan istihbaratı, bütün teknik ve fiziki takip çalışmalarına rağmen Türk istihbaratının ülkedeki faaliyetlerini tespit edemediği için   gemi fotoğraflarını çekme gibi gülünç bir iddia ile Türk misyonunda çalışan ismi tutukladı. Bu tutuklama ile, tespit edebildikleri ama faaliyetleri konusunda bilgilerinin olmadığı Türk istihbarat elemanları hakkında zorla ifade almak sureti ile kurgusal bir delil yaratma peşinde oldukları söylenebilir.  Gerçek delillere ulaşamama ve Yunan hükümetinin baskıları neticesinde acele etmek zorunda kalan Yunan servisi böyle bir kurgu ile  Türk  istihbaratının  sessiz savaşçılarına komplo kurmaya çalışıyor. Ancak böyle bir yola tevessül etmeleri halinde centilmenlik anlaşmasının bozulup misli ile karşılık verileceği gerçeğini unutmamalıdırlar. Türkiye’de   her işe burnunu  sokmaya çalışan ve PKK/ HDP ‘ye akıl hocalığı yapan bütün  Yunan istihbarat elemanlarının  bir gecede tutuklayacak delillerin Türk istihbarat birimlerinde olabileceği gerçeği Yunan makamları tarafından göz ardı edilmemelidir. Misli ile karşılığın dozu, rakip servisin niyeti ile doğru orantılıdır. Bu amatör gölgeleme operasyonundan vazgeçmek profesyonelliğin bir gereği olduğunu söylemek gerekir.

Serkan Yıldız : Güvenlik Uzmanı

20.12.2020 10:53

İran’ın nükleer çalışmalarının yürütücüsü olarak bilinen Muhsin Fakrizade’nin öldürülmesi ile ilgili birçok husus yazılıp çizildi. MOSSAD, güncelliğini yitirmiş operasyonlarını kamuoyu ile paylaşıp servisin imajı için kullanmak konusunda oldukça başarılı olduğunu söylemek gerekir. Bundan dolayı şişirilip kamuoyuna servis edilen bilgilere itimat ederken iki kere düşünmek gerekir.  Dünyanın birçok bölgesinde operasyona imza atan bir istihbarat servisi olan MOSSAD’ın iç yapısına değinmek faaliyetlerini anlamak açısından yararlı olacaktır. İsrail istihbaratının organizasyon yapısı Metsada, Katsa ve Sayanim diye tabir edilen üç ana çekirdekten oluşmaktadır. Metsada birimi, suikast, sabotaj ve adam kaçırma gibi operasyonel faaliyetlerle ilgilenir ve bu faaliyetlerde Metsada’nın bir alt kolu olarak Kidon (Süngü) birimi de etkinlik gösterir. Katsalar ise birim subaylarıdır; yani sahada bilgi toplayan istihbarat görevlileridir. Ancak MOSSAD’ı dünyada etkili istihbarat servisi haline getiren ve gönüllü Yahudilerden oluşan birimi Sayanim’dir. Dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan Yahudilerden oluşan bu birimin sayısının 50 bin civarında olduğu iddia edilmektedir. İsrail istihbaratının örgütlenme yapısının, İngiliz istihbaratının organizasyon yapısı model alınarak inşa edildiğini belirtmek gerekir.

Hiçbir istihbarat örgütü, kriz veya savaş çıkartmak gibi bir niyeti yoksa fütursuzca, göstere göstere suikast yapmaz. Bu işin doğasına aykırıdır. Bu suikastle İsrail’in, düşmanlarının en korunaklı olduğu yerlerde bile onlara erişebileceğini göstermek istediğini ve Trump gitmeden İran’a yönelik kapsamlı bir saldırıyı hedeflediğini söyleyebiliriz. Netenyahu’nun bizzat hedef gösterdiği bir isme suikastin yapılması bu amaca matuftur. Olayın ABD’nin yer altındaki hedefleri vurma yeteneğine sahip B-52 bombardıman uçağının Katar’a konuşlandığı bir zamanda gerçekleşmesi, İran’ın misli ile karşılık vermesi durumunda nasıl karşılık verileceğini de gösteriyor. Yani bu suikastın siyasi hedefinin,  Fakrizade’yi cezalandırmanın yanında, İran’ın kontrolsüz bir karşılık vermesini umarak ABD-İran çatışması çıkarmaya yönelik bir adım olduğunu söyleyebiliriz. Trump’ın başkanlığı bırakma arifesinde İran’la bir savaş çıkarmaya gönüllü olduğunu öngörmek zor değil.

Suikastın nasıl ve kim tarafından gerçekleştirildiği konusunda da çeşitli tartışmalar kamuoyuna yansımakta. Bazı yorumcular, MOSSAD’a bağlı Kidon birimin bizzat rol aldığını iddia ediyor. Ancak MOSSAD ajanları İran gibi zor bir bölgede, hangi maske ile İran’a girerlerse girsinler, yakalanmaları 24 saatten uzun sürmez. Olayın gerçekleşme şekline bakıldığında, iyi planlandığı ve MOSSAD’ın koordinesinde rejim muhalifi İranlılar tarafından yapıldığı görülüyor. Suikast Tahran’ın doğusunda bulunan Absard kasabasında gerçekleşiyor. İddialar, suikastın Fahrizade’nin geçiş güzergahında, Nissan marka aracın içine gizlenmiş, uydu ile kontrol edilen otomatik silahla gerçekleştirildiği ve daha sonra bu aracın patlatıldığı şeklinde… Fakrizade’nin aracını takip eden Halkın Mücahitleri Örgütü mensubu olan suikastçilerin patlamadan sonra olay yerinde son hamleyi yaptıkları da iddialar arasında. Bu suikastte sorulması gereken asıl önemli soru, Fakrizade’nin tatil programı ve kullanacağı güzergah gibi ilgili bilgilerin nasıl temin edildiğidir. Bu husus başka bir yazının konusu; ancak tetiği çektiği iddia edilen Halkın Mücahitleri Örgütü üzerinde durmak gerekir.

Halkın Mücahitleri Örgütü, Şah döneminde, Şah ve Batı karşıtlığı ile bilinen bir örgüttür. Ancak günümüzde, mevcut yönetimin devrilip Batı ve İsrail ile iyi ilişkiler kuracak bir yönetim hedeflediği biliniyor. 1970’li yıllarda ABD hedeflerine yönelik saldırıları ile bilinen bu örgüt,  2012 yılında Hillary Clinton’un dışişleri bakanlığı döneminde ABD’nin terör örgütü listesinden çıkarılmıştır. Örgütün bugünkü üssü Arnavutluk’un başkenti Tiran’da 84 dönümlük bir arazide sıkı bir koruma altındadır. Hatta ABD ve Suudi Arabistan’ın mal desteği, İsrail’in ise operasyonel desteği ile faaliyetlerini yürüttüğü biliniyor. Bu örgütün sürgündeki batı yanlısı İran hükümeti gibi davrandığı ve siyasi ofisinin de Paris’te olduğu iddia edilmektedir.  İsrail istihbarat servisi MOSSAD’ın 2018 yılında Arnavutluk’un başkenti Tiran’da istasyon açtığı ve Arnavutluk’ta Halkın Mücahitleri Örgütü militanlarının eğitilmesi ve örgütlenmesi konusunda yoğun destek sağladığı biliniyor. MOSSAD’ın İran içlerinde operasyon yürütmek için bir altın madeni keşfettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. İsrail’in İran içinde yürüttüğü birçok operasyonun yerel kaynaklardan istifade edilerek yapıldığının altının çizilmesi gerekir. Bir istihbarat örgütü ne kadar yetkin olursa olsun, İran gibi kapalı ve dikkatli bir güvenlik devletinde kendi personeli ile operasyon yürütme riskini almaz. Yani kamuoyunda paylaşılan bu operasyonu MOSSAD’ın Kidon birimi yaptı iddiaları gerçeği yansıtmıyor. Sebebi de oldukça basit,  hiçbir eğitim size doğup büyümediğiniz bir ülkedeki yaşamın doğal akışına tam adapte olma özelliği kazandıramaz. En ufak hata sizi radara sokar ve bu da sonunuzu getirir. Özetle Fakrizade suikastini MOSSAD ve CIA planladı, Halkın Mücahitleri Örgütü tetiği çekti. Biz de FETÖ’nün yurt içinde ve yurt dışında kökünü kurutamazsak birilerinin tetikçiliğine soyunma riskleri her zaman var. Bu konuda toplum olarak çok dikkatli olmalıyız.

04.12.2020 08:10

 Televizyon programlarının gündemini meşgul eden Selefi dernekleri meselesi, sunuluşu itibari ile bir güvenlik zaafı olarak algılanıyor. Ancak   en amatör güvenlik aygıtı bile, eğer kasıt yoksa, toplumun bir katmanında yaşanan kaynamaya gözünü kapatmaz. Türkiye’de Selefiliğin artışının teolojik kökeninin neler olduğu hususunu, ilahiyat uzmanları daha doğru tespit edeceklerdir. Ancak olaya güvenlik ve istihbarat boyutu ile bakacak olursak Suriye iç savaşı için eleman devşirmek için organizasyonlar kuran yabancı istihbarat servislerinin   yarattığı zemin olduğun söylenebilir. Bu ifadeyi   açmak için somut bir örnek vermek yararlı olacaktır. ABD Irak’ı işgal ettikten sonra şer ekseni olarak ilan ettiği ülkelerden biri olan Suriye, ABD’yi Irakta zorlamak için   bu yöntemi kullanmıştır. Suriyeli General Ali Memluk’ün planladığı bu operasyona göre; Suriye’de radikalleşmeye eğilimli kitlelerin Muhaberat elamanı imamlar aracılığı ile ideolojik olarak eğitilmesi planlanmış ve bu bağlamda binlerce Suriyeli Camilerde Muhaberat imamları tarafından yetiştirilmiştir. Bu yetiştirilen isimlerden en önemlisi, kamuoyunun çok iyi tanıdığı El Nusra liderlerinden olan Muhammed Culani’dir. 2003 yılında Culani’nin Muhaberat’ın Irak’a militan transferi görevini yürüten bir isim olduğu bilinmektedir. İstihbarat örgütlerinin etkisi ile inşa edilen bu tarz yapıların dönemsel etkinliği olsa da, toplumun dini ve ideolojik köklerinde bir karşılık yoksa bu akımların kalıcı olması zordur.  Ancak marjinal  de olsa belli bir süre, bu tarz  örgütlerin  varlık göstermesi ihtimal dahilindedir. Türkiye’deki Selefiliğin görünürlüğünün arttığı ve Selefileşmenin oran olarak arttığını belirten çeşitli çalışmalar kamuoyunda paylaşıldı. Ancak bu yorumun Türkiye’de kalıcı olması, ülkemizin dini ve ideolojik köklerine baktığımızda mümkün görünmemektedir. Neden bu oranda   dernekleştikleri ve kamuoyunda görünürlüklerinin arttığı hususu ise olayın güvenlik boyutunda gizli… En amatör güvenlik servisleri bile toplumun bir kesiminde yaşanan kaynamaya karşı gözünü kapatmaz. Bütün süreçleri izler ve buna karşı önlem alır. Eğer suç oluşmamışsa, adli olarak yapılacak bir şey yoktur. İnsanların bir dini yoruma inanması elbette suç değildir. Ancak toplumsal güvenlik açısından bakıldığında, toplumun dini dokusunu dejenere ettiği için ulusal güvenlik tehdidi olarak ele alınması gerekir. Türkiye’deki Selefileşme meselesi, toplumsal köklere dayanan bir durum değil, yabancı istihbarat örgütlerinin ciddi emek ve para harcayarak  Suriye’de savaşacak eleman temin etmek için yarattıkları  ideolojik örtü olduğunu söylememiz gerekir. Kanada istihbaratına çalışan yerel bir hücrenin Avrupa’dan gelen IŞİD sempatizanlarını Suriye’ye gönderdiği kamuoyuna yansımıştı. Basına yansıyan bu küçük bir bilgi bile, Kanada gibi bir ülke, Türkiye’de bu tarz faaliyetlerin içinde ise başka etkili  servislerin nasıl organizasyonlar kurduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Güneydoğu illerimizde Selefiliğin yükselmesinin diğer bir nedeni ise PKK’nın domine ettiği, siyasal alanda nefes alamayan  ve kendine uygun temsil bulamayan kitlelerin memnuniyetsizliğini bu  dini yorumla dışa vurması şeklinde de okunabilir.  Sebep ne olursa olsun, Türk istihbarat ve güvenlik birimlerinin bu meseleyi hassasiyetle takip ettiğinden emin olunması gerekir. Güvenlik aygıtları, toplumun kültürel ve dini dokusunu bozan her zararlı akımla mücadele eder. Yabancı servisler tarafından bir şekilde etki altına alınmış ve   radikalleştirilmiş unsurların hepsinin teker teker takip edilmesi oldukça külfetli bir iştir. On binlerce sempatizan veya yalnız kurt eylemcisini teknik imkanlarla veya insan kaynağı ile izlemek oldukça zordur. Onun yerine, bu kitlenin daha dolay izlenebilmesi ve kısmen etki altına alınabilmesi için görünür olması sağlanır.  Nasıl mı? Söyle açıklayayım: Bir arı kolonisi düşünün, dağınık bir şekilde ne yapacağı belli olmayan on binlerce arı ,bir ana arının himayesinde  bir kovana koyduğunuzda    kontrol altına alınır . Buradaki kovan dernekler, arılar ise bu dini yoruma sempati duyan kitlelerdir. Derneklerin, yasalar doğrultusunda faaliyet göstermesi zorunludur. Bu bakımdan birbirinden bağımsız hareket eden kitleleri bir hiyerarşi içinde hareket etmeleri için dernekleşmelerini sağlamak, bir mücadele yöntemidir. On binlerce kişiyi dernek mekanizması üzerinden izlemek; yer altında yasa dışı çalışmasını engellemek, oldukça doğru bir mücadele yöntemidir. Bir yerde bir zemin varsa, bunu örgütleyip, görünür olmasını sağlamak devletin o zemine nüfuz edebileceği anlamına gelir. Devletler toplumdaki memnuniyetsiz kesimleri görünür kılmak sistemin içine çeker. Bu durumu güvenlik zafiyeti olarak algılamak doğru değildir. Çünkü kitleler koyulan kurallara göre hareket etmek zorundadır. Belirlediğiniz kurallarla oynamaları sağlandıktan sonra kurallara riayet etmeleri için etkili hakemlik yapmak da adli mercilerin işidir. Bu derneklerin hepsi devletin kovanları, bu gelişmelere böyle bakın derim.

02.12.2020 12:20

İstihbarat örgütlerinin iki önemli fonksiyonu haber toplamak ve özel operasyonlar yürütmektir. Haber toplamak pasif özel operasyonlar ise aktif bir faaliyettir.  Suikastlar, rejim değiştirme operasyonları, kara propaganda, psikolojik harekât, sabotaj   özel operasyon kategorisinde yer alır. Bugün İran’da El Kaide’nin ikinci adamı olan El Masri’ye yapıldığı iddia edilen suikastı konuşacağız. Kimi kaynaklar, bu iddiaların gerçek olmadığını, Masri’nin eceli ile öldüğünü ve bu haberlerin reklam çalışması olduğunu düşünüyor. Kimileri ise bu operasyonun CIA –MOSSAD’ın başarılı bir operasyonu olduğunda ısrarcı. Gerçeğin ne olduğu konusunda kesin bir yargıya varmak mümkün değil. Ama gerçekliğinden emin olmadığımız bir vaka üzerinden suikastların nasıl planlandığı ve icra edildiğini    güvenlik uzmanı Serkan Yıldız ile konuşacağız. Amacımız olayın gerçekliği ve yanlışlığı üzerine görüş inşa etmek değil,  özel operasyonların nasıl işlediğine ışık tutmak olduğunu söylememiz gerekir.

(Serkan Yıldız)

MOSSAD’ın İran nükleer çalışmalarında yer alan bilim adamlarına yönelik suikast yaptığı biliniyor.  Ayrıca CIA ve MOSSAD’ın El Kaide’nin ikinci adamı El Masri’ye yönelik  başarılı bir operasyon  yaptığı iddia ediliyor .Bu tarz bir operasyonun yürütülebilmesi için İsrail istihbaratının İran’da oldukça örgütlü olması gerekir. İran istihbaratının koruması altında yaşayan bu isimlere suikast yapmak zor değil mi?

Dünyanın neresinde olursanız olun, profesyonel ya da militer koruma altında olan “etkin hedeflere” karşı operasyon yapmak muhakkak zordur. Ancak bu, operasyonun yürütüleceği bölge – koşullar – personel yapılanmanız – aktiflik durumunuz - etkin hedef durumu – tanınmışlık (medyatik olması) gibi birçok parametre vardır; operasyonun başarı ya da başarısızlığını etkileyen. Ancak söz konusu MOSSAD olunca bunlar biraz daha düşer. Çünkü teknolojik istihbarat konusunda başarılı işler yapmakta. Burada da ana değer kanımca budur. Bu tip operasyonlarda bu kıstas olmazsa olmazdır. Sırtınızı dayayacağınız yegâne duvardır hatta. Hedefin, İran’da olması – bulunması durumu biraz daha karmaşık bir hale sokuyor gibi gözükebilir. Ancak bu sizin operasyon analizini düşününce karmaşıklıktan daha billur bir seviyeye de çıkartabilir. İran İstihbaratı da muhakkak ki, küçümsenemez. Dünyanın birçok yerinde legal / illegal birçok operasyona imza atmış bir teşkilattır. Ancak burada istihbarat teşkilatının mental yapısı devreye girer. Algıları, seçimleri, disiplini, etkileşimler ve zaafları gibi… Ne yazık ki; İran İstihbaratı hala daha yarı feodal bir düzen içinde işler. Ve bu da kendi ülkelerinde ister istemez bir gevşekliğe sebebiyet verir. Eğer Avrupa’da korumakla görevli oldukları bir istihbarat donörü olsaydı bu kadar zayıf olmazlardı. Daha septik davranırlardı. Bu zafiyet sadece İran İstihbaratında değil, hemen hemen dünyanın bütün istihbarat teşkilatlarında vardır. Ama bazılarında özellikle Orta Doğu ve gelişmemiş ülke istihbaratlarında bu durum daha fazladır. Kendi topraklarınızda koruyacağınız bir donör ile yabancı topraklarda koruyacağınız donör arasında ciddi bir gevşeklik yaşanır. Kendi topraklarınızdakinde daha esnek olursunuz. Görevlendirilen personelden, görev yeri güvenlik ağına, mahalli çemberlere kadar ister istemez bir laubalilik oluşur. Ama dışarıda işler daha ciddidir. Sanırım İran İstihbaratı olayın ciddiyetini kavrayamamış olsa gerek kim bilir belki de “görev kabızlığı” oluşmuştur. Bu da bilinen bir durumdur. Yıllarca koruduğunuz bir hedefte her geçen yıl bir önceki yıla göre görev disiplini açısından esneme oluşur. Tabiatın kuralıdır bu. Elinize ilk geldiği andaki ciddiyet hedefin sizin korumanız altında geçen on iki yılın sonunda ki ciddiyetle bir olmaz. Kanımca taze, genç, diri ve istekli personel seçilmesi bu durumu biraz olsun kotarabilir. Hedefin ne kadar önemli olduğunun bir önemi yoktur gördüğünüz gibi. Sizin kendinizi ne kadar önemli gördüğünüz önemi çoktur.

Operasyon süreci nasıl başlıyor , bize teknik olarak anlatabilir misiniz? Hedefler nasıl radara takılmıştır ve ne gibi çalışmalardan sonra operasyon için düğmeye basılmış olabilir?

Operasyon süreci muhakkak ki, dost – düşman ayırımından sonra başlar. İlgili birimler, bilgiyi değerlendirir. Bir sonraki büroya iletir. Sonra uzmanlar masanın başına geçer. Bu bazen 3 gün bazen 3 yıl sürebilir. Ancak bu tip operasyonlarda özellikle İran gibi dışarıya kapalı ülkelerde yapılacak operasyonları acele ile yapmanız %80 üzerinde başarısızlıkla sonuçlanır. Nitekim bu operasyonda gördüğümüz de odur. Hiç aceleci davranılmamıştır. Sebep basittir; Yukarıda da dediğim gibi; İstihbarat birimi koruması altında olan hedeften çok onu korumakla mükellef birimlerin gevşemesi istenir. Ki başarı kesin olsun. Özellikle bu tip hedeflere karşı. Bu hedefin ben radara şans eseri ya da bir muhbir bilgisi ile takıldığını sanmıyorum. Çok uzun zamandır hedeften haberleri oldukları ortadadır. Hatta alışkanlıklarını, nasıl yemek yediğini, nerelere gittiğini, neden gittiğini, kimleri sevdiğini, kimleri yanında görmek istemediğini hatta en sevdiği renge kadar tüm bilgiler çoktan toplanılmıştır. Fakat kilit; Doğru zamandır… Usame Bin Ladin’i ortadan kaldırmak için sadece CIA 49 operasyon düzenlemiştir 9 ayda… Sonuç? Sıfır… Acele etmeleri gerekiyordu. ABD için önemliydi. Fakat gün geldi tereyağından kıl çeker gibi aldılar. Ne yani? Önceki başarısız 49 operasyon da eksik neydi? Yine aynı ekip, aynı kişiler, aynı birimler görevliydi. Önemli olan zamandı. Zamanı güzel kullandılar.  Hedef için artık mevcut bulunan bilgi havuzuna koyacağınız bir damla bile kalmamış olabilir.  Ama zamanı beklediler. Popüler bir söz vardır; “İntikam soğuk yenen bir yemektir” diye. Soğuk yersin, acele etmezsin, iyice acıkmanı beklersin ki sonuç 0 başarı olsun. Diğer İstihbarat Operasyonlarından çok daha farklıdır bu tip operasyonlar. Farkı da, zamanın sizin düşmanınız değil dostunuz olmasıdır.

Hedefler ile ilgili bilgiler derlendikten sonra operasyonu yapacak kişiler, hedef ülkeye nasıl girer, ve ülkede nasıl konuşlanır? Bir operasyonda işi şansa bırakmamak için kaç ekip yer alır? Bu ekiplerin rolleri nelerdir? Örneğin geride kanıt bırakmamak için operasyonda yer alan ekip ile suikastı gerçekleştiren ekipler ayrı mı oluşturulur, teknik süreçten bahsedebilir misiniz?

Burada en önemli parametre; Hedef ülke, hedefin bulunduğu bölge, hedefi korumakla mükellef istihbarat örgütünün alışkanlıkları… Bu üç saç ayağı üzerinden dizayna başlarsınız. Dediğimiz gibi İran sıkıntılı bir ülkedir. Kendi çeperi içinde yaşar ve bundan da mutludur. Fakat İran ne kadar kapalı olursa olsun, Muhammed El Masri’nin bulunduğu bölgeyi de yakından incelemekte fayda var. 2003’den beri İran gözetiminde yaşıyordu El Masri. Ve ne oldu? 2014 sonlarında Tahran’ın en lüks semtlerinden biri olan “Pasdaran” bölgesinde bahçeli – havuzlu bir villada yaşamaya başladı. AVM merkezlerinin dibinde. Neden orada? Değişen neydi? İran İstihbaratının “Görev Kabızlığı” işte burada başlamış. Bu da düşman birimlerine bulunmaz bir fırsat doğurmuştur. Artık işler bu noktaya dayandıktan sonra sizde görev gevşekliği, hedefin “kendine ve çevresine” olan güveni tek tek mezarlarını kazmaya başlar. Ben CIA ve MOSSAD’ın 2008’lerden beri El Masri’yi takip ettiğini düşünüyorum. Ve 2015’de bu operasyon yapılmaya kalkınılsa yine başarısızlık olabilirdi. 2016… 2017’de bile. Septik durum oldukça fazladır çünkü hedef çevresinde. Evet, lüks bir villada oturuyor olabilir ama bu onu korumayacakları anlamına gelmez. Nereden baksanız 5 yıl daha beklenmiş… Bu tip suikast görevlerinde, öncelikle seçeceğiniz ekip çok mühimdir. Öğrendiğimiz kadarıyla motosikletli iki silahlı adam kızıyla birlikte aracındayken yanlarına yaklaşıyor ve beş el ateş ediyorlar. Dört mermi şoför tarafına bir diğer mermi de başka araca isabet ediyor. Bu noktada bir aksilik yaşanması durumunda mutlaka başka bir ekipte hareketli – motorize bir araç ile operasyon güvenliği için bekliyordur. Muhtemelen hedef aracın gidiş yönünün ters tarafında. Çapraz ateş veya tekli olarak aksilik yaşanması durumunda birinci takımın başarısızlığını hemen kapatabilmek için… Ancak operasyon iyi okunursa bir üçüncü takım daha olabilmesi yüksek ihtimaldir. Muhtemelen blast etkili silahlarla, uzaktan fünyeli sistemle operasyonu tamamlamayı düşünüyorlardır. Bu operasyonda sizin “geride kalan kanıtları toplamak için” bir ekip oluşturmanıza gerek yoktur. Hatta mümkünse hedefi kimin etkisiz hale getirildiğinin bilinmesini istersiniz. Bu yüzden dördüncü bir ekibe ihtiyaç yoktur. Operasyonu gerçekleştiren 1. Takım, ters şeritte bekleyen 2. Takım ve 3. Takım arasında mutlaka bir uyum olması gerekir. Bu kaçınılmazdır. Birkaç benzer operasyonlarda çalışmış, birbirlerini tanıyan, güvenen ve gözlerinin içine baktıklarını tepkilerini önceden tahmin edebilen ekiplerle düzenlenir bu tip operasyonlar. Risk çok fazladır. Ve takım uyumu muhakkaktır. Şöyle düşünün, 1. Takım operasyonu tamamladı ama diğer iki takım kaçamadı bölgeden? Neler olur? Ya da 1. Takım sektirdi, 2.Takım bitirdi. 1.Takım nasıl gözden kaybolacak? Orada bekleyen 3. Takım? Her iki takımda sektirdi ve üçüncü takım lokal bir bölgeyi havaya uçurdu. Diğer iki takım? Kaçırma, yaşanan aksilik, personel güvenliği ve basacağınız tek bir tuş havaya uçan bölge… Personel uyumu işte burada devreye girer.

Profesyonel bir istihbarat servisinin koruması altındaki bir hedefi etkisizleştirmek, diğer hedeflere nazaran daha zor olduğu iddia ediliyor. İstihbarat örgütünün koruması altındaki bir hedefin en az iki koruma çemberi içinde yaşadığı bilinmektedir. İlk halkada hedef kendi kadroları üzerinden koruma duvarı oluşturuyor ama ikinci çemberde ilgili ülkenin profesyonellerinden oluşan bir koruma duvarı var. MOSSAD bu iki çemberi yarmak ve hedef ulaşmak için İran istihbaratı içinde kaynak yaratmış olabilir mi , neler söylersiniz?

Tabii bu genel bir bilgi ki doğrudur da. Özellikle sizin korumakla mükellef olduğunuz ya da bu işe aday olduğunuz hedefin silahlı gücü var ise o da kendi ekibini getirmek ister ve bu sizi rahatsız etmez. Ama tamamen güvenliği de onlara bırakamazsınız. Sorun çıkartmazsınız ama takibi de boş vermezsiniz. Ben burada MOSSAD İran İstihbaratı içinden kaynak oluşturduğunu düşünmüyorum. Çünkü gerek yok. İstihbarat elinizde var. Hem de yıllardır var. Ve gelmeye de devam ediyor. Canlı istihbarat üstelik. İhtiyacınız olan tek şey; Hedefin çevresinin ve birimlerin gevşemesi… O da sağlanınca zaten bu iş oldukça kolaylaşır. Aktif dönemi de geride kalmış, havuzunda İran güneşi altında Martini’sini içen, Kızıyla AVM’ye gidip alışveriş yapan, lüks içinde yaşayan ve bu rahatlığının çevresine de bulaştığı bir hedeften bahsediyoruz. Çok teferruatlı düşünmeye gerek yok burada. İran ya da İran İstihbaratı içinden bir kaynağın size nasıl bir yardımı olabilir ki? Hedefin attığı her adımı zaten biliyorsunuz. Lüzumsuz bir çaba olur bu kanımca.

Yüksek derecede değerli bir hedefe yönelik operasyon planlamasında ve icrasında azami süre ne kadardır. Yani hedefin adresi tespit edildikten sonra, ne kadarlık bir süre içerisinde operasyon düğmesine basılır ve ekipler ilgili ülkeden çıkar? Bu konuda neler söylersiniz?

Her operasyon kendi içinde tohumlanır, oluşur ve dünyaya gelir. Bu bazen üç gün sürer bazen üç yıl sürer. Ve yine her operasyonunda bir yürüme şekli vardır.  Her birisi bir diğerinden çok farklı ilerler. Zamana karşı yarıştığınız operasyonlar vardır. Zamanın sizin en büyük dostunuz olduğu operasyonlar vardır. Bu tip yüksek dereceli ve profesyonel bir güvenlik ile muhafaza edilen hedeflerde zaman sizin dostunuzdur. Aceleniz yoktur. Hedefin duş alırken sabuna basıp boynunu kırması da sizin işinize yarar uzman bir ekibinizin onu ortadan kaldırması da. Çünkü maksat hedefin etkisiz hale gelmesi önemlidir. Ama PR çalışması çok çok önemlidir burada. Çünkü insanlarınız – halkınız sizden bunu duymak ister. “Sabuna bastı öldü” demek ayrı şeydir “Çok başarılı bir operasyon sonucunda evinin dışında arabası içinde etkisiz hale getirildi” demek ap ayrı şeydir. Fakat sonuç her iki türlü de yararınızadır. Kim bilir belki de Muhammed El Masri sabuna basıp ölmüştür? Bunu kim bilebilir ki?

Operasyon kararı alındıktan sonra kendi personelinizin ne zaman çıktığının, nereden ayrıldığının, hedef bölgeye nasıl ulaştığından daha önemlisi, bu operasyonda kullanılan personelin o bölge ne kadar süredir yaşadığıdır. Evet, belki Tahran’da oturmuyorlardır ama gözden kaybolmaları, kolaylıkla halka karışmaları ve dikkat çekmemeleri için fiziki, mental ve bireysel alışkanlıklar bakımında oraya yabancı bir ekiple bu operasyon yapılmaz. Sarışın, mavi gözlü bir Amerikalının Tahran’ın Pasdaran bölgesinde ne kadar dikkat çekeceğini varın siz düşünün. Motosikletini park edip, büfeye girip içecek bir şeyler alıyor. Boynunda tabela ile gezse daha az dikkat çeker. Ki burada 3 takımdan bahsediyoruz. Biri olmazsa diğeri yapacak o da olmazsa öbürü… Farsça okuma bilmeyen bir ekibin motosiklet üzerinde 5 el ateş ettikten sonra Farsça tabelaları olan o caddeden nereye, nasıl kaçacakları, insanların nasıl dikkatini çekmeyecekleri gibi çok önemli konular vardır. Yani çokta başarılı, büyütülecek, “Aman aman ne muhteşem bir operasyon” denilecek bir şey değildir bu. Gayet basit ve sade bir iş bitirmedir. Yıllara yayılmış, soğukkanlılıkla devam etmiş ve yine aynı derece sakince sonuçlanmıştır.

İsrail istihbaratının operasyonel kapasitesi ile ilgili birçok şey yazıldı çizildi. Türk güvenlik aygıtının operasyonel kapasitesini diğer bilinen servislerle kıyaslandığında nerede görüyorsunuz?

Tabii ki zaman ilerledikçe bizde eksiklerimizi kapatıyor ve çağı özellikle istihbarat çağını yakalıyoruz. Bundan yıllar önce tuğla gibi Aselsan telsizlerle operasyona çıkan Türk İstihbaratı artık mazide kaldı. Ülkemizin gelişen eğitim düzeyi ve bu gelişmişliğin sonucu olarak istihbarat birimlerimizdeki personel yeterlilikleri de arttı. Hala daha eksiklerimiz olmasına rağmen şuan eskiye göre çok çok daha iyi durumdayız. Genç arkadaşlar daha analitik, daha sonuç odaklı durumdalar. Operasyonları başarı ile sonuçlandırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bizim kuşak Mistisizm ve arabesk duygu karmaşaları içinde yoğuruluyorduk. Zaman ilerledikçe daha güzel bir yere gelecektir Türk İstihbaratı. Tek ihtiyacımız olan şey; bilimsel, analitik ve sistemli çalışmaktır.

Hasan Mesut Önder: Haber365 Yazarı

Serkan Yıldız: Güvenlik Uzmanı

20.11.2020 10:25

Son dönemde İYİ Parti içinde yaşanan tartışmalar ve Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın Buğra Kavuncu ile ilgili yapmış olduğu FETÖ iltisaklı açıklaması, üzerinde hassasiyetle durulması gereken konulardır. Özdağ; “Altaylı’nın kendisini ziyaret ettiğini ve parti kurmamalarını, kurarlarsa kapatılacağını sokağa çıkmalarının doğru olacağı söylediğini”, ifade etti. Günümüzde yaşanan tartışmaları anlayabilmek için açıklamada yer alan isimlerin ilişkiler ağını tarihsel bağlam içerisinde değerlendirmek gerekir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra küresel düzen iki kutuplu olarak şekillenmiştir. Kutbun bir tarafını temsil eden Sovyetlerin, Türkiye üzerindeki emelleri ve o dönemde yapılan açıklamalar dikkate alındığında, Türkiye’nin Sovyet karşıtı cephe içerisinde yer alması bir zorunluluk olmuştur. Türk devlet aklının hafızasında sürekli canlı tuttuğu Rus tehdidi, konjektüre göre inşa edilmiş bir tehdit değildir. Özellikle 19. yüzyıl, birçok Osmanlı–Rus savaşına sahne olmuş ve Rus tehdidi politik psikolojimizde ciddi bir travmatik durum olarak nesilden nesile aktarılmıştır. Bu bakımdan İkinci Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkan Sovyet tehdidi, kurgulanmış bir tehdit algılaması olmaktan öte somut tehdit algılamalarına dayanmaktadır. Stalin’in Boğazlar ve Kars-Ardahan ile ilgili talepleri, bu tehdidin en somut göstergeleriydi. Yeni kurumsallaşmakta olan bir devletin, yani başarısız devletten hallice olan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı bloğuna bütünü ile angaje olması oldukça anlaşılır bir durumdur. Çünkü Kurtuluş Savaşı’ndan yeni çıkmış bir devletin ekonomik ve askeri gücü yetersizdir ve yardımlarla ayakta durmaya çalışmaktadır.

Soğuk Savaş yıllarında, NATO’nun kanat ülkesi olması hasebi ile Türkiye’ye çeşitli sorumluluklar düşmüş ve bugün bilinen bir gerçek olarak Türk insan kaynağı Sovyetlerle mücadelede kullanılmıştır. ABD’nin Sovyetlerin etkisini ve yayılmasını kırmak için kullandığı iki ana ideolojik enstrüman ise Türkçülük ve İslam olmuştur. Türkçülük ve İslam’ın komünizme karşı panzehir olarak kullanılmak istenmesinin temel sebebinin, Sovyetler içerisinde yer alan Türk topluluklarının örgütlenmesi ile Sovyetleri kendi içinde çözmek olduğu görülüyor. CIA’in bu dönemde kullandığı en önemli insan kaynağı, Sovyetlerle mücadele etmiş ve daha sonra Batı’ya iltica eden Reinhard Gehlen’in geniş haber ağı olduğu söylenebilir. Ümit Özdağ’ın açıklamasında ismi zikredilen Ruzi Nazar, Alman saflarında Türkistan lejyonunda savaşmış bir isimdir. Gehlen’in ABD’ye iltica etmesi ile birlikte, Gehlen’in Sovyetlerde ve çeşitli ülkelerde konuşlu devasa haber ağı, CIA’in denetimine girmiştir. Soğuk Savaş Dönemi’nin başlaması ile birlikte Batı Almanya, CIA’in Sovyetlere karşı yürüttüğü operasyonların merkezi olmuş ve Baymirza Hayit vb. gibi Orta Asya kökenli birçok isim CIA’in operasyonlarında aktif olarak yer almıştır. Özdağ’ın belirtmiş olduğu ikinci isim olan Enver Altaylı, Ruzi Nazar ile yakınlığı ile bilinen eski bir MİT mensubudur. Merhum Fuat Doğu Paşa’nın daveti ile Sovyet uzmanı olarak yetiştirilmek üzere MİT’te işe alınmış, 1967-1974 yıllarında 7 yıl boyunca çalışmıştır. Altaylı, MİT’te işe alındıktan sonra Sovyetler Birliği ile ilgili eğitim almak için Almanya’da bulunan Doğu Avrupa Hukuk Enstitüsü’nde öğrenim görmüştür. Bu enstitüde, Sovyet karşıtı bütün ülkelerin istihbarat örgütü personellerinin eğitildiği bilinmektedir. Almanya’nın eğitim üssü olarak seçilmesinin temel nedeni, Sovyetlerle birebir savaşmış olması ve ülkenin askeri güç potansiyelini, kültürü ve ideolojik araçları kullanma biçimi açısından oldukça tecrübeli olmasından kaynaklanmaktadır. CIA ajanı Ruzi Nazar’ın, Türkiye’de görev süresi dolduktan sonra Almanya’ya gittiği biliniyor. O dönemde Enver Altaylı da Almanya’da bulunuyor. Bu ikilinin Almanya’daki faaliyetleri konusunda net bir bilgi bulunmuyor. Ancak Sovyetler dağıldıktan sonra Enver Altaylı, Orta Asya’nın önemini keşfediyor ve üst düzey ilişkiler geliştiriyor. 1999 yılında İslam Kerimov’a yönelik başarısız darbe girişiminde adı geçiyor. Elçibey’in iktidara getirilmesine yönelik girişimlere de adı karışıyor. Azerbaycan darbesi ile ilgili ayrı bir başlık açmak yararlı olacaktır. Elçibey’in iktidara getirilmesi ile ilgili girişimin fikir babası Roger Tamraz isimli bir CIA haber elemanı olduğu su yüzüne çıkmış durumda… Tamraz’ın, Türkiye’de iyi bilinen Ömer Lütfü Topal’ın ortağı olduğu ve dönemin başbakanın eşi ile parasal ilişkiler geliştirdiği de iddialar arasında yer alıyor… Tamraz, 1995 yılında Bakü-Ceyhan boru hattının kulislerini yapmak için Türkiye’de çeşitli girişimlerde bulunuyor. Tamraz’ın CIA içindeki kontakları ise Duane Clarridge, Robert Baer gibi Türkiye ve Ortadoğu’nun yabancı olmadığı isimler. Enver Altaylı’nın Clarrigde ile ilişkisi dikkate alındığında resmin bir kısmının daha anlamlı hale geldiğini söyleyebiliriz. Türkiye’deki “gladyo tipi” ağı anlayabilmek için Paul Henze, Ruzi Nazar, Duane Clarridge, Graham Fuller gibi isimlerin Türkiye’de kurmuş oldukları ilişkiler ağına bakmak gerekir. Papa suikastının Bulgar ve Sovyet bağlantısını ispat etmek için kitap bile yazan Henze; Kinteks, Bekir Çelenk, Abuzer Uğurlu, Mehmet Ali Ağca arasındaki ilişkileri dolaylı yoldan tesis eden kişidir. Henze’nin aynı zamanda “Bizim çocuklar başardı.” sözünün sahibi olduğunu unutmamak gerekir. Bütün bu ayrıntıları ve isimleri vermemin temel sebebi, Soğuk Savaş Dönemi’ndeki ilişkiler ağını gözler önüne sermek içindir. Bu dönemden, o dönemin ilişkiler ağını okuduğumuzda bunu ihanet olarak algılayabiliriz; ama o dönemde bu ilişkileri Sovyet tehdidine karşı bir işbirliği olarak okumak daha doğru olacaktır. Ancak Sovyetlerin dağılmasından sonra devam eden bu angajman ilişkisini zorunlu işbirliği olarak açıklayabilmek oldukça zordur. Angajmana dayalı işbirliğinin devam etmesi, düşmana karşı ittifakın ötesinde, hiyerarşik bir angajman ilişkisi olduğunu gösteriyor.

