Başlık sizin

Ebuzer Aktaş

18.05.2022 Wednesday 11:55

Günümüzde yapılan her şeye “zaman böyle” deyip ve geçiyoruz. Böyle olan zamanın içinde esasen bizler yaşıyor ve o zamanı bu hale bizler getiriyoruz. Evet! Zaman biz olmadan da ilerliyor. Buna kimsenin bir itirazı yok fakat herkes bu zamana bir şeyler katıyor. Yani zamanın büründüğü an hepimizden birer birer kattığımız anılarımız, yaşam tarzımız, hal ve hareketlerimiz, kısacası bizi biz yapan değerlerimiz. Peki bize ters gelen olaylara “zaman böyle” diyerek kendimizin zamanı bu hale getirdiğini itiraf edip kabullenmiş olmuyor muyuz?

Yok yok inkâr edip kendimizle daha fazla ters düşmeyelim. Eğer halen ben o doğru bulduğum günleri yaşıyorum ve “zaman böyle” diyerek olayları geçiştirenlerden olmuyorum diyorsan; peki bunu diyenlere karşı ne yaptın? Bir şey yapmadı isen sende “zaman böyle” diyenler sınıfından büyük bir hisse kaptın. Belki eskiye özlemimiz var belki de yaşadığımız dönemden memnunuz fakat ilerlemesinden rahatsız olabiliriz. Bunun için belki bizi biz yapanları biraz da olsa hatırlamakta fayda var şahsım adına.

Çocukluğumun laf söz dinlemediğim dönemlerindeyim. Köyümüzde cenaze olmuş. Cenazeyi defnedeli de bir günü geçmiş. Hem komşumuz hem de akrabamız olan kişinin evinde oturuyorum. Çünkü o evde televizyon var. Haberler kısık seslerle izlendikten sonra güzel bir filmin başlayacağını da öğrenmiş bulunuyoruz. Tabi bırakın film izlemeyi herhangi bir televizyon kanalını izlemek bizler için en büyük eğlence çünkü yokluk var ve yok denecek kadar oyuncağımız az. Olanlarında birazı çamur ile yapılmış. Dedim ya yokluk fazlasıyla mevcut. Ne ise tam film başlayacakken televizyon kapandı. Akrabanın çocuklarıyla beraber hemen “Ya neden kapattın?” sorusunu acıklı bir halde sormaya başladık. Cevaben “Köyümüzde cenaze var, gelen giden oluyor. Kişinin öldüğüne seviniyormuş gibi oturup film izleyemem ve izlettirmem” dedi. Çocukluk işte pek anlam veremeden kalktık ve evlere dağıldık. Dedeme sorduğumda “O onlarla konuşmuyordu ama çok iyi yapmış. Sizde birkaç gün daha aşikâr bir şekilde oyun oynamayın” dedi. İçimden keşke sormaz olaydım, oyunda da olduk diyorum. “Peki dede” dedim üzüntülü bir şekilde…

Gel zaman git zaman derken uzakta olsa yakınlarımızı kaybetmeye başlayınca değer verdiğin insanların sözde acını paylaşıp hemen arkasından gülerek yanından uzaklaşmasının ne kadar da acı olduğunu öğrendim. Tabi bu acının tamamen yakınlarını kaybetmeye başlayınca ne kadarda arttığını… Günümüzde her anımızı sosyal medyaya yansıtıyor olmamız bu zamanın bir gerçeği olsa da bir nebze arkadan gülmenin önüne geçerek artık yüzüne gülmeye başladığımızın resmen bir göstergesidir. Konuşmadığı adamın cenazesi varken film izlemeyen nesilden “kardeşim” dediğin kişinin cenazesinde yüzüne güler hale gelen nesiliz… Kısacası; ağlanacak halimize gülüyoruz vesselâm…

11.05.2022 10:05

Bir insan bu hayatta her şey olabilir. Makamların zirvesini de görebilir ve tam akside olabilir. Sonuçta ademoğlu, cennet inme ve geldiği yeri cennet olarak görmenin hevesinde…

Birçok şey yazılıp çizilebilir bu hususta. Makamlara gelen insanların “Halka Hizmet” için geldiğini unutmuş gibiyiz. Halka, yani biz halka halka hizmet bekleyen insanlar gerçekten unutmuş, hizmeti isterken veyahut beklerken mahcubiyetin zirvesinde buz tutmuş bir haldeyiz. Sadece unutan biz miyiz? Makamlarda oturanlar, şatafatlı odalarında fotoğraf çekinmek için gelen misafirlerini ağırlayanların azımsanmayacak kadarı da unutmuş gibi. Randevular alınamaz, görüşmek için aylarca beklenir olmuş.