Zamanın ruhu bazı ilişkileri ve ittifakını anlamamızı kolaylaştırır. Orta Asya’da Sovyetlerin etkisini çözmek için yapılandırılan, göbekten Waşhington’a bağlı Türkçü motifli kadroların bu ülkeye fayda sağladığını düşünmek saflık olur. Türkçü motifle Orta Asya’da yeterli etki kuramayan CIA, bu eski kadroların öncülüğü ve danışmanlığı ile FETÖ üzerinden Orta Asya’ya girmeyi tekrar denemiştir. Bu girişimle bir süre başarı elde eder gibi olmuşsa da Rusların şiddetli mukavemeti ile Orta Asya’dan sökülüp atılmışlardır. Yıkıcı faaliyetler konusunda oldukça donanımlı olan Rus servisine karşı Türki ve dini motiflerle Orta Asya coğrafyasına girip buraya yerleşmek ve sistemin yeniden kurgulanabileceğini düşünmek saflıktan öte bir şey değildir. Büyük Türkiye idealine iman etmiş biri olarak, göbeği başka başkentlere bağlı hiçbir organizasyonun başarılı olacağını ve bu başarının Türkiye’ye fayda getireceğini düşünmüyorum. Yerlilik ve millilik, bu toprakların dinamiklerine dayanarak, bu milletin büyüme ve genişleme arzularını stratejik vizyona dönüştürmekten geçer. Hans’ın ve John’un masa başında kurguladığı politikaların uygulayıcısı olmak bize hiçbir şey kazandırmaz. 20 milyon kilometre kareden Anadolu coğrafyasına sıkışmış bir milletin bilinçaltında yaşattığı büyük Türkiye idealine hiçbir güç karşı koyamaz ve koyamayacaktır. Milletimizin bu sesine kulak verdikçe aramızdaki farklı örtülerdeki ayrık otları her zaman açığa düşecektir. CIA Türkçülerinden, İngiliz İslamcılarından ve AB yardakçısı liberallerin bütün yaranma çabalarına rağmen, bu toprakların dinamikleri Büyük Türkiye ideali ile yaşayan kendi yerli kadrolarını yaratacaktır.

13.11.2020 17:58

Ortadoğu’da darbeler denildiğinde akla ABD ve CIA gelir. Bu yanlış bir değerlendirme değildir. Çünkü bölgemizdeki bütün darbe tezgâhlarının arkasında bir şekilde CIA’nın olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.  İran’da iktidara gelen Musaddık’ın petrolü millileştirmesi, İngiltere’yi rahatsız etmiş, Musaddık iktidarını devirmek için ABD’den yardım istemiştir. Bu yazımda, 1953 yılında Musaddık darbesinin mimarı dönemin CIA Ortadoğu ŞefiKermit Roosevelt’in yazdığı, ”Karşı Darbe, İran’ın Kontrol Mücadelesi” adlı kitabını istihbarat nosyonu ve darbe mekaniği bağlamında inceleyeceğim. Kitabın konusu İran’da Musaddık yönetiminin nasıl devrildiğidir. Musaddık’a yönelik darbe yapma teklifi önce İngilizler tarafından yapılmasına rağmen ABD ve CIA bu darbede başat rol oynamaktadır. Kitapta, iyi işleyen bir istihbarat operasyonunda dikkate alınması gereken, eylemin stratejik hedefi, planlanması ve icra aşamaları bazı ayrıntılara derinlemesine değinilmeden işleniyor. İngiliz petrol şirketinin 1951 yılında millileştirilmesine rağmen, darbe 1953 yılında gerçekleştirilmiştir. Bu da darbe hazırlık sürecinin 2 yıldan daha fazla sürdüğünü göstermektedir. Başarılı bir rejim değiştirme operasyonlarında istihbarat servisleri hedef ülkelerde etkili bir biçimde organize olmak zorundadır. Bu yapılanma, toplumun farklı katmanlarından insan kaynağı devşirmek, karar alma mekanizmalarında bilgi sağlayan ve gerektiğinde operasyonel anlamda istifade edilen yüksek profilli ajanların tedarik edilmesi şeklindedir.

Ortadoğu tipi devletlerde, en örgütlü güç ordu olduğu için ordunun doğru şekilde etüt edilmesi gerekmektedir. Ancak kitapta, incelenen ordunun komuta yapısı, subay- astsubay arasındaki ilişki, ordu içindeki etnik ve mezhepsel dağılımın ne olduğu, personelin ideolojik görüşü, olası bir darbe durumunda ordu içindeki nasıl pozisyon alabileceği ile ilgili bir değerlendirme yer almamaktadır. Kitapta sadece yüzeysel olarak, İran ordusu içinde az sayıda Musaddık yanlısı yüksek rütbeli subayın olduğu, diğerlerinin Şah’a bağlı olduğu vurgulanmaktadır. Genel Kurmay Başkanı General Riahi’nin Musaddık’a sadık olduğu ve ordu içinde en büyük engelin o olduğu kitapta işlenmektedir.

Şah Muhammed Rıza Pehlevi ise petrolün millileştirilmesi sürecine müdahale etmek için meşru bir zemini kalmamışken, Musaddık’ın başbakanlık yetkilerini kullanmasına ve bakanların belirlenmesine müdahale etmeye devam etti. Anayasaya aykırı olan bu müdahaleler nedeniyle Musaddık’ın görevinden istifa ettiğini açıklaması, 21 Haziran 1952’de kanlı halk protestolarının fitilini yaktı. Halkın desteği, Şah’ın geri adım atması ve Musaddık’tan başbakanlık görevine devam etmesini istemesiyle sonuçlandı. Bir yıl sonra ise vergi, yargı, eğitim ve seçim kanunlarında reform yapan yasa değişikliğinin senato tarafından onaylanmamasının yol açtığı kriz, Milli Cephe’nin önde gelen bazı üyelerinin de Musaddık’tan desteklerini çekmelerine neden olmuştu. Krizle baş etmek için meclisi feshetmek üzere referandum öneren Musaddık, 16 Ağustos’ta referandumdan zaferle çıktı ve Şah’ın onayını istedi. Ancak Şah, meclisi feshetmek yerine Musaddık’ı görevden aldı. Kararı bildiren, Şah’ın muhafiz alay komutanının Albay Nasıri Musaddık taraftarı Genel Kurmay Başkanı Riyahi ve adamları tarafından rehin alınmasıyla ilk darbe teşebbüsü önlenmiş oldu. Bunun üzerine Şah, Kermit Roosvelt ile planlamaları doğrultusunda 16 Ağustos’ta Hazar Denizi kıyısındaki İran şehrine gitti. İki gün boyunca başta komünist Tudeh Partisi olmak üzere Musaddık destekçisi siyasi partiler ve halk tarafından “Cumhuriyet isteriz!” sloganıyla monarşi karşıtı protestolar düzenlendi. Kermit Roosvelt, kitabında bu gösterileri büyük avantaj olarak tanımlamış ve kitabında bu konuyu şöyle aktarmaktadır: “Şah aleyhinde ne kadar bağırırlarsa ordu ve halk o kadar düşman olacaktı kendilerine. Onlar Şah’tan nefret ettikçe halk ve ordu da onlardan nefret edecekti. Onlar şehirde tur arttıkça şehrin sakinleri daha fazla öfkeleniyordu.” CIA, Şah karşıtı sokak olaylarını, Şah taraftarlarını sokağa dökmek için avantaj olarak mı kullandı? Yoksa bu kitleyi, kontrolden çıkarmak, Şah taraftarlarının öfkesini büyütmek ve Şah’ın heykellerine saldırılması için provokatörler mi kullandı? Belli değil… Ancak her iki durumda da CIA, bu durumu kendi lehine kullanmayı bilmiştir.

Burada şu hususu vurgulamakta yarar vardır. Hiçbir istihbarat servisi veya güç, olmayan bir sorunu yaratamaz. Ancak istihbarat örgütleri, aktörler arasındaki sorunları çok dikkatli bir şekilde izleyerek, bu durumu amaçları için kullanır. Kitapta,  doğru bir şekilde anlatıldığı gibi Şah ve Musaddık arasındaki gerilimler ve Musaddık’ın Şah’ın iktidar alanını daraltmaya yönelik adımları ve Şah üzerinde baskı kurma girişimleri, Amerikan ve İngiliz istihbarat servisleri tarafından doğru bir biçimde gözlemlenmiş ve etkili bir biçimde kullanılmıştır.

Askeri darbe ve halk hareketi ile bir iktidarı devirmek için istihbarat servisleri üç aşamada hazırlık yapmak zorundadır. Eğer, bu üç temel sütundan biri eksikse, bu faaliyet başarısız olmaya mahkumdur. Kitapta bu unsurlar, ayrıntılı bir şekilde işlenmektedir.

Bu üç temel unsuru şu şekilde açmak mümkündür:

1. Rejim değişikliğinin bir stratejik amacı olmak zorundadır. Yani, mevcut rejim neden devrilmek isteniyor? Kitapta, İngilizlerin Musaddık rejiminin devirmek istemesinin sebebi olarak, petrolü millileştirmesi ve İran’daki ekonomik imtiyazlarını kaybetmeleri gösteriliyor. ABD için ise (Yazar burada ustaca İran petrollerinden pay alma konusunda ABD’nın isteklerini gizlemektedir) Mussaddık yönetiminin, Sovyetler ve Tudeh kontrolüne girmeye başladığı ve İngiltere’nin etkisinin azalmasının, İran’da Rusya’ya alan açacağı düşüncesi geçerliydi. Bu bağlamda yazar, kitapta darbe ile ne hedeflediklerini açık bir biçimde belirtmektedir.

2. Rejimin devrilmesinden sonra hangi kadroların geleceği hesaplanmalıdır. Hedef ülkede yapılacak olası bir rejim değişikliğinin, nasıl bir siyasi sisteme yol açacağı, kimlerin iktidara geleceği, yeni gelecek iktidarın siyasal söyleminin nasıl kurgulanacağı gibi hususlar titizlikle hesaplanır. Yazar kitapta, bu planlamalarla ilgili ayrıntı vermemektedir. Sadece, Mussadık’tan sonra General Fazlollah Zahedi’nin başbakan olarak atanacağı planlanmıştır. General Zahedi ismine İngilizlerin muhalefet etmelerine rağmen ABD geri adım atmamıştır. İngilizler, General Zahedi’yi İkinci Dünya Savaşı’nda, Nazi yanlısı olduğu gerekçesi ile tutuklamış ve Filistin’de hapse atmıştır. Amerikalılar bu tercih ile, darbe sonrası yeni yönetimin İngilizlere mesafeli olmasını hesaplamış olabilirler. Çünkü bu darbeden sonra, İngiltere İran’da eski gücüne kavuşamamıştır ve bu boşluğu ABD doldurmuştur.

3. Sokağı etkili bir biçimde yönlendirmek için sahada alt yapı kurulur. Bu alt yapı, toplumun bütün katmanlarını ve farklı etnik dinsel grupları mobilize edecek şekilde kurgulanır. 19 Ağustos günü toplanan Musaddık karşıtı kitle, Milli Cephe’nin gazetesine saldırarak ateşe verdi. Komünist gazetelere saldırıldı. Tahran radyo istasyonu işgal edildi. Ordunun Musaddık karşıtı mensupları da darbeye katılarak Tahran telgraf ofisi, radyo yayın istasyonları, polis ve ordu karargahları gibi noktaları işgal ettiler. Behbehani ve Kaşani gibi Musaddık karşıtı din adamları da kalabalıkları organize etmede önemli rol oynamışlardı. Kitapta, ayrıca kitlelerin sokağa dökülmesi için görevlendirilen, biri avukat diğeri gazeteci olan Boscoes kardeşlerden bahsedilmektedir. Yazar, bu iki kardeşin kimlikleri hakkında bilgi vermemekte ve bu kardeşleri Şah’a sadık ve Musaddık’tan rahatsız olan siyasi muhalifler olarak betimlemektedir. Kitapta, İran’da kitlenin sokağa dökülmesinde yukarıda belirtilen sokak eylemlerinin, bu kardeşlerin organizatörlüğünde yapıldığı belirtilmektedir. Yazar, Boscoes kardeşlerin istihbarat literatüründe “walk in” denilen türden kaynaklar olduğunu ve onca araştırmalarına rağmen, arkalarındaki organize gücün kim olduğuna dair bir bilgi sahibi olamadıklarını söylemektedir. Yazarın burada, kitabın yazıldığı dönem dikkate alındığında, İran’daki CIA haber ağının deşifre olmaması için böyle bir kurgu yapmış olduğu söylenebilir. Çünkü “walk in” denilen kaynak türleri en güvenilmez, hatta istihbarat servislerinin mecbur olmadıkça çalışmak istemeyeceği unsurlardır. Toplumun bütün katmanlarını sokağa döküp, sokaktaki öfkeyi, hedef olan iktidara yönlendirmek ciddi bir yapılanma gerektirir. Yani Bosces kardeşler kimdir? Arkalarındaki örgütlü gücün ne olduğunu CIA’ye söylememeleri düşündürücüdür. Yazarın, bu kardeşlerin hikayelerini saklamasının sebebi, başka bir organize güç olan, İran’daki Yahudi toplumunun bu darbede aktif rol almış olabileceğini düşündürmektedir.

Sonuç olarak, darbe başarı ile gerçekleşmiş, Musaddık devrilmiş, yerine başbakan olarak General Fazullah Zahedi atanmıştır. Musaddık olaylardan üç gün sonra, bir polis karakoluna teslim olmuştur. Şah ve Kermit Roosevelt arasında darbeden sonra yapılan görüşmede, Şah, Roosevelt’e, “Tahtımı Allah’a, halkıma, orduma ve size borçluyum”  demiştir.

 Kim Roosevelt’ın sonuç cümlesi aslında, bir darbe için gerekli olan şartları anlatması bakımından önemlidir. Roosevelt; “Son toplantıda bir uyarı yapmayı gerekli gördüm: Beyler, iyice anlaşılmasını dilediğim bir şey var. Bu işte başarılı olmamın nedeni, İran konusundaki fikirlerimizin doğru olmasıydı. Düşüncemize göre halk ve ordu, Musaddık ve Şah arasında bir tercih yapmak zorunda bırakılmıştı. Musaddık’ın yanında Sovyetler vardı. Şah’ın yanında biz yer alınca halk ve ordu tercihini yaptı; Şahı seçti. Bu olaydan ders çıkarmalıyız. Eğer baştaki analizimiz yanlış olsaydı, yüzüstü kapaklanırdık. Eğer biz, CIA olarak bir daha böyle işlere gireceksek dikkat etmemiz gereken, söz konusu ülkenin halkının ve ordusunun bizim istediğimiz şeyle, aynı şeyi istemesidir. Eğer durum bu değilse işi deniz kuvvetlerine bırakmak en doğrusu olacaktır.” Bu cümlelerden anlaşılacağı üzere iktidar devirme operasyonlarında halk, ordu ve siyasi karar verici düzeyinde etkin müttefikler bulunamadığı sürece bu faaliyetin başarılı olması mümkün değildir. İstihbarat örgütleri cerrah titizliği ile çalışırlar. Hedef devlet içindeki iktidar kümeleri arasındaki rekabetleri, iktidarların dayandığı toplumsal grupların üzerindeki etkisini ve bu etkinin sürekliliğini titizlikle takip eder. Hükümetlerin ulusal güç unsurları üzerindeki kontrolü, devlet gücü ile millet gücü arasındaki ilişki doğru şekilde hesaplanır. İyi planlanmamış ve doğru şekilde organize edilmemiş hiçbir darbe girişiminin başarılı olabilmesi mümkün değildir.

07.11.2020 09:45

Uluslararası ilişkiler teorilerinde genel olarak tekil olaylar göz ardı edilmektedir.  Bunun yerine, soyutlamalar yapabilmek için düzenli seyreden süreçlere dikkat kesilinir ve yasalar oluşturulur. Ancak tekillikler dikkate alınmadığında doğru resmi anlamak zorlaşabiliyor. Bugün, tekil bir olayın Ortadoğu’da jeopolitik mimariyi nasıl etkilediğini ve bu süreçte İsrail’in nükleer güce nasıl eriştiğini anlatmaya çalışacağım. 

1954 yılında gerçekleşen Lavon olayı, İsrail’in Mısır'a yönelik başarısız gibi görünen gizli bir operasyonuydu. Ancak bu operasyon, Ortadoğu'daki güç ilişkileri üzerinde derin sonuçları olan bir olaylar zincirini tetikledi. Lavon olayına gelmeden önce ABD-İngiltere, Fransa, İsrail ve Mısır arasında cereyan eden politik gelişmelere değinmek yararlı olacaktır.

Mısır’da Nasır’ın iktidara geldikten sonraki temel hedefi, Batılı sömürge güçlerini Ortadoğu'dan çıkaracak ve İsrail’i ortadan kaldıracak bir pan-Arap hareketine liderlik etmekti. Süveyş Kanalı Bölgesi'ndeki İngiliz askeri üssüne yönelik saldırıları teşvik ederek, İngilizlere baskı uyguladı. Ancak ABD, İngiltere’nin Nasır ile yaşadığı sorunları göz ardı etti ve Mısır Komünist Partisi'nin bir rakibi olan Nasır'ı, bölgedeki Sovyet yayılmacılığına karşı olası bir siper olarak gördü.

Nasır'la olan diğer sorunlarına rağmen, İngiltere, Nasır’ı Sovyet etkisi altına girmekten alıkoyma hedefini paylaştı ve Mısır'a yardım sağlamak için ABD ile ortak politika izledi. Özellikle, iki ülke, Nasır’ın Mısır cumhurbaşkanı olarak en önemli başarılarından biri olarak görüleceğine inandığı Asvan'daki barajın inşası için önemli ölçüde doğrudan mali destek (68 milyon dolar) sağlamayı kabul etti. Amerika Birleşik Devletleri ayrıca Dünya Bankası'ndan Asvan için 200 milyon dolarlık bir krediyi destekleme sözü verdi.

Bu dönemde Nasır ile Fransa ilişkileri oldukça gergindi. Nasır, Süveyş Kanalı üzerinden, Fransa'dan bağımsızlık için savaşan Cezayirlilere yardım sağlıyordu. Cezayir’deki Yahudi milisleri, İslamcı isyancılardan korumak için silahlandıran ve eğiten İsrailliler, Cezayir savaşında Fransa'ya yardım etti. Bazen Fransız ordusundaki Cezayirli Yahudi unsurlar bu milislere komuta bile ettiler ve İsrailliler, Kahire'den Cezayir’deki İslamcı isyancılara gönderilen mesajların kodlarını kırarak Fransızlara istihbarat sağladı. Bütün bu gelişmeler İsrail karar vericilerinde Mısır’la bir savaşın kapıda olduğu düşüncesini güçlendirdi ve Nasır’a karşı Fransa ile çıkarlarının ortak olduğunu gördü. İki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesi için İsrail, Fransa’dan silahlar aldı.

İngiltere ve ABD’nin Nasır’a yönelik ılımlı tutumunu değiştirmek ve Batı’nın gözünde Nasır önderliğindeki Mısır’ın öngörülemez bir ülke olduğunu kanıtlamak için Savunma Bakanı Pinhas Levon’un onayladığı ve Askeri İstihbarat Birimi AMAN’ın yürüttüğü Susannah kod adlı, sahte bayrak operasyonu gerçekleştirildi.

Susannah Operasyonu’nun Nedenleri ve Hedefleri

Nasır, Asvan Barajı projesi için ABD ve İngiltere’den yardım almaktan memnun olsa da,  İsrail’e karşı durabilmek için ABD ile silah anlaşması yapmak istedi. Ancak Nasır’ın İsrail’e yönelik hasmane tutumundan dolayı ABD isteksiz davrandı.

İsrail’in karar alıcı elitleri, Nasır'ın bölgedeki siyasi konumunun güçlenmesinden ve İsrail'e karşı ciddi bir tehdit olarak gördükleri olası bir ABD-Mısır silah anlaşmasından korkuyorlardı.

Mısır'ın, Kanal Bölgesi'ndeki İngiliz birliklerine yönelik artan saldırıları nedeniyle, İngilizler açıkça Süveyş üssünü terk etmeyi düşünmeye başlamıştı. İsrailliler, İngiliz birliklerinin İsrail'e yönelik bir saldırıya karşı tampon ve caydırıcı olduğuna inandıkları için İngilizlerin ayrılmasına karşı çıktılar.

İsrail güvenlik aygıtı, Nasır yönetimindeki Mısır'ın istikrarına olan güven zayıflatılırsa, ABD ve İngiltere'nin Nasır'a silah satma veya Süveyş üssünü terk etme olasılığının azalacağını düşünüyordu. Buna göre Nasır'ın ülke üzerinde kontrol sahibi olmadığı, Nasır düşmanlarının kaos yaratma kabiliyetine sahip olduğu gösterilebilirse, Batı’nın desteği kesilebilirdi. Bu hedef doğrultusunda İsrail Askeri İstihbarat Servisi, AMAN, kaos yaratmak amacıyla Mısır’da Batılı kurumlara ve Mısır hedeflerine çeşitli saldırılar yaptı. Bu operasyonlar için askeri istihbarat servisinin 1948 savaşından sonra olası savaş durumunda sabotaj ve yer altı faaliyeti yürütmek için oluşturduğu hücreler kullanıldı. Hücre, İsrail ve Mısır'da etkili patlayıcı cihazlar ve komplo teknikleri konusunda eğitim almış az sayıda Mısırlı Yahudi’den oluşuyordu.

Operasyon planı, saldırılardan Müslüman Kardeşler veya Komünist Parti gibi Mısırlı muhaliflerin sorumlu olacağı varsayımıyla, Mısır'daki Batılı kurumların ve binaların bombalanmasını içeriyordu. Nasır'ın İngilizlerle Süveyş Kanalı üssü için müzakerelere başlaması; Müslüman Kardeşler ve komünistlerde Nasır'ın Mısır’ın kanal üzerinde tam kontrol sahibi iddiasından taviz vermeye hazırlandığı düşüncesine neden olmuştu. İsrail'in umudu, Susannah Operasyonu'nun Nasır'ın düşmanlarını cesaretlendirmesi ve Batı'nın desteğine yönelik argümanların altını oymasıydı.

Dönemin İsrail Askeri İstihbarat Başkanı Benjamin Ghibli, operasyonun hedefini şu şekilde açıklıyor:

“Amacımız, Batı'nın mevcut Mısır rejimine olan güvenini kırmaktır. Eylemler tutuklamalara, gösterilere ve intikam ateşine neden olmalıdır. Operasyonun İsrail tarafından yapıldığı ustaca gizlenmeli, işaretler Mısır muhalefetini göstermelidir. Amaç, Batı'dan Mısır'a yapılan ekonomik ve askeri yardımı engellemektir. Sabote edilecek kesin hedeflerin seçimi, her eylemin olası sonuçlarını değerlendirmesi olay yerindeki kişilere bırakılacaktır. Seçilen hedefler kargaşayı ve halk arasındaki öfkeyi artıracak şekilde seçilmelidir.”

Susannah Operasyonu’nun yürütücüsü, İngiliz iş adamı John Darling maskesi ile hareket eden Albay Avraham Dar’dır. Operasyonun teknik detaylarını ise Avri Elad yürütmüştür. Operasyon 2 Temmuz 1954'te İskenderiye Postanesi’ne atılan bombalarla başladı. 14 Temmuz'da İskenderiye ve Kahire'deki ABD konsolosluk kütüphanelerine yangın çıkaran cihazlar atıldı. 23 Temmuz'da Kahire'deki iki sinemada, tren terminalinde ve merkez postanede bombalar patladı. 27 Temmuz'da sinema salonuna yönelik hazırlanan saldırı girişimi sırasında sabotajcı Philip Nathanson tutuklandı. Hücre üyelerinin hepsi birbirini tanıdığı için şebeke Mısır istihbaratı tarafından tutuklandı. Bu operasyonu Mısır istihbaratına ifşa eden ismin, operasyonun liderlerinden olan Avri Elad olduğu iddia edilmektedir. Burada, İsrail güvenlik aklı, operasyonun ifşa olmasını mı istedi sorusu önem kazanıyor.  Sonrasında yaşanan gelişmeler bu sorunun haklılığını ortaya koymaktadır.

Şubat 1955'te İsrail kamuoyunda operasyonda yer alan Azar ve Marsuk'un Mısır tarafından idam edilmelerine karşı misilleme çağrıları yapıldı. Böylelikle Ben-Gurion'a Mısır'a karşı bir askeri harekat için istediği halk desteği sağlandı. 28 Şubat 1955'te İsrail, Gazze'ye bir askeri hareket düzenledi, 39 Mısırlı öldü. İsrail ise Gazze saldırısında herhangi bir kayıp vermedi ve bu durum İsraillilerle yüzleşmek istiyorsa ordusunu güçlendirmesi gerektiğini her zamankinden daha fazla fark eden Nasır'ı utandırdı.

ABD ve İngiltere, Nasır önderliğindeki bir Mısır'ı yalnızca kamuoyunda sömürgecilik karşıtı duruşundan dolayı değil, aynı zamanda bölgesel kaygılar ve iç siyasi düşünceler nedeniyle silahlandırmak istemediler. Bundan dolayı Nasır, Çek yapımı silahları almak için Sovyetler Birliği ile anlaştı.

Başkan Dwight D. Eisenhower ve Dışişleri Bakanı Dulles, Sovyetlerin Ortadoğu'ya girmesine izin verdiği ve Çin komünist hükümetini tanıdığı için Nasır'a kızdı ve onu başkalarına örnek olması için cezalandırmaya karar verdi. Dulles, Nasır'a, ABD ve İngiltere'nin Asvan Barajı projesine mali desteğini geri çekeceğini ve Dünya Bankası'nın proje için 200 milyon dolarlık kredisini iptal ettireceğini söyledi.

Nasır'ın tepkisi, İngiltere ile müzakereleri sona erdirmek ve Süveyş Kanalı'nın millileştirilmesi ve kanal bölgesindeki İngiliz üssünün kapatılmasını ilan etmek oldu. Niyeti, kanaldan elde ettiği geliri Asvan Barajı'nı inşa etmek için kullanmaktı. Ve artık Sovyetlerin desteğine sahipti.

İngiltere ve Fransa, bir BM Güvenlik Konseyi kararıyla kanalın uluslararası statüsünün olmasına çalıştılar, ancak Sovyetler bunu veto etti. Bu sonuç, Fransızları yalnızca Mısır'a karşı askeri harekatın durumu değiştirebileceğine inanmaya yöneltti. Fransa, Nasır’ın kanalı millileştirmesinden ekonomisi ciddi şekilde etkilenecek olan İngiltere'yi askeri bir saldırıya katılmaya ikna etmek için Londra'ya bir heyet gönderdi. İngiltere Başbakanı Anthony Eden, siyasi bir örtü sağlayacak bir bahane olmadıkça askeri bir müdahaleye katılmayı kabul etmedi; Fransızlar ona İsrail'in gerekli bahaneyi sağlayacağını söyledi.

İsrail Hükümeti, Fransa’nın İsrail'e bir nükleer reaktör, uranyum ve uygulanabilir bir nükleer silah programının kurulmasını sağlayacak ek teknoloji sağlaması karşılığında İngiltere ve Fransa’ya gerekli bahaneyi vermeyi kabul etti ve Süveyş Kanalı’nın doğu yakasına ilerleyerek Sina Çölü’nü işgal etti. Fransa ve İngiltere bu sayede İsrail ve Mısır kuvvetlerinin Süveyş Kanalı’ndan çekilmesini talep etti. Sovyetler Birliği’nin nükleer tehdit içeren ültimatom yayınlaması neticesinde ABD’nin girişimleri ile İngiliz ve Fransız birlikleri İsrail’i yalnız bırakarak geri çekildiler. İsrail Fransa’nın nükleer silah yapma desteği sözüne sadık kalması şartı ile geri çekildi. Fransa, 1958'de Diamona’da nükleer tesisin inşasında gerekli teknolojik ve bilimsel desteği vererek nükleer silah üretmesine yardımcı oldu. 22 Eylül 1979’da ABD uyduları Kuzey Afrika’da İsrail’in nükleer silah denemesi yaptığını tespit etti. Günümüzde İsrail’in güçlendirilmiş silahlar da dahil olmak üzere 200'e kadar savaş başlığı oluşturmak için yeterli bölünebilir malzemeye sahip olduğu tahmin edilmektedir. Susannah Operasyonu, operasyonel teknik bakımından başarısız gibi gözükse de operasyonun yöneticilerinden birinin çifte ajan olması, İsrail’in başarısızlık üzerine kurgulanmış bir operasyonla, Batı’nın Nasır’a olan desteğini kesmiş ve Nasır’ın zorunlu olarak Sovyetler Birliği’ne angaje bir politika izlemeye mecbur bırakmıştır. Bazı istihbarat operasyonları, tarihin seyrini değiştirecek nitelikte olabilir. Tekil olaylar ve bir dış politika uygulama enstrümanı olarak istihbarat operasyonları, uluslararası politikada yaşanan olayların daha net anlaşılması için üzerinde hassasiyetle durulması gereken konulardır.



09.10.2020 11:55

 Bir istihbarat teşkilatının en önemli özelliği gelenekleridir ve bu gelenekler kuşaktan kuşağa aktarılarak yaşatılır. MİT, bugün yurt dışında çeşitli operanlar yapıyor ve FETÖ hedeflerinin kulağından tutup ülkeye getirebiliyorsa, Hiram Abas’ın istihbarat vizyonunun etkisi büyüktür. Milli istihbarat teşkilatının operasyon yapan bir teşkilat olması için çok çabaladı ve bu bağlamda Özel Kuvvetler komutanlığından  bir ekibi MİT’e kazandırdı.   İstihbaratın sadece   haber derleme olmadığını elde edilen bilgilerin, operasyonlarda kullanılması gerektiğini savundu. Yani MİT’in proaktif bir servis olması gerektiği, riskler tehdit haline dönüşmeden operasyonel müdahalelerle yok edilmesi gerektiği savunuyordu. Bu anlayış kendi döneminde takdirle karşılanmasa da bugün Abas’ın fikirlerinin ne kadar doğru olduğu görülmektedir.  Hiram Abas , Kontrespiyonaj kökenli bir istihbarat yöneticisi idi … MİT Müsteşar yardımcısı iken emekli olmuş ve 26 Eylül 1990 Yılında şehit edildi. Çok iyi silah kullanan, cesur  bir istihbaratçının  bu tuzağa nasıl  düştüğü üzerinde durulmalıdır.  Hiram Abas gibi tecrübeli bir istihbaratçı ve aksiyon adamını tuzağa düşürmek için  en az onun kadar tecrübeli kişi veya kişilerin bu  suikastı planlamış olması gerekir. Tetiği kimin çektiğinden çok bu suikastı kimin hazırladığı önem taşıyor. Bu  suikastın kurgucularının  kimler olduğu henüz ortaya çıkmadı ancak kimin  veya kimlerin yapmış olabileceği hususunda bir fikir yürütmek mümkün . Hiram Abas’ın şehit edilmesinin nedeni ile ilgili  en doğru değerlendirmeyi yakın mesai arkadaşı Mehmet Eymür’ün Analiz adlı kitabında ve basına yaptığı açıklamalarda bulmak mümkün. Eymüre göre, Hiram Abas’ın şehit edilmesinin nedeni  ABD ve İngiltere hesabına casusluk yapan MİT İstihbarat  Başkan Yardımcısı   Sebahattin Savaşman’ın  yakalanması ile yakından ilgili … Çünkü teşkilat tarihinde ilk kez  batılı servislere  hizmet eden  bir casusa operasyon yapma cesareti gösteriliyor. Bu  operasyonda Takip Şube Müdürü olarak görev alan Mehmet Eymür ve Savaşman’ın yemlenmesinde rol alan Mahir Kaynak’ın  anlatımlarından  hikayeyi derlediğimizde süreç şu şekilde başlıyor.

Mahir Kaynak ;  Sabahattin Savaşman yakalanmadan  beş altı ay önce,  Hiram Abas’la Kızılay’da karşılaştık. Bir cumartesi günü idi ve beni öğle yemeğine davet etti. Yiyip içip sohbet ederken konu teşkilattaki sızmalara  geldi. Usta bir istihbaratçı idi  karşındaki adım atmadan  kendisi atmazdı . Ben Savaşman’dan söz ettim. O güne kadar dikkatini çekmemişti. Kendisi de birkaç kişiden bahsetti. Ben Savaşman kadar önemli bir kişi daha var dedim. Mutabıktık. O da aynı kanaatte idi . Bir süre iki kişi üzerinde , teşkilat kademelerinin bilgisi dışında  araştırma yaptık. Daha sonra Savaşmandan hiç söz etmedi. Bir tesadüf son anda beni bu olaya bulaştırdı. Savaşman  o sıralarda Moskova’dan dönen İhsan Sabri Çağlayangil’in  SSCB ile  yaptığı anlaşmanın  metnini temin etmemi istedi . Bunun teşkilatın merakının olmadığını , bağlı bulunduğu servis adına istediğini anladım. İsteğini yerine getireceğimi söyleyip , alt kattaki Hiram Abas’a gittim. Olayı anlattım. Anlaşma metnini temin etmenin gereksiz olduğunu , bir anlaşma metni hazırlayıp  vereceğimi söyledim. Mutabık kaldık. Savaşmanı inandırmak için arabamın bozuk olduğunu  , kendi arabasını verirse hemen dışişlerine bir memur göndereceğimi söyledim. Tereddütsüz verdi . Memura Dışişleri Bakanlığına gitmesini ve  beş on dakika oyalanıp  dönmesi talimatını verdim. Amacım Savaşman şoförüne sorarsa inandırıcı bir senaryo oluşturmaktı. Dairede bir hanım memurun yardımı ile  anlaşma metni hazırlayıp , altına –üstüne çok gizli damgası vurduk. Savaşman’ a takdim ettim. Raporda Türkiye’nin Rusya’dan savunma silahları alma niyetinden de sözettim. Amerikalılar yutmasa bile  benim için önemli olan  gizli raporun gönderilmesi idi. O gün operasyon oldu. Savaşman yakalandı. Hiram ile birlikte izlediğimiz ikinci kişide aynı ölçüde başarılı olamadık. Emindik ama herhangi somut bir ipucu yakalayamadık.

Operasyonun nasıl gerçekleştiği konusu ile ilgili detayları, Eymür’den dinleyelim;

 Kıbrıs Harekâtından sonra Türk silahlı Kuvvetlerinin durumu ve hükümetin, askeri ve diplomatik konularda alacağı kararların gizlilik derecesi artmıştı. Amerika Birleşik Devletleri Türkiye'ye karşı ambargo kararı almış, karşılık olarak Amerikan üslerinin faaliyetlerini durdurmayı gündeme getirmiştik. Dostlarımızla ilişkilerdeki soğukluk istihbari alandaki işbirliğine de yansımıştı. Hızla silahlanan Yunanistan'dan saklanması gereken bilgilerin ABD ve İngiliz Haberalma Örgütleri kanalıyla bu ülkeye sızmaması için gerekli tedbirler alınıyordu. Bilgi teatisi ve işbirliği çok düşük seviyedeydi. Kıbrıs'taki Türk Silahlı Kuvvetlerinin miktarı, faaliyetleri, yabancı istihbarat kuruluşlarının ilgi odağıydı.

1975'de Ankara'ya, Bölge Daire Başkanlığı Takip Şube Müdürü oldum. Ankara Bölge Daire Başkanı YS Albay beni çağırdı. Verilen çok önemli, hassas bir görevdi. Teşkilat içinden birinin takip ve kontrole alınması isteniyordu. Hem de İstihbarat Başkan Yardımcısı. Konu vatana ihanet şüphesi ile ilgili olduğu için emri alıp hemen harekete geçtim. Savaşman'ın takip ve kontrole alınması istenildiği tarihte Hiram Bey Kontrespiyonaj yani Casusluğa Karşı Koyma Daire Başkanıydı. Amiri durumunda olan Savaşman'ın batılılarla ilgili çalışmalara özel ilgi göstermesi bu konulardaki evrakları bir müddet elinde alıkoyması dikkatini çekmiş, şüphelerinin doğruluğunu tespit için birkaç denemede bulunmuştuk. Denemeler neticesinde kanaatleri pekleşmiş, sonuçta bu tereddütlerini İstihbarat Başkanı NY Paşaya açmıştı. NY Paşa, Savaşman'ın Karargahtan çıkışını telsizle bizebildiriyor ve biz Savaşman'ın makam arabasını karargahtan itibaren kontrole alıyorduk. Savaşman takip ve gözetleme faaliyetinin başlamasından 4- 5 gün sonra bir akşamüstü Karargahtan elinde büyükçe bir evrak çantası olduğu halde çıktı. Hava erken kararıyordu.. İyi yapılan bir takibi en tecrübeli istihbaratçının dahi sezmesi zordu. Hedefin mehteranlar gibi ikide bir durup arkasını kontrol ederek yürüyüşü video ve fotoğraf ile dokümante edilmeye başlandı. Savaşman geç yaşta şoförlük öğrenen ve arabayı acemice kullanan birine benziyordu. Tecrübeli bir istihbaratçı hiçbir zaman bu şekilde anormal hareketler yapmaz, bir takım ustaca testlerle kontrolde tutulup tutulmadığını araştırır, en ufak şüphede faaliyetini ertelerdi.

Beklenen gün nihayet geldi. o günlerde karargahta Savaşman'a, bazı batılılarla ilgili ikinci derecede hakiki evraklarla birlikte kasıtlı olarak hazırlanmış sözde çok önemli bir faaliyetle ilgili evrak da arzedilmiş, Savaşman evrakları alıkoymuştu. Her zamanki gibi çantası ile çıkan Savaşman'ın hangi eve gideceğini merak ediyorduk. Bütün personel doğal olarak çok heyecanlıydı. Savaşman'ın bir başka adrese de gidebileceğini düşünüyor ve hata yapmamaya çalışıyorduk. Savaşman Çankaya'dan aşağıya Nenehatun Caddesinin altındaki eve doğru yürüyor, tereddütlü adımlarla kaderine doğru gidiyordu. Adres belli olmuştu. YS Albay heyecanla operasyon ekiplerine katılmıştı. Savaşman Onsager'in evine girdikten bir müddet sonra YS Albay, ben, teknik ekip, birkaç takip personeli apartmanın içine girdik. YS Albay'la Onsager'in kapısına kadar gelip kulağımızı dayayıp içeriyi dinlemeye çalıştık. Diğerleri merdivenlerde bekliyordu. İçeriden gelen konuşmalar anlaşılmıyordu. Bir ara üst üste çekilen ve bir fotoğraf makinasının deklanşör sesine benzeyen bir ses duyduk. Arada evin içinde gelip gidenlerin ayak sesleri duyuluyordu. Her şey bir anda oldu Birden kapı açıldı ve Lyle Onsager ile karşı karşıya geldik. Kocası Inarac de arkasındaydı. Ev sahipleri evi terk ediyordu ve Savaşman yanlarında yoktu. Aniden bir hata yapıp yanlış daire tespit edebileceğimizi düşündüm. YS Albay ayağını araya koyarak kapıyı yüzümüze kapatmak isteyen ev sahiplerine mani oldu; kapıyı iterek önde biz, arkada ses ve film ekibi ve de diğerleri içeriye girdik. Koridorun sağında oturma salonu vardı. Salonda Savaşman ve gözlüklü bir şahıs ayakta duruyorlardı. Bizi gören Savaşman birden paniğe kapılıp sağa sola koşuşmaya başladı. Takipçiler hemen onu yakaladılar. Gözlüklü şahıs kanepenin önünde duran bir takım evrakı telaşla ceketinin iç cebine attı. YS Albay’ın müdahale edip bunları almak istemesi üzerine şiddetle mukavemet ederek boğuşmaya başladılar. Sert bir şekilde müdahale etmem üzerine şahıs “Diplomat, diplomat” diye bağırmaya ve İngilizce olarak dokunulmazlığı olduğunu söylemeye başladı. Kendisine casusluk faaliyeti ile diplomatlığın bağdaşmadığını, cebindekileri çıkarmadığı takdirde zor kullanacağımızı söyledim. Bilahare CIA mensubu William Philips olduğunu anladığımız şahıs sakinleşerek cep defterini, Savaşman'a imzalattığı para makbuzlarını, hüviyetini çıkardı, ceplerini boşalttı. Kanepenin önündeki sehpada gizlilik dereceli evraklar duruyordu.

Olay yerinden diğer evraklarla birlikte William Philips'in ajanda tipi cep defterini de almıştık. Defterde Savaşman'la kararlaştırılmış randevuları gözüküyordu. Küçük bir şekilde bu tarihlerin yanına SS diye yazmıştı. Küçük küçük şifreli yazıldığı anlaşılan başka ibareler de vardı. Gözüme belli tarihlerin yanında aynı şekilde küçücük yazılmış M. Ali yazısı takıldı. YS Albay'a gösterdim. “Yoksa o da mı?” dedi. Bilahare “Belki resmi randevularla ilgilidir” dedi.

Hiram Bey'in kanaati Savaşman'ın İran'da Askeri Ataşelik yaptığı zaman angaje edildiği idi. Ancak Savaşman Amerikalılara hizmetinin bir yıl gibi yakın bir tarihte başladığını belirtiyordu. İlk önceleri İngilizlerle olan ilişkisini de gizledi. Güvenlik Caddesindeki evi bildiğimizi anladığı zaman o evde SIS'den (İngiliz Gizli Servisi) Robin Seeley ile buluştuğunu, her iki servise de birbirinden habersiz hizmet ettiğini bildirdi. Suçüstü sırasında elde edilen para makbuzlarından Savaşman'a o ay ki maaşının yanı sıra üstün hizmetleri dolayısıyla bir maaş kadar ikramiye verildiğini anlamıştık. Esasen bu para dolar olarak Amerika'da bir çöpçünün alabileceği kadar düşüktü. Savaşman ise buna karşılık Kıbrıs'taki askeri gücümüz, MİT'in kontrol altında tutuğu batılı istihbaratçılar ve faaliyetleri gibi yüzlerce önemli konuda bilgi aktarmıştı. Devletin hayatı, çok gizli milli bilgileri ucuza satılmıştı. Sorgusu kısa sürmüştü. Kendisine iyi muamele etmiştik.  Askeri Mahkemeye giderken gözyaşları içinde sarılarak veda etti, bizleri yorduğu için özür diledi.

Olaydan sonra Hamza Gürgüç Paşa ABD ve İngiliz Servis Başkanlarına ağır bir mektup yolladı. Her iki servisten de gelen cevapta özür dileniyor, bu tip faaliyetlerin bir daha yapılmayacağı belirtiliyordu.

Bu operasyondan birkaç yıl sonra Hiram Abas, Mehmet Eymür ve operasyonda yer alan kişilerin ev adresleri, fotoğrafları ve hayat hikâyeleri bir gazetede yayınlanıyor.   Hiram Abas öldürülene kadar gazetede afişe edilen evde kalmaya devam etti. Amerika ve İngilizlere çalışan bir casusa dokunmanın bedeli ağır bir şekilde ödetildi ve Hiram Abas 26 Eylül 1990 yılında, yani 30 yıl önce bugün şehit edildi. Ülkesi uğruna sessizce mücadele etmiş bütün kahramanları saygı ile yâd etmek ve ülkemizin yetiştirmiş olduğu kahramanların yapmış olduğu başarılı işleri yazmak bu konularda çalışan kişilerin boynunun borcu olmalıdır.  Başkalarının hikâyelerine öyküneceğimize kendi değerlerimizi tanımak ve tanıtmamız gerekiyor.

26.09.2020 13:01

Espiyonaj ve kontrespiyonaj istihbaratın temel branşlarıdır. Espiyonaj casusluk ve bilgi toplama operasyonlarının genel adıdır. Kontrespiyonaj ise casusluğa karşı koymaktır; istihbarata karşı koyma ile karıştırılmamalıdır. Her ülke, yatak odasındaki sırlarını korumak ve başka ülkelerin eline geçmesini engellemek için kontrespiyonaj faaliyeti yürütür. Böylelikle dış güçlerin kendi ülkesinde yürüttüğü casusluk faaliyetlerini kontrol altına almaya çalışır. Ancak bilinenin aksine, bu rekabette istihbarat servisleri arasında ilginç bir centilmenlik anlayışı vardır ve karşılıklı profesyonel bir saygı olduğu da söylenebilir. Çünkü her servis kendi ülkesinin çıkarları doğrultusunda, hedef aldıkları ülkenin sırlarını çalmakla vazifelidir. Bu yüzden “karşı casusluk” faaliyetleri oldukça zeka isteyen, nazik ve riski yüksek faaliyetlerdir. Bir espiyonaj personelinin hasım bir ülkede etkin haber ağı kurabilmesi için maskesinin sıkı olması gerekir. Çünkü diplomatik dokunulmazlığı olmayan bir illegal istihbarat görevlisi hata yaptığında ya hapse mahkum olur veyahut canından olur. Bu durum, hedef ülkenin yatak odasına ne kadar girebildiği ile alakalı olarak değişir. Kontrespiyonaj ekipleri ise, bir kuyumcu titizliği ile hedef casusluk ağını inceleyerek rakip servisin haber ağındaki açığını tespit etmeye çalışır. Açık tespit edilene kadar, hedef farklı şekillerde izlenebilir. Bazen tacize varacak şekilde rahatsız edici bir tavır ile izlenirken, bazen de hissettirilmeden, hedefin rahat hareket etmesi sağlanarak izlenir. Burada bütün amaç hedefin hata yapmasını sağlamaktır. Bir nevi zeka savaşı ile rakibi alt etme işidir. Bu mücadelede, rakibi etkisizleştirmek için hedefin iş yapış tarzı ve psikolojik profili göz önünde bulundurularak tuzak hazırlanır. Sonrasında hedefin düşmesi için sabırla beklenir. Çünkü bir avcının en zayıf olduğu an, avına yaklaştığı andır. Burada şu hususu açmak gerekir: Her tuzağın üstü, rakibin aklına gelmeyecek şekilde örtülür ve böylelikle hedeften bütün kontrolün kendisinde olduğunu düşünmesi istenir. ‘Walk In’ (kendi gelen) denilen kaynak türleri, genellikle bu tarz tuzaklarda kullanılır. Ama dikkatli, disiplinli ve ciddi istihbarat örgütleri bu tuzağa düşmezler. Çünkü “kendi gelen” denilen kaynaklar, istihbarat örgütlerinin genellikle çalışmak istemeyeceği türde elamanlardır. Bu konunun daha iyi algılanması için misal vermek yararlı olacaktır.

Çekoslovakya pasaportu ile Fransa’da oturan genç bir Rus istihbarat görevlisi, Fransızcasını geliştirmek için Sorbona Üniversitesi Antropoloji Bölümü’ne kayıt yaptırır. Okulda çevre edinmek ve dilini geliştirmek için arkadaşlıklar kurar ve muhtemel hedefler için araştırmalar yapar. Sınıf arkadaşları içerisinde sosyalist bir dergiyi okuyan genç dikkatini çeker ve yaklaşır. Genç fakirdir ve ailesini geçindirmek, hasta olan annesine bakmak için ek işlerde çalışmaktadır. Birgün ailesinin geçimini sağlamak için okulu bırakması gerektiğini, ondan borç aldığı 800 frangı uygun zamanda ödeyeceğini söyler. Rus, 500 frang daha borç verip üzülmemesini söyler. Fransız genç, okuldan ayrılır ve uzun bir zaman ikili arasındaki iletişim kopar. Birgün Rus istihbaratçı, kullandığı güzergahlardan biri olan bir caddede Fransız genci görür. Kısa bir selamlaşmadan sonra, Fransız genç, Fransız genelkurmayında fotoğrafçılığa başladığını, evlenmek için para biriktirdiğini ve annesine bakabilmesi için kazandığı paranın yeterli olmadığını, ek iş arayışlarında olduğunu belirtti. Ayrılırken, Rus arkadaşını ailesi ve nişanlısı ile tanıştırmak istediğini belirterek, telefon numarasını verdi. Rus istihbarat görevlisi, Fransız genelkurmayının surlarında bir gedik açtığını düşünerek, durumu yöneticisine bildirdi. İstihbarat görevlisi ve yöneticisi, Fransız genç ile nasıl tanışıldığının, kurulan ilişkinin ne şekilde seyrettiğinin detaylı analizini yaptılar. Ve nihayetinde evlenmek ve hayatını idame ettirmek için bir gelire ihtiyacı olan bir Fransız olduğu fikrinde uzlaştılar. Artık motif belli idi, paraya ihtiyacı olan bu gence, hayatını sürdürebileceği parayı verdikleri takdirde, Fransız ordusuna girebileceklerinden emin oldular. Ayrıca gencin üniversite döneminde elinden düşürmediği sosyalist dergiyi de göz önünde bulundurarak, Sovyetlere çalışmak için ideolojik bir engellin de ortada olmadığı kanaatine vardılar. Sovyet istihbarat yetkilileri için her şey yaşamın olağan akışına uygundu ve tuzak kokusu almadılar. Çünkü Fransız genç, ajite edici davranışlarda bulunmadığı gibi Rus’u tuzağa çekmeye yönelik bir girişimde de bulunmamıştı. Bütün bu iletişimde kontrol Rus görevlide görünüyordu. Fransız, “kendi gelen” değildi, üstelik angaje etmeye karar veren de Rus’tu. Nihayetinde Fransız’ın bütün yaşamı didik didik edilmesine rağmen anlattığı hikaye tutuyordu. Maskesi sıkı idi. Raporu Moskova’ya gönderip, operasyon için onay beklediler. Bu süreçte Moskova merkezinin eline Fransız Karşı İstihbarat Bölümü’nde çalışan bir kaynağın raporu ulaşır. Raporda Sorbona Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nde okuyan Çekoslovak şahsın, Sovyet Rusya vatandaşı olduğu ve NKVD’ye (KGB’nin eski adı) çalıştığı yazmaktadır. Yine raporda, genç bir Fransız istihbarat memurunun bu iş için görevlendirildiği de belirtiliyordu. Bunun üzerine NKVD, personellerini geri çekti ve bütün haber ağını dondurdu. Bu zekice ve ustaca kurgulanmış tuzak, istihbarat örgütlerinin hedeflerinin atabileceği adımları en ince ayrıntısına kadar nasıl hesapladığını göstermektedir.

Fransız’ın sosyalist dergiyi okuması, maddi durumunun kötü olduğunu göstermesi, kışkırtıcı davranışta bulunmaması ve Rus ile tesadüfen karşılaşması, bütün bunlar avcının iştahını kabartıp hata yapmasını sağlamak içindi. Bu ustaca girişim NKVD tarafından takdirle karşılandı. Ancak bu örnek bize insan zihninin örtülü bir biçimde nasıl manipüle edildiğini de göstermektedir. Kavram dünyamız, sırrı anlamlandırma biçimimiz ve iş yapış tarzımız, bir profesyonel için bir sonraki adımımızın ne olacağını tahmin etmek için kullanılan basamaklardır. Eğer hedefseniz, en güçlü ve rahat hissettiğiniz anda av olmaya hazırsınız demektir.

21.09.2020 11:53

Bir konu hakkında değerlendirme yapılırken, ele alınan olguların dayanaklarını oluşturan bilginin zayıf veya güçlü olmasına bakılmaksızın, inşa edilen fikir içindeki yerinin ne olduğu üzerinde durmak gerekir. İnanç, yapısı itibariyle psikolojik bir durumdur ve inanan kitlenin hassasiyetlerine saygı duyarak anlamaya çalışmak doğru tasvir için gereklidir. Bu bağlamda mezhep yorumları da kimilerine göre bir nevi sübjektif yorumlar içeren bir inanç sistematiğidir. Bundan dolayı, bir yorumu çürütme veya doğrulama gayretine girmeden, bahse konu yorumun nasıl ve ne zaman ortaya çıktığı, nasıl sistematikleştirildiği ve inancın bileşenlerinin ne olduğuna bakmak metodolojik açıdan zaruridir.  Günümüzde büyük kutuplaşmalar yaratan yorum farklarının tarihteki küçük farklılaşmalardan doğduğunu tespit etmek gerekir.  Kanaatimizce mezhepsel farklılıklarda, Hz. Peygamber döneminden sonra oluşan yönetimsel itilafların tarihsel süreç içinde derinleşerek yeni bir fıkhı ve hukuki yoruma dönüşüp kurumsallaşması ile oluşmuştur.

Bütün İslam mezhepleri, Hz. Peygamberin ölümünden sonra daha çok, sosyo-politik ve sosyo-psikolojik nedenlerle ortaya çıkmıştır. Bütün mezhepler kendilerini doğrulamak için, kökeninin Hz Peygamber dönemine dayandığı iddiasındadır. Mezheplerin oluşumu sosyal psikoloji açısından incelendiğinde ayrışmanın temeli daha net bir biçimde görülecektir.

Kitlesel travmalar ve kanlı olaylar, kitlelerde dört tür tepkiye yol açar: bunlar;  radikalleşme, mevcut kültürel geleneklerde değişiklikler, ortak bağlantı nesneleri olarak anıtlar inşa edilmesi ve travmanın kuşaktan kuşağa aktarılmasıdır. Hz. Peygamber sonrası yaşanan olaylarda Müslüman toplumu bu gerekçelerle ayrışmaya başlamış, bu ayrışmayı kuşaktan kuşağa aktararak kurumsallaşması sağlanmıştır. Günümüzde Şii’ler için kutsal olarak görülen türbelerin ve kutsal yerlerin Şii kitlenin mobilizasyonu için önemli bir isteklendirme unsuru olarak kullanılması tarihsel travmaların toplumsal psikolojinin oluşmasına ne gibi bir etkisi olduğunu gözler önüne sermektedir.

 Hz. Osman’ın ve Hz. Ali’nin şehit edilmesi ve Kerbala hadisesi bütün Müslüman toplumların hafızasında ciddi bir travma niteliği taşımaktadır. Bu travma,   önemli şahsiyetler etrafında kümelenen kitle tarafından kuşaktan kuşağa aktarılmış ve zamanla bu durum kendini ötekinden ayırmak için kullanılmıştır. Bu ayrışma sadece siyasi düzeyde değil itikadı, kültürel boyuta da taşınmıştır. Bu perspektiften bakıldığında; Şiiliğin, Hz. Peygamber döneminden Kerbela sonrasına uzanan hadiselerin yorumlanması, sistematik bir mezhep olarak ortaya çıkması 5.ve 6. İmam dönemlerinde olduğunu söylemek mümkün. Yukarıda bahsettiğimiz olayların her biri,  mezhep yorumuna kaynaklık eden olaylardır.

Vamık Volkan; toplumsal kimliğin oluşmasında bazı temel etmenlerden bahsetmektedir: Seçilmiş zaferler, seçilmiş travmalar, ötekilerin olumsuz özelliklerinin kimliğe dâhil edilmesi ve semboller… Volkan’ın bu tanımlaması, siyasi olarak ayrışma yaşayan topluluklarının öteki ile olan bütün bağını kesmek, kendini yeniden tanımlamak için dini yorumlama biçiminde de farklılaşmaya gidilebileceğini göstermektedir. Bütün iktidar mücadelelerinin toplumda meşruluk kazanmak adına farklı motife bürünmesi doğaldır. Emevi-Haşimi çekişmesi ile başlayan ilk iktidar mücadelesi, İslamin genişlemesi ile dini bir hüviyete bürünmüş olduğunu söylemek mümkün.  Bu siyasi ayrışma zaman geçtikçe kimliğin bir parçası haline gelip, itikadı, fıkhî farklılaşmayı beraberinde getirmiştir. Günümüzdeki farklı mezhebi yorumların birbiri ile konuşacak bir diyalog zemini bulamaması, bu tarihsel travmanın toplumların hafızasına işleyerek aktarmasından kaynaklanmaktadır.

14.09.2020 11:10

Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, katıldığı bir televizyon programında, CIA’nın kendisine lojistik ve finansal destek karşılığında İstanbul’da Afgan öğrencilerin eğitilmesini önerdiğini açıkladı. Ünlü, Taliban’ın sahadaki gücünü kırmak için eğitilmesi öngörülen bu öğrencilerin, silahlı direnişi reddedecek şekilde eğitilmesinin istendiğini, bu teklifin de en yakın tanıdığı aracılığı ile CIA tarafından yapıldığını ve teklife de menfi cevap verdiğini belirtti. Bir istihbarat servisi Türkiye’deki bir tarikat lideri ile neden ilgilenir, istihbarat örgütleri ile dini örgütler arasındaki girift ilişki nasıldır, sorularının cevabı verilmek zorundadır. 

NATO’nun batı bloğunda yer alan ülkelerde komünizmle mücadele bağlamında oluşturmuş olduğu yer altı örgütlerinin içeriğinin dikkatle tahlil edilmesi gerekiyor. Bu yer altı teşkilatlarının içinde sol, sağ, dini birçok örgütün yer aldığı bilinmektedir. Bütün bu örgütlerin temel amacı, Sovyetlerin Batı sisteminde yer alan ülkelerdeki nüfuzunu engellemek ve kontrollü örgütler yolu ile mücadele etmekti. Sol örgütler, Sovyetlerin ideolojik alt yapı kurmasını içerden engellemek gibi bir fonksiyon icra ederken, sağ ve dini örgütler ise Sovyetlerin ideolojik argümanlarının topluma tesir etmesini engelleme vazifesi görüyordu. ABD’nin FM3116 numaralı kontrgerilla talimnamesinde, kontrgerilla operasyonlarında din adamlarından istifade edilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Peki, o dönemde Gladyo imamlarının görevi neydi? Komünizme karşı fikri ve ilmi mücadele etmekti. Genel Kurmay Eski İstihbarat Başkanı Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Fetullah Gülen’in, Gladyo’ya bağlı “beyaz kuvvetler” adlı bir birime askerlik döneminde alındığını ifade ediyor. ABD’ye gidene kadar, süreçteki bütün destek bu birimin askeri ve istihbarat bürokrasisi içindeki unsurları tarafından sağlanıyor. 1980 darbesinde, Türkiye’nin her yerinde aranmasına rağmen, elini kolunu sallayıp gezebilmesi bu destekten ötürüdür. 28 Şubat döneminden sonra ABD’ye gidişini sağlayan, dönemin kudretli paşasının olduğu iddiası da bulunmaktadır.

Soğuk Savaş bittikten sonra Sovyet tehdidine göre yapılandırılmış bu yer altı örgütlerinin de yeni konsept bağlamında kullanılma süreci başladı. Soğuk Harp’in bitmesinden sonra tek gayeleri vatanı kurtarmak olan ülkücülerin bir kısmı, bilinçli bir biçimde mafya sistemine entegre edildi ve bazıları ise tetikçi olarak kullanıldı. Örneğin, Özal suikastının tetikçisi olan Kartal Demirağ’ın, bir eczacı başkanlığında yapılanan Gladyo’nun Ege bölgesi hücresinin bir üyesi olduğu ortaya çıktı.  Toplumda karşılık bulan dini soslu tarikatlar ve cemaatler vasıtasıyla Türk devleti içinde yapılandılar ve devletin kimyasını bozuldu. FETÖ’nün Türkiye içindeki yapılanması buna örnektir.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra, FETÖ belasını gören Türk toplumunun, dini yapılara olan duygusal bağı ciddi anlamda sarsılmıştır. Burada hemen şunu vurgulamak gerekiyor; bütün dini cemaat ve tarikatları aynı kefeye koyup, hepsinin tasfiye edilmesi gerektiği gibi toptancı bir görüş kesinlikle kabul edilemez. Ama iç ve dış mahreçli bazı güçlerin, Soğuk Savaş Dönemi’nde kendi kullandıkları güdümlü yapıların foyalarının ortaya çıkmasını kolaylaştırarak, kötü örnekler üzerinden bütün dini yapıları töhmet altında bırakmak gibi bir strateji izledikleri görülmektedir.  Operasyon aygıtı olarak kullanılan dini motifli yapılar ile diğer tasavvuf ehli yapıların net bir biçimde ayrılması gerekir. Kanserli yapıları devlet cerrah titizliği ile temizlemeli, bütün vücuda yayılması engellenmelidir.  Çocuk istismarcısı Fatih Nurullah gibi bir müptezelin ilişkiler ağı, Avrupa’da ve Afrika’daki faaliyetleri göz ününde bulundurulduğunda, bu organizasyonun hangi istihbarat servislerinin taşeronu olduğu görülecektir. Bu tür yapıların denetlenmesi için devletin iyi işleyen bir denetleme mekanizması kurması gerekiyor. Doğru bir denetim mekanizması kurulamadığı sürece bu çürümüş yapılar bu ülkeye gönülden bağlı samimi Müslümanlara karşı psikolojik harekat olarak kullanılacaktır. Haliç Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Erol Mütercimler’in imam hatip mezunlarına yönelik söylemiş olduğu, “İmam hatipten sapık çıkıyor.” sözü bu amaca matuf bilinçli bir sözdür. Mütercimler gibi kontrollü bir kişinin bu sözü duygusal bir husumetle söylemiş olması mümkün değildir. Bu söz ile samimi Müslümanları da töhmet altında bırakmak, uygulanmak istenen bir stratejiyi ele vermektedir. Bu strateji, kendi yarattıkları kuklaların kirli çamaşırlarını ortaya dökerek, bütün tarikatlar ve dindar Müslümanlar böyledir algısı yaratıp, doğru yolda olan kitlelerin de baskı altına alınma gayretidir. Erol Mütercimler’in, Türkiye’deki Gladyo yapılanmasını ilk elden dinlemiş, bütün teferruatlarına vakıf biri olarak bu sözleri söylemesi iki kere düşünülmelidir. Ancak devlete ciddi sorumluluklar düşmektedir. Birilerinin kuklası olan müptezelleri ve samimi Müslümanları ayıracak ve denetleyecek bir mekanizma kuramadığı sürece, hem bu çürümüşlüğün içinde bütün yabancı istihbarat örgütleri bu alanı istismar edecek hem de ortaya çıkan sonuçlar dindar Müslümanlara yönelik psikolojik harekat olarak kullanılmaya devam edecektir. Başkalarının girebileceği çatlaklar bırakmamamız gerekiyor. Devlet işe Gladyo’nun imamlarını tespit etmekle başlamalıdır. Bir de bu açıdan bakalım…

11.09.2020 16:50

Erdal Şimşek: İran devlet aygıtının içindeki iktidar kümeleri ve sistemin kurgusunda yer alan kurumların rolü hakkında neler söylersiniz, Buna ek olarak iç ve dış politik karar alma süreçleri nasıl işliyor?

İran’ın devlet aygıtında ülkenin varlığını ve geleceğini büyük oranda etkileyecek olan bütün iç ve dış siyasetteki kritik olaylar da ve meseleler de en esas karar verici merci Dini Liderdir. Her daim kritik anlarda müdahale hakkı vardır, çünkü devletin bekasından en esas sorumlu merci Velayet-e Fakih’dir. Velayet-e Fakih kuramı 1960’larda Ayetullah Humeyni tarafından Şia mezhebinin “İmamet ilkesine - İmamların Olmadığı Dönemde Ne Yapmak Gerekir?” sorusuna göre kuramlaştırılmıştır. 1979 İran İslam Devriminden sonra Anayasanın 110. Maddesiyle uygulamaya konulmuştur.

Velayet-e Fakih

Anayasa, Velayet-e Fakih kurumuna yasama, yürütme ve yargı erklerini denetleme hakkı tanımıştır. İran İslam Cumhuriyeti’nin genel politikalarını belirlemek ve denetlemek yetkisini tanımıştır. Silahlı kuvvetler genel komutanıdır. Savaş, barış, cumhurbaşkanının azli ve referandum gibi önemli kararları verme hakkına sahiptir.

Uzmanlar Meclisi

Uzmanlar Meclisi, İran dini liderini seçme, denetleme ve gerektiğinde azil yetkisine sahiptir. Uzmanlar Meclisi üyeleri sekiz yıllığına doğrudan halkın oyuyla seçilmekteler. Uzmanlar Meclisinin diğer kurumlardan farkı, onun göreli bir özerkliğe sahip olmasıdır. Nitekim Uzmanlar Meclisi kendi yasasını düzenleme ve kabul yetkisine sahiptir. Uzmanlar Meclisi tarafından 1989’da Ayetullah Seyit Ali Hamaney’i dini lider olarak seçilmiştir.

Anayasa Koruma Konseyi

Anayasa Koruma Konseyi (AKK),Anayasa'nın uygulanmasını denetleyen, gücünü ve etkisini sürdürülebilir kılan anayasal olarak atanmış 12 üyeye sahip kurumdur. Konsey, dini ve hukuki denetimler yaptığı için üyelerin yarısı din adamı, yarısı hukukçudur. 6 üye Dini Lider tarafından ve din adamları arasından atanıyor. 6 üye ise İslami Şura Meclisi tarafından ve hukukçular arasından seçiliyor. Konsey Türkiye ile kıyaslandığında Yüksek Seçim Kurulu ve Anayasa Mahkemesi’nin bir çeşit birleşimi gibi görülebilir.

Cumhurbaşkanlığı

Cumhurbaşkanlığı kurumu İran tarihinde ilk kez İslam Devrimi’nin kabul etmiş olduğu Anayasa ile yürürlüğe konulmuştur. 1989 Anayasa değişikliklerinde Cumhurbaşkanına oldukça önemli yetkiler verilmiştir.

İran’da dini Liderden sonra cumhurbaşkanı ülkenin en yüksek resmi yetkilisidir. Anayasayı uygulamak, üç erkin ilişkilerini düzenleme ve yürütme gücüne başkanlık etmek Cumhurbaşkanının esas vazifesidir. 

Cumhurbaşkanlığı süresi dört yıldır. Halkoyu ile seçilen cumhurbaşkanı art arda iki defadan fazla seçilme hakkına sahip değildir. Anayasa Koruyucular Konseyi seçimin “usulüne uygun” yapıldığını onayladıktan sonra Dinî Lider tarafından yetki verilir.

İslami Şura Meclisi

İslami Şura Meclisi, tek meclisli yasama organıdır. Dört yıllığına seçilen 290 üyeden oluşmaktadır. Meclis yasama faaliyetini yürütür. Uluslararası antlaşmaları değerlendirir ve bütçeyi onaylar. Tüm meclis üyeleri ve meclisteki tüm yasama çalışmaları, Anayasa Koruma Konseyi tarafından onaylandığı zaman yürürlüğe girer.

Maslahat Konseyi

Maslahat Konseyi, 1997'de kurulmuştur. Maslahat Konseyi, Meclis ve Anayasa Koruyucular Konseyi arasındaki anlaşmazlıklar konusunda karar verme yetkisine sahiptir. Kurum ayrıca dini lidere danışmanlık vazifesini taşımaktadır. Amacı, devlet mekanizması içindeki siyasal kurumlar arasında ortaya çıkan anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak, uyum ve eşgüdümü sağlamaktır.

İran Devlet aygıtının içindeki iktidar kümeleri ve ek olarak iç ve dış politik karar alma süreçleri temel itibarıyla sistem içi ikilem arasındaki patlaktan kaynaklanan iki birbirine sınırlı zıt küme iktidarının karşılıklı mücadelesi ile şekillenmektedir. 1988’den itibaren Dini Lidere karşı şekillenmiş olan güç kümesi Hüccet-ül-İslam Refsencani tarafından Neo-liberalizm çizgisi üzerinden idare edilmiştir. Bu kesim 1997 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanan Muhammed Hatemi döneminde Uluslararası medya özellikle batı eksenli medya tarafından Reformist kesim olarak ön plana alınmıştır. Günümüz de bu kesim, Cumhurbaşkanı Hasan (Fridun) Ruhanı ile dini lidere karşı koymaya çalışıyorlar.

Reformist kesim, sözde Neo-liberalist ve demokratik değerleri ön plana alarak Çin ve Rusya karşıtı Atlantikçi bir güç kümesi olarak hareket etmektedir. Bu kesimi diğer gruptan farklılaştıran en önemli esas cihet, bunların tamamen Türk karşıtı ve yapay Pers kimliği üzerinden yürümeleridir.

Reformist kesim, ister Refsencani, Hatemi, Mir Hüseyin Musevi, Rahim Meşayi, Kerubi veya günümüzdeki Cumhurbaşkanı Ruhani olsun, hâkimiyet içi çekişmelerde istediklerini uygulama gücü bulmadıklarında hemen Anglosakson eksenli dış muhalefeti kışkırtmak, sokak isyanlarını tetiklemek ve ABD tarafından yapılması istenen yaptırımları profesyonel şekilde kendi çıkarları doğrultusunda kullanma eğilimleri içindeler. Bu defalarca tekrar edilmiş bir yöntem olarak reformistler tarafından uygulanmıştır. Başka bir ifade ile Atlantikçi kuvvetlerle beraber şekilde mevcut devlet yapılanmasını değişmeye çalışmaktalar. Ancak reformistlerin bu taktiksel gidişleri hem iç muhalefet hem de Anglosakson eksenli dış muhalefet arasında güven kaybına neden olmuştur. Başka bir ifade ile Atlantikçi Reformist muhalefet, esas alternatif olmaktan çıkmakta ve yeni, bağımsız, halkla yürüyen, ekonomik sorunlara gerçek çözüm getirebilecek etkin ve güçlü bir muhalefete ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yeni muhalefetin etnik meselelere ağırlık vermesi başarı oranını oldukça yükseltecektir. 1925’den beri çözülmemiş etnik meselelerin, biran önce demokratik değerler üzerinden çözülmesini esas gaye olarak ileri sürebilmesi ve onlara gerçekçi makul çözüm getirebilmesi, İran’ın birçok alanda önünü açacaktır. Buda bağımsız ve halkla yürüyen içerideki Türk ve gayri Türklerin bir araya gelerek güçlü bir muhalefet oluşturmasıyla mümkündür. Başka bir ifade ile Atlantikçilere oynayan Reformistlerin dönemi bitmiştir ve bu gerçek muhalefet boşluğunu Türk ileri gelenleri başta olmakla diğer etnik kesimlerin temsilcileri tarafından doldurulmasına yer açmak zorunda bırakılmaktadır.

Klasik İslam devletçiliğini reddeden Modern Ulus-Devlet Türkiye’si ile Klasik Türk Devletçiliğinin inkârına ve yapay Pers kimliğine dayanan Modern Ulus-Devlet İran’ı aynı kısır döngülere mahkûm edilmişlerdir.

Hasan Mesut Önder: Türkiye ve İran yer yer rakip yer yer ittifak içinde olan iki bölgesel güç… Bu iki bölgesel güç arasındaki ilişkilerinin stratejik seviyeye yükseltilebilmesi için İran devlet kurgusunun nasıl olması gerekir. Çünkü her ne kadar iyi komşuluk ilişkilerimiz olsa da İran’ın Türk modelinin ötekisini temsil ettiğine dair görüşler var. Orta ve uzun vadede Türk İran iş birliğinin hangi kurgu ile stratejik seviyeye yükselebileceğini düşünüyorsunuz?

İran ile Türkiye asırlardan beri birbirinin ne ölmesini ne de büyümesini istemeyen iki kardeş gibidir. Geçmiş tarihi süreçleri incelediğimizde İran-Osmanlı çoğu zaman karşı karşıya iki rakip ülke gibi çıkmış olsalar da 19.yüzyılın yetmişli yıllarına kadar kısmen ittifakta yürüdüklerine ve yetmişli yıllardan sonra ise kesintili, bazen tartışmalı bir şekilde devam ettiğini görmekteyiz. İran ile Türkiye en azından jeopolitik konumlarına göre birbirine mahkûmdur.

Tarihe göz atmamız ders almamız açısından önemli olur diye düşünüyorum. Klasik İslam devletçiliğini reddeden Modern Ulus-Devlet Türkiye’si ile Klasik Türk Devletçiliğinin inkârına ve yapay Pers kimliğine dayanan Modern Ulus-Devlet İran’ı aynı kısır döngülere mahkûm edilmişlerdir. Mustafa Kemal Atatürk, Türk Düşünce Sistemine dayalı ortaya koymuş olduğu Türk Tarih Tezi ve Türk Devlet Kuruculuğu ile bu kısır döngüyü delmek istediyse de mümkün olmadı.

Britanya Başbakanı Benjamin Disraeli’in 1870’lerden itibaren bölgedeki esas rakibi olan Rusya’ya ve Çar Rusya’sının esas bölge müttefiki olan ve Türk-Acem dünyasının manevi merkezi konumunda bulunan İran’a karşı, uzun süreden beri Türklükten uzak duran Osmanlı üzerinden Türklüğün yeniden ön plana alınması ve Sibirya’ya ve Rusya’nın içlerine kadar uzanan Türk toplumlarını Çar’ın müttefiki İran’ın manevi etkisinden çıkarmak ve Osmanlı üzerinden Rusya’ya karşı kullanma Jeostratejisini uygulanmaya konulmuştur. Bu siyasetin terkip hissesi olarak Türk karşıtı Firdevsi’nin Şah Name’sindeki İran-Turan karşı durması ve Turan birliğinin kurulması fikri bidayette Macar Vambrey tarafından 1868-1874 yıllarında ileri sürülmüş olup, Kalküta Enstitüsü üzerinden İran’a dayatılması için teorik zeminde işlenmekte olan yapay Pers Kimliği ile İran’ın Türk dünyasında etkisizleştirilmesi ve koparılıp atılması amaç edinilmiştir. Nitekim İngiltere hükümeti ilk aşamada Türklüğü ardınca da Hilafet meselesini o dönem geçici olarak desteklemekle Osmanlı imparatorluğunu Orta Asya’da Ruslara karşı kendisiyle müttefik bulundurmak maksadıyla bir aralık koltuklanmıştır. Bu Hilafet meselesini sonra Birinci Cihan Harbinde de Almanlar koltuklanmak istemişlerdir. Diğer taraftan İsmail Gaspıralı’nın 1883’den itibaren Kırım’da yayınlamaya başladığı “Tercüman” gazetesi o dönem ortak dil olan Çağatay Türkçesinde değil, tersine Osmanlı’da da kullanılan Batı Türkçesi ağırlıklı olarak yayın yapmış, Çağatay Türkçesinin yaygın olduğu bölgelerde dolayısıyla batı Türkçesini ortak dil olarak ön plana çıkarmıştır, Çar Rusya’sını İngilizlere karşı müttefik olarak gören İran’ın manevi etkisi altında bulunan Türk-Acem toplumlarını, Osmanlı üzerinden Ruslara karşı çevirmek siyaseti ve diğer taraftan Kalküta Enstitüsünün Hint-Avrupa ve Ari Irk teorisi İran’ın asırlarca manevi açıdan etkin olduğu ve birer parçası olduğu Türk dünyasından koparılmasına getirip çıkarmıştır. Ancak bu siyaset Osmanlı’nın hiç de hayrına olmadı. Hatta ortak Türkçe diye doğudan batıya ortak dil olma özelliği olan Çağatay Türkçesinin zararına Batı Türkçesi üzerinden başlanan faaliyetler de İsmail Kaspıralı’nın “Tercüman” gazetesi ile sınırlı kaldı. 1923’ten sonra Türkiye’de resmi Türkçe olarak ön plana alınan İstanbul Türkçesi de o dönem bu Türkçe ile oldukça geniş farklılıklar taşımaya başladı. Zeki Velidi Togan bu konuyla ilgili şu fikirleri ileri sürmüştür:

İsmail Bey’in Kırım lehçesi esasında umumî bir Türk edebî dili vücuda getirmek tecrübesi ise elbette sırf Projeden ibarettir. Zamanımız da Türkiye’de Türk dili, sesli harfleri tam olarak kullanmak esasında tespit edilirken, umum Türklerde müşterek hususiyetlerin eski edebî dilde ve Anadolu şivelerinde mevcut olanları bile terkedilerek, yalnız İstanbul şivesi ve onun da Avrupa zevkine yakın olan telâffuz şekilleri esas ittihaz edilmesi, umumî harp bidayetinden bugüne kadar batı ve doğu Türkleri arasında mübadelenin ve medenî münasebetlerin kâmilen inkıtaa uğramış bulunması ve Türk dilinin Rusya’da son yirmi yıl zarfında geçirmiş ve geçirmekte olduğu buhran devri, Gaspıralı’nın fikirlerini hayat sahasından uzaklaştırmıştır; Mamafih edebî dilin farklı olması. Türk kültür birliğini ihya harekâtına mâni olmaz. İstanbulluların Türkçe de ahengi, son yıllar zarfında Avrupa ve Levant dillerinin tesiriyle hâsıl olan yeni 'zevkler'e göre katı olarak değiştirmekte oldukları, bazı mütehassıslarca söyleniyor. Her halde Türkün esas ve müşterek millî malı olan kalın 'k' (q) ve 'sağır nun' (n) bırakılmakta, 'qız', ‘qış’ kelimelerin ortasındaki ‘I’ sesi de biraz daha incelmek temayülünü göstermektedir. Fransızcada ‘n’ kullandıkları halde, Türkçe ‘oğlunu gördüm’ ile ‘oğlunu, gör-düm’ tabirlerini, ‘onun oğlunu gördüm’ ve ‘senin oğlunu gördüm’ şekillerinde uzatarak kullanmayı tercih ediyorlar. Diğer Türk kavimlerinin, bilhassa Hazar ötesi lehçelerin bu 'q' ve 'n' hususunda İstanbul lehçesi lehine fedakârlık edecekleri tasavvur bile edilemez.

Bu tarihi faktı söylemekten temel amaç şu ki ister İran olsun ister Osmanlı veya Türkiye Cumhuriyeti olsun ne zamanki biri birine karşı istenilen bir yabancı güçten yana çıkış ettiklerin de hiç de iyi sonuçlar alamamışlardır. Tersine birbirine yakın ve anlayışlı davrandıklarında daha faydalı olabilmişlerdir. İki ülke arasında son yirmi yılda iyi ilişkilerin var olduğu gözükmektedir. Diğer taraftan çok da üzerinde durulmayan daha derin ilişkilerin mevcut olduğuna dair söylentiler de vardır. Ancak buna karşı her iki taraf özellikle de Türkiye bu iyimser yaklaşımla yanı sıra Atlantikçilerin İran’a yönelik alternatif sert projelerinde de kendini unutturmamağa çalışmaktadır.

İran’ın Türkiye’ye yönelik stratejisi büyük oranda açık ve nettir. İran, yukarıda bahsettiğimiz Avrasya Üçlüsü veya başka bir deyimle Avrasya Dörtlüsü olmakta ısrarlı ve kesin kararlıdır. Bu stratejik ittifakta ise İktisadi, ilmi, Teknoloji vb. alanlarda zayıf halka İran’dır. Zayıf olmasına rağmen yukarıda değindiğimiz çözmesi gereken en ağır meselelerle karşı karşıyadır. Bu ise bazen İran’ın kapasitesini aşa bilir. Bu Jeopolitik sınırlılıkları ve bazen mevcut kapasitesini aşabilecek olan bölgesel ve iç karışıklıkların karşısını almak ve makul bir hareketle çözüme kavuşturabilecek bir farklı ve daha yakın Stratejik Müttefike oldukça ihtiyacı vardır. Bu Strateji Müttefik, ancak Türkiye olabilir. Çünkü esas İran’ın kabul etmiş olduğu bu Avrasya Üçlü Stratejik İttifakı ya İran’ın 1921 öncesi gerçek milli asaletinin berpasıyla Avrasya’daki tarihi misyonunu hayata geçirme olanağı sağlayacak, ya da İran’ı iç karışıklıklarla iç savaşa sürüklemek isteyen Atlantikçilerin bölgedeki kan gövdeyi götürür savaşının birer parçası yapacaktır.