Peki, olması gereken bu mu? Hayır! Yüzlerce, binlerce hatta sonsuz kere hayır!

Fakat ortada bir karışıklık, kendince iki tarafında haklı olduğu veya haklı olduğunu iddia ettiği gerekçeler var. Öyleyse sorun nerede?

Dedim ya ademoğlu cennetten inme diye, kimse kendi işinden memnun değil. Memnun olmadığı gibi işinin gereğinin de farkında değil. Talepler arsız, makam sahipleri sağır, vicdanlar taş, kulaklar ise menfi istekler harici sağır. Böyle mi olmalı?

İnsan, yetinmeli ve yetmeyi bilmeli. Gelip geçici olduğumuz bir dünya hayatında bunca meşgalenin neticesinde hedef ne olmalı? Ahiret mi? İki büklüm rica edilen kurallara aykırı işler mi? Yoksa bolca albüm oluşturabilmek için talep edilen makam ve mevkiler mi?

Halka hizmet hakka hizmettir amenna da her nefsin ölümü tadacağını nereye koyacağız?

İşini her alanda hakkıyla yapan, kul hakkına girmemek için kılı kırk yaran, hizmet aşkıyla yanıp vatandaşı ile hemhal olan yüreklere canı gönülden selam olsun.

Herkes vicdanı kadar üzerine alınsın, alalım vesselâm…

05.05.2022 11:31

Her bölgenin, her yörenin, her şehrin hatta her beldenin bir yaşayış şekli vardır. Genelde o kısma göre insanların hal ve hareketleri, olaylar karşısında gösterecekleri tavırlar dahi tahmin edilmekten ziyade kemikleşmiş bir kanaat vardır. Tabi bahsedilen bu durumlar genel olaylar karşısında oluyor. Genel bir izlenim ile iletişim daha kolay oluyor. 

Genel izlenimler ne kadar bizleri avantajlı hale getirse de şu an tamamen izlenimlerin karmaşıklığı içerisindeyiz. Öyle ki her haliyle bildiğimizi sandığımız insanlar dahi bizi karmaşık sokakların ardından çıkmaz sokağa sürüklüyor. Bazen senelerdir tanıdığım dediğin kişinin bir bakıyorsun sadece ismi tanıdık geliyor sana. Senelerdir tanıdığını sandığın insanın o saatten sonra da sadece ismini bilmek kişiyi özel bir yerden alıp “herkes” sınıfına taşıyor. Öyle ya sadece ismini bildiğimiz binlerce kişi varken, sadece ismi ile bize kendini değerli hissettirebilecek kim var ki? Yeri gelir kan bağı olan akraban, yeri gelir senelerini verdiğin çocukluk arkadaşın, yeri gelir kardeşin… En değerlilerim dediğin kişilerin “herkes” sınıfına ısrarla girmek istediğini görürsün. Bunu bazen onların tavırları bazen de senin hataların sebep olur. Kimse hatasız değildir, bunu hepimiz biliriz fakat bir hatadan dolayı kimseyi silmememiz gerektiğini de biliriz. Fakat bazı hatalar var ki bilmeden yapılanlar yerini bilerek yapılanlara bırakıyorsa ya sen “herkes” sınıfına girmişsindir ya da birileri o sınıfa senin nazarında girmek için fütursuzca çaba sarf ediyordur. Hayatta hangi konuda olursa olsun bir çaba var ise bu çabanın muhakkak karşılığını vermek, o çabanın hakkıdır. Haklarını teslim edelim, haklarımızı teslim etsinler. Bizler verdiğimiz değeri geri değer görmek için değil, sadece sevdaya dahil olduğu için veririz ki ayrı düşmekte sevdaya dahildir. Sen hata yaptığını düşünüp tutunmak için bir dal bırakmaya gayret ederken bakarsın ki o dalın da etrafı ihanet çemberi ile sarılmış. Eskisi gibi yöresine, töresine bakıp genel izlenim dahi yapamaz olduk. O kadar şehrin ihanet kokan sokaklarında dolaşıp, ihanet ile pişen sofralarına oturduk ki ihanet her birimizi sardı. Kime iyi desek kötü, kime kötü desek daha bir kötü çıktı. İnsan sarrafı değiliz ki anlayalım değil mi? Bizler “güven” duygusunu hiç bitmeyecekmiş gibi savururcasına harcayan bir hal aldık ve sonunda “güvensizlik” üzerine ilişkilerimizi tesis etmeye başladık. 