İran’ın yeniden Türk-Acem kardeşliğine dayalı Türk devlet Kuruculuğuna dönmesi teorik zeminde mümkün görülse de bunun uygulanmasına yönelik gerekli siyasi irade olmaya veya oldukça zayıf ola bilir. Bu alanda da Türkiye’nin İran’la ikili stratejik ittifakta hareket etmesi büyük oranda yardımcı olabilir. Başka ifade ile son yüz yılda manen mahvedilmek istenen İran Türklüğünün yeniden iadeyi hasiyeti söz konusu olur ve Türkiye’de kardeş devlet olarak destek vermiş olur. Bununla yanı sıra İran, Türk-Acem kardeşliğine yönelik vazifesini Türkiye ile paylaşabilir ve ortak bir şekilde Orta Asya, kuzey Hindistan, Kafkasya ve Orta Doğu’da Türk ve İslam dünyasına yönelik birlikte hareket edebilirler. Buda Türklük ve İslamiyet için yeni bir doğuş olur. Türkiye ya bunu seçer ya da İran’daki Türklüğün inkârına esaslanan yapay Pers kimliğini ön plana alanlarla, Atlantikçi kuvvetlerin İran ve bölgeye yönelik bölücü ve ayrılıkçı projelerinde beraber yürümeyi tercih eder.

İran, Türk Dünyasının birer parçasıdır. Bunu inkâr eden Vambery’nin İran-Turan efsanesi ve Kalküta Enstitüsünün Farisiye tarikatı üzerinden kuramlaştırmış oldukları siyasi düşüncedir.

Erdal Şimşek: İran’da ciddi oranda Türk yaşıyor.  Atlantikçi güçlerin, İran Türklerini, ülkenin istikrarsızlaştırılması ve parçalanması için çok önemli bir araç olduğunu düşündüğü biliniyor. Buna yönelik de çeşitli çalışmalar yapıldığı da basına yansıyan bilgiler arasında. İran Türkleri, nasıl bir İran tahayyül ediyor ve İran devlet sistemi içindeki konumunu şimdi ve gelecekte nerde görüyorsunuz?

Evet! Girişte söylediğimiz gibi İran, Türk Dünyasının birer parçasıdır. Bunu inkâr eden Vambery’nin İran-Turan efsanesi ve Kalküta Enstitüsünün Farisiye tarikatı üzerinden kuramlaştırmış oldukları siyasi düşüncedir. Bu siyası anlayışların oturtulmasıyla yanı sıra 1917-1921 arası yapılmış olan katliam ve soykırımla İran Türklüğü etkisizleştirilmiş ve Çengiz Han veraset hukukuna ve Emir Timur Soyundan gelme geleneğine dayalı Türk devlet kuruculuğu ortadan kaldırılmış ve yukarıda izahı verilmiş olan yapay Pers kimliğine dayalı sömürge devleti olarak kurulmuş olan Pehlevi’lerle Türklüğün inkârı sağlanmıştır.

60-70 yıl Türklüğe karşı olmazın faciaları yaşatılmıştır. Türkler kendi kanlarıyla kurup, koruyup kolladıkları vatanları olan İran’da “Ben bir Türk olarak var olmak istiyorum demesi asla mümkün olmamıştır.” Bu süreç 1988 Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin vefatından hemen sonra Atlantikçi kuvvetleri olarak karakterize edilen sözde Reformistler tarafından yeniden Türk karşıtı hareketlerinin atak yapmasına karşı toplumsal tepki olarak doğan itirazlar Türklüğün Milli Hareketi olarak ortaya çıkmıştır.

İlk aşamada Türklüğün sessizce, yumuşak bir tarzda çözüme kavuşturulması düşünülse de yasal olanaklarının kısıtlılığı bunu zorlaştırmıştır. Çünkü Anayasanın 15. Maddesi yegâne Fars diline resmi hukuki zorunlu devlet statüyü vermektedir. İran’da Türk dili ise bölgesel veya yöresel olarak halledilmesi gayri mümkündür. Çünkü Türkler İran’ın her bir eyaletinde kendini hissettiren yegâne millettir. Türkler, ortalama ülke nüfusunun yarısından fazlasını oluşturmakta ve devletin asli kurucu unsuru olarak izhar-i vücut ediyorlar. İran’da yapay Pers kimliğinin yegâne devlet kimliği olmasından yana çıkış eden ve sözün gerçek anlamında Türk düşmanlığıyla bilinen o dönem Reformist kesimin başında duran Hüccet’ül-İslam Refsencani bu meselenin güvenlik konusu yapılmasıyla dinç yolla çözümünü gayri mümkün etme yolunu tercih etmiştir.

O dönemden itibaren günümüze kadar bu mücadele kültürel ve siyasal alanda akıllı bir şekilde devam ettirilmektedir.

İran’ın Atlantikçilere karşı duruşunun tarihi nedenleri vardır. İran’ın siyasi tercihi Atlantikçilere karşı olan devletlerle yakın olmaktır. Tabi buda ABD başta olmakla Anglosakson devletlerini oldukça rahatsız ediyor. Buna göre Anglosakson devletleri baskı vasıtası olarak bütün etnikleri ve genellikle muhalefeti desteklemek kararı almıştır.

Ancak ABD ve diğer Anglosakson devletlerinin İran ile ilgili şubelerinin bilmesi gereken bir mesele vardır, o da şu ki, 1925’ten itibaren dayatılmış olan yapay Pers kimliği ile herhangi bir muhalefet oluşturmak ve azınlıkları da onların alt birimi olarak birleştirmek stratejisi ne başarılı olabilir ne de halk tarafından kabul görülür.

İran Türklerinin Milli Hareketi akıllı bir süreç yürütüyor. Amaçlanan asıl hedef, İran’da Türkleşmek üzerinden kültürel devrime nail olmaktır. Çünkü ülkenin asli kurucu unsuru olarak ülkenin hem de varlığından sorumludur. Milli Hareket, yalnız Türkleri değil hem de bütün – Tacik, Tat, Lor, Lar, Lek, Gilek, Kırmanci, Gurani, Surani, Beluc, Arap vb. azınlıkların yöresel ve bölgesel hak ve hukuklarının konvansiyonel şeklide tanınmasını amaç edinmiş fikri, medeni ve siyasi bir cereyandır. Bu konseptle hareket eden bir cereyanın Yapay Pers Kimliğini ön plana alan bir muhalefetin alt birimi olarak hareket etmesi mümkün değildir. Buna giden, yalnız kendine ihanet ve hainlik eden yolsuzun biri olabilir.

Yukarıda söylediğim gibi Atlantikçilerin birer memuru gibi hareket eden mevcut Reformist cereyanı bitmiş sayılmaktadır. Şu an bağımsız, halkla yürüyen, gerçek ve ciddi bir muhalefet için zemin oluşmaktadır. Türkler, Lor, Kürt, Arap, Beluc vb. kardeşlerini de yanlarına alarak son yüz yılın etnik sorunlarının yasal bir düzeyde giderilmesi ve mevcut toplumsal, kültürel ve ekonomik problemlere yönelik doğru çözüm getiren bir programla gerçek ıslahatçı muhalefeti oluşturabilir.

Güney Azerbaycan dâhil İran’ı ve Türklüğü bir bütün olarak savunan Milli Hareketin esas hayati gayesi Klasik Türk Devlet Düşüncesine dayanarak, Türk dilinin resmi hukuki zorunlu devlet dili olmasıdır. Bunun yolu da Türklüğü inkâra esaslanan dayatılan yapay Pers kimliğini savunan köken İranlı olmayan Pan Farsist kuvvetlerin içte ve dışta büsbütün çürütülmesidir. Milli Hareketin misyonu, Atlantikçilerin direktifleriyle tabiri caizse kendi katilinin yan kolu olarak hareket etmek değil, tam tersine onu çürütmekle kendi gerçek kimliğini var etmektir.

Biz vatanımız İran’a dayatılmış olan yapay Pers kimliğini çürütmek ve Tarihi Milli Asaletimizi ve Risâlet’imizi diriltmekle mükellefiz!

 

10.09.2020 16:02

Güney Azerbaycan sokaklarında, yüzbinlerce kişinin ‘Azerbaycan var olsun Rahim Bey azad olsun, sloganın aktörü olan İranlı Türk siyasetçi Rahim Cevadbeyli ile İran’ın ulusal kimliğinin bileşenlerini, İran Türklüğünü, İran devlet mekanizması içindeki güç dengelerini, İran devletinin yeniden yapılanma ihtimalini ve Türkiye ve İran ilişkilerinin hangi şartlarda stratejik seviye de ele alınabileceğini konuştuk. Cevadbeyli ile yapmış olduğumuz bu röportaj, İran çalışan gazeteci, araştırmacı ve akademisyenler için ciddi bir kaynak teşkil edeceğine inanıyoruz. Gazetecilik, sadece cari konularla ilgili kamuoyunu aydınlatmak değil, kalıcı akademik referans oluşturacak birincil kaynaklarında görüşlerinin görünür olmasını sağlamaktır.

1925 yılına kadar Türk bayraktarlığını yapan nüfusuyla, etnik yapısıyla bir Türk devleti ve yurdu olan İran, bir anda Pers oluveriyor!

Erdal Şimşek: İran ulusal kimliğinin şekillenmesinde, dinin, mezhebin ve etnik kimliklerin etkisini tarihsel perspektifte değerlendirebilir misiniz?

Öncelikle size ve yayın organınıza, bize ve bu önemli bir konuya yer ayırdığınız için teşekkür eder ve faaliyetlerinizde size başarılar dilerim.

İran’ın Tarihsel yapılanmasına yönelik hâkim Modern Ulus-Devlet tarihçileri tarafından ileri sürülmüş olan fikirler arasında oldukça geniş bilgi ve belge kirliliği mevcuttur. Bu hem İran’ın son yüz yıldaki resmi tarihçiliğinde hem de bütün bölge ve dünya tarihçiliğinde kendini göstermektedir. Bu da İran arazisindeki Devlet yapılanmasının oldukça derin köklere sahip olmasından ve şark âlemindeki dinsel ve kültürel etkisinin yüksek olmasından kaynaklanıyor olması gerek.

Tarihçiler tarafından tartışmasız bir şekilde kabul edilen bir gerçek vardır; oda şu ki, günümüz İran arazisinde yaklaşık on bin yıllık bir medeniyetin ve devlet yapılanmasının var olma gerçeğidir. Köken hangi kavme ait olduğuna bakılmaksızın On bin yıllık medeniyet yapılanmasının mevcut olduğu bir arazinin devlet ve tarih anlayışının 2500 yıllık bir döneme indirgenmesi kendi başına bir tahriftir. İran arazisinde yedi bin yıl önceden Sümer ve Elam’lardan başlayarak onlar güçlü ve medeni devletler kurulmuştur. Bunu sadece iki belirsiz ve meçhul sülale üzerinden- Ahameniş (MÖ. 550 – MÖ. 330) ve Sasaniler (MS. 226-651) ile kısıtlamak, resmi devlet tarihi olarak benimsetmek ve tarafsız bilimsel çalışmalarla henüz ne olduğu tam belli olmayan sözde Hint-Avrupa kökenli Pers ve Pers Medeniyetine mal etmek, tamamen Siyasi ve Jeopolitik bir kararın tahmilidir.

Stefan Arvidsson’un bu konuyla ilgili bilimsel tespitleri, Hint-Avrupa halklarının köken birlikteliği fikrinin ne kadar çürük ve tamamen siyasi bir anlayış üzerinden üretildiğini ortaya koymaya çalışan batı kaynaklı onlar bilimsel eserden biridir. S. Arvidsson, çalışmasında Avrupa Tarih Tezini oluşturan ve Doğuya resmi tarih olarak dayatılan Hint-Avrupa halklarının köken birlikteliği fikrini ileri süren Ludwig Von Shlozer (1735-1809),Jacob Bryant (1715-1804),Sir William Jones, Thomas Young, Friedrich Shlegel, August Wilhelm, Joseph Arthur de Gobinaeu, Christian Lassen, H. St. Chamberlain, Adolphe Pictet (1799-1875),John Stevensons, Robert G. Latham, Anquetil Dupperon, Juhan Friedrich Blumbach, Marek Zvelebil, Thomas R. Trautmann, ve Friedrich Max Müller (1823-1900) gibi esas teorisyenlerinin çalışmalarını eleştirel biçimde ele alarak incelemiştir. S. Arvidsson’un gelmiş olduğu neticeye göre Oryantalistlerin Dil, Soy ve Din açıdan insan ve topluluk tasnifine dair fikirleri Jacob Bryant’ın Kutsal kitaptaki Sam, Ham ve Yafes tasnifine dayanarak Batı Güçlerinin özellikle Sömürgeci İngilizlerin doğuya yönelik siyasi çıkarları doğrultusunda bilimsel olmayan tamamen siyasi yozumlar da bulunulmasıyla ortaya çıkmıştır. Ardınca İran’ın Türk dünyası dışında ele alınmasına dair fikirler de temel itibarıyla Firdevsi’nin ‘Şahname’ eserinden yola koyularak elde edinmiş siyasi bir tespittir. Başka bir ifade ile Hint-Avrupa halklarının köken birlikteliği fikri bilimden uzak ve tamamen siyasi bir Tez olarak, Batı güçlerinin özellikle İngilizlerin doğuya yönelik sömürgecilik siyasetlerinin önünü açan ve ona dolayısıyla meşruluk kazandıran bir ideoloji olmuştur.

Fars dili, Türkçe ve Arapça ile beraber İslâm dünyasının bütün bölgelerinde kullanılmış üç esas dilden biri olmuştur. İran’ın Güney ve merkezi bölgesinde ilk Farsça metinler 13-14. yüzyıllarda Sadi Şirazi ve Hafız Şirazi’nin manzum eserleri olmuştur. Horasan bölgesinde ise 11. yüzyılda yaşamış Firdevsi’nin ‘Şahname’ eseri ortaya çıkmıştır. Günümüz Afganistan ve kuzey Hindistan arazilerinde Fars dilinin kullanılma tarihi 8-9. yüzyıllara kadar uzanmaktadır. Orta Asya ve doğu Türkistan’da ise İbrani alfabesinde yazılan Farsça Tevrat metinleri (Farsihud),8. yüzyıla ait olup, Oyluk ağzı mektupları ve Hotan metinleri olarak bilinmektedir. Aynı zamanda doğu Türkistan dâhil, orta Asya, Hindistan, Arap yarımadası, Mısır, Osmanlı Devleti, Tataristan, Kafkasya topraklarında Farsça, Türk ve Arap dilleri ile beraber kullanılan bir dil olmuştur.

Şimdi nasıl olur da Fars dilinin merkezi bölgesi Afganistan, Tacikistan, Kuzey Hindistan vb. bölgeler değil de İran seçilir ve Fars dili üzerinden Asli Kurucu Unsurunun Türk olduğu İran’a meçhul Pers kimliği dayatılır!

Diğer bir mesele de Yahudi Kökenli Farisiye tarikatının 10. yüzyıllarda Hazar Devletinin içinden doğan Müslüman Türk devletlerine karşı kurmuş oldukları Şuûbiyye Teşkilatının, Türk, Arap ve İslâmiyet’e karşı beslemiş olduğu düşmanlığının ürünü olan Firdevsi’nin “Şahname” eserindeki İran-Turan efsanesidir. Bir kere bu efsanedir. Efsane üzerinden tarih yazılmaz. Firdevsi’nin Şahname’sindeki İran, yurt olarak nereye ait olduğu bilinmez. Bir şiirde günümüz Pakistan, bir şiirde günümüz Afganistan, bir yer de Azerbaycan veya bazı uzmanlara göre İran ve Turan’ın Azerbaycan bölgesinde bir yer adı olarak yorumlanması söz konusudur. Örnek olarak bir yerde günümüz İran’ın Zabul bölgesini ayrıca bir ülke olarak göstererek şöyle der:

ز زابل به ايران ، ز ايران به تور

براي تو پيمود اين راه دور

Zabul’den İran’a, İran’dan Tur’a! 

Senin için böyle uzak bir yola çıktı.

Diğer bir yerde Ahvaz şehrini bile İran’dan hesap etmiyor:

چو صد مرد بگزید اندر میان

از ایران و اهواز و از رومیان

Ortamdan yüzler insan seçildi

İran’dan, Ahvaz’dan ve Rumlardan

İlginçtir, Firdevsi, Pers denilen toplulukları bile İranlı hesap etmez:

زپنجاه باز آوریدند سی

ز ایرانی و رومی و پارسی

Elliden otuzunu yine getirdiler

İranlılardan, Rumlardan ve Perslerden

Görüldüğü gibi Firdevsi’nin ‘Şahname’si asla ve asla güvenilir bir tarihi kaynak değildi. Kendisi bile her şeyi istediği gibi yorumladığını sonralar yazmış olduğu ‘Yusifiye’ adlı eserinde itiraf etmiştir. Aynı zamanda bu eser, itiraf edildiği gibi Şuûbiyye Teşkilatının Türk, Arap ve İslam karşıtı siyasetinin propaganda aracı olarak Hazar dönemi efsanelerinin tahrif edilmesi ile ortaya çıkarılmış nifak ve düşmanlığa dayalı bir çalışma olmuştur. Ama kullanılmış yer adlarından yola çıkılarak, eserde işlenmiş efsanevi konuların nereye ait edildiğini saptamak mümkündür.

Eserde en çok kullanılan yer ve şehir adları temel itibarı ile kuzey Hindistan’ı, daha net söylersek Pakistan ve Afganistan bölgelerini göstermektedir. Mesela en çok kullanılan yer adları arasında Zabul, Kabul, Balkh, Semengan, Zireng, Bost, Hirmend, Badakhşan ve Mazenderan’dır. Bilindiği gibi Mazenderan da aslında günümüz Afganistan’ın Badakhşan bölgesindeki Mazenderan’dır. Eserdeki Mazenderan, Hazar denizinin güneyindeki bölge ile ilgili değildi. Oraya Mazenderan adı sonradan verilmiştir. Bunlar tamamen yeniden ele alınması, incelenmesi gerekmektedir.

Firdevsi, Şuûbiyye Teşkilatının hile ve nifak zeminindeki faaliyetlerinden uzaklaşıp, Bağdat şehrine gittikten sonra, orada yazmış olduğu muazzam ‘Yusifiye’ adlı Mesnevisinin girişinde, ‘Şahname’nin büsbütün yalanlar üzerine kendi kurgusu olduğunu açık şekilde itiraf etmiştir. ‘Yusifiye’nin girişinde ‘Şahname’ni yazdığından pişman olmuştur.

Diğer çalışmalarımızda göstermiş olduğumuz gibi günümüz İran arazisine siyasi anlamda “İran” adının verilmesi de daha çok İlhanlı dönemi edebiyatından kaynaklanmıştır ki buda kendi başına ayrıca ele alınması gereken önemli bir konudur.

İran bütün varlığı ile bir Türk ülkesi olmuş ve doğal olarak her daim Türklüğü savunmuştur. Pers ve Perslik anlayışı, sömürü ürünü olarak, hukuken ve resmen ülkeye dayatılmıştır. 1780’lerden başlayarak Sir William Jones tarafından teorik zeminde ileri sürülmüş, oryantalistlerce devam ettirilmiş ve 1925’de Modern ULUS-DEVLET anlayışı olarak İran’a tahmil edilmiştir. Başka bir ifade ile 18-19. yüzyıllarda Avrasya Türk egemenliklerine karşı siyasi amaçlar doğrultusunda Sir William Jones (1746-1794),Friedrich Max Müller (1823-1900),James Darmesteter (1849-1894),  Arminius Vambery (1832-1913),Abraham Valentine Williams Jackson (1862-1937) vb. oryantalistler tarafından esasen ‘Şahname’ üzerinden hareket edilerek İran-Turan değimiyle Ari ırk ve Turani ırk diye tasnife gidilerek o dönem Türklüğün asıl bayraktarlığını yapan İran, yeni Türk Dünyası anlayışının dışında tutulması amaç edinmiştir.

19'uncu yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarındaki Türk düşünürlerinin, temel itibarı ile Oryantalistlerin İran’ı Türklüğün dışına iten fikirlerini esas almaları ve Firdevsi’nin İran-Turan efsanesi üzerinden yürümeleri sonucunda Türklüğün esas ve ciddi mümessili olan İran’ın, nezeri-teorik zeminde Türk dünyasının dışında tutulmasına getirip çıkarmıştır.

İran etnik ve arazisi bakımından hem de devlet yapısı bakımından bir Türk devleti olmuş ve Türk bayraktarlığını yapmıştır.  Nasıl olur da 1925 yılına kadar Türk bayraktarlığını yapan nüfusuyla, etnik yapısıyla bir Türk devleti ve yurdu olan İran, bir anda Pers oluveriyor? Bu konu ayrıca ele alınması gerekmektedir. Geniş bilgi için konuyla ilgili çalışmalarımıza müracaat edilmesini tavsiye ederim.

Sözde Ariyenlerin İran platosuna hangi yönden geldikleri konusunda Persliğin resmi tarih olarak İran’a dayatılmasında esas rol oynayan tarihçilerin arasında bile ortak fikir yoktur. Hint kültürünün birer ürünü olan ve doğruluğu tamamen şüpheli olan Avesta’da Ariyenler’in anayurtları ‘İranviç’ olarak geçer. Bu kitapta aktarılanlara göre ‘İranviç’ ülkesi yeşillikler içinde olan cennet misali bir ülkeydi ancak kötü ruhların lanetine uğrayarak donmuş ve artık yaşanacak bir durumu kalmadığından dolayı göçler başlamıştır, denilmektedir.

Nasir Purpirar, Persleri kuzey steplerden gelen Slav kökenli halklar olarak tanımlarken bu bağlamda bir can alıcı soru ortaya koyar: “İran’a gelmeden önce kuzey steplerde yaşayan yabancılar nasıl İranî kavim olarak adlandırılabiliyorlar?!”

Bu durumda ya İran ismi Ahamenişler ile birlikte kullanılmaya başlanmış ya da bu bölgenin adı eskiden İran’dı ve onlar da burayı işgal edince bu coğrafyanın ismiyle anılmaya başlamışlar. Yani Pers denilen kavim İranlı değil, İşgalci bir kavim olmuşlar.

İran sözcük itibarıyla Aryaların vatanı anlamını taşıyorsa –ki Batılı tarihçi ajanlar öyle savunuyor- demek ki İran coğrafyasının adı Ahamenişler ile birlikte bu coğrafyanın üzerine konmuştur. O zaman kesin olan sonuç; günümüz İran coğrafyası sonradan İran adını almış ve sözde Arya ırkı aslında işgalci ırktan başka bir şey değildir. Görüldüğü gibi bu Ari ırk ve Perslik ile ilgili tahmil edilmiş olan resmi tarih tezi kendi içinde bile büyük çelişkiler barındırmaktadır.

Bu Siyasi ve Jeopolitik kararlarla dayatılmış olan ve bilimsel açıdan ciddiye alınacak bir tarafı olmayan uydurma Tarih anlayışı dışında objektif ve bilimsel çalışmalar ışığında tartışılır tarihimizle ilgili gelmiş olduğumuz şu üç sonuç mevcuttur:

Kalküta Enstitüsü tarafından 1780’lerden itibaren ileri sürülen Hint-Avrupa Halkları Birlikteliği ve ardınca Ari ırk Teorisi tamamen bilimdışı ve siyasi amaçlarla ileri sürülmüş tarihi bir tahrifin sonucudur;

Uygur Özerk Bölgesinden başka bir ifade ile Doğu Türkistan’dan Irak’ı Arap, Halep, Şaamat, Mısır ve balkanlara kadar, Kazakistan, Başkurt ve Kazan bölgesinden İran ve Hindistan yarımadasına kadar uzanan eski Türk İslam coğrafyasında Türk ve Arap dilleri ile beraber kullanıla gelen Fars dili üzerinden İran’a Fars ve Pers milleti anlayışının tahmil edilmesi uluslararası hâkim tarih vurgulayıcıları tarafından dayatılmış tamamen siyasi bir kararın ürünüdür. Hiçbir bilimsel tarafı yoktur. Nasıl Kaşgar, Delhi, Semerkant, Buhara, Kazan, Kırım, İstanbul, Kahire vb. merkezlerde Fars dili, Türk ve Arap dilleri ile beraber şekilde kullanılmıştır, İran’da da aynı şekilde 1921’e kadar Çağatay ve Batı Türkçesi ile Farsça devlet dili olarak yanı sıra Arapça kullanılmıştır. Kısacası Fars dili üzerinden İran’a dayatılmak istenen Fars ve Perslik kimliği, İran’ın Türklüğünün inkârına esaslanan Avrupa Tarih Tezinin Türk-İslam dünyasına yönelik uygulamış olduğu yıkıcı ve tahrip edici fikirlerinin birer siyasi ürünüdür.

İran-Turan deyimi birer efsanenin ürünüdür. Coğrafi sınırları asla belli olmayan, bir deyime günümüz Pakistan, bir deyime Afganistan, bir deyime Azerbaycan’da yer adları olarak da değerlendirilen bir efsanedir. Bunun resmi tarihe dönüştürerek, Türklüğün her daim esas rol oynadığı İran’ı, Türklüğün dışına itilmesi tamamen siyasidir.     

Görüldüğü gibi İran’a dayatılan Perslik ve Ari ırk teorisi tamamen siyasi bir kararın ürünü olmuştur. İslam öncesi tartışılır tarih dışında İslam sonrası dönem tarihçiliği açısından baktığımızda, İran yalnız Türklüğün esas kurucu unsur olması ile değil, hem de Türklüğün İlmi, Medeni ve dini merkezi olması özelliği ile öne çıkmaktadır.

 

İran, son bin beş yüz yılda elle tutulur bilgi ve belgeler ışığında Türk devlet geleneğinin temel merkezi olduğu görülmektedir. Yerli Türklerin (büyük olasılıkla Hazar devletinin),İran’ın kuzey, Merkez, kuzey batı ve kuzey doğu bölgelerinin esas hâkimi olarak Arap EMEVÎ devletine (661-750) karşı direndiği İslam kaynaklarından bilinmektedir. Hazarlardan (468-1048) başlayarak Saman Yabgu (819-1005),Gazneli (963-1183),Selçuklu (1037-1194),Harezmşahlar (1091-1231),İlhanlı (1256-1335),Timurlu (1370-1507),Karakoyunlu (1380-1469),Akkoyunlu (1378-1501),Safevi (1501-1722),Avşar (1736-1802),Zendiye (1750-1780’ler),Gacar (1794-1925) devletleri ile 1925’e kadar Türk devlet geleneği devam etmiştir. Sayılan bu sülale devletlerinden ikisi – Samaniler ve Zendiye dışında hepsinin Türklüğü ve Türk bayraktarlığı bütün araştırmacılar tarafından tartışılmasız şekilde kabul edilir. Saman Yabgu ve Zendiye sülaleleri ile ilgili şu iki gerçek bilinmektedir. Birincisi Saman Yabgu’nun Türklüğü (Cami'ut-Tevarih’in meşhur yazarı Reşîdüddîn Fazlullah-ı Hemedânî’nin Oğuzname’si) ve Zendiye’lilerin ise Türk dilini esas almaları ve Osmanlı ile Türkçe yazışmaları bilinmektedir.

İran’ın Türk ve Arap olmayan Müslümanlar dünyasında başka bir ifade ile Acem dünyasındaki ilericiliğini tarih açısından varlığı asla tespit edilmemiş olan vahi Pers kimliğine veya Türklüğünün inkârına esaslanan İranlılığa (İran’i) mal edilmesi genel olarak Türklüğü medeniyet açısından Zeki Velidi Togan’ın ifadesiyle Şartlı-Şehirli Türk medeniyetinden tamamen yoksun bırakmaktır. Oryantalistlerin son 250 yılda başka bir deyimle 13. yüzyılın başlarından itibaren Katolik Kilisesinin Şarkşünaslık (Doğu Bilimleri) bölümünün bize dayatmak istediği bu siyasi tarih tezini içimizdeki Üç esas grup benimser:

İran’a persliğin dayatılmasıyla ülkede Türklerin etkisizleştirilmesini isteyen sözde Pan Parsist gruplar;

Dayatılmış olan Şii-Sünni ihtilaflarını bahane ederek İran’ın Türklüğünü inkâr eden gruplar;

Benim, Avrupa meyilli Modern Ulus-Devlet Türkçülüğü olarak karakterize ettiğim ve klasik-ananevi Türk Devlet düşüncesinden ayırdığım kesimin İran’ın Türklüğünü inkâra esaslanan Türkçülüğü.

Hemen burada kesin bir dille söyleyeyim ki, Mustafa Kemal Atatürk’ün, ortaya çıkarmış olduğu “Türk Tarih Tezi”, Oryantalistlerin bu tarih tezine ters düştüğü için hem kendisi hem de bu tarih tezi kendisinden sonra rafa kaldırılmıştır. Çünkü oryantalistlerin istediği perspektifi onlar için vaat etmiyordu. Atatürk, İran’ın Türklüğünü inkâr etmemekle yanı sıra Türk uygarlığının merkezini Sibirya’da değil temel itibarıyla bölgemizde olduğu fikrini aşılıyordu.  

Oryantalistler, İngiltere Dünya Egemenliğinin teorik esasını koyan ve onun ilk icracılarından aslen Yahudi olan Benjamin Disraeli’in (1804-1881) talimatı üzerine 16. yüzyılın başlarından itibaren Ak Orda’nın varisi olarak kendisini Ak Padişah adlandıran Çar Rusya’sının 1870’lerden itibaren bölgedeki esas müttefiki olarak çıkış eden ve İngiltere’yi büyük tehlike görerek yakına bırakmayan ve onunla kuzey Hindistan bölgesinde savaş halinde olan Türklüğün Bayraktarlığını yapan İran’a ve Çar Rusya’sına karşı, uzun süreden beri Türklükten uzak duran Osmanlı üzerinden Türklüğün yeniden ön plana alınması ve tarihi-teorik zeminde çalışmaları talimatını almışlardır. Bu Oryantalistler, Türklüğü, Çar Rusya’sına karşı kullanmak için Türk Medeniyetinin merkezi konumu olan bölgemizden Orta Asya’nın uç noktalarına taşımayı ve dolayısıyla bölgemizdeki Türklüğün yemeklerini kıçlarına bağlayıp, at belinde bu bölgeleri işgal eden vahşi göçebe topluluklar gibi karakterize etmeye başladılar. Nitekim Çar Rusya’sıyla ittifakta hareket etmeyi geçici olarak esas strateji olarak benimsemiş olan İran’ın Türklüğü yok sayılmaya ve Türklüğün Osmanlı üzerinden Çar Rusya’sına karşı kullanma stratejisi ön plana alınmıştır. Bu meseleye Çağdaş Ulus-Devlet Türkçülerinin en ileri gelen şahsiyetlerinden Merhum Zeki Velidi Togan şu sözlerle değinmektedir: 

Siyasi panislamizm, daha ziyade Avrupa emperyalistlerinin tevehhümlerinden ibarettir ve Türkistan da hiçbir ciddî taraftar bulamamıştır. Panturanizm ise, Avrupa’da Pancermanizm ve Panslavizm cereyanları arasında tek basına kalan Macarlar tarafından ileri sürülmüştür. «Pantürkizm» fikri bidayette Macar Vambrey tarafından 1868-1874 yıllarında ileri sürülmüş olup, İngiltere hükümeti tarafından da Osmanlı imparatorluğunu Orta Asya’da Ruslara karşı kendisiyle müttefik bulundurmak maksadıyla bir aralık koltuklanmıştır.

Bu süreç sonunda 1917-1921 arası işgal döneminde İran’da bilerekten uygulanmış olan açlık ve soykırım sonucunda ülke nüfusunun yarısı yok edilmiştir. 1917 yılında ülke nüfusu 20 milyon iken 1921’de 10 milyona düşmüştür. Nitekim bu vahim olaylardan sonra 1921 darbesiyle İran’ın Türklüğü ortadan kaldırılmak ve yapay Pers kimliği ile tarihin konuşulmaz arşivine atılmak istenmiştir. Ancak İran Türklüğü yüz yıldan sonra ‘Haray Haray Ben Türküm’ Şiarlarıyla kendi varlığını izhar etmeye başlamıştır. Bu süreç bölgemizin siyasi hayatında oldukça etkili ve tayin edici bir kuvve gibi rol üstlenmesi büyük muhtemeldir. İran’ın Türklüğü yeniden diriliyor diye biliriz.

Din ve Mezhep konusuna geldiğimizde ise açık şekilde söylememiz lazımdır ki, Şiiliğin temel fikir ve inanışlarının henüz gerçekliği tartışılır olan Sasanilere veya varlığı hiçbir bilimsel veri ile ispat edilmemiş olan Mezdekizme bağlanmak istenmesi de Oryantalistlerin tamamen siyasi kararlar doğrultusunda ortaya atmış oldukları vahi ve esası olmayan bir boş iddiadır. Bu iddia, Türkler arasında ilk kez Ahmet Ağaoğlu, 22 yaşında iken temiz duyguları oryantalistler tarafından su istimal edilerek Eski Pers Uygarlığının ateşin taraftarı olduğu dönem 1892’de Londra’da toplanan Şarkiyat Kongresi’ne katılarak ileri sürülmüştür. Tabii bu olaylardan bir süre sonra Ahmet Ağaoğlu, Eski Pers perestlikten uzaklaşarak Modern Ulus-Devlet Türkçülerinin esas kalelerinden biri haline geldi. Ancak Ahmet Ağaoğlu’nun fikir değişmesine bakılmaksızın bu tez her daim gündemde tutulmaya çalışıldı.

Caferi mezhebi, Türklerin İslam anlayışının Şii Fıkıh ve Kelam ilimlerini benimsemiş sürümüdür, diye biliriz. Bazı yanlı tarihçiler tarafından sübjektif şekilde ileri sürülen iddiaların tersine Orta Asya Türklüğü Kuteybe bin Müslim’ün (ö. 96/715) Talkan ve Curcan Katliamları ile Müslüman olmadılar. Aksine sonuna kadar direndiler. İslam’ın başlarından itibaren İslamiyet’i kabul eden İran’ın Kentli Türkleri, Ebu Müslim Horasanlı (ö. 137/755) ve dolayısıyla Abbasiler döneminde güçlenerek İslam Bayraktarlığına soyunmalarıyla İslam Bayrağı, Türkler tarafından Orta Asya ve Hindistan’a taşınmaya başlamıştır. Bu ilk İslam’ı kabul eden İranlı kent Türklerini, esası olmayan Perslere mal etmek yukarıda değindiğimiz grupların ortak iddialarından kaynaklanır. Başka bir ifade ile ister İran’daki asli kurucu unsur olan Türkler olsun, ister Tacik veya Hint menşeli diğer azınlıklar olsun, Orta Asya’daki Türkler ve Tacikler olsun İslamiyet’i, Kuteybe bin Müslim’ün veya Emevilerin (661-750) yalın kılıcıyla gönülden kabul etmemişlerdir. İran’da İslamiyet’i kabul eden Türkler de her daim Emevilere karşı mücadele etmişlerdir. Hatta Kerbela Olayında İmam Hüseynin (10 Ekim 680'de) yanında bulunan 72 yaverin arasında Türklerin de olduğuna dair İslami kaynaklarda tarihi bilgiler mevcuttur. İran’ın ilk iki Mescidi Yezd’in Fehrec Camisi ile Damgan’ın (Damğan) Tarıhane (Tanrıevi-Tarnrıhane) Mescidleridir. Bu da Türklerin İslam’ın başlarından itibaren İslamiyet’i kabul ettiklerine dair bir delildir. Kaydedelim ki, Yezd’in Fehrec camisinin mimarisi sonralar Tulun oğulları tarafından Mısır ve Kahire’de inşa edilen Camilere birer örnek teşkil etmiştir. Başka bir ifade ile Fehrec camisini inşa eden Türk mimarlarının devamcıları Mısırda da aynı üslupta aynı camileri inşa etmişlerdir. Sözün kısası Türk veya başka bir deyimle Asya’daki Arap olmayan Müslümanlar, İslamiyet’i Emevilerin yalın kılıcıyla değil, Ali ve Ehl-i Beyt Sevgisiyle gönülden kabul etmişlerdir. Tabiri caizse Ali Hazretleri Türkler için Oğuz Hanı temsil eder.  Türklerin İslam anlayışı Ali ve Ehl-i Beyt Sevgisi ile yanı sıra eski Ocak Severlik ve Şamanist inancının bileşimidir. Bugün bunu biz Caferi mezhepli Türk Müslümanların Muharrem ayinlerinde de uygulanan ritüellerde görmekteyiz. Açık bir örneği ‘Ocak’ veya ‘Alem’ etrafında yan yana dairevi-yuvarlak bir şekilde toplanarak geçirilen “Şah Hüseyin Vay Hüseyin” matem merasimlerinin tipik Hakasya’daki Şamanistlerin merasimleri ile aynı ritüelleri taşıdığı ve yaşatıldığı görülmektedir.

İran Türkleri, Ali ve Ehl-i Beyt sevgisine dayalı Sünni İslamiyet’i 15’in ortalarına kadar yaşatmıştır. Ancak 1453’de İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı’da baş veren değişiklikler – Bizans İmparatorluğunun resmi hukuki varisliyi ve Aşari Arap din ulemasının tesiri altında resmi Devlet dininin oluşturulması vb. siyaseti, İran’ın da güçlü bir merkezden yönetilecek devlet ve devlet mezhebinde değişikliklere gitmesini kaçınılmaz etti. İran Mezhep reformuna gitmeseydi, büyük bir ihtimal Mısır, Halep, Şam ve diğer Türk devletleri gibi yok olma talini yaşamak zorunda kalmış olurdu.

İran Türklüğü, Türk İslam anlayışını ön plana alarak Fıkıh ve Kelam boşluğunu Arap Şii ulamalarının faaliyetleri sayesinde gidererek, onu resmi devlet mezhebi olarak kabul etti ve varlığını sürdürme imkânı buldu. Safevi’lerden başlayarak Avşar, Zendiye ve Gacar’larla kendi devlet yapılanmasını 1925’e kadar devam ettirmiştir.   

İran ulusal kimliğinin şekillenmesinde, dinin, mezhebin ve etnik kimliklerin etkisini tarihsel perspektifi ile ele aldığımızda şu sonuca varıyoruz:

İslam öncesi tartışılır tarih dışında son 1500 yılda İran’ın aslı kurucu unsuru Türkler olmuştur. Türkler devlet kuruculuğunu 1925’e kadar devam ettirmişlerdir. İran’ın etnik yapısına gelindiğinde ise kaydetmem lazımdır ki, diğer Türk bölgelerine göre İran arazisindeki Türklük daha ağır basmıştır. Saman Yabgu döneminden itibaren İslamiyet’i ön plana alan Türkler, zaman aşamasında Gazneli, Selçuklu ve Harezmşahlar döneminde bir kısım Orta Asya ve kuzey Hindistan bölgesindeki Tacik gruplarını İran ve komşu bölgelere getirmişlerdir. Bu dönemde getirtilmiş Tacikler esas itibarıyla Horasan, ülkenin merkezi, Sahra vb. bölgelerinde yerleştirilmişlerdir. Son bin yılda bu azınlıkların yukarıdaki grupların esassız iddialarına bakılmaksızın İran’da Türklerle rekabet etmesi asla ve asla söz konusu olmamıştır. Nasıl Çar Rusya’sı Türkleri askerliğe almamış, İran’da da asla gayri Türkler askerliğe alınmamıştır. Sadece Şah Abbas döneminde bir zorunluluk olarak Hindistan menşeli gruplardan oluşan Kul-Köle Ordusu oluşturulmuştur ki, bu da 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşmasından sonra feshedilmiştir. Ancak Safevi’lerden başlayarak gidilmiş olan yeni devlet yapılanmasında Acem Dünyasının liderliğine soyunan İran’ın esas siyaseti, Türk devlet kuruculuğunda, Türk Devlet anlayışına dayalı Türk Acem veya Türk ve gayrı Türk Acemlerin (Tacik, Tat, Lor, Lar, Lek, Gilek, Kırmancı, Surani, Gurani, Arap, Beluç vb. azınlıkların) birliğine ve kardeşliğine dayanmıştır.  Bu siyaset 1925’e kadar devam etmiştir.

İran Türklüğü her daim Türk devlet geleneğini ön planda tutmuştur. Büyük Çengiz Han’dan başlayarak Çengiz Han Soyundan gelme ve Çengiz Han Veraset hukukuna dayanmıştır. Emir Timur’dan sonra ise Çengiz Han Veraset Hukukuna ve Emir Timur Soyundan gelme devletin esas ilkelerini oluşturmuştur. Bu Safevi’ler de bile korunmuştur. I. Tahmasb (Tehmasib) Şah, Çengiz Han soyundan evlenmeyi ve Küreken olmayı kendisi için bir devlet vazifesi olarak görmüş ve Çengiz soyundan biri ile evlenmiştir. Şah İsmail’in annesi de Trabzon (Trebizond) İmparatoru Calo Johannes'in kızı Despina Hatûn’un kızı (Marta) Alemşah Begüm-Beyimdir. Alemşah Beyim’in, anne taraftan soyu Çengiz Han’ın oğlu Cuci’ye bağlanıyor. Türk Dünyasında Çengiz Han veraset hukukuna ve Emir Timur Soyundan gelme ilkesine dayanan Türk devlet kuruculuğunun en son varisi de Gacar devletinin en son resmi padişahı Ahmet Şah (21 Ocak 1898 - 21 Şubat 1930) ve gayri resmi olarak Fransa’da devam eden Sürgün de Gacar devletinin son varisi Mirza Hasan Han (20 Kasım 1899 - 7 Ocak 1943) olmuştur. Mezhep olarak da Türk İslam değerlerine dayanan İslam anlayışı ve Şii Arap ulemasının tesiri ile Şii fıkıh ve Kelam esas alınmıştır. Devlet dili 1925’e kadar Çağatay Türkçesi özellikle de Batı Türkçesi başta olmakla Farsça ve ilahiyat alanında ise Arapça esas dil olarak kullanılmıştır. Devlet dili konusu aşağı-yukarı bütün Türk İslam dünyasında-Kaşgar’dan Balkan’a, Mısır’a, Sibirya’dan Hindistan’a kadar aynı yöntem tatbik edilmiştir. Sadece İran kendisini Türk Acemlerin manevi merkezi olarak gördüğü için Türkçenin her iki şivesini esas almaya çalışmıştır. 

1921 darbesinden ve Pehlevi adı altında İngilizlerin 1925’te yapmış oldukları çevrilişten sonra ilk Türk-İslam karşıtı hâkimiyetin başbakanı olarak işbaşına getirtilen aslen Yahudi olan Muhammed Ali Frugi’nin 12 kişilik kabinesinin 8 bakanının Yahudi ve Bahai olduğu biliniyor.

Hasan Mesut Önder: İran’ın jeopolitik konumu ve etkisi hakkında neler söylersiniz ve ayrıca İran’ın jeopolitik imkânları, sınırlıkları nelerdir?

Coğrafyacılar ile siyasi coğrafyacıların hazırlamış olduğu ve Siyaset bilimcilerinin geliştirmiş oldukları jeopolitiğin asıl önemli özelliği uygulamaya yönelik olmasıdır. Jeopolitik, coğrafi unsurlardan faydalanarak devletin güç ve hareket tarzını belirler. Jeo-kültür, Jeo-ekonomi ve Jeo-strateji, Jeopolitiğin üç esas bileşimi olarak Taktik, Strateji ve Politikanın belirlenmesinde esas rol oynar.

İran’ın Değişmeyen Coğrafi Özellikleri:

Güneybatı Asya ülkesi olan İran stratejik olarak; Avrasya anakarasında doğu ile batı, kuzey ile güney arasında bağlantı noktasını oluşturmaktadır. Basra Körfezi, Kafkasya, Hazar Denizi, Ortadoğu ve Orta Asya bölgeleri ile aynı anda ve kolaylıkla bağlantı kurulabilecek konumu itibariyle enerji kaynaklarını birbirine bağlayan bir merkezde bulunmaktadır. İran, batıda Türkiye ve Irak, kuzeyde Azerbaycan’ın Nahcivan Özerk bölgesi, Ermenistan ve Azerbaycan, doğuda Türkmenistan, Afganistan ve Pakistan ile çevrelenmiştir. Kuzey Ilıman Kuşağın Güney kesiminde yer alan İran, 25 05’ K-39 42’ K paralelleri ile 44 02’ D-63 20’ D meridyenleri arasında bulunmaktadır. 1.648.195 km yüzölçümü ile İran Makrotop (Büyük alanlı),Devlet özelliği taşımaktadır. Bunun 12.000 km. deniz sahası oluştururken 1.636.000 km. kara yüzeyidir. Basra Körfezi ve Umman Körfezinde 2,440 km. ve Hazar Denizinde 740 km. uzunluğunda kıyı şeridi olan İran’ın toplam kara sınırı 5.440 km’dir. Komşuları ile sınırlarının uzunlukları ise şu şekildedir: Türkmenistan (992 km),Afganistan (936 km),Pakistan (909 km),Irak (1458 km),Türkiye (499 km),Azerbaycan (432 km),Azerbaycan Nahcivan Özerk bölgesi (179 km) ve Ermenistan (35 km). İran birden çok iklimin yaşandığı bir ülkedir. Ülkenin iki ucu arasındaki hava sıcaklığı farkı 40 ºC’ye kadar ulaşmaktadır. İran’ın arazi yapısı sahip olduğu dağlık engebeli bir kenar kuşak, çöllerin bulunduğu merkez saha ve dağlarla kesilen ovalık kıyı kesimleriyle stratejik açıdan avantajlı bir konumdadır. İran’ın en önemli stratejik kaynağı sahip olduğu coğrafi konumudur. Doğu-Batı ve Kuzey-Güney arasında bir kavşak konumunda olmak, Uzak Doğu ve Güneybatı Asya’dan Avrupa ve Kuzey Afrika’ya kolay geçiş olanağı sağlamak İran’ın jeopolitik önemini oldukça artırmaktadır. Bu durum İran’a bir geçiş yeri, bir merkez olma özelliği sunmaktadır. Sovyetler Birliği’nin 1990lı yılların başında dağılması Uluk Türkistan ve Kafkasya’nın İran’la eski ilişkilerini yeniden berpa etmek imkânı sağlamıştır. Mevcut durumda Orta Asya ülkeleri için uluslararası sulara erişim konusunda İran en kısa ve en ekonomik güzergâh olma özelliğini taşımaktadır.

İran’ın doğal kaynakları:

İran, doğal kaynakları açısından dünyada 17. sırada yer almaktadır. Petrol yatakları açısından ise İran sahip olduğu 138 milyar varil kanıtlanmış petrol rezervleriyle dünyada 3. sırada yer almaktadır. İran, doğal gaz kaynakları açısından Rusya’dan sonra 2. sırada yer almaktadır. İran maden kaynakları açısından dünyanın en zengin nadir ülkelerinden biridir.

İran’ın Değişken (Beşeri) Unsurları:

İran, son verilere göre erkeklerin %51’ni oluşturduğu 83 milyonluk genç bir nüfusa sahiptir. Etnik yapısı ise temel itibarıyla yöresel ve bölgesel topluluklar olarak Tacik, Tat, Lar, Lor, Lek, Gilek, Kırmanci, Guranı, Suranı, Kelhur, Beluc, Arap ve kısmen Ermeni, Asuri, Keldani ve Yahudi gibi küçük azınlıklar da yaşamaktadır. Türkler ise ülke nüfusunun ortalama yarısından fazlasını oluşturmakta ve ülkenin her bir yerinde yaşayan ve kendini hissettiren esas asli kurucu unsur özelliğini taşımaktadır. Tabi son yüz yılda yapılmış olan Etno-Jeoplitik inhilal sonucu Türklük ortadan kaldırılmak istenmiştir. Türklere karşı Genosit (Soykırım) ve Etnosit (Kültür Soykırımı) siyasetlerinin tatbik edilmesine rağmen hala bu Türklük kendini izhar etme imkânlarına sahiptir.

İran’ın Askeri Durumu:

İngiltere merkezli Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü'ne göre İran ordusunda 523 bin aktif personel olduğu tahmin ediliyor. Bunların 350 bini ordunun ana gövdesinde, 150 bini Devrim Muhafızları'nda, 20 bini ise Devrim Muhafızları'nın donanma birliklerinde bulunuyor. Kritik anlarda Besiç denilen gönüllü kuvvetlerin 2 milyon milisi mobilize etme gücü vardır. Devrim Muhafızlarına bağlı Kudüs Gücü'nün yurt dışında özellikle Orta Doğu’da Operasyon gücü oldukça etkilidir. İran ordusu füze alanında kendisini iyi geliştirmiştir. İran’ın İsrail gibi rakipleriyle hava kuvvetleri bakımından rekabet edememesi, füze sanayisinin geliştirilmesi üzerinde durmayı gerektirmiştir. ABD Savunma Bakanlığı'nın hazırladığı bir rapora göre İran, Orta Doğu'da en fazla füzeye sahip olan ülke. Bunların çoğu kısa ve orta menzillidir. Son Askeri bütçe verilerine göre İran 12,6 milyar askeri bütçe ile 18., İsrail 20,5 milyar dolarla 15. ve Arabistan ise 61,9 milyar dolar ile 5. ülkedir. 

İran’ın Ekonomik Durumu:

İran’da genel olarak ekonominin %40’ı doğrudan devletin, tahminen %40’i İslami vakıfların ve kalan %20’lik kesim ise özel sektörün elinde bulunmaktadır. İran genel olarak ekonomide merkezi planlamanın ön plana alındığı, petrol ve diğer büyük ölçekli işletmeler üzerinde devlet mülkiyetinin devam ettiği, kırsal bölgelerde tarımsal üretimin ağırlıklı olduğu, özel ticaret faaliyetlerin ise kısmen sınırlı düzeyde olduğu bir ekonomik yapıya sahiptir. Aynı zamanda birçok endüstri devlet idaresi altındadır. İran ekonomisinde özel sektörü ise otomobil, tekstil, metal üretimi ve gıda sektörü fabrikaları ve atölye, çiftlik gibi binlerce küçük ölçekli teşebbüs oluşturmaktadır.

ABD tarafından sürekli bir şekilde yapılan yaptırımlardan kaynaklanan enflasyon artışı oldukça olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Misal için 2011-2020 yıllarının verilerine göre Kişi Başına Milli Gelirde %34 azalma yaşanarak, halkın alım seviyesi ise 2011’e göre 3/1 azalma göstermektedir. Ekonomik açıdan oldukça ağır ve sıkıntılı bir dönem yaşanılmaktadır.

Görüldüğü gibi İran, Jeopolitik açıdan Avrasya için oldukça önemli bir konumdayken, İslam ve özellikle Türk Dünyası için olmazsa olmaz bir konumda yerleşmektedir.

Tarihi kronolojiyi kaldığı yerden devam edelim. İran, 1925’e kadar Jeopolitik konumuna ve tarihsel yapılanmasına, Klasik-ananevi Türk Devlet Anlayışına dayanarak, Türk Acem kardeşliği üzerinden hareket eden en esas etkili devlet olmuştur. İran Türklüğü, Hindistan Yarımadasında, Orta Asya’da, Kafkasya’da, Irak-i Arap, Anadolu, Halep ve Şaamat da Şii Müslümanlar özellikle Türkler üzerinde tesir imkânları daha geniş olmuştur.

1921 darbesinden ve Pehlevi adı altında İngilizlerin 1925’te yapmış oldukları çevrilişten sonra ilk Türk-İslam karşıtı hâkimiyetin başbakanı olarak işbaşına getirtilen aslen Yahudi olan Muhammed Ali Frugi’nin 12 kişilik kabinesinin 8 bakanının Yahudi ve Bahai olduğu bilinmektedir. Bu Modern Ulus-Devlet adı altında açık işgal demektir. 1917-1921 arası yıllarda tatbik edilen açlık ve kıtlıkla yapılan soykırımla nüfusunun yarısını kaybeden ülkenin ve devletin çöküşü ve Etno-Jeopolitik inhilal-ı, izmihlal-ı, başka bir deyimle alt-üst olması demektir. 21.yüzyılın ikinci on yılında Suriye’de baş veren Etno-Jeopolitik inhilal-in bu vahim olayların yanın da esamisi bile okunmaz! Bu yalnız İran’da değil, günümüz Türkiye topraklarında 4 ila 4.5, Kafkasya’da 5 ila 6, Orta Asya’da 6-7 milyon insanın o dönemde çeşitli yöntemlerle soykırıma uğratıldığını hatırlarsak, nasıl vahim bir izmihlal dönemi yaşadığımızı az da olsa derk etmiş oluruz.

Katolik Kilisesi’nin 14.yüzyılın başlarından itibaren kurmuş olduğu Şarkşünaslık – Doğuyu Öğrenme Merkezinin teorik zemin de – araştırma ve inceleme faaliyetleri ile başlayan süreç, 16.yüzyılın başlarından itibaren uygulanmaya konulmuştur. 16.yüzyılın başlarından itibaren İngiltere başta olmakla Batı güçlerinin Avrasya’daki Türk İslam egemenliklerine karşı saldırıları iki istikamette – Finlandiya’nın kuzeyindeki Arkhangelsk limanından ve güney de Hind Okeanı üzerinden başlamıştır. Türk-Müslüman Hanlık, Beylik ve Devletlerinin yaklaşık 400 yıl Direnişinden sonra 1925’te Caferi Mezhebini ve Türklüğü esas alan İran’ın ve esasen Sünni İslamiyet’i esas alan Osmanlı’nın çökmesiyle batının bu topraklardaki Yeni Dünya Düzeni kanlı bir şekilde tahmil edilmiştir. Unutulmaması gereken bir faktör de şu ki, Arkhangelsk limanından başlanan nüfuz da Ak Orda devletinin varisi olarak çıkış eden Çar Rusya’sının Yahudi kökenli Tacirleri ve Hind Okeanından başlanan işgal de ise Hindistan’da yerleşen sözde Pers aslında ise Yahudi kökenli Farisiye Tarikatı ön ayak olmuştur.

Bir diğer önemli tespitimiz de Osmanlı’nın esasen Jeopolitiğin değişilmeyen unsuru olan toprak üzerinden, İran’ın ise esas itibarıyla jeopolitik açıdan değişilen unsurlar olan kültür, medeniyet, Tarih, Sosyal değerler, Ekonomik değerler, Politik değerler, Askeri değerler açısından inhilale uğratılmasıdır. Osmanlı 40’ın üzerinde parçalanma yaşadıysa, İran esasen insan faktöründen, Kültür ve Medeniyet açısından izmihlal ve İnhilale uğratılmak istenmiştir.

İran’da bu izmihlal ve inhilale ön ayak olan kuvvetlerin başında Şii-Caferi mezhebinin birer Türk mezhebi olarak Türklerin gayri Türkler üzerinde egemenliğin sağlanması ve temini için kullanıldığını iddia eden Hindistan İngiltere ajanlarının 1840’lardan itibaren Muhammed Ali Bab üzerinden Fars Milletinin Mezhebi olarak başlatılan Babi, Ezeli ve sonunda Bahai olarak çıkış eden tarikatın üyeleri ve esas yönetici olan Yahudi kökenli Farisiye tarikatına bağlı gruplar, kişiler ve Ermeni ve kısmen Kafkasya’dan getirtilmiş olan muzdulu adam öldürenler ve bir kısım sözde modernistler olmuştur. Bu kesimin dâhili faktör olarak başında duran en önemli şahsiyet aslen Bağdat Yahudi’si olan ve sonra İngiltere Hindistan’ı üzerinden Uluslararası şebekenin birer memuru olarak İran’a gelen bir ailenin mensubu olan Muhammed Ali Frugi olmuştur.

Muhammed Ali Frugi’nin 1925’te ilk Başbakan olarak kurmuş olduğu hükumet kabinesinin 8’nin Yahudi kökenli bakan olduğu bilgi ve belgelerle ispattır. Bu kabine, sözde Modern Ulus-Devlet anlayışına ve İran’ın Türklüğünü inkâra esaslanan yapay Pers Kimliğinin siyasi kurucusudur.

Yeni Dünya Düzeninin kurucusu olacak bu uluslararası şebekenin birer memurları konumunda olan bu kesim, ülkenin Türklüğünün inkârına esaslanan Pers İran’ın mimarları olmuşlardır. Bu kesim tarafından atılmış esas siyasi adımlardan birkaçına değinelim:

İran Gacar Devletinin feshedilmesi ve 13.yüzyıldan beri Çengiz Han Veraset Hukukuna ve Emir Timur Soyundan gelme ilkelerine dayalı Türk devlet kuruculuğunun ortadan kaldırılması;

Kafkasya kökenli Türk ailesine ait eğitimsiz Rıza Pirpenc’in “Pehlevi” sülalesi adına Pers – İran Padişahı olarak iş başına getirtilmesinin yasal düzeyde onaylanması;

Fars Dil Kurumunun kurulması ve Fars dilinin yegâne Devlet dili olarak kabul edilmesi ve ülkede asırlardan beri devlet ve halkın umumi dili olarak kullanıla gelen Çağatay ve İran (Batı) Türkçesinin kesin bir şekilde ortadan kaldırılması; Kaydedelim ki 1925’e kadar İran’da Devlet ve Ordu dili Türkçe, devlet özellikle Edebiyat sahasında Farsça ve İlahiyat alanında Arapça esas dil olarak kullanılmıştır. Başka bir ifade ile Türkçe başta olmakla Farsça ve Arapça kullanılan esas üç dil olmuştur. İleri gelenlerin Türkçe bilmesi şarttır, çünkü Türkçe bilmeyenlerin ne devlet katında ne de ordu da kabul edilmesi oldukça zordu. Buna açık bir delil, 1921-1925 döneminde ileri gelenlerin hatta Türk düşmanlığına esaslanan kesimlerin bile Türkçe bilmesi kanıtıdır.

İran Türk devlet kuruculuğunun ve asli kurucu unsur olan Türklüğün inkârına esaslanan Pers Tarihçiliğinin 10.yüzyıldan beri Yahudi ağırlıklı Farisiye tarikatı olan Şuubiye Teşkilatının ve 13.yüzyıldan beri Katolik Kilisesi tarafından kurulan Şarkşünaslık Merkezinin verilerine ve Turat’a dayalı Ahameniş ve Sasani İmparatorlukları olarak anılan 2500 yıllık Pers Tarih anlayışının konsept olarak işlenmesi, resmi düzeyde kabulü ve dayatılması;

1925’e kadar Hayvancılık, Tarım ve dâhili üretimden alınan vergi sistemine dayanan devlet yönetimini kısa zaman eşiğinde halktan bağımsız Petrol gelirlerine dayalı bir devlet sistemine dönüştürülmesi;

Yenilmiş olan İslam dünyasına – Orta Asya, kuzey Hindistan, Kafkasya, Osmanlı ve İran’a yönelik Yeni Dünya Düzeninin tatbikine dair uzun süre önceden kurulmuş olan Uluslararası şebekenin birer parçası olarak asırlarca Türk-Acemlerin Medeni, Tarihi, ilmi merkezi olan ve Türk Devlet Kuruculuğu ile yönetilen İran’a hiçbir bilimsel tarafı olmayan Pers düşünce sistemi üretilerek tatbikine başlanmıştır. Bu süreç Azerbaycan dâhil bütün bölgelerde özellikle Tahran, Horasan, İsfahan, Kirman ve Şiraz’da oldukça ağır olmuştur. İlginçtir, bu bir millet için Etno-Jeopolitik İnhilal ve izmihlal denilecek vahim olaylar, ülkenin Anayasası olarak kabul edilen 1906 Meşrutiyet kanunun da Rıza Han’ın Pehlevi Padişahı olarak atanması ve Gacar’ların feshedilmesi dışında hiçbir değişiklik yapılmadan genel yönetmeliklerle uygulanmıştır.

1925’e kadar İran’ın Türklüğünü gösteren bütün bilgi ve belgeler devlet sırrı olarak rafa kaldırılmıştır. Bu mağlup bölgeye tatbik edilmesi planlaştırılmış olan projenin arkasında duranların bir Uluslararası Merkezden idare edilmesi bu işin uygulanmasını oldukça kolaylaştırmıştır. 20yüzyılda, 1925 öncesine ait İran’ın gerçek halk ve devlet kimliğine yönelik herhangi bir resmi nitelikli yazı ve çalışmada ister Orta Asya, Kafkasya, Hindistan, Türkiye veya bütün Oryantalistler olsun rastlanılmaz. Resmi nitelikli çalışmaların tamamına yakınında İran, Pers yurdu olarak karakterize edilir. Bazen Türkiye ve Azerbaycan üzerinden Mehmet Emin Resulzade, Ahmet Ağaoğlu, Ruşeni Bey vb. şahsiyetler tarafından çalışılmış olan çalışmalarda ise ancak İran Azerileri, Güney Azerbaycan, İran’da Kaşgay, Azeri, Türkmen Türkleri veya İran Türkleri birbirinden bağımsız küme topluluk veya bir azınlık olarak ele alınmanın ötesine geçmez.  

Fars dili üzerinden oluşturulmak istenen yeni bir millet söz konusu olmuştur. İran, kelimesi Fars ve Pers kelimeleri ile eş anlamlı olarak Uluslararası şebeke tarafından resmi nitelik kazandırılarak asırlarca Türk dili, medeniyeti ve egemenliği altında bulunan Hindistan, Kafkasya, Orta Asya vb. bölgelere yönelik tesir imkânlarını ve Persleştirilmiş İranlılık anlayışını ön plana almışlardır. Kaydedilen bu bölgelerde de aynı siyaset takip edilmiştir. Karşılıklı olarak İran’ın Persliğine dayanılmıştır, başka bir ifade ile İran’ı bir Pers-Fars ülkesi olarak tanımlamaya başlamışlardır. Hal bu ki, 20.yüzyılın başlarına kadar İran’da kendini Pars veya Fars olarak tanımlayan bir topluluk bile mevcut olmamıştır. Bütün azınlıklar kendilerini asıl gerçek adları ile – Tacik, Tat, Lor, Lar, Lek, Gilek, Kürt, Beluc, Arap vb. olarak tanımlamışlardır.

İran, asırlarca Türk devlet kuruculuğunu esas alarak Çağatay ve batı Türkçesi üzerinden bütün Türk dünyasına yönelik oldukça başarılı ve etkili bir siyaset takip etmekle yanı sıra Safevi’lerden başlayarak Acem Müslümanlar ve Şii Araplar üzerinde de etkili bir siyaset yürütmüştür. Türk ve Acem kardeşliğine dayalı yürütmüş olduğu bu siyaset 1925’te baş veren Etno-Jeopolitik inhilal sonrası Uluslararası şebekenin birer parçası olan ve gerçek Türklüğün etkisizleştirilmesinde esas rol oynayan bu şebeke Pehlevi sülalesinden itibaren Türklüğün etki alanına yönelik içeriği tamamen değiştirilmiş ve yapay Pers kimliği ile donatılmış İran ve İranlılık jeostratejisini uygulamayı hedeflemiştir. Bu da kısır döngü olarak 1940’lara kadar devam eder. 1939’da Nazi Almanya’sının başında duran Adolf Hitler tarafından İran’a en yakın güvenilir bir diplomat Büyükelçi olarak atanıyor ve bununla yanı sıra Eski Başbakan Franz Von Papen Türkiye’ye Büyükelçi olarak atanıyor. İngiltere’nin 1870’lerde Çar Rusya’sının müttefiki olan İran Türklüğünü ortadan kaldırmak ve Osmanlı üzerinden Türklüğü Rusya’ya karşı kullanma planlarına karşı Türkiye ile yanı sıra İran’ın Türklüğünün yeniden berpa edilmesi ve oradan bütün Türk Dünyasını Sovyet Rusya’sına ve genellikle Müttefiklere karşı kullanmaya yönelik bir taslak işlenmiştir. Bu taslak, ülkenin en etkin kesiminin Türklerden oluşması ve Rıza Han’ın Türk olmasıyla esaslandırılmıştır. Rıza Han’la güvenilir gizli bir ilişki kurulmuş olup, güven ve itimat sağlanılırsa İran’da Türklük yeniden ön plana alınabilir denilirdi. Ona göre taslak diyorum ki, bu proje uygulanmaya konulmadan önce Rıza Han İngilizler tarafından alınıp, Afrika’ya sürülür ve kısa zamanda orada ölüyor. 1941’de Sovyet Rusya’sının onayıyla İngiltere’nin eski ekibi Muhammed Ali Frugi tarafından Rıza Han’ın oğlu Muhammed Rıza Şah geçirilen Taç giyme merasimi ile Pehlevi hâkimiyetinin başına getirtilir. Pehlevi’ler, bu yapay Pers kimliği ile kısır döngülerini 1979’a kadar devam ettirir.

1979 yılı İslam Devrinden sonra Türkler başta olmakla bütün Fars dilli olmayan halklar, İslami ve demokratik değerler üzerinden büyük bir değişikliklerin olmasını bekliyorlardı. Ne yazıklar ki ne mevcut güç merkezleri tarafından halkın ve devletin tarihi sürece uygun gerekli doğru normal talepler ileri sürülmüş, ne de edilmiş olan değişiklikler istenilen seviyede olmuştur. Güç dengelerine yönelik talepler, ağır basmıştır. Devletin ve halkın 1921 öncesi bağımsız gerçek milli asaletinin yeniden berpasına yönelik herhangi bir grup veya siyası fırka tarafından resmi düzeyde ileri sürüldüğüne rastlanılmaz. Ancak buna rağmen Devrim lideri tarafından ülkesel, bölgesel ve küresel yankıları olağanüstü olan iki paralel karar alınmıştır:

1907, 1915, 1921 ve 1926 sözleşmelerine dayalı Rusya ve İngiltere’ye askeri müdahale hakkı tanıyan maddelerin bir taraflı şekilde feshedilmesi kararı;

İslam devriminin kabul etmiş olduğu Anayasa’nın 15. Madde gereği Fars diline yegâne resmi hukuki zorunlu devlet dili olma niteliği kazandırılmasıdır.

Bu iki karar paralel ve birbirine zıttır. Bu sistem içi ikilemin mevcut ihtilaflarının yasal düzeye yansımasıdır. Bir taraf, 1925’ten itibaren işgale uğrayan halkın ve devletin gerçek milli asaletinin tecellisi olan bağımsızlığını küresel güçlerin askeri müdahalesine yetki veren antlaşmaları bir taraflı şekilde feshetmekle ön plana alırken diğer bir taraf, bunun tam tersine 1925 sonrası kanlı İşgal döneminde tahmil edilmiş olan – Türk Devlet Kuruculuğunun ve Türk dilinin devlet dili statüsünün ortadan kaldırılması ile ilgili genel yönetmeliklerine Anayasal düzeyde statü kazandırmıştır. 1925’ten 1979’a kadar İran’da pratik zeminde devlet dili olarak dayatılmış olan Farsçanın devlet dili olmasına dair hiçbir Anayasal düzeyde bir kanun maddesi bulunmaz. Başka bir ifade ile 1925 işgal döneminde hâkimiyete getirtilmiş olan Pehlevi sülalesi döneminde Farsça’nın devlet dili olmasına ve Türkçenin devlet statüsünün ortadan kaldırılmasına dair bir kanun maddesi kabul etme cesaretinde bulunamamışlardır. İlk kez İslam devriminden sonra kabul edilen Anayasa’nın 15. Maddesi ile Farsçaya yegâne resmi hukuki zorunlu devlet dili olma niteliği kazandırılmıştır. Ve dolayısıyla Türk dilinin devlet dili olma niteliğinin yeniden berpasına değil, tam tersine inkârının devamına esaslanan ve işgal kuvvetlerin tahmil etmiş oldukları yapay Pers kimliğinin devamına karar verilmiştir demektir.

Sistem içi bu iki paradoksal güç dengeleri günümüze kadar hem halka hem de devlete kan kaybettirerek şiddetli bir iç mücadele ile devam etmektedir. Bu ise İran’ın jeopolitik öneminden yeterince yararlanmasını engellemekle yanı sıra bazen jeopolitik önemi, ülkenin baş belası olarak tezahür edebiliyor.

İran’da yapay Pers kimliğinin yanında ve arkasında duran ve topluma dayatılması için hiçbir sınır tanımayan kesim Reformist olarak tanımlanan Batı özellikle Atlantikçiler tarafından desteklenen sözde ıslahatçılardır. Bunlara karşı muhafazakâr kesim özellikle Dini lider, Atlantikçilere karşı duruşuyla bilinen devletlerle iyi ilişkilerden yana tutum sergilemektedir.  

İran’ın jeopolitik imkânları istenilen açıdan geniştir.  Bu ister Avrasya veya Atlantik eksenli olsun, duracak tarafın bölgedeki etkinliği sözsüz ağır basacaktır. İran, bu jeopolitik ağırlığını Avrasya’dan yana kullanmaya karar vermiştir. Bunun nedenlerini tarihsel yapıda araştırmak gerekmektedir. İşin ilginç yanı, bunu son kırk yılda devlet içinde Atlantikçilerin ön ayağı olarak çalışan Reformistlere yaptırmak üzere olmasıdır. İran, şu an Çin Halk cumhuriyeti ile 25 Yıllık Kapsamlı İş Birliği Antlaşması’nı onaylayarak İslami Şura meclisine sunmuştur. Orada da onaylanması kesindir.  Bu İran-Çin arasında uzun vadeli Strateji İttifak demektir. Buna benzer diğer bir Yeni Strateji İttifak Antlaşmasını da yakın zamanda Rusya Federasyonu ile imzalayacağı bilinmektedir. Hindistan’ın bu üçlüğe katılma olanakları engellenmez ise, bu üçlü Asya Dörtlüsü olarak bir merkezde birleşe bilir. Bu ise Avrasya da yeni dönemin başladığına işarettir. Bu Avrasya Dörtlüsü veya başka bir deyimle Avrasya Üçlüsü, işgalci Müttefik Kuvvetlerin, Birinci Cihan Harbinden hemen sonra bölgede şekillendirmiş oldukları Yeni Dünya Düzeni üzerinden kurmuş oldukları Modern Sömürgeciliğin kalkmasında ve Atlantikçilerin etki kaybıyla yeniden şekillenmesinde büyük etki sahibi olabilir. Başka bir deyimle Atlantikçilerin mevcut statükoyu değişme cehtlerini engelleyecek ve doğal süreç ışığında yeniden şekillenmesine olanak sağlayabilecektir.

İran, Tarih ve Medeniyet açısından oldukça zengin olmasına rağmen bu Avrasya Üçlüsünün ilmi, teknoloji, İktisadi, Askeri ve özellikle devlet içi kırılganlık açısından zayıf halkası olarak görülmektedir. Ancak bu zafiyetleri bir tarafa, bu Avrasya Üçlüsünün Türk ve İslam dünyasına – Çin Halk Cumhuriyetindeki Doğu Türkistan, Orta Asya Türk Müslüman Cumhuriyetleri, Kafkasya, Azerbaycan-Ermenistan arası Karabağ meselesi ve Pakistan-Hindistan arası Keşmir meselesi ve en önemlisi Orta Doğu’daki mevcut sorunların giderilmesinde esas rol alması gerekmektedir. Bu ise İran’ın mevcut kapasitesini oldukça zorlayacak bir meseledir.

Çar Rusya’sı ve Sovyetlerin hukuki varisi olan günümüz Rusya Federasyonu’nun yeniden Ak Orda devletinin hukuki varisliyi ile olan ilişiğini berpa etme meyillerinin olup-olmadığına yönelik bir söz diyemem, ancak İran’ın 1921 öncesi, duruma göre ya Çengiz Han veraset hukukuna dayalı veya Selçukluların Hukuki varisliyine dayalı Türk Devlet kuruculuğunu yeniden berpa etme olanakları teorik zeminde oldukça mümkün görülmektedir. Pratik zeminde bu ne kadar mümkündür, onu bakıp göreceğizdir.

İran, 1921 öncesi Türk Devlet Kuruculuğunu, Türk-Tacik, başka bir değimle Türk-Acem kardeşliği üzerinden yeniden berpa ederek Azerbaycan başta olmakla, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Afganistan, Türkmenistan, Pakistan ve diğer İslami ülkelerle ileriye yönelik stratejik bir ilişki ağı kura bilir ve Azerbaycan-Ermenistan ve Doğu Türkistan ve Keşmir gibi mevcut sorunların giderilmesinde aktif rol üstlene bilir.

İran’ın Jeopolitik açıdan sınırlılıkları ise mevcut kapasitesini zorlayan bu muazzam sorunların giderilmesindeki oynayacak rolün maliyeti, ABD’nin artarda sürdürmekte olduğu yaptırımlardan kaynaklanan ekonomik sarsıntılar, enflasyonlar ve bundan kaynaklanacak halk huzursuzluklarının kullanılma cehtleri ve planlanan iç karışıklıklardır. Bunun başında ABD olmakla diğer Atlantikçi kuvvetler ve onların bölgedeki taraftarları durur. İran’da ise Dâhili faktör olarak Sorunların Türk devlet Kuruculuğuna dönüşle çözülmesine karşı olan ve bütün güçlerini kullanan kesim esas itibarıyla sözde Reformist olarak tanımlanan Atlantikçilerin devlet içi kurmuş oldukları yıkıcı ağdır. Bu sözde reformist grupların başını çeken ve tabiri caizse devlet içi devlet olarak etkin olan kesim, İran’da 1925 sonrası işgal döneminde büyük soykırım ve katliamlarla dayatılmış olan Yapay Pers kimliğinin esas savunucuları olarak çıkış eder ve Türklüğün meşruluğunu bütün vasıtaları kullanarak engellemeye çalışır.

1988’den itibaren Dini Lidere karşı şekillenmiş olan güç kümesi Hüccet-ül-İslam Refsencani tarafından Neo-liberalizm çizgisi üzerinden idare edilmiştir.

Erdal Şimşek: İran devlet aygıtının içindeki iktidar kümeleri ve sistemin kurgusunda yer alan kurumların rolü hakkında neler söylersiniz, Buna ek olarak iç ve dış politik karar alma süreçleri nasıl işliyor?

İran’ın devlet aygıtında ülkenin varlığını ve geleceğini büyük oranda etkileyecek olan bütün iç ve dış siyasetteki kritik olaylar da ve meseleler de en esas karar verici merci Dini Liderdir. Her daim kritik anlarda müdahale hakkı vardır, çünkü devletin bekasından en esas sorumlu merci Velayet-e Fakih’dir. Velayet-e Fakih kuramı 1960’larda Ayetullah Humeyni tarafından Şia mezhebinin “İmamet ilkesine - İmamların Olmadığı Dönemde Ne Yapmak Gerekir?” sorusuna göre kuramlaştırılmıştır. 1979 İran İslam Devriminden sonra Anayasanın 110. Maddesiyle uygulamaya konulmuştur.

Velayet-e Fakih

Anayasa, Velayet-e Fakih kurumuna yasama, yürütme ve yargı erklerini denetleme hakkı tanımıştır. İran İslam Cumhuriyeti’nin genel politikalarını belirlemek ve denetlemek yetkisini tanımıştır. Silahlı kuvvetler genel komutanıdır. Savaş, barış, cumhurbaşkanının azli ve referandum gibi önemli kararları verme hakkına sahiptir.

Uzmanlar Meclisi

Uzmanlar Meclisi, İran dini liderini seçme, denetleme ve gerektiğinde azil yetkisine sahiptir. Uzmanlar Meclisi üyeleri sekiz yıllığına doğrudan halkın oyuyla seçilmekteler. Uzmanlar Meclisinin diğer kurumlardan farkı, onun göreli bir özerkliğe sahip olmasıdır. Nitekim Uzmanlar Meclisi kendi yasasını düzenleme ve kabul yetkisine sahiptir. Uzmanlar Meclisi tarafından 1989’da Ayetullah Seyit Ali Hamaney’i dini lider olarak seçilmiştir.

Anayasa Koruma Konseyi

Anayasa Koruma Konseyi (AKK),Anayasa'nın uygulanmasını denetleyen, gücünü ve etkisini sürdürülebilir kılan anayasal olarak atanmış 12 üyeye sahip kurumdur. Konsey, dini ve hukuki denetimler yaptığı için üyelerin yarısı din adamı, yarısı hukukçudur. 6 üye Dini Lider tarafından ve din adamları arasından atanıyor. 6 üye ise İslami Şura Meclisi tarafından ve hukukçular arasından seçiliyor. Konsey Türkiye ile kıyaslandığında Yüksek Seçim Kurulu ve Anayasa Mahkemesi’nin bir çeşit birleşimi gibi görülebilir.

Cumhurbaşkanlığı

Cumhurbaşkanlığı kurumu İran tarihinde ilk kez İslam Devrimi’nin kabul etmiş olduğu Anayasa ile yürürlüğe konulmuştur. 1989 Anayasa değişikliklerinde Cumhurbaşkanına oldukça önemli yetkiler verilmiştir.

İran’da dini Liderden sonra cumhurbaşkanı ülkenin en yüksek resmi yetkilisidir. Anayasayı uygulamak, üç erkin ilişkilerini düzenleme ve yürütme gücüne başkanlık etmek Cumhurbaşkanının esas vazifesidir. 

Cumhurbaşkanlığı süresi dört yıldır. Halkoyu ile seçilen cumhurbaşkanı art arda iki defadan fazla seçilme hakkına sahip değildir. Anayasa Koruyucular Konseyi seçimin “usulüne uygun” yapıldığını onayladıktan sonra Dinî Lider tarafından yetki verilir.

İslami Şura Meclisi

İslami Şura Meclisi, tek meclisli yasama organıdır. Dört yıllığına seçilen 290 üyeden oluşmaktadır. Meclis yasama faaliyetini yürütür. Uluslararası antlaşmaları değerlendirir ve bütçeyi onaylar. Tüm meclis üyeleri ve meclisteki tüm yasama çalışmaları, Anayasa Koruma Konseyi tarafından onaylandığı zaman yürürlüğe girer.

Maslahat Konseyi

Maslahat Konseyi, 1997'de kurulmuştur. Maslahat Konseyi, Meclis ve Anayasa Koruyucular Konseyi arasındaki anlaşmazlıklar konusunda karar verme yetkisine sahiptir. Kurum ayrıca dini lidere danışmanlık vazifesini taşımaktadır. Amacı, devlet mekanizması içindeki siyasal kurumlar arasında ortaya çıkan anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak, uyum ve eşgüdümü sağlamaktır.

İran Devlet aygıtının içindeki iktidar kümeleri ve ek olarak iç ve dış politik karar alma süreçleri temel itibarıyla sistem içi ikilem arasındaki patlaktan kaynaklanan iki birbirine sınırlı zıt küme iktidarının karşılıklı mücadelesi ile şekillenmektedir. 1988’den itibaren Dini Lidere karşı şekillenmiş olan güç kümesi Hüccet-ül-İslam Refsencani tarafından Neo-liberalizm çizgisi üzerinden idare edilmiştir. Bu kesim 1997 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanan Muhammed Hatemi döneminde Uluslararası medya özellikle batı eksenli medya tarafından Reformist kesim olarak ön plana alınmıştır. Günümüz de bu kesim, Cumhurbaşkanı Hasan (Fridun) Ruhanı ile dini lidere karşı koymaya çalışıyorlar.

Reformist kesim, sözde Neo-liberalist ve demokratik değerleri ön plana alarak Çin ve Rusya karşıtı Atlantikçi bir güç kümesi olarak hareket etmektedir. Bu kesimi diğer gruptan farklılaştıran en önemli esas cihet, bunların tamamen Türk karşıtı ve yapay Pers kimliği üzerinden yürümeleridir.