Velhâsıl ne demişti İsmet Özel; 

Şehrin insanı şehrin,

Kaypak ilgilerin insanı,

Zarif ihanetlerin…

27.04.2022 11:15

Ölmek; ruhun bedeni terk etmesi. “Konunun ölümle alakası nedir?” diye soranları, neden bu konu diyenleri duyar gibiyim. Evet, kışın geçmediğini hatta Nisan ayının sıcak olması beklenirken havalar da bir türlü düzelmedi. O zaman üşümek üzerine devam edelim, sorunlarımızı ihmal etmeden. Üşümek, bedenimizin soğuk havanın etkisinde kalmasıyla mı olur? Ruhumuz da üşür mü?

En sıcak günlerde bile üşüdüğümüzü hisseder miyiz? Ramazan ayında bizi Yaradan’a söz vermiyor muyuz? Sadece midemizi değil gözümü haramdan, ellerimizi başkasının hakkından, ağzımızı kötü sözden uzak tutacağız diye. Gerçi normal günlerde bile yapmamız gerekenler bunlar ama ne ise… Peki, en soğuk havalarda içimizin ısındığını kaç defa yaşadık? Bu içimizin ısınması; mutluluğun, heyecanın, huzurun ve anlık gelen tüm iyi haberlerin neticesi. Arkadaşlarımızın iyi haberlerine sevinmek, hasta olan yakınlarımızın şifa bulduğuna dair gelen telefonlar gibi…

Bir de öyle haller var ki; mevsim ne olursa olsun ademoğlu üşüyüp soğuktan ölebiliyor. İşte bunlar da verilen sözlerin tutulmaması, beklenilen günde yapılmaması, hayal kırıklığı, umutların yok oluşu ve en önemlisi güven duygusunun tamamen kayboluşuna sebep oluyor. Karşımızda yetişkin veya çocuk, sıradan bir vatandaş veyahut bir makam sahibi, eşimiz, arkadaşımız, ailemiz ve de kim olursa olsun tutacağımız sözler vermeliyiz. Eğer “Nasılsın?” diye soruyorsak “İyi değilim.” dediğinde yarasına merhem olamayacaksak sormayacağız. “Ben hallederim.” dediysek yapacağız. Vuruyorsak yaralı, seviyorsak yarıda bırakmayacağız. Derler ki; bir kış günü askerlerini teftişe giden komutan bir askerinin soğuktan üşüdüğünü görür.

Askerine “Size kışlık vermediler mi?” diye sorar. Cevaben “Komutanım, aylardır böyleyiz ve alıştık.” deyip ilgisi, alakası için teşekkür eder. Komutanı da sana hemen kışlık kıyafet göndereceğim der ve yanından uzaklaşır. Fakat komutan başka olaylardan dolayı o gece kışlık kıyafet göndermeyi unutur. Sabah ise askerin cansız bedenine ulaşırlar ve yanı başında şu sözü bulurlar;“Beni soğuk değil komutanımın sıcak vaadi öldürdü.”