Reformist kesim, ister Refsencani, Hatemi, Mir Hüseyin Musevi, Rahim Meşayi, Kerubi veya günümüzdeki Cumhurbaşkanı Ruhani olsun, hâkimiyet içi çekişmelerde istediklerini uygulama gücü bulmadıklarında hemen Anglosakson eksenli dış muhalefeti kışkırtmak, sokak isyanlarını tetiklemek ve ABD tarafından yapılması istenen yaptırımları profesyonel şekilde kendi çıkarları doğrultusunda kullanma eğilimleri içindeler. Bu defalarca tekrar edilmiş bir yöntem olarak reformistler tarafından uygulanmıştır. Başka bir ifade ile Atlantikçi kuvvetlerle beraber şekilde mevcut devlet yapılanmasını değişmeye çalışmaktalar. Ancak reformistlerin bu taktiksel gidişleri hem iç muhalefet hem de Anglosakson eksenli dış muhalefet arasında güven kaybına neden olmuştur. Başka bir ifade ile Atlantikçi Reformist muhalefet, esas alternatif olmaktan çıkmakta ve yeni, bağımsız, halkla yürüyen, ekonomik sorunlara gerçek çözüm getirebilecek etkin ve güçlü bir muhalefete ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yeni muhalefetin etnik meselelere ağırlık vermesi başarı oranını oldukça yükseltecektir. 1925’den beri çözülmemiş etnik meselelerin, biran önce demokratik değerler üzerinden çözülmesini esas gaye olarak ileri sürebilmesi ve onlara gerçekçi makul çözüm getirebilmesi, İran’ın birçok alanda önünü açacaktır. Buda bağımsız ve halkla yürüyen içerideki Türk ve gayri Türklerin bir araya gelerek güçlü bir muhalefet oluşturmasıyla mümkündür. Başka bir ifade ile Atlantikçilere oynayan Reformistlerin dönemi bitmiştir ve bu gerçek muhalefet boşluğunu Türk ileri gelenleri başta olmakla diğer etnik kesimlerin temsilcileri tarafından doldurulmasına yer açmak zorunda bırakılmaktadır.

Klasik İslam devletçiliğini reddeden Modern Ulus-Devlet Türkiye’si ile Klasik Türk Devletçiliğinin inkârına ve yapay Pers kimliğine dayanan Modern Ulus-Devlet İran’ı aynı kısır döngülere mahkûm edilmişlerdir.

Hasan Mesut Önder: Türkiye ve İran yer yer rakip yer yer ittifak içinde olan iki bölgesel güç… Bu iki bölgesel güç arasındaki ilişkilerinin stratejik seviyeye yükseltilebilmesi için İran devlet kurgusunun nasıl olması gerekir. Çünkü her ne kadar iyi komşuluk ilişkilerimiz olsa da İran’ın Türk modelinin ötekisini temsil ettiğine dair görüşler var. Orta ve uzun vadede Türk İran iş birliğinin hangi kurgu ile stratejik seviyeye yükselebileceğini düşünüyorsunuz?

İran ile Türkiye asırlardan beri birbirinin ne ölmesini ne de büyümesini istemeyen iki kardeş gibidir. Geçmiş tarihi süreçleri incelediğimizde İran-Osmanlı çoğu zaman karşı karşıya iki rakip ülke gibi çıkmış olsalar da 19.yüzyılın yetmişli yıllarına kadar kısmen ittifakta yürüdüklerine ve yetmişli yıllardan sonra ise kesintili, bazen tartışmalı bir şekilde devam ettiğini görmekteyiz. İran ile Türkiye en azından jeopolitik konumlarına göre birbirine mahkûmdur.

Tarihe göz atmamız ders almamız açısından önemli olur diye düşünüyorum. Klasik İslam devletçiliğini reddeden Modern Ulus-Devlet Türkiye’si ile Klasik Türk Devletçiliğinin inkârına ve yapay Pers kimliğine dayanan Modern Ulus-Devlet İran’ı aynı kısır döngülere mahkûm edilmişlerdir. Mustafa Kemal Atatürk, Türk Düşünce Sistemine dayalı ortaya koymuş olduğu Türk Tarih Tezi ve Türk Devlet Kuruculuğu ile bu kısır döngüyü delmek istediyse de mümkün olmadı.

Britanya Başbakanı Benjamin Disraeli’in 1870’lerden itibaren bölgedeki esas rakibi olan Rusya’ya ve Çar Rusya’sının esas bölge müttefiki olan ve Türk-Acem dünyasının manevi merkezi konumunda bulunan İran’a karşı, uzun süreden beri Türklükten uzak duran Osmanlı üzerinden Türklüğün yeniden ön plana alınması ve Sibirya’ya ve Rusya’nın içlerine kadar uzanan Türk toplumlarını Çar’ın müttefiki İran’ın manevi etkisinden çıkarmak ve Osmanlı üzerinden Rusya’ya karşı kullanma Jeostratejisini uygulanmaya konulmuştur. Bu siyasetin terkip hissesi olarak Türk karşıtı Firdevsi’nin Şah Name’sindeki İran-Turan karşı durması ve Turan birliğinin kurulması fikri bidayette Macar Vambrey tarafından 1868-1874 yıllarında ileri sürülmüş olup, Kalküta Enstitüsü üzerinden İran’a dayatılması için teorik zeminde işlenmekte olan yapay Pers Kimliği ile İran’ın Türk dünyasında etkisizleştirilmesi ve koparılıp atılması amaç edinilmiştir. Nitekim İngiltere hükümeti ilk aşamada Türklüğü ardınca da Hilafet meselesini o dönem geçici olarak desteklemekle Osmanlı imparatorluğunu Orta Asya’da Ruslara karşı kendisiyle müttefik bulundurmak maksadıyla bir aralık koltuklanmıştır. Bu Hilafet meselesini sonra Birinci Cihan Harbinde de Almanlar koltuklanmak istemişlerdir. Diğer taraftan İsmail Gaspıralı’nın 1883’den itibaren Kırım’da yayınlamaya başladığı “Tercüman” gazetesi o dönem ortak dil olan Çağatay Türkçesinde değil, tersine Osmanlı’da da kullanılan Batı Türkçesi ağırlıklı olarak yayın yapmış, Çağatay Türkçesinin yaygın olduğu bölgelerde dolayısıyla batı Türkçesini ortak dil olarak ön plana çıkarmıştır, Çar Rusya’sını İngilizlere karşı müttefik olarak gören İran’ın manevi etkisi altında bulunan Türk-Acem toplumlarını, Osmanlı üzerinden Ruslara karşı çevirmek siyaseti ve diğer taraftan Kalküta Enstitüsünün Hint-Avrupa ve Ari Irk teorisi İran’ın asırlarca manevi açıdan etkin olduğu ve birer parçası olduğu Türk dünyasından koparılmasına getirip çıkarmıştır. Ancak bu siyaset Osmanlı’nın hiç de hayrına olmadı. Hatta ortak Türkçe diye doğudan batıya ortak dil olma özelliği olan Çağatay Türkçesinin zararına Batı Türkçesi üzerinden başlanan faaliyetler de İsmail Kaspıralı’nın “Tercüman” gazetesi ile sınırlı kaldı. 1923’ten sonra Türkiye’de resmi Türkçe olarak ön plana alınan İstanbul Türkçesi de o dönem bu Türkçe ile oldukça geniş farklılıklar taşımaya başladı. Zeki Velidi Togan bu konuyla ilgili şu fikirleri ileri sürmüştür:

İsmail Bey’in Kırım lehçesi esasında umumî bir Türk edebî dili vücuda getirmek tecrübesi ise elbette sırf Projeden ibarettir. Zamanımız da Türkiye’de Türk dili, sesli harfleri tam olarak kullanmak esasında tespit edilirken, umum Türklerde müşterek hususiyetlerin eski edebî dilde ve Anadolu şivelerinde mevcut olanları bile terkedilerek, yalnız İstanbul şivesi ve onun da Avrupa zevkine yakın olan telâffuz şekilleri esas ittihaz edilmesi, umumî harp bidayetinden bugüne kadar batı ve doğu Türkleri arasında mübadelenin ve medenî münasebetlerin kâmilen inkıtaa uğramış bulunması ve Türk dilinin Rusya’da son yirmi yıl zarfında geçirmiş ve geçirmekte olduğu buhran devri, Gaspıralı’nın fikirlerini hayat sahasından uzaklaştırmıştır; Mamafih edebî dilin farklı olması. Türk kültür birliğini ihya harekâtına mâni olmaz. İstanbulluların Türkçe de ahengi, son yıllar zarfında Avrupa ve Levant dillerinin tesiriyle hâsıl olan yeni 'zevkler'e göre katı olarak değiştirmekte oldukları, bazı mütehassıslarca söyleniyor. Her halde Türkün esas ve müşterek millî malı olan kalın 'k' (q) ve 'sağır nun' (n) bırakılmakta, 'qız', ‘qış’ kelimelerin ortasındaki ‘I’ sesi de biraz daha incelmek temayülünü göstermektedir. Fransızcada ‘n’ kullandıkları halde, Türkçe ‘oğlunu gördüm’ ile ‘oğlunu, gör-düm’ tabirlerini, ‘onun oğlunu gördüm’ ve ‘senin oğlunu gördüm’ şekillerinde uzatarak kullanmayı tercih ediyorlar. Diğer Türk kavimlerinin, bilhassa Hazar ötesi lehçelerin bu 'q' ve 'n' hususunda İstanbul lehçesi lehine fedakârlık edecekleri tasavvur bile edilemez.

Bu tarihi faktı söylemekten temel amaç şu ki ister İran olsun ister Osmanlı veya Türkiye Cumhuriyeti olsun ne zamanki biri birine karşı istenilen bir yabancı güçten yana çıkış ettiklerin de hiç de iyi sonuçlar alamamışlardır. Tersine birbirine yakın ve anlayışlı davrandıklarında daha faydalı olabilmişlerdir. İki ülke arasında son yirmi yılda iyi ilişkilerin var olduğu gözükmektedir. Diğer taraftan çok da üzerinde durulmayan daha derin ilişkilerin mevcut olduğuna dair söylentiler de vardır. Ancak buna karşı her iki taraf özellikle de Türkiye bu iyimser yaklaşımla yanı sıra Atlantikçilerin İran’a yönelik alternatif sert projelerinde de kendini unutturmamağa çalışmaktadır.

İran’ın Türkiye’ye yönelik stratejisi büyük oranda açık ve nettir. İran, yukarıda bahsettiğimiz Avrasya Üçlüsü veya başka bir deyimle Avrasya Dörtlüsü olmakta ısrarlı ve kesin kararlıdır. Bu stratejik ittifakta ise İktisadi, ilmi, Teknoloji vb. alanlarda zayıf halka İran’dır. Zayıf olmasına rağmen yukarıda değindiğimiz çözmesi gereken en ağır meselelerle karşı karşıyadır. Bu ise bazen İran’ın kapasitesini aşa bilir. Bu Jeopolitik sınırlılıkları ve bazen mevcut kapasitesini aşabilecek olan bölgesel ve iç karışıklıkların karşısını almak ve makul bir hareketle çözüme kavuşturabilecek bir farklı ve daha yakın Stratejik Müttefike oldukça ihtiyacı vardır. Bu Strateji Müttefik, ancak Türkiye olabilir. Çünkü esas İran’ın kabul etmiş olduğu bu Avrasya Üçlü Stratejik İttifakı ya İran’ın 1921 öncesi gerçek milli asaletinin berpasıyla Avrasya’daki tarihi misyonunu hayata geçirme olanağı sağlayacak, ya da İran’ı iç karışıklıklarla iç savaşa sürüklemek isteyen Atlantikçilerin bölgedeki kan gövdeyi götürür savaşının birer parçası yapacaktır.

İran’ın yeniden Türk-Acem kardeşliğine dayalı Türk devlet Kuruculuğuna dönmesi teorik zeminde mümkün görülse de bunun uygulanmasına yönelik gerekli siyasi irade olmaya veya oldukça zayıf ola bilir. Bu alanda da Türkiye’nin İran’la ikili stratejik ittifakta hareket etmesi büyük oranda yardımcı olabilir. Başka ifade ile son yüz yılda manen mahvedilmek istenen İran Türklüğünün yeniden iadeyi hasiyeti söz konusu olur ve Türkiye’de kardeş devlet olarak destek vermiş olur. Bununla yanı sıra İran, Türk-Acem kardeşliğine yönelik vazifesini Türkiye ile paylaşabilir ve ortak bir şekilde Orta Asya, kuzey Hindistan, Kafkasya ve Orta Doğu’da Türk ve İslam dünyasına yönelik birlikte hareket edebilirler. Buda Türklük ve İslamiyet için yeni bir doğuş olur. Türkiye ya bunu seçer ya da İran’daki Türklüğün inkârına esaslanan yapay Pers kimliğini ön plana alanlarla, Atlantikçi kuvvetlerin İran ve bölgeye yönelik bölücü ve ayrılıkçı projelerinde beraber yürümeyi tercih eder.

İran, Türk Dünyasının birer parçasıdır. Bunu inkâr eden Vambery’nin İran-Turan efsanesi ve Kalküta Enstitüsünün Farisiye tarikatı üzerinden kuramlaştırmış oldukları siyasi düşüncedir.

Erdal Şimşek: İran’da ciddi oranda Türk yaşıyor.  Atlantikçi güçlerin, İran Türklerini, ülkenin istikrarsızlaştırılması ve parçalanması için çok önemli bir araç olduğunu düşündüğü biliniyor. Buna yönelik de çeşitli çalışmalar yapıldığı da basına yansıyan bilgiler arasında. İran Türkleri, nasıl bir İran tahayyül ediyor ve İran devlet sistemi içindeki konumunu şimdi ve gelecekte nerde görüyorsunuz?

Evet! Girişte söylediğimiz gibi İran, Türk Dünyasının birer parçasıdır. Bunu inkâr eden Vambery’nin İran-Turan efsanesi ve Kalküta Enstitüsünün Farisiye tarikatı üzerinden kuramlaştırmış oldukları siyasi düşüncedir. Bu siyası anlayışların oturtulmasıyla yanı sıra 1917-1921 arası yapılmış olan katliam ve soykırımla İran Türklüğü etkisizleştirilmiş ve Çengiz Han veraset hukukuna ve Emir Timur Soyundan gelme geleneğine dayalı Türk devlet kuruculuğu ortadan kaldırılmış ve yukarıda izahı verilmiş olan yapay Pers kimliğine dayalı sömürge devleti olarak kurulmuş olan Pehlevi’lerle Türklüğün inkârı sağlanmıştır.

60-70 yıl Türklüğe karşı olmazın faciaları yaşatılmıştır. Türkler kendi kanlarıyla kurup, koruyup kolladıkları vatanları olan İran’da “Ben bir Türk olarak var olmak istiyorum demesi asla mümkün olmamıştır.” Bu süreç 1988 Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin vefatından hemen sonra Atlantikçi kuvvetleri olarak karakterize edilen sözde Reformistler tarafından yeniden Türk karşıtı hareketlerinin atak yapmasına karşı toplumsal tepki olarak doğan itirazlar Türklüğün Milli Hareketi olarak ortaya çıkmıştır.

İlk aşamada Türklüğün sessizce, yumuşak bir tarzda çözüme kavuşturulması düşünülse de yasal olanaklarının kısıtlılığı bunu zorlaştırmıştır. Çünkü Anayasanın 15. Maddesi yegâne Fars diline resmi hukuki zorunlu devlet statüyü vermektedir. İran’da Türk dili ise bölgesel veya yöresel olarak halledilmesi gayri mümkündür. Çünkü Türkler İran’ın her bir eyaletinde kendini hissettiren yegâne millettir. Türkler, ortalama ülke nüfusunun yarısından fazlasını oluşturmakta ve devletin asli kurucu unsuru olarak izhar-i vücut ediyorlar. İran’da yapay Pers kimliğinin yegâne devlet kimliği olmasından yana çıkış eden ve sözün gerçek anlamında Türk düşmanlığıyla bilinen o dönem Reformist kesimin başında duran Hüccet’ül-İslam Refsencani bu meselenin güvenlik konusu yapılmasıyla dinç yolla çözümünü gayri mümkün etme yolunu tercih etmiştir.

O dönemden itibaren günümüze kadar bu mücadele kültürel ve siyasal alanda akıllı bir şekilde devam ettirilmektedir.

İran’ın Atlantikçilere karşı duruşunun tarihi nedenleri vardır. İran’ın siyasi tercihi Atlantikçilere karşı olan devletlerle yakın olmaktır. Tabi buda ABD başta olmakla Anglosakson devletlerini oldukça rahatsız ediyor. Buna göre Anglosakson devletleri baskı vasıtası olarak bütün etnikleri ve genellikle muhalefeti desteklemek kararı almıştır.

Ancak ABD ve diğer Anglosakson devletlerinin İran ile ilgili şubelerinin bilmesi gereken bir mesele vardır, o da şu ki, 1925’ten itibaren dayatılmış olan yapay Pers kimliği ile herhangi bir muhalefet oluşturmak ve azınlıkları da onların alt birimi olarak birleştirmek stratejisi ne başarılı olabilir ne de halk tarafından kabul görülür.

İran Türklerinin Milli Hareketi akıllı bir süreç yürütüyor. Amaçlanan asıl hedef, İran’da Türkleşmek üzerinden kültürel devrime nail olmaktır. Çünkü ülkenin asli kurucu unsuru olarak ülkenin hem de varlığından sorumludur. Milli Hareket, yalnız Türkleri değil hem de bütün – Tacik, Tat, Lor, Lar, Lek, Gilek, Kırmanci, Gurani, Surani, Beluc, Arap vb. azınlıkların yöresel ve bölgesel hak ve hukuklarının konvansiyonel şeklide tanınmasını amaç edinmiş fikri, medeni ve siyasi bir cereyandır. Bu konseptle hareket eden bir cereyanın Yapay Pers Kimliğini ön plana alan bir muhalefetin alt birimi olarak hareket etmesi mümkün değildir. Buna giden, yalnız kendine ihanet ve hainlik eden yolsuzun biri olabilir.

Yukarıda söylediğim gibi Atlantikçilerin birer memuru gibi hareket eden mevcut Reformist cereyanı bitmiş sayılmaktadır. Şu an bağımsız, halkla yürüyen, gerçek ve ciddi bir muhalefet için zemin oluşmaktadır. Türkler, Lor, Kürt, Arap, Beluc vb. kardeşlerini de yanlarına alarak son yüz yılın etnik sorunlarının yasal bir düzeyde giderilmesi ve mevcut toplumsal, kültürel ve ekonomik problemlere yönelik doğru çözüm getiren bir programla gerçek ıslahatçı muhalefeti oluşturabilir.

Güney Azerbaycan dâhil İran’ı ve Türklüğü bir bütün olarak savunan Milli Hareketin esas hayati gayesi Klasik Türk Devlet Düşüncesine dayanarak, Türk dilinin resmi hukuki zorunlu devlet dili olmasıdır. Bunun yolu da Türklüğü inkâra esaslanan dayatılan yapay Pers kimliğini savunan köken İranlı olmayan Pan Farsist kuvvetlerin içte ve dışta büsbütün çürütülmesidir. Milli Hareketin misyonu, Atlantikçilerin direktifleriyle tabiri caizse kendi katilinin yan kolu olarak hareket etmek değil, tam tersine onu çürütmekle kendi gerçek kimliğini var etmektir.

Biz vatanımız İran’a dayatılmış olan yapay Pers kimliğini çürütmek ve Tarihi Milli Asaletimizi ve Risâlet’imizi diriltmekle mükellefiz!

09.09.2020 10:44

Algılama süreci, insanları çevrelerine bağlar ve hakkımızdaki dünyayı doğru anlamak için kritik öneme sahiptir. Gerçeği anlamak,  doğru bir algılama gerektirir. Yine de insan algısı üzerine yapılan araştırmalar, sürecin birçok tuzakla kuşatıldığını gösteriyor. İnsanlar algıyı pasif bir süreç olarak düşünme eğilimindedir. Duyularımıza etki eden uyaranları görür, duyar, koklar, tatar veya hissederiz. Herhangi bir şekilde objektif olursak, gerçekte orada olanı kaydettiğimizi düşünürüz. Oysa algı pasif bir süreçten ziyade, aktif bir süreçtir. İnsan gerçekliği kaydetmek yerine kendi zihinsel modeline göre yorumlayıp yeniden inşa eder. Algı, anlayışı olduğu kadar farkındalığı da ima eder. İnsanların beş duyu aracılığıyla sağlanan bilgilere dayanarak kendi gerçeklik versiyonlarını inşa ettikleri bir çıkarım sürecidir.      Genel olarak insanların ve özellikle analistlerin algıladıkları ve bunu ne kadar kolay algıladıkları, geçmiş deneyimlerinden, eğitimlerinden, kültürel değerlerinden ve rol gerekliliklerinden ve ayrıca alıcı organları tarafından kaydedilen uyarıcılardan güçlü bir şekilde etkilenir. Yani hayata, tecrübelerimiz, dünya görüşümüz ve kültürel değerlerimizin merceğinden bakarız. Bu bizim küçük bir dünyaya hapsolduğumuz anlamına da gelebilir. Sosyal yaşamımızda, ilişki kurma davranışımızda da bu mercek çok etkilidir. Bizim gibi düşünen, aynı mizah anlayışına sahip insanlara kendimizi yakın hissederiz. Çünkü karşıdaki kişi tanıdıktır ve bu tanıma durumu kişinin kendini güvende hissetmesine sebep olabilmektedir. Bütün bu teknik ayrıntının ve insan zihninin  algılama biçimini anlatmaya çalışmamın nedeni aşk, sevgi ve gerçekliğin ne olduğuna dair  bir  perspektif açmak içindir...

Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” adlı filminde geçen replik bu konuda iyi bir örnektir:

Sema Özcan: Aylardan beri gelip neden benim resmime bakıyorsun? Cevap vermeyecek misin bana? Yoksa gerçeği söylemekten korkuyor musun?

Müşfik Kenter: Öğrenmek istediğini Mustafa söylemiştir sana.

Sema Özcan: Ben senin söylemeni istiyorum. Herhalde bana ait olan bir şeyi öğrenmek hakkımdır.

Müşfik Kenter: Hayır! Sana ait bir mesele değil bu. Resminle benim aramdaki bir durum seni ilgilendirmez. Ben senin resmine aşığım.

Sema Özcan: İyi ama aşık olduğun resim benim resmim. İşte ben de buradayım, söyleyeceklerini dinlemeye geldim.

Müşfik Kenter: Resmin sen değilsin ki! Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın.

Sema Özcan: Bu davranışların bir korkudan ileri geliyor.

Müşfik Kenter: Evet bir korkudan ileri geliyor. Bu korku sevdiğim şeye ebediyen sahip olabilmek için çekilen bir korku. Ben senin resmine değil de sana aşık olsaydım o zaman ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Halbuki resmin bana dostça bakıyor. İyilikle bakıyor ve ebediyen bakacak.

Sema Özcan:  Ben de sana bakmak istiyorum.

Müşfik Kenter: Hayır. Benimle resminin arasına girme istemiyorum seni. Ben senin yalnız resmine aşığım... Resminle aramda ne kadar uzun zaman geçti. İlk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım. Birden bana iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm. Elbiselerim eskiydi, kirliydim, sakallarım uzamıştı. İnanamadım. O insanca bakışı bir daha göremem diye bir daha resme bakmaktan korkuyordum. İkinci kere zorlukla baktım resmine. Gene iyilik gene sevgi vardı gözlerinde...

Sema Özcan:   Resmimin yerine, ben seveceğim seni. Artık ben varım.

Müşfik Kenter: Hayır hayır. İstemiyorum seni. Benim dünyama girmeye kalkma. Merhametsizce yıkarsın onu. Resmin benim kendimden bir parça. Bırak ben onu seveyim. Sen sevmek isteme beni, senin ellerini tutmak istemiyorum. Sonra çekersin o ellerini benden. Ben resmine aşığım, ölünceye kadar da onu seveceğim.

Bu diyalogda, kaybetme korkusu ile birine bağlanamama, kaygı ve algılanan bir öznenin idealleştirilip anlam yüklenmesi söz konusu… Peki biz aşık olduğumuzda ne yapıyoruz? Aşk öznesini, idealleştirip kusursuz bir şekilde kodlayıp, zihnimizde donduruyoruz. Ortak bir yaşama adım atıp, aşkı oluşturan hormonal durum normalleştikten sonra,  kafamızda idealleştirdiğimiz sevgi öznesi ile gerçek kişi arasındaki tutarsızlığı gördüğümüz zaman, seni artık tanıyamıyorum cümlelerini söylemeye veya duymaya başlarız. Bundan dolayı aşk, hormonla etki ile birlikte aklın gerçeklikten kopma durumu olarak tanımlanabilir. Ve bu gerçek dışı durum  çok fazla da uzun sürmez. Yapılan istatistiklere göre, kişinin aşık olma durumu hormonal olarak en fazla 16 ay sürdüğü ifade edilmektedir. Bu yoğun zihin yanılsaması bittikten sonra, yaşanmışlıklar, ortak anılar ve kişiler arasında yakalanan ortak uygum sevgiyi, biri ile birlikte yaşama, onun için fedakarlık yapma duygusunu doğurur ve bu duygu kalıcı olandır. Bu bakımdan kalıcı olan aşk değil, sevgidir. Sevgi, iki kişi arasında oluşan ortak hafıza, aynı şeye üzülme veya sevinme ve kişiliklerin kaynaşması durumudur. Ayrıca bilge bir arkadaşımın ifadesi ile sevgi, duygusal denge ve karşındakinin derdi ile dertlenmeyeceksen kelam etmeme işidir. Herkes, kalple sevdiğini düşünür oysa bu büyük bir yanılgıdır. Aklı olmayan aşkın ve sevginin hiçbir önemi yoktur. Mutlak gerçeklik budur bana göre, siz ne dersiniz?

01.09.2020 12:17

İsrail kuruluşundan bu yana, Arap olmayan etnik azınlıklar ve farklı mezhepsel inanışa sahip gruplarla ilişki kurmayı, varlığını devam ettirebilmek için en önemli adım olarak görmüştür. Bu bağlamda, İsrail Meclisi’nde Liberal Parti üyesi olan Baruch Uziel tarafından kavramsal çerçevesi çizilen ve “Çevre İttifakı” adı ile 1950’lerde anılmaya başlayan, düşünsel kökeni İsrail‘in kuruluşundan öncesine dayanan bir strateji geliştirilmiştir. Bu doktrin; kurulma aşamasında olan bir devletin jeopolitik kırılganlıklarını gidermek için ulus altı aktörler olan Kürtler, Marunîler, Nusayriler, Ermeniler ve Dürzîlerle; ulusal aktör olan Türkiye ve İran ile çevre ittifakı kurulması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda İsrail, Arap ülkeleri ile yaşadığı sorunlardan dolayı Arap olmayan devletlerle ilişki geliştirmeye çalışmıştır. Ben Gurion tarafından uygulamaya konulan politikaya göre, Arap olmayan ülkelerle ilişki kurularak Arap ülkelerini kuşatmak ya da “düşmanın ardına dolaşıp vurmak” (outflank) yaklaşımı benimsenmiştir. Bu strateji doğrultusunda Türkiye ve İran ile yakın ilişki geliştirmek için adımlar atılmıştır. İsrail, ilk önce İran’la iyi ilişkiler geliştirmek için girişimler başlatmış, daha sonra Türkiye ile olan ilişkileri güçlendirmek için bir dizi temaslarda bulunmuştur. Türkiye, İsrail ile ilişkilerini geliştirmekte mesafeli yaklaşırken, Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdülnasır’ın Suriye’ye ziyareti sırasında, Irak’taki devrimci yönetimi destekleyeceğini söylemesi, Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerindeki mesafeli tutumunu değiştirmesine yol açmıştır. 

İsrail hükümeti, Ağustos 1957 yılında MOSSAD’ın Ortadoğu bölüm başkanlığını yapmış olan Elliahu Sason’u Ankara’ya büyükelçi olarak atadı. Sason ve dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, güvenlik ve istihbarat ilişkileri konusunda müzakerelerde bulundular. Bu müzakereler sonucunda, iki taraf arasında mutabakat sağlanarak, Aralık 1957’de Adnan Menderes’in onayı ile oluşacak heyetin yapacağı faaliyetler karara bağlandı. Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin iyiye gitmesinde liderlerin geçmişlerinin ve eğitimlerinin rolü büyüktür. Dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın, Bursa’da bulunan Alliance İsrailiteOkulu’nda eğitim görmüş olması, aynı zamanda İsrail cumhurbaşkanları olan Ben Gurion, İzhak Tzvi ve Dışişleri Bakanı Moşe Şaret’in İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmaları ilişkilerin gelişmesinde etkili olmuştur. İki ülkenin karar vericilerinin eğitimleri, birbirlerini anlamalarını ve ilişkilerin gelişmesini kolaylaştırmıştır. Varılan mutabakat sonucunda Milli Amele Hizmet Teşkilatı (MAH) Başkanı Hüseyin Avni Göktürk veMOSSAD Başkanı Revuen Shiolah başkanlığında toplanan heyet, istihbarat alanında işbirliği kararı aldı. Bu bağlamda, Türk servis personelinin MOSSAD tarafından eğitilmesine ve bölgedeki sorunlarla ilgili istihbarat paylaşımının yapılmasına karar verildi. Bu ilişkiler sadece İsrail ve Türkiye arasında değil, İran’ın da aktif katılımıyla kurulmuştur. İran, İsrail ve Türkiye arasındaki anlaşmaya “Trident” adı verilmiştir. Bu anlaşmaya göre, Türkiye, İsrail ve İran servislerinin başkanları yılda iki kez elde ettikleri bilgileri paylaşacak ve değerlendirme toplantıları yapacaktı. Bu ilişkilerden sonra MOSSAD’ın, eğittiği personeller aracılığı ile Türk servisini yönlendirme becerisine sahip olduğu iddia edilmektedir. İsrail servisi bu tarz eğitim programlarıyla, dış ülke istihbarat ve ordu personellerini eğitmek suretiyle, nüfuz elde etmiştir. İstihbarat uzmanı Alp Tufan, bu anlaşma bağlamında, 1973 yılında İsrail’e eğitim için giden, daha sonra MİT’te üst düzey yöneticilik yapan iki ismin PKK’yı Türkiye’nin başına bela ettiklerini ifade etmektedir. Bu durumun günümüze kadar devam ettiği bilinmektedir. Son dönemde, Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkilere soğukluk girmesi nedeni ile MOSSAD’ın Türkiye’deki faaliyetleri ve Türk servisi içindeki etkinliği kısmen de olsa sınırlandırıldığı söylenebilir. 

İsrail savunma politikalarının temel nüvesini istihbarat oluşturmaktadır. Etrafı düşmanlarla çevrili olan İsrail, Arap olmayan ülkelerle güvenlik ve istihbarat ilişkilerini geliştirerek düşman ülkelerine karşı çevreleme politikası yürütmüştür. İsrail’in güvenlik politikasının temelini, caydırıcılık, erken uyarı, kesin askeri üstünlüğe dayanan zafer, savunmada öz yeterlilik gibi kavramlar oluşturmaktadır. Bu politikanın hayata geçirilebilmesi için etkin istihbarat faaliyeti şarttır. Bu bağlamda İsrail istihbarat servisleri hedef veya muhtemel hedefleri kontrol etme stratejisi izlemektedir. Caydırıcılığın ve erken uyarının sağlanabilmesi için hedef ülke orduları ve terör grupları üzerinden geniş bilgilere sahip olmak gerekir. Ayrıca hedef ülkenin savaş teknolojisindeki gelişmelerini ve ordunun savaşma potansiyelini önceden bilmek ve buna göre politika belirlemek de bu stratejinin bir parçasıdır. Yakın döneme kadar, TSK’nın silah modernizasyon ihalelerini hangi ülkenin aldığı, 90’lı yıllarda terörle mücadele etmek için hangi ülkeden silahların alındığı, bu silahların nerelerde kullanıldığı göz önünde bulundurulduğunda içimizdeki İsrail’in 1957’den 2010 yılına kadar Türkiye’ye nasıl girdiği ve yerleştiği görülecektir. 15 Temmuz hain darbe girişiminin beyin takımı içerisinde yer alan Akın Öztürk’ün, darbenin başarısız olmasını, İsrail’in onları satmasına bağlaması ilginç bir anekdottur. Bütün bu veriler, İsrail’in Türkiye’de ne kadar kökleştiğini göstermiyor mu, ne dersiniz?

28.08.2020 11:06

Küresel ve ulusal güç odaklarının, gerçekleri ve niyetlerini gizlemek için olayları çarpıtarak kamuoyuna sundukları inancından hareketle, komplo terorileri bu odakların amaçlarını anlamak için üretilen senaryolar şeklinde algılanmaktadır. Bu bakımdan komplo teorisinin olabilmesi için kendini gizleyen küresel bir iktidarın olması gerekir. Kimine göre bu küresel güç odakları, siyonistler, kimine göre İllimunati, Bilderbeg ve CFR gibi organizasyonlardır. İnsanların her şeyi kontrol eden küresel bir gücün var olduğunu düşünmesinin teolojik kökleri bulunmaktadır. İnancımızda, yüce Yaratıcı’nın kullarının yaptığı bütün eylemleri izlediği, sağ ve sol omuzumuzdaki meleklerin de bütün günah ve sevaplarımızı kaydettiği bilinmektedir. Bu inanç kodu, dünyevi olarak ise her şeyi bir şekilde kontrol altında tutan, hiçbir işi şansa birakmayacak derecede ayrıntıya vakıf küresel güç odaklarının var olduğuna inanmaya itiyor olabilir. Bu dünyadaki olayları, şeytani ve rahmani güçler arasındaki mücadele olarak okuduğumuz zaman, kısa zamanda sonuca varmak mümkün. Ama gerçekleri ara tonlarda aramak daha doğru olacaktır.  Komplo teorilerini bütünü ile küçümsemek ve dışlanmanın yanlış olması gibi her şeyi dini, ideolojik kodlardan üretilen genel kabullerle açıklamak da mümkün değildir.

Kaynak:Richards J. Heuer, İstihbarat Analizinin Piskolojisi

Dini, ideolojik ve siyasi perspektiften bir olayı okumanın sizi nereye yönlendireceği husunu göstermek açısından bu fotoğraf çok önemlidir. Resme sol arka açıdan bakıldığında genç kadın yüzü, sol ön açıdan bakıldığında yaşlı kadın yüzü görülmektedir. Ayrıca, ilk bakışta genç kadın yüzünü görenler, yaşlı kadının yüzünü görmekte oldukça zorlanacaktır. Elimizdeki veri bir fotoğraf… Baktığınız açı size bir resmi gösterecek ve o bakış açısı sizin ikinci yüzü görmenizi engelleyecektir. Analizcinin olayı ele alış biçimi bu derece önemlidir. Resmin birden çok boyutunu görebilmek için farklı açılardan olaylara bakmak ve insan zihninin belirsizliği ele alırken  düştüğü hataların farkında olmak gerekir.

Günümüzde komplo teorisi kavramının içi boşaltılmış durumda... Bundan dolayı komplo teorisi kavramının doğru tanımının yapılması gerekir. Komplo teorisi,  bir olayla ilgili gerçek resmi anlama işidir. Bir puzzle parçalarını birleştirmeye çalıştığınızı düşünün; bir ağaç dalını  gösteren küçük bir parçayı referans alıp, bütün resmin bir orman olduğunu, hatta bu ormanın Türkiye’nin doğa harikası olan Rize’ye ait bir fotoğraf olduğunu iddia ederseniz, küçük bir veriden büyük bir genelleme yapma hatasına düşmüş olursunuz. Ağaç dalının parçaları birleştiğinde, bu ağacın çam mı, meşe mi olduğu netleştiğinde, ortaya çıkan ağaç türünün hangi coğrafyada yetiştiğini bilirseniz, bu resmin hangi bölgeye ait olduğuna dair bir hipotez geliştirebilirsiniz. Ancak genel resmin ne olduğu sorusunun cevabını henüz bulmuş olmazsınız. Resmin bütününü anlamak için küçük parçaların belirgin hale gelmesi gerekir. İşte komplo teorisi, belirginleşen küçük resim parçaları üzerinden  genel resmi anlama işidir. Bu analojiden şöyle bir komplo teorisi yazılabilir: Veri setlerimizin, kızılağaç, bir nehir ve ahsap evler olduğunu düşünelim ve mevcut durumda resmin diğer parçalarını birleştirmek için bir temaya ihtiyacımız olsun. Bu üç veri seti, bu resmin Karedeniz Bölgesi’nde yer alan bir yayla evini tasvir ettiğini düşündürebilir. Eğer bu hipotezi destekleyen diğer veriler de varsa, yani bol yeşillikler, çay tarlası gibi ayrıntılar varsa, Doğu Karadeniz’de bir bölgeye ait olduğunu çıkarımını yapabiliriz. Kesin bir yorum yapabilmek için yani bu resim Rize, Ardeşen Elmamlık Mahallesi’nde şu mevkiye ait bir resim diyebilmeniz için daha çok ayrıntıya sahip olmanız gerekir. Özetle, ne kadar fazla veri olursa,  daha kesin yargılara varmak mümkün. Komplo teorisi, az ama belirgin veriler üzerinden bir olasılığa işaret etme işidir. Bu yöntem oldukça uzmanlık isteyen bir alandır. Ağaç üzerinden bir bölge tahmini yapacaksanız, coğrafya bilgisine sahip olmanız gerekir. Ancak tamamlanmış bir resim bile bazı zamanlarda bir anlam ifade etmeyebilir. Bu aşamadan sonra anlamlı resim parçalarının yorumlanması süreci  başlar ve en az altı katmanlı  değelendirme  sürecini işletmek zorundasınızdır. 

Cari uluslararası ilişkiler meseleleri ile ilgili kompo teorilerine sıklıkla başvurulmasının temel nedeni, değerlendirme yapmak için mevcut bulunan anlamlı verilerin az olmasından kaynaklanmaktadır. Bu verilerin büyük bir çoğunluğunun kamuoyunu yönlendirmek ve yanıltmak için kullanıldığı gerçeği de göz önünde tutulmalıdır. Uluslarası ilişkiler uzmanları, olayları, paradigmalar, motedlar ve teoriler perspektifinden okuma eğilimindedir. Bu okuma biçiminin avantajları olduğu gibi dezavantajları da bulunmaktadır. Bir düşünce kodu ve teori üzerinden   olguları okumak, yanıltıcı sonuçlara ulaşmaya da neden olabilmektedir. Çünkü   düşünmenizi sınırlayan kavramsal bariyerler vardır. Güç, güç dengesi, barış, çatışma, düzen gibi kavramlar size bir anlama ve yorumlama kapasitesi sunsa da  öngörülerinizin isabet oranını etkileyebilir. Çünkü bir devleti inceliyorsanız, o devlet mekanizmasının karar alma süreçlerini bilmeniz ve tehdit, risk ve fırsat algılamalarının ne olduğuna dair bir fikrinizin olması gerekir. Bu bilgiler bile çoğu zaman yeterli olamayabilir. Birçok faktörün etkili olduğu bir karar sürecinde, hangi faktörün daha belirleyici olacağını kestirmek için iktidar halkasının içinde olmanız gerekir. Bundan dolayı uluslarası ilişkilerde yapılan her öngörü, bir olasılıktır ve olasılıklar üzerinde konuşulduğunun farkında olunması gerekir. Bu alanda çalışan biri olarak, cari resmi anlamak için komplocu düşünceden, gelecek öngörülerde bulunmak için beyin fırtınası tekniğinden istifade etmek gerekir. Aklı  ve düşünmeyi geliştiren her yaklaşımdan, dışlamadan istifade etmek, ilerleme için faydalı olacaktır.

24.08.2020 10:03

Batı Trakya Türklerinin mezar taşlarına yönelik yapılan saldırıları, Yunanistan’ın çaresizliği ve kendi toplumunun bazı kesimlerinde oluşan basıncı almak için yapılan eylemler olarak değerlendirmek doğru olacaktır.

Devletlerin, ulus inşa sürecinde, bir öteki üzerinden kendi kimliğini ve değerlerini yeniden yapılandırdığı ve tarih kurgusunu da toplumsal enerjiyi dışarıya yansıtacak şekilde inşa ettiği bilinmelidir. Yunanistan gibi Türkiye’nin bir ili büyüklüğüne ve nüfusuna sahip yeni yetme bir devletin, tarihin derinliklerinden seçtikleri semboller, figürler ve yakın komşularına yönelik düşmanlık üzerinden kendi ulusal kimliğini tanımlama çabaları oldukça yapay bir gayret olsa da, tabanda bu politikanın yürütülmesi için devlet destekli yapay örgütlerin sahaya sürülmesini zorunlu kılıyor.