Üşümek; hepimiz biliyoruz nasıl olduğunu zira defalarca üşüdük. Fakat yine de asıl olan üşütmemek vesselâm…

20.04.2022 10:33

Kul hakkı, yenen bir şey mi? Yenince karnı doyuran bir şey mi? Yedikten sonra tamamen ortadan kaybolan bir yemek cinsi mi? Diğer yemeklerden farkı var mı? Sorular uzar gider de yiyenler yine cevap veremez. Kimisi farkında değildir kimisi de alıştığından dolayı oralı değildir. İki dudak, bir dil, otuz iki diş, bir nefes ve sonunda ahirette dahi yakanı bırakmayacak bir yemek… 

İki şeyi affetmiyor yüce Yaradan; şirki ve kul hakkını. “O benim değil kulumun hakkı, o affetsin.” diyor. Fakat bütün bunları bile bile bütün nimetler bırakılıp en çok kul hakkı yeniyor. Tarifine gerek kalmadan, ince ince ayrıntılar ile yazmadan zaten herkes az ya da çok biliyor. Peki neden? Rabbimizin dahi affedemeyeceği bir hakkı neden tercih ederiz, her öğünümüzde yemek için? Hakkını alamadığı için bunalan, kendini anlayan olmadığı için daha çok dert yapan, iftiralara maruz kaldığı için psikolojisi bozulup intihar edenlerin azmettirenleri için bu kadar vazgeçilmez bir öğün mü kul hakkı?

Özellikle şu mübarek Ramazan günlerinde neden? Sorularla dolu bir yemeğin cevabı ne olur bilemem ama ödemesi çok çetin olur. Nefsimizi biraz olsun hırstan yoksun bırakıp insanları anlayabilmek ve kul hakkı yememek için terbiye etmeye çalışsak? Ağaç yaşken eğilir doğru ama bu yemeğin hesabı mönüde yazmıyor. Gelen hesap fişinde ise yer dahi verilmiyor. Bir kuru ekmeğe doyan karnımızı binlerce ah ile dolduramaz ve doyuramayız. Susmak değil konuşmak, Konuşmak yetmiyorsa haykırmak, Konuşamıyorsak yazmak, Yazamıyorsak çizmek lazım. Bu yemekte bizim tuzumuz olmasın, durması için sözümüz, bitmesi için terimiz, son bulması için duamız olsun.

14.04.2022 09:02

Ve on bir ayın sultanına ulaştık. Günaha batmış ellerimizle, harama doymayan gözlerimizle… Bugün, Ramazan ayının beşinci günü. Oruca niyet etmeden son gün buluştuğum bir ortamda sohbet ederken arkadaşlarım bu güzel ayı planlamasını yaptıklarını söylediler. Bunun üzerine çok sevinerek “Nasıl planladınız?” diye sordum. Genç yaşta olan arkadaşlarımdan o kadar dolu cevaplar bekliyordum ki ağızlarından çıkacak cümleleri can kulağıyla dinlemeye hazırlanmış, onları bekliyordum. Ve cevaplar gelmeye başladı; halı saha maçları için şimdiden rezervasyonlarımı yaptık.

Maç sonrası çay sohbetleri ve ardından sahur için evlere geçeceğiz ağabey. Peki ya sonra? Çalışma saatlerimizde de esneklik olursa çok güzel olur, bir iki saat daha fazla uyumuş oluruz. Uykusuz çok zor oluyor, sabah uyanamıyoruz. “Kendinizle alakalı neler planladınız?” diyebildim, sevinç yerine yüzümde beliren şaşkınlıkla… Ya işte arkadaşlarla iftarlar, sahurlara kadar çay sohbetleri vs… Sohbetin devamı bu şekildeydi ama içime sinmedi.

Müslümanlığımızı sorguladım. Arkadaşların planları tamamen günümüzde en masum ve en zararsız eylemler. Ve bizlerinde yaptığı, fırsat buldukça yapmaya devam edeceği olaylar. Ne yazık ki, bizler soruları kendimize sormaktan korkuyor, vicdanlarımızın kabul edeceği cevaplar veremeyeceğimiz için susuyoruz. Bakıp, görüp, eleştirip ve binlerce kelime ile yaftaladığımız bu gençler bizim gençliğimiz ve bizim eserimiz.

O zaman susmak yerine vicdanımızla konuşmak, çok geç olmadan kendimizi geliştirip daha iyi örnek olmanın tam vakti! “Şeytana uydum.” diyeceğimiz şeytanların da bağlandığı bu mübarek günlerde tamir için besmele çekme vakti. Önce biz, Önce büyükler, Daha önce gafleti büyükler… On bir ayın sultanı giderken elbet güler bize, ya acıyarak ya da vicdanımıza huzurlar doldurarak.

06.04.2022 13:52

Son bir hafta içerisinde iki hayret verici olaya sosyal medya üzerinde denk geldim. Hiç görmeseydim dediğim olayların ilk sıralarında yerini aldılar. Bu olaylar, sosyal medyanın ardından ulusal basında da yayınlandı. İki ayrı öğrencinin tiktok denilen mecra için öğretmenleriyle okulda çekmeye çalıştığı tuhaf, anlamsız hareketler bütünü… 

“Eğitim-Öğretim yuvası olan okullarımızın ne hale geldiğini görüyor musunuz?” demek çok suçlayıcı ve top çevirmek için kurulan bir cümleden öteye de gitmez. Çünkü; bu hale gelmemizin neticesini birkaç kuruma, kişilere ve birkaç olaya bağlayamayız. Bir tarafta teknofest kuşağı diyebileceğimiz azimli, vatanına sevdalı, milletine ve milli değerlerine bağlı gençler, diğer tarafta ise ilim öğretmek için çaba sarf eden öğretmenlerini bir iki etkileşim uğruna kurban eden gençler. 

Evet… Hepsi bizim gencimiz, bu vatanın öz evladı. Peki, bu hale çözüm nedir? Bir baba olarak bunu bende sorguluyorum ama asıl mesele AİLE! Çocuklarımızı bizden uzaklaştırdığımız, biraz sosyal medyaya vakit ayırayım diye eline kontrolsüz bir şekilde tablet, telefon verdiğimizde sonuç bu oluyor. Aile para kaynağı, sosyal medya ise ailesi ve sanal takipçileri de anne, baba ve kardeşleri oluyor… Tabii bütün meseleyi bu şekilde çözmüş olmuyoruz ve olamayız da ama biz onlara ayıracağımız vakitten çalmayalım. Büyüğü, küçüğü ve aile olmayı önce biz öğrenelim ki ardından onlara öğretelim. Evlatlarımıza söylediğimiz her cümleyi kendimize de söyleyip muhakame yapalım. O zaman belki düzelir, belki düzgün nesil yetiştirmek için söz söylemeye hakkımız olur.

Değerini bilmediğimiz, sevgimizi tam gösteremediğimiz, içimizden geçirdiklerimizi dile getiremediğimiz ne varsa hepsini bizim yerimize yapacak olan kişiler hazır. Kurban etmeyelim, ilgilenelim evlatlarımızla. Eğer kişilere, sahte alemlere, suç çetelerinin eline kaptıracak kadar alakasız, yoğun, tahammülsüzsek yapmayalım!

30.03.2022 12:11

Hadi Bakalım! Uzunca bir zamanın ardından yeniden başladık. Aslında sizlere anlatacak, paylaşacak çok anılarım ve düşüncelerim var. Kaç defa yazmak, haykırmak istedim, bir bilseniz? Her defasında bu şekilde başlanılmaz, bu konuyla gönül hanelere girilmez dedim ve sizlerle buluşmayı erteledim. Sahi, insan sevdikleriyle buluşmayı erteler mi? “Bizim de çok ertelediğimiz zamanlar oldu.” dediğinizi duyar gibiyim ama “Suç ortağı araman nafile.” diyenleriniz de hiç az değil. 

Haklısınız… Bu yazının başlığını sizlere bıraktım; yeniden buluşmak, dertleşmek ve kimselere hissettirmeden gözyaşlarımızı beraber silmek için geldim. Dostun evi gönüllerdir, gönüllerinizde tamir olmaya, bir nebze olsun sıhhat bulmaya geldim. Kabul buyurmanızı, bütün sığınılan bahaneleri bertaraf edip sizinle yeni ufuklara yelken açmaya geldim. 

Eğer kabul buyurursanız, bir sonraki yazım için şimdiden çayı demleyeceğim. Semaver olmasa da demini iyi almış bir bardak çay bitene kadar okumuş olursunuz diye düşünüyorum. Sizlerden haber bekliyorum, ben sizi yazısız bırakmış bulundum ama siz beni habersiz koymayın. Haftaya görüşmek ümidiyle…

23.03.2022 15:33