Çamerya’da yaşayan Arnavut azınlığa yönelik asimilasyonist politikalar ile Balkanlardaki bütün komşularına yönelik yürüttükleri düşmanca siyaseti, bu zihin dünyasının bir ürünü olduğunu söylemek gerekir. Bu zihniyetin Yunan sokaklarına nasıl yansıdığı hususu ile ilgili, bölgeyi yakından tanıyan Güvenlik Uzmanı Serkan Yıldız, şunları söylüyor:

 “Son dönemde, Atina’nın işlek meydan ve caddelerinde dağıtılan broşürlerde ‘Homeros ve Plato, Türkler tarafından üçüncü kez öldürüldüler.’ başlıklı metinleri görmeniz mümkün… Yunan milliyetçiliği, Büyük İskender’e, Antik Yunan tarihine ve Bizans‘a kadar uzamaktadır.

Bugün birçok Avrupalı aydın; ‘Yunanistan, Antik Yunan’ın devamı değildir.’ dese de Yunan halkı pek böyle düşünmemektedir.  Öte yandan, kendilerini kardeşleri olmayan halk olarak ileri sürüp, Avrupalıların onları kıskandığını (tarihi anlamda),kin beslediklerini; Doğu’da ise Türklerin bir an evvel onları yok etmeyi düşündüklerini iddia eden biz ve ötekiler temelli, ilkel bir milliyetçi düşünce alt yapısı vardır.

Halkının %98’i Ortodoks Yunan olduğunu iddia eden bir ülkede sizin bu tabanı bir arada tutabilmeniz için gerekli olan done hiç şüphe yok ki; kitleleri Ortodoks Yunan fikrinin etrafında toplamak/toplayabilmektir.

Yunan hükümetleri ise bunu çok sık ve her kriz anında kullanırlar. 1834 yılında çıkarılan Yunan Milli Eğitim Kanunu’ndan beri Yunan halkı Helen/Bizans tarih tabanlı milliyetçilik anlayışı ile şekillendirilmiştir. Yine o yıllarda kurulan Atina Üniversitesi’nde açılan ilk bölümün tarih olması da bu konudaki hassasiyetlerini gösterir.

Gelelim bugün gizlendikleri yerden birden çıkan aşırı milliyetçi Yunan fikirlerine… Ayasofya’nın cami yapılmasından çok öncesinde, Akdeniz’de sismik araştırmalara başlayan Türkiye’ye karşı ilk kıpırdanışlar, Selanik’in güneyinde bulunan Nikiti isimli küçük bir sahil kasabasında toplanan ve ellerinde Chrysi Augi Gazetesi olan 150 kadar Yunanlının, Aziz Sofronyus Antik Hıristiyan Bazilikalarının üzerinde, Türkiye’ye karşı her türlü eyleme hazır olduklarına dair yemin etmeleri ile başladı.

Aynı grup daha sonra Selanik içlerinde örgütlü bir çalışma ile Nikolaos Mihaloliakos’tan (Altın Şafak Parti Başkanı) aldıkları finansal yardımlarla, Anti-tourkiko Ethnikistiko Kinima’yi (ATEK-Türklere Karşı Milliyetçi Hareket) başlatmışlardır. Başlarda kasaba usulüne yakın bir politika güdüyor olsalar da, 2019 Ağustos ayından sonra maddi olanaklarının artmasından dolayı birçok bülten, dergi, gazete (düzensiz) ve broşürlerle kent meydanlarında sıkça gözükmeye başlamış ve üye sayılarında ciddi bir artış yaşanmıştır.

Merkezlerini, ilk yemin ettikleri yer olan Nikiti’den Atina’ya taşımışlar ve oldukça büyük bir araziyi de içinde bulunduran Atina’nın kuzeyindeki dağlık ve ormanlık bölgedeki St. Antony Dardiza Kilisesi’ni de içinde barındıran bir bölgede faaliyetlerine devam etmektedirler. Bu bölgede, illegal oluşumlarla rahatça toplantılar düzenleyebilmiş, görüşmeler yapılmış hatta lojistik ve ikmal depolarını bile yine burada oluşturmuşlardır.

Bulundukları yerleşkenin Yunanistan Polis Akademisi’ne çok yakın olması özellikle mi tercih edilmiştir bilinmez; ama polis akademisi öğrencilerinin izin günlerinin çoğunu bu yerleşkede geçirdikleri bilinen bir gerçektir.

Yunanistan ordusundan/polis gücünden emekli olan, istifa eden veya tard edilen herkese kapılarının sonuna kadar açık olması ve sonsuz bir saygıyla aralarına almaları oldukça düşündürücüdür. Ayasofya’nın camiye çevrilmesinden sonra sağ/merkez sağ ya da muhafazakar Yunanlılardan ATEK’e katılım artmıştır.

Kent meydanlarında, forumlarda, hatta işlek cadde girişlerinde hiçbir izne ihtiyaç duymadan eylem yapmakta, bildiri dağıtmakta ve gösteriler düzenlemektedirler. Yunan halkını Türkiye’ye karşı varıyla yoğuyla direnişe ve kavgaya davet eden broşürleri kapılara bırakmakta, aleni yardımlar toplamaktadırlar.

Yılan küçüktür ama artık yuvaya sığmamaktadır. Son zamanlarda, Yunanistan’ın aşırı sağ/milliyetçi parti Altın Şafak’la ortak çalışmaya başlayan ATEK üyeleri, Yunan komünistlerine karşı birçok eyleme girmiş, ırkçılık karşıtı müzisyen Pavlos Fyssas’ın öldürülmesi gibi kanlı operasyonlara imza atmış, Altın Şafak’ı da Türk karşıtı politikanın içine iyice çekmiştir. Altın Şafak, yeniden dizayn edilmiş ve Yunan komünizmine karşı olan politikası artık Türk karşıtlığı üzerine yeniden kurgulanmıştır. Bu dönüşümde ATEK’in etkisi çok çok büyüktür.

17–19 Eylül 2010 yılında Atina’da düzenlenen ‘Üç Soykırım, Tek Strateji’ adlı konferansa,  Kudüs’ten Holokost ve Soykırım Enstitüsü İcra Direktörü İsrael Charny, Avrupa Ermeni Federasyonu Başkanı Hilda Tchoboian, Türkiyeli olup köksüzlük temelinde birleşen yayıncı-yazarlar Ragıp Zarakolu, Sait Çetinoğlu ve Süryani Araştırmacı-Yazar Aşur Giwarnis gibi isimler katıldı. Konuşmacılar, Kurtuluş Savaşı’nda ve sonrasında Rumlara, Ermenilere, Süryanilere ve bütün Hristiyanlara karşı dini ve etnik soykırım uygulandığı, bu soykırımcı sürecin son aktörünün Mustafa Kemal olduğu konusunda görüş birliğine vardı. Konferans boyunca ortaya çıkan bu görüşleri hararetle destekleyen bir isim vardı.

O isim Panagiotis Stamoulis'tir. Stamoulis kimdir peki? Nikiti Kasabası’nda 150 Yunan’ı toplayıp, yeminler ettiren, ATEK hareketinin kurucusu, Nikolaos Mihaloliakos’le görüşüp finans kaynakları yaratan, Kuzey Atina’daki araziyi satın alan ve her türlü propaganda metninde imzası olan kişidir.

Yunan parlamentosunda ve devlet kademelerinde oldukça sıkı bağları olan Stamoulis, en son İskeçe’deki komando taburunun köy içlerine kadar girip eğitim icra etmesinin de kendi bağlantıları ile gerçekleştiğini birçok medya organında dile getirmekten geri durmayan kişidir.

Bugün Stamoulis’in bu ATEK hareketi, Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit edecek bir güçte olmasa bile faaliyetleri dikkatle izlenmesi gereken bir yapıdır. Çünkü fanatizmden beslenen örgütlerin nelere yol açtığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Bunun birçok örneği vardır.

Amatör seviyesinde olsalar da ekonomik, lojistik ve ideolojik olarak her geçen gün zenginleşiyorlar. Kadrolarında profesyonel eylem uzmanı var mı bilmiyoruz; ama gelip bizim gömleğimizi yırttıklarında canımızın çok yanacağından eminiz.”

Güvenlik Uzmanı Serkan Yıldız’ın bu ifadeleri ve Yunan basını dikkate alındığında, Yunan güvenlik aygıtının desteğiyle bir oluşumun filizlendiği ve bu oluşumun içinde Türkiye ile sorunları olan diğer grupların da dahil edilebileceği gerçeği üzerinde hassasiyetle durmak gerekiyor. Yunanistan içte Türk soydaşlarımızın mezar taşlarına zarar vererek, Türkiye’nin hassasiyetlerini kaşımaya çalışırken; dışarıda Türkiye karşıtı bütün oluşumları toplayarak, ASALA benzeri bir örgüt yaratma niyetinde olduğu görülmektedir.

Türkiye bütün bu niyet, istek ve oluşumları bertaraf edebilecek güçtedir. Ancak Yunanistan, soydaşlarımıza yönelik devlet terörünü tırmandırmaya devam ederse, kara kışın deniz suyunu tecrübe etmek zorunda kalacaklardır.

Serkan Yıldız: Güvenlik Uzmanı

Hasan Mesut Önder: Haber365 Yazarı

17.08.2020 14:35

Son günlerde İstanbul sözleşmesi tartışmaları yoğun şekilde yaşanıyor. Bu konuda söz söyleyecek veya değerlendirme yapacak bir donanıma ve formasyona sahip olmadığımı düşünüyorum. Bu yazıyı yazmama neden olan şey, Gazeteci Erdal Şimşek’in sosyal medya hesabında, “Sevmek hissettirmek değildir sadece, hissettiğini yaşamak ve yaşatmaktır.” Notu ile paylaştığı videodur. Video, muhtemelen kanser tedavisi gören bir kadının, partneri tarafından saçının kesilmesi ve sonrasında partnerinin de kendi saçını kesmesi neticesinde oluşan duygusal durumu konu alıyor. Bu video, sevgi, aşk, emek, duygudaşlık gibi kavramlar üzerinde derinlemesine düşünmeme neden oldu.  Bu düşünme sürecinde ne kadar doğru sonuçlara vardığımı ise yazı sonunda hep birlikte göreceğiz. 

Üç Baba’nın (Müslüm, Orhan, Ferdi) eserleri üzerinden duygu dünyasını anlamaya çalışan biri için bu yazma girişimini oldukça cüretkar bir gayret olarak görebilirsiniz… 6 Yaşına kadar insanların duygu oluşturabildikleri, o yaştan sonra ise duyguların tetikleme yolu ile ortaya çıktığı ifade edilir. Yani, çocukluk evresi diye tabir edebileceğimiz döneme kadar yaşadıklarımız bizim duygu şablonumuzu oluşturduğu söylenebilir. Sonraki süreç, dış tetikleyicilerin belirleyici olduğu bir dönem olduğu iddia ediliyor. Bu bakımdan aile içindeki rol modeller, kişinin gelecek yaşamında belirleyici hale geliyor.   Bu şablon üzerine inşa ederiz her şeyi. Dini inanışımız, ideolojimiz ve sosyal çevremizin etkisi ve öğrettiklerinin etkisi ile ilişki kurarız. Mesela, gazeteci Aslı Aydıntaşbaş, Kadınların solcu erkeklere âşık olabileceğini iddia ediyor. Erkeği bir ideolojik  kimlik üzerinden okumak , o kimliğin kişiye yüklediği duygusal ve sosyal  faktörleri bir tercih vesilesi olarak görmek oldukça indirgemeci yaklaşım olduğunu söylemek gerekir. Peki neden insanlar farklılıkları, bir çatışma olarak görüyor ve bütün ilişkiler bir güç mücadelesi alanına dönüşüyor. Bu sorunun cevabı bana göre Halil Cibran’ın şu sözlerinde gizli :

 “Bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz da boşluklar olsun. Ve Tanrısal âlemin rüzgarları esip, dolanabilsin aranızda. Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın. Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun sevgi. Birbirinizin kadehini onunla doldurun, ama aynı kadehe eğilip içmeyin. Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın. Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer yalnız olduğunu unutmayın. Çünkü lavtadan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır. Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın. Çünkü ancak Hayat'ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan. Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın; Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da birbirinden ayrıdır. Çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.” İlişkilerinbir çatışma alanına dönüşmesinin nedeni sanırım çok fazla sokulmak ve özerk bir alanı yeterince inşa edemememizden kaynaklanıyor. İnsan ilişkilerindeki mesafenin nasıl olması gerektiği hususu ile ilgili Schopenhauer’ın analojisi oldukça ilginç:

“Bir grup kirpi soğuk bir kış günü birbirlerini ısıtmak veya ayazda donup kalmamak için birbirlerine iyice sokulmuştu. Çok geçmeden biri, ötekilerin dikenlerini kendi vücudunda hissetti; bu da onları yine birbirlerinden uzaklaştırdı. Isınma gereksinimiyle ne zaman birbirlerine yaklaşsalar, dikenlerinin birbirlerinin vücuduna batması gibi tatsız bir durumla karşılaşıyorlardı. Böylece bir süre iki kötü seçenekten  biriyle ötekisi arasında gidip geldiler, sonunda birbirlerinin yakınlığına en çok katlanabilecekleri bir uzaklık keşfettiler, bunun sağladığı az buçuk bir ısıyla ister istemez yetindiler."

Hepimiz parmak izlerimiz gibi birbirimizden farklı insanlarız.  Tek yumurta ikizlerinin bile zamanla duygusal ve sosyal beslenme kaynaklarının farklılaştığı ve dünyayı algılama biçimlerinin ve eğilimlerinin değiştiği biliniyor. Bu farklılık bize ilişki mesafesini doğru ayarlamanın ve kendimize özerk alanlar yaratarak bir arada olabileceğimiz gösteriyor. Videonun hikayesi bana bunları düşündürttü, sizce de mesafeler önemli değil mi, ne dersiniz?

15.08.2020 16:05

Sabah Gazetesi Ankara Temsilcisi Okan Müderrisoğlu’nun köşesinde zikrettiği; “MİT'i, 15 Temmuz'a giden süreçteki muhtelif toplantıları zamanında ve yeterince fark edememesinin yanında, darbe teşebbüsünün öne alınmasını ve sekteye uğratılmasını sağlayan çabasıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor.” ifadesi izaha muhtaç bir husustur. Bu ifadeler, MİT’in Fethullahçı Terör Örgütü içindeki bazı dinamikleri harekete geçirebilecek kadar örgüt içinde yapılandığı şeklinde okunabileceği gibi, muhalefetin sıklıkla dile getirdiği kontrollü darbe şeklinde de yorumlamak mümkün. Bu nedenle bu ifadeleri teknik olarak açmak gerekir.

İstihbarat örgütleri, devlet için risk oluşturmasa bile her örgütlü oluşumu, bilgi almak, kontrol etmek ve yönlendirmek maksadı ile izler. 40 yıldır Türkiye’de çeşitli servislerin desteği ile örgütlenen bir yapılanmayı izlememesi veya hulul etmemesi neredeyse imkansızdır. Ancak istihbarat örgütleri siyasi bir talimat yoksa örgütleri sadece pasif bir şekilde izlemek zorundadır, içlerinde yapılanır ama operasyonel adım atmaz. Bir istihbarat servisi, bir örgütün içinde yüzde 30’a varacak derecede yapılanmışsa, örgütü yönlendirme ve kontrol etme becerisine sahip olur. Bu süreçten sonra, örgüt, dolaylı olarak servisin kontrolünde olur. Servisler bu düzeyde bir sızma başarısı elde ettiğinde iki handikapla karşı karşıya kalır. Birincisi, kendi elemanlarının örgüt içindeki varlığını korumak için bu elemanlarının yapacağı eylemleri engellememe yoluna gidebilir. Çünkü olası bir müdahalede, örgüt sızıntının kaynağını bulabilir ve eleman ağı deşifre olur. İkincisi ise kontrol altına alınan örgütün nasıl tasfiye edileceği ile ilgili bir siyasi perspektif yoksa, servisler, örgüt içindeki yapılanmasını korumak için reaktif tutum takınmak zorunda kalır…

Ancak operasyonel müdahale ile bir örgüt mekanizması dağıtılacaksa, ön alıcı müdahaleler de yapılır. Bunun kararı da siyasi karar alıcılar tarafından verilmektedir. Fethullahçı Terör Örgütü’ne nasıl müdahale edilmiş olabileceği hususuna gelecek olursak, MİT muhtemelen, örgütün kurmay kadrosu ile tabanı arasındaki ilişkiyi kuran ara kademe içinde etkili bir şekilde yapılanmış demektir. Bu yapılanma ile komuta kademesinden gelen talimatları dikkat çekmeyecek bir şekilde engellemiş, darbe organizasyonunun kalbine hançer sokmuş olabilir. Ancak bu darbe organizasyonun komuta kademesini kontrol eden yabancı servisler, muhtemel sızmayı fark edip, MİT’in daha fazla yapılanıp bütün organizasyonu dağıtmasını engellemek için darbe planını öne çekmiş olabilirler. Okan Müderrisoğlu’nun bu ifadesi, bir bilgiye dayanarak yapılmış bir değerlendirme ise ancak bu şekilde olmuş olabilir. Birden çok servisin cirit attığı bir örgütün komuta kademesinin içine sızma, ev sahibi ülkenin istihbarat örgütünü zor duruma düşürebilir. Daha somutlaştıracak olursak; darbenin planlamasını yapan çekirdek kadronun içinde CIA, MI6, MOSSAD, BND’nin yapılandığını düşünün…

MİT’in bu yapılanma içine bir kaynak vasıtası ile sızması durumunda, diğer dört servis MİT’in bu darbe çalışmalarının farkında olduğunu tespit eder ve kontrolü kaptırmamak için önemli elemanlarını operasyondan çekip süreci ateşler, darbe sonrasında da kontrollü darbe tartışmalarını dolaşıma sokar. Adil Öksüz ile ilgili dolaşıma sokulan bilgiler, CHP liderinin kontrollü darbe söylemleri bu minvalde okunabilir. 

MİT’in onca hatalarına rağmen 40 yıldır ülke içinde cirit atan ve devletin içine çöreklenmiş Fethullahçı Terör Örgütü içinde yapılanmadığını, bütün süreçlere seyirci kaldığını düşünmek saflık olur. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu örgütle mücadelede kararlılığını ortaya koyduktan sonra MİT operatif mahiyette müdahalelerde bulunmuş, ara kadrolar içinde ciddi şekilde yapılanmış; ama tam komuta kademesine hulul edecekken, rakip servisler süreci erkene çekmek zorunda kalmışlardır. MİT ön alıcı müdahale yapamadan süreç başlatılmış, toplum ve devlet önleyici müdahalesini 15 Temmuz akşamı sahada göstermiştir. FETÖ, din motifi içinde, birden çok istihbarat servisinin casusluk örgütüdür. CIA‘in bir kanadının bu darbe girişimin arkasında olduğunu bilmeyen yok; ama MOSSAD ve MI6’nın bu darbe girişiminin neresinde oldukları sorusunu sormamız gerekiyor.

Dört servise karşı MİT yine de oldukça başarılı bir sınav verdi; eksiklikler ise toplumun ve siyasetin önleyici müdahalesi ile tamamlanmış oldu. Darbe öncesinde, gazetecilerin yazdığı darbe beklentisi ile ilgili makaleler ve TV programlarında yapılan tartışmaların hepsinin, bu darbenin bilindiğini ve darbeci kadroları baskı altına almak, elemanların çözülmesini sağlamak ve angaje edilebilmesi için MİT tarafından yürütülen psikolojik harekat olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. Öne alma tartışmalarına bir de bu gözle bakın derim…

10.08.2020 13:03

Devletlerin dış politika davranışlarını anlamak için yönetici elitin ve halkın psikolojik kodlarının doğru anlaşılması gerekir. Bu kodlar, dış politika yapıcılarının dünyayı ve kendi kamuoylarını nasıl algıladıklarını da ortaya koymaktadır. Her iki unsur da günümüz liderleri tarafından çok büyük ölçüde dikkate alındığından söz konusu kodların önemi de çok büyüktür.  Bu kodlar; ülkenin inanç sistemleri, iç dinamikleri, kültürü, dini, tarihsel köklerinin üzerine oturmaktadır.

 Sosyal, kültürel, dini inanışların siyasi liderlerin beklentilerine, ulusal rol algısına, zihin dünyasına etki ettiği ve karar alırken bu saiklerin etkili olduğu biliniyor.

Toplumsal kimliğin oluşmasında; seçilmiş zaferler ve travmalar, ötekilerin olumsuz özelliklerinin kimliğe dâhil edilmesi ve ulusal semboller etkilidir. Bunlara ek olarak dini ve kültürel faktörlerin de göz önünde bulundurulması gerekir. İsrail devleti, dış politika ürettiğinde neyi, niçin yaptığı ve olaylara hangi tarzda yaklaşacağını ancak düşünce dünyasını anlamak ile mümkündür. Bir Yahudi nasıl düşünür, hangi inanç ve kavramlar ışığında karar alır? gibi soruların cevabını bulmadan İsrail dış politika yapımını anlamak mümkün değildir.

Yukarıda belirtilen faktörlerden olan travmalar, bu soruların ilk akla gelen cevaplarından biri olarak ortaya çıkar. Tarihsel süreç içinde baskı ve zülüm görmüş bir toplumun en önemli motivasyon kaynağı, tarihte yaşadıkları baskı ve zulümleri yaşamamak için geliştirmiş oldukları psikolojik savunma mekanizmasıdır. İsrail’deki çoğu yönetici, bu psikolojik yapıya sahiptir ve  İsrail’e yönelik yapılan eleştiriler bile varoluşsal tehdit olarak algılamaktadır.

Kültür temelinde ortaya çıkan, insanlar arasında benzeşim ve birliktelik yaratan oluşumlar “kimlik” olarak tanımlanabilir. Toplumların karmaşıklaşmasına ve farklı toplumsallaşma şekillerinin belirmesine bağlı olarak kimliklerde farklılaşmakta ve çeşitlenme görülmektedir.  Toplumların kimliklerinin şekillenmesinde kültürle olan ilintisine bağlı olarak tarihi, dini, kültürel, siyasi ve ideolojik birikimlerden oluşan bir dizi etmen bulunmaktadır.

İsrail toplumunun düşünce yapısının oluşmasında yer alan en önemli unsur Holokost’tur. Holokost, Yahudi toplumunun tarihsel süreç içinde yaşadığı baskı, sürgün ve soykırımdır. Böylesine baskı ve soykırım görmüş bir toplum, bir daha böyle durumlarla karşılaşmamak için savunmacı ve saldırgan bir tutum almaya evirilmiştir. Bu psikoloji en küçük eleştirileri bile bir varoluş mücadelesi olarak algılamalarına neden olmaktadır. İsrail’in saldırgan askeri operasyonlarının ve düşmanlarına karşı düzenlediği suikastların arka planında geçmişte yaşadığı toplumsal travmalar olduğu söylenebilir. Bu düşünce tarzına bağlı olarak güvenlik ilk unsur olarak hem iç hem de dış politika yapımında yerini alır. 

İsrail toplumunun düşünce ve kültür dünyasını oluşturan ikinci kavram ise, Kulan Negdeynu’dur. Kelime anlamı “herkes bize karşı” anlamına gelir. Bu psikoloji İsrail kimliğinin oluşmasından en önemli etkenlerden bir tanesidir. Kendini bir ötekinin düşmanlığı üzerinden tanımlamak ve politikaları bu karşıtlık üzerinden uygulamak İsrail’in politik paradigmasını teşkil etmektedir. Bu öteki algısı güvenlik tehditleri karşısında İsrail iç kamuoyunun kenetlenmesini sağlamaktadır.  Yahudi’nin Yahudi’den başka dostu yoktur algısı, siyasal psikoloji açısından diğer toplumlarla müzakere ve uzlaşmanın sağlanmasını imkânsızlaştırmaktadır. İsrail-Filistin anlaşmazlıkları ve İsrail’in uzlaşmaya yanaşmamasının sebebi bu anlayış olduğu söylenebilir. Bir tehdit ve öteki üzerine devleti kurgulama çabası İsrail devletinin her şeyi kontrol altında tutmak, tehditler oluşmadan askeri veya başka araçlarla yok edilmesi gerektiği düşüncesine yol açmaktadır. Bu anlayış İsrail’in proaktif politikalarının zihinsel arka planının oluşmasında belirleyicidir.

Üçüncü kavram olarak Âm Kşe Orho’dur. Anlamı “sert enseli millet”tir. “Sert ense” kelimesi ile İsrail toplumunun hırçın, baskıya boyun eğmeyen kenetlenmiş toplum olduğu kastedilmektedir. Bundan dolayı İsrail toplumunun baskı ve savaş yolu ile dize getirmenin mümkün olmadığı iddia edilebilir. Dış politika uygulamalarında askeri güç unsurunu kullanmasının nedeni bu anlayıştan dolayı olduğu söylenebilir.

Dördüncü kavram ise Bladeynu Lô Yuhlu’dur. Bu kavramda kastedilen şey, “bizsiz yapamazlar”, “bizden nefret edebilirler ama onları bağımlı hale getirdiğimizde bizi seviyor gibi davranacaklar”. Bu düşünceyi politika düzleminde düşündüğümüzde İsrail düşman olarak gördüğü devletleri veya toplumları bağımlı hale getirerek gelebilecek tehditleri bertaraf etme amacı taşır.

Gustave Lebon, toplumu kolektif bir bilinç şeklinde tanımlarken, toplumu oluşturan bireylerin kişisel kimliğinin ortadan kalktığını ifade etmektedir. Toplumu oluşturan bireylerin fikir ve davranışlarının bireysel olarak farklılık gösterdiğini ancak bazı duygu ve düşüncelerin toplum içinde ortaya çıktığını ve bu duyguların benzer olduğunu ifade etmiştir. Bu bağlamda yukarıda incelediğimiz kavramlar ışığından İsrail devlet elitlerinin ve toplumunun bütünsel bir niteliğe sahip olma potansiyelinin yüksek olduğu sonucu çıkarılabilir. Ancak her İsrail vatandaşının yukarda bahsedilen kavramlar ışığında ve bu bütünsellik içinde düşündüğünü söylemek mümkün değildir.

Tevrat’ta Yahudi toplumunun seçilmiş ve üstün bir toplum olduğu görüşü bulunurken, tarihi realitede Yahudilerin sürgünler, pogromlar ve soykırıma tabi tutulmaları teolojik kimlik ve tarihi kimlik arasında bir farklılık oluşturmuştur. Yani seçilmiş bir toplum inancına sahip olan toplumun, reelde baskı ve soykırıma tabi tutulması, İsrail toplumunda psikolojik kırılmaya yol açmıştır. Bu üstün toplum olma inancının reelde karşılığını bulamaması devletin önleyici, caydırıcı ve saldırgan politika üretmesinin nedeni olduğu söylenebilir. Sonuç olarak, İsrail sağ siyasetçileri ve devlet elitlerinin, düşünce dünyasında ve karar alma süreçlerinde, dini sembol ve kutsal metindeki iddiaların etkisi bulunmaktadır.  İsrail dış politikası bu perspektifte okunduğunda onların reel dünyayı nasıl algıladıkları daha net ortaya çıkacaktır. Liderlerin ve etrafındaki grupların ideolojik kodlarını anlamak, sorunu anlamak ve çözüm üretmek açısından önemlidir. İsrail’e bir de bu gözle bakmayı deneyin…

Tüm İnananların Mübarek Kurban Bayramını Kutluyorum.

03.08.2020 11:41

Çin ve İran arasında imzalanması öngörülen ve enerjiden savunmaya, istihbarat işbirliğinden ortak silah projelerine kadar birçok alanda işbirliği öngören bu anlaşma, küresel anlamda ABD hegemonyasını tehdit ederken, bölgesel anlamda ise ABD ve Batı eksenli bölgede siyasi mimariyi derinden etkileyeceği görülüyor. Çin, Kuşak Yol Projesi ile birlikte tek kutuplu, ABD ağırlıklı, küresel düzeni sarsacağının sinyallerini vermişti. Bu anlaşmanın küresel etkilerinin yanında Ortadoğu’yu yeni bir tasarıma zorlayacağı söylenebilir. 25 yıllık bu anlaşma paketinde, Çin’in ekonomik büyümesi için gerekli olan enerjinin İran’dan temin etmesi öngörülüyor. Bu anlaşma iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesinin yanında, Çin’in İslam dünyasına, İran üzerinden yumuşak giriş yapma niyetini de göstermesi bakımından önemlidir. Bu anlaşma ile birlikte Çin, İran İslamı’nı bir model olarak inşa edip, Müslüman coğrafyaya bu örtü içinde girebileceğini değerlendirilebilir. Balkanlardan Kafkaslara, Orta Asya’dan Ortadoğu’ya, İran üzerinden girmenin oldukça akıllıca olacağı açıktır. Afganistan’dan Ortadoğu’ya, Lübnan'a ve oradan da Yemen’e uzanan bir kuşakta, Çin’in ekonomik, siyasi ve askeri desteği sayesinde, İran’ın gücünü pekiştirmesi mümkün. İki ülke arasındaki bu anlaşma, kazan-kazan stratejisi doğrultusunda, hem bölgede hem de İslam dünyasında ABD egemenliğini zorlayacağı söylenebilir. Çin’in İran ile yapmayı öngördüğü anlaşmanın yanısıra, ABD’nin uydusu gibi hareket eden İsrail üzerindeki etkisiyle de bölgede ciddi ekonomik ağırlığa sahip olduğu görülüyor. Geçtiğimiz aylarda, Çin’in İsrail büyükelçisinin ölümü ile başlayan Çin-İsrail ilişkilerinin geleceği tartışmalarının, İsrail devlet aygıtı içindeki görüş farklıklarını da günden güne derinleştirdiği görülüyor. 

Bu anlaşmadan en fazla tedirgin olan ülke hiç kuşkusuz ABD’dir. ABD’de bu anlaşmanın nasıl algılandığı üzerinde durmak gerekir. CIA eski Çin Masası Analisti ve King Üniversitesi Öğretim Üyesi olan Profesör Gail Helt, Çin ve İran arasındaki bu anlaşmanın küresel ve bölgesel jeopolitik mimariyi ne şekilde etkileyebileceği hususu ile ilgili şunları söylüyor: 

“Hem Çin hem de İran, bu anlaşmayı ABD'yi Ortadoğu'da sıkıştırmanın ilk adımı olarak görüyor ya da en azından ABD'nin çıkarlarını daha maliyetli hale getireceği söylenebilir. Örneğin, ABD’nin İran'a nükleer meselelerde baskı yapmasının ve kurallara uymaya zorlamasının bir anlamı kalmayacak. Çünkü Çin, bu yaptırımlara karşı çıkacak ve muhtemelen diğer devletleri de aynı şeyi yapmaya zorlayacaktır. Çin, Hong Kong'daki batı etkisini başarılı bir şekilde sınırladı (en azından ABD etkisi söz konusu olduğunda) ve Çin’in, ABD ve Batı’nın etkisini azaltmak için yaptığı girişimleri sürdürme konusunda daha fazla cesaret kazandığı görülüyor. İran, Çin ve Rusya, Orta Doğu'da bir ittifak kurarsa, sadece bölgede özgürlük ve insan hakları için olumsuz sonuçlar doğurmayacak; aynı zamanda ABD’nin de, bölgedeki gücünü korumak için yeni jeopolitik dizayn çalışmaları yapmak için çeşitli adımlar atacağını düşünüyorum. ABD, bu bağlamda Ortadoğu'daki insanlara ulaşmak, özgürlük arzusuna hitap etmek ve bu arayışta onları destekleme sözü verebilir. Bu iyi bir yol; ama süreç kötü yönetilirse bölgede mevcut olan çatışmalara ek olarak yeni çatışmaların doğmasına neden olabilir. Kısacası, Çin-İran anlaşmasının bölgeyi istikrarsız hale getirmesi muhtemeldir.”

Bu anlaşmanın ABD tarafından jeopolitik bir meydan okuma olarak görüldüğü Profesör Helt’in cümlelerinde görmek mümkün. ABD’nin bu anlaşmaya karşı hangi ülkelerle işbirliğini artırıp, Çin-İran etkisini durdurmaya yönelik girişimlerde bulunacağını söylemek zor. Ancak ABD’nin, bölgedeki egemenliğini tehdit eden Çin-İran ittifakına karşı mücadelede iki yol izlemesi muhtemeldir. Birincisi İran’a içeriden bir müdahale ile rejim değiştirmeye yönelik kapsamlı bir operasyon hazırlayacak veyahut bölgenin en önemli ülkesi olan Türkiye ile stratejik ortaklık düzleminde, Çin-İran etkisini kırmaya yönelik çeşitli girişimler başlatacaktır. Birinci seçeneğin bölgedeki istikrarsızlığı tetikleme ihtimali bulundurması nedeniyle daha riskli bir yol olduğu söylenebilir. Ancak ABD’nin Afganistan ve Irak işgalinin, Çin’in enerji kaynaklarına erişimini engellemek ve enerji arzını kontrole yönelik stratejisinin parçası olduğu, gelinen tabloda daha net bir şekilde anlaşılıyor. ABD ikinci yolu tercih ederse, bölgedeki yeni jeopolitik yapılanma Türkiye üzerinden şekillenir ve Türkiye, İran İslamı’nın etkisini nötralize etmek için Hilafeti, Çin’in jeopolitik yayılmasını etkilemek için ise Osmanlı Milletler Topluluğu’nu kurabilir. Orta büyüklükteki bir ülkenin tek başına böyle bir etkiyi elde etmesi oldukça zordur. Küresel rekabet bize böyle bir fırsatı verebilir. Ayasofya’nın statüsünün değiştirilmesini laiklik bağlamında değerlendirenler yanılıyor. Sembollerin yeniden kurgulanmasını bölgesel bir politika değişikliğinin ifadesi olarak okumak daha doğru olur.   Yakın gelecekte, Yemen’e Türk askerinin postalı değerse, Diyanet İşleri Başkanı’nın hutbedeki kılıcı Çin-İran ittifakına çekilmiş demektir.  Bütün bu süreç böyle okunamaz mı, siz ne dersiniz?

Not: Bu bir komplo teorisidir.

27.07.2020 11:42

İstihbarat analizi, ele alınan konu ile ilgili resmin bütününün anlaşılması için bilgi boşluklarının yorum ve varsayımlarla doldurulması şeklinde açıklanabilir. Bu boşluklar doldurulurken, analizcinin ele alınan konu hakkındaki uzmanlığı ve değişkenlere yönelik dikkati önemlidir. Örneğin, terör uzmanı bir analizci hedef terör örgütündeki olağandışı hareketliliği fark edebilmeli ve bu hareketliliğin neyin tezahürü olduğuna dair fikir geliştirebilmelidir. Böyle bir durumda analizci, oluşan semptomla ilgili ilk önce ön teşhis koyup, buna göre araştırma sürecini başlatır. Yani istihbarat analizi bir emarenin yakalanması ile başlar. Bu emare, Ege Denizi’nde sıra dışı askeri bir hareketlilik olabileceği gibi, hedef ülkenin karar vericilerinin basına verdiği demeçlerdeki bir cümle de olabilir. Ancak kamuoyunda, veri, haber ve istihbarat genellikle birbiri ile karıştırılmaktadır. Bunun nedeni, istihbaratın işlenmiş bilgi olduğunun genellikle göz ardı edilmeye eğilimli olunmasından kaynaklanmaktadır. Daha net anlaşılması için bu teknik ayrıntıyı şu şekilde açabiliriz; DAEŞ terör örgütünün, Türkiye’nin bir ilinde eylem yapabileceği duyumu üzerine harekete geçen analist, nerede, ne zaman, nasıl, kim ve neden sorularının cevabını vererek, veriyi haber haline dönüştürür. Bu soruların cevabını bulduktan sonra bile bu bilgi halen istihbarat niteliği taşımaz. Çünkü haberin istihbarata dönüşebilmesi için böyle bir eylemin DAEŞ terör örgütünün, hangi taktik ve stratejisinin parçası olduğu, örgütün Türkiye’yi hedef almasının nedenlerinin ne olduğu, Türkiye’yi hedef alan kadroların yapısı, orijini ve bu eylemin başka bir devletin yönlendirilmesi ile yapılıp yapılmadığı gibi soruların cevapları bulunduğunda, DAEŞ terör örgütünün Türkiye’nin illerinde eylem yapabileceği duyumu istihbarata dönüşmüş olur.

Doğru bir istihbarat raporunda bilgi boşluğu kalmamalıdır. Bilgi boşlukları ve belirsizlik, terör eylemlerini engellemekle görevli unsurların duyarsızlaşmasına neden olur. Türkiye’de gerçekleşen terör eylemleri incelendiğinde, güvenlik kurumlarının birbirini suçlamasının nedeninin bu olduğu görülecektir. Örneğin, MİT, bir bölgede terör eylemi yapılacağına dair istihbaratı paylaşmasına rağmen ilgili birimlerin yeterince önlem alamadıklarından şikayet ederken, kolluk güçleri ise gelen istihbaratın net olmadığından ve sürekli teyakkuz halinde olmanın personelin moral ve dikkati üzerinde olumsuz etkiler bıraktığından şikayet etmektedir. İki şikayetin de geçerli nedenleri olmakla birlikte, çalışma yöntemlerinde bir eksiklik olduğu göze çarpmaktadır. Bu eksikliğin temel nedeni, kurumlar arası koordinasyon eksikliği ve içeriği net olmayan ham verilerin paylaşılması olduğu söylenebilir.

Teröre yönelik istihbarat analizinde daha az değişken varken, ele alınan konu bir devlet olduğunda birçok değişken söz konusu olabilmektedir. Bu konuyu kamuoyunun dokuz yıldır odaklandığı Esad rejiminin nasıl devrilebileceği üzerine kurgularsak daha netleşecektir. Süreçten vazife çıkararak üretim yapan analist şu soruları sormalıdır:

Esad rejimin devrilmesinin Türkiye’ye sağlayacağı avantajlar ve dezavantajlar nelerdir? Riskler ve fırsatlar eşitse, rejimin içeriden dönüştürülmesinin, iktidar kümesinde işbirlikçi kadrolar yaratılıp iktidar halkasına yerleşmenin mümkün olup olmadığının cevabı aranır. Bu olası değilse, rejim sonrasının nasıl şekillenebileceği,  oluşacak güç boşluğunun hangi yerel, bölgesel ve küresel güçler tarafından doldurulmaya çalışılacağı, iktidar alternatifi olan aktörlerin imkan ve kapasitesinin ne olduğu ve Türkiye’nin ne kadarlık bir destekle bu sonucu elde edebileceği ülkenin ulusal güç kapasitesi dikkate alınarak planlanır. Bütün bu soruların cevabı bulunduktan sonra rejimin tasfiyesi kararlaştırılmışsa, hedef devlet aygıtının tüm bileşenleri ve bu bileşenlerin güç, imkân, kapasite ve bu potansiyeli kullanma niyet ve istekleri ortaya konulur. Ondan sonra rejimin ne şekilde devrileceği, bir saray darbesi ile mi, yoksa uzun soluklu bir yıpratma savaşıyla ordu güçlerinin bölünmesi sonucunda mı olacağı hesaplanır. Devleti yöneten hükümet ile hedef devlet aygıtının ne kadar iç içe geçtiği, rejimi devirmenin devleti de yok edip etmeyeceği dikkate alınmak zorundadır. Daha bir politika belirleme aşamasına gelmeden, onlarca soruya cevap verilmesi gerekir. Bu sorulara, hedef devletin silahlı güçlerinin teknik analizi, ülke ekonomisinin bir iç çatışma ortamına ne kadar dayanabileceği gibi sorular da eklenebilir. Bu soruların cevabını bulabilmeniz için bütün teknik ve insan kaynağınızı seferber etmeniz, bu çalışmanızı manipüle etmeye çalışan güçlere karşı koymanız ve yol kat etmek için sonuç vermeyen hipotezinizi sürekli yenilemeniz gerekir. Bütün bu faaliyetler, istihbarat üretiminin bilim mi sanat mı olduğu hususunu gündeme getirmektedir.

İstihbarat analizinin, bilim yönünün yanında sanat yanı da bulunmaktadır. Bilimdir, çünkü bilim disiplini içinde çalışmanız gerekir; sanattır, çünkü kurumsal hafıza ve mesleki formasyonun kazandırdığı özelliklerle olaylar ele alınır. Bütün bu süreçlerde bir ülke için en büyük güç, analitik düşünen analist ekibinin mekanizmayı doğru işletmesidir. Bütün bu soruların cevaplarının çok az kısmını teknik yöntemlerle bulabilirsiniz; ama Ali Memlük ve Muhammed Nasıf Hayırbek gibi isimleri elemanlaştırabilen ülkelerin sahada eli güçlü olur. Ki İran, Hayırbek üzerinden Suriye devlet sisteminin içine girdi. İstihbarat, barış zamanında hedef devletin içini oyma ve oraya yerleşme işidir. Barış zamanında uyumayanlar, savaş zamanında hedef devlet mekanizmasını kağıttan kaplana çevirebilir.

24.07.2020 11:32

İstihbarat üretimi, sürekli işleyen bir çarka benzetilir ve ihtiyaçların tespiti, toplama, analiz ve dağıtım süreçlerinden oluşur. Bu döngü, bütün istihbarat örgütlerinde hemen hemen aynıdır. Ancak ihtiyaçların kimin tarafından belirlenmesi gerektiği hususu ile ilgili de çeşitli tartışmalar bulunmaktadır. Bir görüşe göre, istihbarat örgütlerinin, yasalarda belirlendiği görev tanımı gereği, karar vericiden bir talep olmadan, siyasi karar alıcılara rapor sunması gerekir. Bu yaklaşım, servislerin ikaz sorumluluğunun olduğunu vurgularken, diğer bir görüş ise talep olmadan sunulan raporların, proaktif istihbarat üretiminin, karar vericinin gündemini belirlemeye neden olabileceğini dile getiriyor. Konuyu daha somutlaştıracak olursak, bir istihbarat görevlisi, Türkiye’deki dini cemaatlerin, ulusal güvenlik tehdidi olduğunu ortaya koyan bir raporu, karar vericinin talebi olmadan sunduğunda, bu raporun güncel ihtiyaçlarla ve karar vericinin politik hassasiyetleri ile uyuşmadığı gerekçesi ile dikkate alınmama olasılığı yüksektir. Ancak karar verici, bu konuya yönelik bir çalışma talep ederse, bu istihbarat üretiminin politikanın şekillenmesinde kullanılması daha güçlü bir ihtimal olur. Birinci durumda istihbarat örgütünün kaynak ve zaman harcayarak üreteceği bilginin dikkate alınmaması ihtimali varken, ikinci durumda, ihtiyaç karar vericiden geldiği için yapılan üretim, politika önerisi içermiyorsa kullanılması daha olası olur. Bu konu, politika yapımında istihbarattan ne ölçüde istifade edilmesi gerektiğine dair yapısal bir sorundur ve üzerinde hassasiyetle durulması gerekir.

İstihbarat modellerindeki farklılaşma, verilerin nasıl toplanacağı üzerinde odaklanmaktadır. Batılı servisler, istihbarat üretiminin yüzde 90’lık bir kısmını açık kaynaklarla yapmakta, geri kalan kısmı ise teknik ve insan kaynağı ile yürütmektedir. Batı tipi istihbarat üretiminde, araştırma ve analiz önemlidir. Bir Amerikalı analist, çalıştığı konu ile ilgili yüzlerce açık kaynaktan damıttığı bilgiyi bir istihbarat ürününe dönüştürebilmektedir. Diğer yandan Sovyet modelinde ise açık kaynaklardan daha az ifade edildiği bilinmektedir. Sovyet modelinde, istihbarat üretimi için çalışılan konu ile ilgili birinci elden bilgilere önem veren bir anlayış hakimdir. Örneğin, Türkiye’nin askeri kapasitesi üzerinde çalışan Batılı bir analist, işe ilk önce askeri alanda yapılan akademik yayınları incelemekle işe başlar, sonrasında TSK’nin askeri doktrini ile ilgili açıklamaları ve askeri tatbikatları izleyerek bir çerçeve oluşturup içini doldurmaya çalışır. Rus analist ise bütün bu uzun ve çetrefilli çalışma içine girmeden, TSK’nin askeri kapasitesini bilen bir veya birden çok insan kaynağı yaratarak, içerideki gözler aracılığı ile elde ettiği bilgiler üzerinden bir resim ortaya koyar. Batı tipi istihbarat üretimin temel problemi, içeriğin daha spekülatif mahiyette olmasıdır. Yani bu tip üretimde, bilinmeyenler ve varsayımlar çok daha fazladır. Rus tipi üretimde ise kaynaktan doğru bir şekilde istifade edilebilmişse, daha kesin ve yüksek çözünürlüklü resmin elde edilmesi mümkündür. Ancak insan kaynağı doğru şekilde yönetilemezse, daha büyük bir fiyasko ile karşılaşmak mümkündür. Bu teorik açıklamaları şu şekilde somutlaştırabiliriz; uzak bir mesafeden, eski model bir fotoğraf makinesi ile çektiğiniz bir fotoğraf düşünün, fotoğrafını çektiğiniz objenin bir insan olduğu belli oluyordur (Belli olmazsa zaten istihbarat ürünü olmaz.); ancak bu insanın göz rengi, saç rengi, boyu, kilosu, nereli olduğuna dair kesin bir yargıya varabilmeniz için resmin yüksek çözünürlüklü olması gerekir. İstihbarat örgütleri bu kesinlikte bir fotoğraf elde etmek için ülkenin en hassas yerlerine kadar girmek zorundadır. Bunu yapabilmenin yolu da insan faktörünün etkili şekilde kullanılmasından geçer.

Gelişen teknoloji ile birlikte, istihbaratın toplama yöntemlerinde insan unsurunu göz ardı eden ve teknolojiyi kutsayan bir ekol var. Bu ekol, istihbaratın artık yapay zeka tabanlı çeşitli analiz modelleri ve teknolojik toplama yöntemleri ile istihbaratta insan unsurunun önemini yitirdiği görüşündeler. Ben onlara şunu soruyorum; hangi makine veya yapay zeka tabanlı teknoloji, hedefin duygu, düşünce, niyet, istek ve kırılma noktalarını verebilir. İstihbarat akıl ve zeka işidir. Bu gözle bakılmadığı sürece milyonlarca bilginin altında ezilip kalırsınız. Yüksek gizliliği olan devlet sırlarını ve özellikle rakip devletin maksat ve planlarına dair ipuçlarını kütüphanelerde, ansiklopedilerde veya telefon dinlemelerle ve siber casuslukla bulamanız oldukça düşük bir ihtimaldir. Çünkü yüksek öneme haiz bilgiler karar vericilerin ve yakın çalışma ekibinin zihnindedir. İstihbarat servislerinin temel görevi bu zihni açacak anahtarı bulmaktır. Bu da ancak insan faktörü ile mümkündür.

21.07.2020 12:13

Terör örgütleri, kuruluşundan, varlığını sürdürdüğü süre boyunca hiçbir zaman homojen ve yekpare hareket eden bir organizasyon olamazlar. Örgütler genellikle çekirdek bir kadro tarafından kurulur ve genişledikçe örgüt içinde farklı görüşler ve hizipler ortaya çıkar. Bu bağlamda PKK ele alındığında, Öcalan’ın ve Ankara Tuzluçayır’da örgütün nüvesini oluşturan isimlerin, örgüt içindeki bütün rakiplerini ve muhalefeti tasfiye ederek 40 yıl boyunca savaş baronu vasıflarını korudukları görülmektedir. Teknik açıdan tanınan bilinen düşmanla mücadele etmek, sürekli lider ve yönetim kadrosu değişen örgütlere nazaran daha kolaydır. Çünkü her ismin bir yönetim tarzı vardır ve belli bir süreden sonra bu yönetme şekli kendini tekrar eder. Bu makalede, PKK’nın örgüt içi infaz ve kahramanlaştırma stratejisine değinip, örgüt içerisinde ikon haline getirilen isimlerin aslında Öcalan ve Kandil tarafından nasıl tasfiye edildiğinin ayrıntılarına yer vereceğiz. Öcalan ve PKK’yi yakından tanıyan Şükrü Gülmüş, örgüt içi infazlar ve güç müdahaleleri hakkında şunları söylüyor:

“Öcalan’ın, ‘Ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile yaptığım mücadeleden daha fazla parti içi muhalefetle mücadele ettim.’ sözü çok önemlidir. Bu söz öyle basite indirgenebilecek bir söz değil; aksine bir gerçeğe işaret ediyor. Bu gerçek ise PKK 1978’de Fis Köyü’nde kuruluş aşamasında iken, Öcalan’ın, Tuzluçayır grubunun dışındaki isimlerin açık muhalefeti ile karşılaşmasıdır. Şahin Dönmez, o kongrenin sekreteri idi ve her ne hikmetse, Elazığ grubu yakalanıyor. 1980 darbesinden sonra Öcalan Şam’a yerleşiyor. Diyarbakır cezaevindeki kadrolar o dönem örgüt tabanında güçlü sempati topladığı için Öcalan, Eruh ve Şemdinli baskınları ile inisiyatifi ele geçirmeye çalışıyor. Bu iki eylem, Öcalan’ın örgüt üzerindeki kontrolü ve parti tabanını kazanmaya yönelik bir hamlesidir. Eruh ve Şemdinli baskını, Mahzum Korkmaz’ın Barzanilerin desteği ile gerçekleştirdiği bir eylemdir. Bu eylemde KDP peşmergeleri de lojistik destek olarak yer aldı. 1982 yılında Mahsum Korkmaz ve Duran Kalkan, PKK ve KDP arasındaki protokol gereği, Barzani denetimindeki kamplarda faaliyetlerini yürütüyorlardı. Öcalan, Diyarbakır kadrolarının tabandaki sempatisini ikame etmek için bu eylemin talimatını verdi. Eylemi yürüten kişi olan Mahsum Korkmaz, böyle bir eylemi yapmanın vermiş olduğu özgüven ve KDP ile olan ilişkilerinden dolayı daha özerk davranmaya başlayıp, Öcalan’ın Şam’dan gönderdiği talimatları göz ardı etme yolunu tercih ettiği için Öcalan’ın grubuna soktuğu bir tetkikçi tarafından arkasından kurşun sıkılma sureti ile öldürüldü. Korkmaz öldükten sonra ikon haline getirilip heykelleri yapıldı ve belli yerlere ismi verildi. Öcalan’ın taktiği şudur; parti içinde ona muhalefet eden ve kendine tehdit olarak gördüğü isimleri öldürtüp kahraman ilan etmek... Sakine Cansız olayı da böyledir; örgütün Beka’daki Diyarbakır zindan konferansında, Öcalan’ın Diyarbakır’daki kadrolara yönelik küçük düşürücü söylemlerine karşı, Cansız terbiyesizlik yapma diye cevap vermiş ve Öcalan bunu hiçbir zaman unutmayarak bedelini Paris’te ödetmiş ve Kandil’e heykelini dikmiştir. Öcalan’ın klasik taktiğidir bu...”

Örgütlerde insan kaynağı değiştikçe, görüş ayrılıklarının derinleşmesi ve örgüt bileşenlerinin merkezi güce karşı başkaldırması ve otonom hareket etmesi olağan olaylardır. Bundan dolayı Öcalan, Tuzluçayır’daki yakın ekibini her zaman yanında tutmuş, o çekirdek kadronun dışında yer alan isimleri, örgüt merkezinin dışında tutmaya gayret göstermiştir. Bu konu hakkında Şükrü Gülmüş şunları söylüyor: 

“1980 yılında, Öcalan tarafından ülkeye müdahale grubu olarak gönderildim. Müdahale etmek için geldiğim isimler Cemil Bayık ve Duran Kalkan’dı. Biz ülkeye girdiğimizde yakalandık, müdahale etmek için geldiğimiz isimler Şam’a Öcalan’ın yanına gitti. Bu konu üzerinde çok düşündüm ve şu sonucu vardım: O tarihlerde Öcalan, kendi yakın ekibinin güvenliğini sağlayıp yanına almak için bizi sahaya sürdü. Bugünden düşündüğümde vardığım sonuç bu…” Örgüt içindeki dengelerin her zaman statik olmadığını söyleyen Gülmüş, PKK içinde  ana gruplaşmanın Apocular, Alevi-Solcular ve Kürt Milliyetçileri şeklinde olduğunu, Apocu ve Solcu kadroların örgütün ana yönetimini oluşturduğunu ve bu iki grup arasında bir iç içe geçme durumunun söz konusu olduğunu, Kürt milliyetçilerinin ise ilkel milliyetçilikle suçlanıp bastırdıklarını ve onların da örgüt içi dengelerden dolayı Öcalan’ın ismini anmadan varlık gösteremeyeceklerinin farkında olduklarını söylüyor. Gülmüş, ayrıca örgüt içinde Kürt milliyetçi unsurlarla Kandil’e karşı bir darbe planladıklarını ama bunda başarılı olamadıklarını da ekliyor.

Kandil’deki savaş baronlarını en çok tedirgin eden hususların, demokratik açılım süreci ve HDP’nin emanet olaylarla yüzde 13’lük oy alması olduğu biliniyor. Açılım sürecinde, örgütün şehirlerdeki unsurları genişledikçe Kandil’den kontrol edilemez hale geldiler ve çevre ile merkez arasındaki hiyerarşide bir kopukluk oluştu. Kandil bu durumu çözmek ve PYD’nin Suriye’de elde ettiği kazanımın benzerini Türkiye’de oluşturmak için “hendek stratejisi” uyguladı ve bölge insanı ve Türkiye için büyük yıkıma neden olan o olaylar yaşandı. Olayları yakından takip eden bir kaynağıma göre bölgede polisin ve jandarmanın olaylara soğukkanlı ve itidalli yaklaşmasına rağmen olayları kışkırtan ve yüzlerce kişinin ölmesine neden olan örgüt içinde bir güçten bahsediyor. Cizre’de bir bodrumda 30 kişinin yanarak ölmesi olayının yakın tanığı olan kaynağım, Cizre        Emniyet Müdürünün ambulans gönderip, oradaki kişileri tahliye etme girişiminde bulunmasına rağmen, başka bir bölgeden ateş edilip bodrumda o insanların yakıldığından bahsediyor. Bütün bu olaylar, kamuoyunda çok fazla bilinmiyor.  Kandil, kontrolünden çıkan şehirdeki kadroları ölüme sürerek hem Suriye benzeri bir kazanım elde etmeyi istemesi hem de bu kadroların büyük kısmının tasfiye edileceğini bile bile sahaya sürmesi, Kandil’deki savaş baronlarının Soğuk Savaş Dönemi’nden kalma alışkanlıklarından kurtulamadıklarını ve insan kanı üzerinden siyaset yaptıklarını gösteriyor. HDP ve PKK tabanı, öldürüp kahraman ilan eden ve kendi gücünü devam ettirmek için insanları ölüme süren savaş ağalarının gerçek yüzünü görmediği sürece, bu kısır döngü devam edecektir. Sizce uyanma ve ne oluyor sorusunu sorma vakti gelmedi mi?

17.07.2020 12:43

Emekli Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın “15 Temmuz'dan sonra Türk halkı bu cemaatin arkasından gitmezdi. Eğer onlara ‘gelin ifade verin, sorumlu değilsiniz, suç işleyenlerle işimiz’ denseydi çok önemli bilgiler alınırdı.” şeklindeki açıklaması, her bir departmanının farklı bir istihbarat servisinin sevk ve idare ettiği bir örgütün polisiye tedbirlerle çözülebileceği yanılgısından kaynaklanıyor. İstihbarat örgütlerinin desteklediği ve komuta ettiği bir terör örgütünü, siyasi açılımlarla ve zabıta tedbirleri ile çözmek ve yok etmek mümkün değildir. Bazen siyasi açılımlar, örgütlerin beslendiği tabanı nötralize etmek için faydalı bir yöntem olabilir; ancak tam angajmana sahip terör örgütlerinin çözülmesini sağlayamayacağı da bilinmelidir. Çünkü terör örgütlerinin eylemlerinin, siyasi karar vericilerin politik pozisyonlarını etkilemek için kullanılan manivelalar olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Polis ve asker kökenli yorumcular, genellikle, olayın adli ve polisiye yöntemlerle bitirilebileceği görüşündeler. Bu yöntemler elbette bir strateji doğrultusunda işletilmelidir. Ama bütün mücadeleyi bu yöntem üzerine kurduğunuzda tespit edebildiklerinizi yakalarsınız; ancak organizasyon kendini farklı şekillerde yeniden üretir.

Şöyle düşünün; bir ağacın dalını kestiğinizde daha gür bir biçimde çıkar. Eğer ağacı kökünden sökmeye yönelik bir stratejiniz yoksa sadece geçici önlemler alıyorsunuz demektir. Bundan dolayı polisiye yöntemler, sadece ağacı kökünden sökmenin bir aracı olmak zorundadır, dalları budamanın değil. FETÖ ve özellikle dış istihbarat servislerinin güdümünde olan paralel devlet yapılanmaları ile mücadele etmek için istihbarat örgütü içerisinde bütün kurumlarla eşgüdüm sağlayacak, her kuruma erişimi ve belli düzeyde yönlendirici etkisi olacak bir yapılanma olmak zorundadır.

Çünkü adli kolluk ve polis istihbarat birimleri bir meseleyi ele alırken, suç istihbaratı bağlamında olayları ele aldığı için olayları siyah ve beyaz olarak görme eğilimindedir. Oysa stratejik düzeyde devlet istihbaratı üretecek bu birimler gri alanlarda çalışır. Olaylara salt suç mantığı içinde bakmadan,  konuyu bütün stratejik boyutları ile ele almalı ve hatta hedef örgütün içinde yapılanarak, örgütü kontrol altına alıp ideolojik olarak formatlayabilmelidir.

Sn. Avcı’nın “FETÖ tabanı kazanılamadı” ifadesi bu bakımdan incelendiğinde, belli motiflerle hipnotize olmuş tabana yönelik atacağınız her adım, sizi simetrik davranış tuzağına düşüreceği için sakıncalıdır. Çünkü kurgucu akıl, sizi bu tuzağa çekmek için boş durmuyor.

Simetrik davranış tuzağı, tehdide göre çalışma gündemini belirleme ve etkiye göre tepki geliştirme olarak açılanabilir. Ancak burada, devlet kurumları refleks olarak kendini korumaya almak için hızlı tedbirler alırken de dikkatli davranmak zorundadır; herkesi mağdur edip, örgütün bu zemin üzerinden güç devşirmeye çalışmasına engel olmalıdır.

Gelelim, bir örgütün kökünden nasıl sökülüp, tabanının nasıl kazanılacağı meselesine… Erdoğan örgütü tanımlarken, “altı ibadet, ortası ticaret, üstü ihanet şebekesi” olarak tanımladı ve bu tanımlama FETÖ‘ye tam olarak uymaktadır. Bir örgütün önce komuta kademesine, yani FETÖ’deki ihanet katmanına istihbari yöntemlerle nüfuz edilmesi gerekirdi. İstişare heyetleri içinde yer alan ve Türkiye’deki faaliyetleri yürüten Mustafa Özcan, bir şekilde elemanlaştırılabilseydi, örgüt merkezi, yani Pensilvanya ile aralarındaki makas açılabilirdi. Ayrıca MİT ihanet katmanı içindeki diğer isimleri angaje etmeye yönelik bir girişimle başarılı sonuçlar elde etseydi, CIA ve Pensilvanya’nın etrafı çevrelenebilirdi. Belli bir dönem Gülen figürü ve arkasındaki istihbarat aklı ile çatışmadan, ticaret ve ibadet katmanları üzerinde tam bir kontrol sağlanabilir ve Gülen, Pensilvanya’daki çiftliğinden başka hiçbir yerde sözü geçmeyen bir kişi haline getirilebilirdi. İhanet ve ticaret tabakasında yapılanıp nüfuz edildikten sonra hem Gülen boşa düşmemek için tesire açık hale gelirdi hem de örgüt mekanizmaları kullanılarak tabana yapılan telkinlerle, kitlenin Türkiye aleyhtarı bir pozisyon alması engellenebilirdi. Örgütlerin tabanları böyle kazanılır; hiçbir örgüt dışardan yapılan polisiye mücadelelerle çözülmez, hele arkasında birden çok istihbarat örgütü varsa.

İbn-i Rüşd’ün; “Yumurta dıştan kırılırsa yaşam son bulur, içerden kırılırsa yaşam başlar; zira önemli dönüşümler hep içten başlar."  sözünü rehber edinmeliyiz. Çünkü dıştan müdahaleler dönüşüme değil, örgütün kendi tabanını konsolide etmeye daha fazla neden olur. Örgüt mekanizmasına içeriden nüfuz etmeden, tabanın kazanılması ve mekanizmanın kendini yeniden üretilmesinin engellemenin zor olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Bu strateji uygulanırsa Fetö ağacı, kökünden sökülebilir. Aksi halde kurgucu akıl yeni türevler yaratacaktır ki, bu durum güvenlik aygıtımızın kısır bir mücadele döngüsü içerisine hapsolması anlamına gelir. Olaya bu gözle bakılamaz mı ?  

15.07.2020 10:00

İstihbarat örgütleri, devletlerin yürüttüğü gizli savaşın en önemli enstrümanlarından biridir. Devletler, rakip veya hasım olarak gördükleri ülkelerin politik pozisyonunu etkilemek ve ikna etmek için örtülü faaliyetlerini istihbarat örgütleri aracılığı ile yaparlar. Bu operasyonlar belli bir zaman diliminde yürütülüp terkedilmez; ancak taktikler dönem dönem değişiklik gösterebilir.

Bir ülkenin temel amacı, kendi ulusal güvenliğini, ekonomik ve ulusal çıkarını takip etmenin yanında, ulusal etki diye tabir edilen, ülkesinin uluslararası nüfuzunu artırmaya yönelik çalışmalar da yapmaktır. Ulusal etki, bir ülkenin içinde uzun erimli yapılanarak, o ülkede belirleyici güç haline gelmek şeklinde izah edilebilir. İstihbarat örgütleri ise ülkesinin ulusal etkisini güçlendirmek için hedef ülkelerde kurdukları paralel devlet yapılanmaları inşa ederler. Paralel devlet yapılanmaları, kırılgan bir devletin meşru yapılarına rakip veya kısmen angaje organizasyonlardır.

“Paralel devlet” kavramı, Pobert Paxton’un “Faşizmin Anatomisi” adlı kitabında yer alan bir kavramdır ve faşist paramiliter örgütlerin devlet içindeki yapılanmasını açıklamak için kullanılmıştır.

Bir ülkede paralel devlet yapılanmasının inşa edilebilmesi için o ülkenin kırılgan bir devlet olması gerekir. Yani askeri ve güvenlik bürokrasisinde rakip güçler olmak zorundadır. Bürokraside hiziplerin olmadığı bir ülkede, taktik ve stratejik düzeyde bir yapılanma inşa etmek oldukça zordur. Bunun için işi yürüten istihbarat servisinin ilk önce devlet içindeki farklılıkları kaşıması, istihbarat bürokrasisinde ikilik çıkarması ve hatta yapılabiliyorsa, angaje edilen kaynaklar üzerinden çeşitli ideolojik motifli örgütler kurması gerekir. Ancak buna karşı güçlü bir direnç oluşursa, istihbarat bürokrasisinde kullanılmak istenen ekipler kayıt dışı ekonomiye bir şekilde bulaştırılır. Kayıt dışı ekonomiye bulaşan ekipler, belli süreçten sonra dış istihbarat servisinin inşa etmeye çalıştığı paralel devlet yapılanmasının koruyucusu ve kollayıcısı haline getirilir.

1970’li yıllardan 1999 yılına kadar olan süreçte, devletin tepe yöneticileri, istihbarat bürokrasisi ve mafya organizasyonları arasındaki ilişkiye bakıldığında, bu ilişkileri, yabancı istihbarat servislerinin bazı kadroları ve politik figürleri kayıt dışı ekonomimin içine sokarak etki altına alma girişimi olarak okumak mümkün.

Beyaz Toroslarla taşınan uyuşturucular, hangi amaca matuf faaliyetlerdi sorusunun sorulması gerekir. Ön açıcı kadro yaratıldıktan sonra, hedef devletin içine hangi motifle girileceği belirlenir ve buna göre aktör bulunur. Bu aktör, dini hassasiyete sahip kişilerden seçilebileceği gibi etnik hassasiyete sahip kişilerden de seçilebilir. Bu seçimler, operasyonu yürüten devletin ihtiyaçlarına göre değişir. Fethullahçı Terör Örgütü incelendiğinde, Erzurumlu bir vaiz olan Gülen’in, askerlik görevi sırasında sistemin içerisine çekilerek, komünizmle mücadele derneklerinde eğitildiği görülecektir. 1990’lı yıllara kadar yapılanma süreci tamamlanan bu örgüt, daha sonra Soğuk Savaş’ın bitmesi ile birlikte ABD patentli “Adriyati’kten Çin Seddi’ne Türk Jeopolitiği” stratejisinin uygulayıcısı haline geliyor. Ancak bu stratejinin uygulanabilmesi için Türkiye’nin de devlet olarak yeniden modellenmesi gerekiyordu.

Bu süreçte açılan okullar vasıtası ile eğitim faaliyetleri adı altında, hedef ülkelerdeki elit kesimlerin çocuklarının eğitilmesi, ABD’nin “ılımlı İslam” örtüsü altında, Orta Asya’dan Balkanlara, Afrika’dan Avrupa’ya kadar çeşitli bölgelere farklı şekillerde girme ve yerleşme politikası olduğu su götürmez bir gerçektir. Bu bağlamda Türkiye’nin hem hedef hem de üs konumunda olan bir ülke olduğu açıktır.

Türkiye hedef ülkedir; çünkü devlet mekanizmasını klonlayan ABD, FETÖ marifetiyle Türk devlet sistemine yerleşmiştir. Üs ülkedir; çünkü Türkiye’de klonladıkları devlet yapısı, medya ve sivil toplum kuruluşları aracılığı ile Orta Asya'da, Ortadoğu’da ve birçok bölgede Türkiye operasyon merkezi olarak kullanılmıştır. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mustafa AKIŞ bir televizyon kanalında yaptığı sunuda, FETÖ'nün Türkiye’deki ve dünyadaki örgütlenmesini net bir biçimde ortaya koydu. FETÖ'nün Türkiye’deki organizasyonu ile ilgili bütün bilgiler hemen hemen ortaya çıktı.

Benim hala araştırılması gerektiğini düşündüğüm konu, FETÖ ile aynı merkezden yönetilen ve 1960’lı yıllardan bu yana FETÖ'yü himaye edip, devlete yerleşmesini sağlayan bu öncü gücün ne olduğudur. Yani FETÖ'nün Türkiye’de paralel devlet olarak yapılanmasının önünü açan ve CIA’nın stratejik ihtiyaçları doğrultusunda aktör yaratıp, sahaya süren bu akıl kim?

Bu konuyu henüz çözebilmiş değilim, çözdüğümde yazacağım, siz merak etmiyor musunuz?

13.07.2020 14:15

İstihbarat örgütleri, gizli diplomasinin yürütülmesinde ve rakip devletlerin kararlarını etkilemekte aktif rol oynarlar. Servisler, bu girişimleri yaparken ülkesinin gücünü, rakibinin gücünü ve rakibin, ülkesinin gücünü nasıl ve ne kadar algıladığını tespit ederek hareket eder.

İsrail’in Mısır ile yapmış olduğu Camp David anlaşması, İsrail’i bölgede rahat ettirmiş ve en büyük Arap ordusu olan Mısır’ı düşman olmaktan çıkarmıştır. Camp David anlaşması imzalamaya gelinen süreçte yaşananlar ve bu süreçte İsrail gizli servisi MOSSAD’ın rolü, irdelenmeye değerdir.


1977'nin ortasında İsrail'de Menahem Begin iktidara gelmiş ve Dışişleri Bakanı Moşe Dayan olmuştu. Ortadoğu’da dengeli siyaseti savunan Amerikan Dışişleri bakanlığı ve Milli güvenlik kurulu yetkilileri, bölgede barışın sağlanması için girişimlerde bulunmaktaydı.

Begin’in iktidara gelmesi, Enver Sedat tarafından ihtiyatla karşılanmıştı. İsrail’de hükümetin kurulmasından iki ay sonra Amerikalı yetkililer, Kahire ve Tel Aviv arasında görüşmelerin sağlanması için mekik dokumuştu. Cyrus Vance, Enver Sedat’ı Barış görüşmeleri için ikna etmek üzere görüşmeler yürütmüş ancak Begin Hükümetinin Batı Şeria’dan asker çıkarma taleplerini olumsuz karşılayacağı düşünülmekteydi.

İsrail, Mısır ile yapılan görüşmelerde inisiyatifi eline almak istiyordu. ABD’nin bu girişimlerine İsrail’in karşı koyma ihtimali de bulunmaktaydı. Ancak Amerika Birleşik Devletleri, İsrail Başbakanı Meneham Begin ve Dışişleri bakanı Moşe Dayan arasında bir görüş ayrılığının olduğunun farkındaydı. Amerika, Moşe Dayan aracılığı ile Begin’in tutumunun yumuşatabileceğini düşünmekteydi. Dayan, Batı Şeria ve Gazze konularında daha ılımlı politikalara sahipti. Bölgedeki iskân siyasetinin ve yeni yerleşim yerlerinin inşasının ABD ve İsrail arasında bir gerilim yaratacağını düşünüyordu.

Moşe Dayan’ın kabinede yer almasının temel nedeni Mısır’la anlaşma sağlayarak, Mısır’ın Arap dünyasında izole olması konusunda Başbakan Menahem Begin ile fikirlerinin uyuşmasıdır. Moşe Dayan’ın ılımlı ve Amerika ile uzlaşan tutumu, Cyrus Vance’ın Enver Sedat’ı inandırmasını kolaylaştırmıştı. Vance planı, Batı Şeria’da İsrail ordusunun bulunmasına rağmen toprakların BM kontrolü altında geçici tedbirlerin alınması ve birkaç yıl sonra referandumun yapılmasını öneriyordu. Bu plana, Mısır ve İsrail hükümetleri sıcak baktılar.


Moşe Dayan, Cyrus Vance ile görüşmesinden sonra bir dizi gizli seyahate çıktı. Bu ziyaretlerin rotaları, İran, Londra ve Fas’tı. Tahran ziyaretinde İran Şahından Filistin konusunda İsrail’in pozisyonunu desteklemesi istemiş ve ayrıca Enver Sedat’ın Kudüs’e yapacağı ziyaret ile ilgili bilgilendirmişti.


Londra’da Kral Hüseyin ile yapılan görüşmede Kral Hüseyin’den Mısır ile kurulmaya çalışılan diyaloğa katkı sağlanması istenmiş ancak Kral Hüseyin 1967 sınırlarına dönülmedikçe, bu barış görüşmelerinde rol almayacağını söylemiştir.


Mısır ve İsrail arasındaki görüşmelerin başlaması için MOSSAD, Libya gizli servisinin Enver Sedat’a düzenleyeceği suikast bilgisini Mısır’ın Viyana büyükelçisi olan ve daha sonra Başbakan yardımcılığı görevine getirilen Muhammet Hasan Tuhamiyet’e iletti. Bu bilgi, Mısır hükümeti tarafından araştırılıp doğru olduğu anlaşılınca Enver Sedat, İsrail’in iyi niyetine inanarak İsrail ve Mısır arasındaki görüşmelerin önündeki psikolojik eşik aşılmış oldu.

Mısır ve İsrail arasındaki görüşmelerde destek sağlamak için Moşe Dayan Brüksel’de bulunduğu sırada hava alanında üç İsrail istihbarat yetkilisi Moşe Dayana, bir mektup verir. Mektupta Enver Sedat’ın suikast bilgisi bildirdiklerini için teşekkür ettiğini ve Mısır başbakan yardımcısı Muhammed Hasan Tuhami’nin Fas’ın Tangier şehrinde görüşme için beklediği belirtilmekteydi. 4 Eylül 1977’de Moşe Dayan Fas’a uçarak Mısır Başbakan Yardımcı Muhammed Hasan Tuhami ile görüştü. Görüşmede Tuhami Moşe Dayan’a: “Sayın Cumhurbaşkanımız Enver Sedat, İsrail askerlerinin Sina’dan çekilmesi şartıyla Tel Aviv’i ziyaret etmeye hazır olduğunu söyledi” dedi.

Bunun üzerine Moşe Dayan, Menahem Begin ile görüşerek anlaşmanın yapılması konusunda uzlaşma sağlandı. Enver Sedat 19 Kasım 1977’de Kahire’de düzenlediği basın toplantısında İsrail’i ziyaret edeceği açıkladı. İsrail Mısır arasındaki barışın sağlanmasında İsrail istihbaratının katkısı göz ardı edilemez.

MOSSAD’ın Libya gizli servisinin planladığı suikastı, Enver Sedat’ın kişisel kararını etkilemek için bildirmesi, önemli bir hamle idi. Bu örnekte de görüleceği gibi istihbarat örgütlerinin, devletlerin diplomaside pazarlık gücünü artırmak ve muhatabı ikna etmek için her türlü malzemeyi sağlayan organizasyonlar olduğunu göz önünce bulundurmak gerekir. İstihbarat örgütlerinden etkili şekilde istifade eden ülkeler, karşılaştığı sorunları çözerken elleri daha güçlüdür.
İstihbarat örgütleri, gizli diplomasinin yürütülmesinde ve rakip devletlerin kararlarını etkilemekte aktif rol oynarlar. Servisler, bu girişimleri yaparken ülkesinin gücünü, rakibinin gücünü ve rakibin, ülkesinin gücünü nasıl ve ne kadar algıladığını tespit ederek hareket eder.

İsrail’in Mısır ile yapmış olduğu Camp David anlaşması, İsrail’i bölgede rahat ettirmiş ve en büyük Arap ordusu olan Mısır’ı düşman olmaktan çıkarmıştır. Camp David anlaşması imzalamaya gelinen süreçte yaşananlar ve bu süreçte İsrail gizli servisi MOSSAD’ın rolü, irdelenmeye değerdir.


1977'nin ortasında İsrail'de Menahem Begin iktidara gelmiş ve Dışişleri Bakanı Moşe Dayan olmuştu. Ortadoğu’da dengeli siyaseti savunan Amerikan Dışişleri bakanlığı ve Milli güvenlik kurulu yetkilileri, bölgede barışın sağlanması için girişimlerde bulunmaktaydı.

Begin’in iktidara gelmesi, Enver Sedat tarafından ihtiyatla karşılanmıştı. İsrail’de hükümetin kurulmasından iki ay sonra Amerikalı yetkililer, Kahire ve Tel Aviv arasında görüşmelerin sağlanması için mekik dokumuştu. Cyrus Vance, Enver Sedat’ı Barış görüşmeleri için ikna etmek üzere görüşmeler yürütmüş ancak Begin Hükümetinin Batı Şeria’dan asker çıkarma taleplerini olumsuz karşılayacağı düşünülmekteydi.

İsrail, Mısır ile yapılan görüşmelerde inisiyatifi eline almak istiyordu. ABD’nin bu girişimlerine İsrail’in karşı koyma ihtimali de bulunmaktaydı. Ancak Amerika Birleşik Devletleri, İsrail Başbakanı Meneham Begin ve Dışişleri bakanı Moşe Dayan arasında bir görüş ayrılığının olduğunun farkındaydı. Amerika, Moşe Dayan aracılığı ile Begin’in tutumunun yumuşatabileceğini düşünmekteydi. Dayan, Batı Şeria ve Gazze konularında daha ılımlı politikalara sahipti. Bölgedeki iskân siyasetinin ve yeni yerleşim yerlerinin inşasının ABD ve İsrail arasında bir gerilim yaratacağını düşünüyordu.

Moşe Dayan’ın kabinede yer almasının temel nedeni Mısır’la anlaşma sağlayarak, Mısır’ın Arap dünyasında izole olması konusunda Başbakan Menahem Begin ile fikirlerinin uyuşmasıdır. Moşe Dayan’ın ılımlı ve Amerika ile uzlaşan tutumu, Cyrus Vance’ın Enver Sedat’ı inandırmasını kolaylaştırmıştı. Vance planı, Batı Şeria’da İsrail ordusunun bulunmasına rağmen toprakların BM kontrolü altında geçici tedbirlerin alınması ve birkaç yıl sonra referandumun yapılmasını öneriyordu. Bu plana, Mısır ve İsrail hükümetleri sıcak baktılar.


Moşe Dayan, Cyrus Vance ile görüşmesinden sonra bir dizi gizli seyahate çıktı. Bu ziyaretlerin rotaları, İran, Londra ve Fas’tı. Tahran ziyaretinde İran Şahından Filistin konusunda İsrail’in pozisyonunu desteklemesi istemiş ve ayrıca Enver Sedat’ın Kudüs’e yapacağı ziyaret ile ilgili bilgilendirmişti.


Londra’da Kral Hüseyin ile yapılan görüşmede Kral Hüseyin’den Mısır ile kurulmaya çalışılan diyaloğa katkı sağlanması istenmiş ancak Kral Hüseyin 1967 sınırlarına dönülmedikçe, bu barış görüşmelerinde rol almayacağını söylemiştir.


Mısır ve İsrail arasındaki görüşmelerin başlaması için MOSSAD, Libya gizli servisinin Enver Sedat’a düzenleyeceği suikast bilgisini Mısır’ın Viyana büyükelçisi olan ve daha sonra Başbakan yardımcılığı görevine getirilen Muhammet Hasan Tuhamiyet’e iletti. Bu bilgi, Mısır hükümeti tarafından araştırılıp doğru olduğu anlaşılınca Enver Sedat, İsrail’in iyi niyetine inanarak İsrail ve Mısır arasındaki görüşmelerin önündeki psikolojik eşik aşılmış oldu.

Mısır ve İsrail arasındaki görüşmelerde destek sağlamak için Moşe Dayan Brüksel’de bulunduğu sırada hava alanında üç İsrail istihbarat yetkilisi Moşe Dayana, bir mektup verir. Mektupta Enver Sedat’ın suikast bilgisi bildirdiklerini için teşekkür ettiğini ve Mısır başbakan yardımcısı Muhammed Hasan Tuhami’nin Fas’ın Tangier şehrinde görüşme için beklediği belirtilmekteydi. 4 Eylül 1977’de Moşe Dayan Fas’a uçarak Mısır Başbakan Yardımcı Muhammed Hasan Tuhami ile görüştü. Görüşmede Tuhami Moşe Dayan’a: “Sayın Cumhurbaşkanımız Enver Sedat, İsrail askerlerinin Sina’dan çekilmesi şartıyla Tel Aviv’i ziyaret etmeye hazır olduğunu söyledi” dedi.

Bunun üzerine Moşe Dayan, Menahem Begin ile görüşerek anlaşmanın yapılması konusunda uzlaşma sağlandı. Enver Sedat 19 Kasım 1977’de Kahire’de düzenlediği basın toplantısında İsrail’i ziyaret edeceği açıkladı. İsrail Mısır arasındaki barışın sağlanmasında İsrail istihbaratının katkısı göz ardı edilemez.

MOSSAD’ın Libya gizli servisinin planladığı suikastı, Enver Sedat’ın kişisel kararını etkilemek için bildirmesi, önemli bir hamle idi. Bu örnekte de görüleceği gibi istihbarat örgütlerinin, devletlerin diplomaside pazarlık gücünü artırmak ve muhatabı ikna etmek için her türlü malzemeyi sağlayan organizasyonlar olduğunu göz önünce bulundurmak gerekir. İstihbarat örgütlerinden etkili şekilde istifade eden ülkeler, karşılaştığı sorunları çözerken elleri daha güçlüdür.

10.07.2020 17:26