Karakter, Font Olursa; Vatan Bölünür, Satan Bölünmez
Ahmet Tezcan

Karakter, Font Olursa; Vatan Bölünür, Satan Bölünmez

12.06.2020 Cuma 12:00

 

Ahlak yasa ile düzenlenir mi?

Bu soruya 40 yıl gazetecilik yapmış bir kişi olarak tereddütsüz hayır derim. Eskiler “mücerrebdir” derlerdi; yani “tecrübe edilmiştir”.

Basın Ahlak Yasası tartışmalarının sürüp gittiği ve hiç bitmediği 40 yıllık maceranın yarısından fazlası bu meselelerle uğraşarak geçti. Sayfalar hazırladık, programlar yaptık, internet sitesi kurduk, konuştuk, didindik, çabaladık ama bir arpa boyu yol gidemediğimiz gibi geçmişe rahmet okutacak, ölüden medet umduracak yeni ve türlü türlü pespayelikler, ahlaksızlıklar, edepsizliklerle karşılaşıp durduk.

Ne Basın İlan Kurumu'nun Ahlak Esasları, ne Basın Konseyi'nin Meslek İlkeleri, ne Gazeteciler Cemiyeti'nin Hak ve Sorumluluklar Bildirgesi pespayeliğin, ahlaksızlığın, edepsizliğin önüne geçebildi.

Temelde mesele gelip insana dayanıyordu çünkü ve ahlak denilen şey kurumsal değil kişişeldi. Kurumsal olarak basının değil, kişisel olarak gazetecinin ahlakından söz edilebilirdi ancak.

Zaten ahlak kelimesi de kök olarak yaradılış / ruh ile alakalıydı. Yönetenlerin ve çalışanların ruhları ne kadar temiz ise; kurum, o kadar temiz olabiliyordu.

Mesele; yasa değil, karakter meselesiydi ve sorunun tam adı “karaktersizlik” idi.

Karakter; gazete lisanında insana değil, hurufâta  yani harflerin biçimlerine ait bir kelime idi ve yakın zamana kadar hep öyle kaldı. Sonra bilgisayar teknolojisi kullanılmaya başlandı gazetelerde, bilinen tek karakter de font oldu, bütün karakterler o eski kurşun kalıplar gibi eriyip gitti.

Yıllarca anlattım bunu, “Medyanın hastalığı yasasızlık değil, karaktersizliktir” dedim, üstüne alınan olmadı. Tesiri olsun diye büyük konuştum; “Çünkü biz karaktersiz bir toplumuz” dedim, kimse tınmadı.

Tuhaftır; gazetelerde harflerin biçimlerine “font” değil “karakter” denilirdi ama ne hikmetse iş harflerin boyutlarına geldiği zaman “büyüklük” sadece “kapital” sözcüğü ile ifade edilirdi.

Nedenini çok düşündüm bunun ve galiba buldum:

İşin sırrı, satışta idi!

Karakterin büyüklüğü, gazetenin satışıyla ilgiliydi. Yukarıdan aşağıya başlık  karakteri  kapital olursa, gazete daha çok satılıyordu. Halkın ilgisini çeken kapital karakterlerdi çünkü. Sayfadaki karakterler ne kadar büyük olursa, gazete o kadar çok satılıyor, ne kadar çok satılıyorsa o kadar büyük sayılıyor, gazete ne kadar büyük ise sayfa başındaki yahut gazete binasındaki gazeteci de o kadar büyük kabul ediliyordu.

Sözün özü; büyük gazeteci olmak da bir kapital meselesiydi nihayet. İşin sırrı; orada da satışta idi. Gazeteciler arasında haberini yazıişlerine kabul ettirmenin adı da “satış” idi zaten. Satışı sağlam muhabirin haberi sayfada diğerlerinden daha büyük yer bulurdu.

Bu yüzden; iyi bir muhabir, yazıişlerine haberini satabilmek için, önce diğer muhabirleri yani meslektaşlarını satmak zorunda idi.

Bu yüzden; büyük gazeteciler, iş arkadaşlarını en çok satanlar arasından çıkardı.

Bu yüzden; bir habere anasını, çift sütuna arkadaşını, şan olsun diye kendisini, çıkarı için vatanını satan gazeteci örnekleri saymakla bitmezdi.

Şimdi?

İş daha da büyük, mesele daha bir kapital!

Bu yüzden; Das Kapital düşmüyor gazetecilerin elinden, kapitalizmin yani büyüklüğün bütün üçkağıtlarını en iyi o kitabın anlattığını biliyorlar, ne vakit dara düşseler, sarıldıkları tek kitap o oluyor:

Das Kapital!

Bu yüzden; bütün muhteviyatı ve münderecatı “Leblebiyi havaya atıp ağzıyla yakalayarak yerdi” cümlesinden ibaret bir kitabın “Hediyesi 2500 TL” olmasının sebeb-i hikmetini, kapakta en kapital karakterle Atatürk yazılmasına değil, müellifinin çok iyi bir Das Kapital müfessiri olmasında aramak gerekir.

Şimdi anladınız mı, basının amiral gemisinin kaptan köşküne oturan Ahmet Hakan'ın niye köşesinde iki de bir “Şu Das Kapital'e yeniden göz atsam iyi olacak” diye yazdığını?

Bizim Ahmet ne vakit bunu yazsa, nakarat haline getirdiği o hinoğluhin cümlenin kelime aralarında yeni bir satış haberini okur gibi olurum ve hissiyatım beni hiç yanıltmaz, birileri birilerini yahut bir şeyleri mutlaka satar.

Mesela; bu nakaratın sonuncusundan bir süre sonra, Can Dündar'ın silah yüklü MİT tırları haberine karşılık villasını FETÖ avukatlarına fahiş fiyatla sattığına dair iddialar dolaşmaya başladı piyasada. Müşteri bulunamayan 1 milyonluk villaya 5 milyon Dolar vermişler galiba. Yani demem o ki; MİT haberindeki büyük gazeteciliğin de doğrudan kapital ile alakalı olduğu dile getirildi ve Can Dündar'ın karakterine dair abuk subuk yorumlar yapılır oldu.

Neden abuk subuk diyorum?

Onu da rahmetli Ufuk Güldemir'in Habertürk internet sitesinin ilk günlerindeki uyanık üslubu ile söyleyeyim:

Cevabı başlıkta!

Dedim ya; artık karakter kalmadı, font oldu!

Karakter, font olursa; vatan bölünür, satan bölünmez!

Buraya kadar yazdığım meselenin sadece gazeteciliğe, bir anlamda nefsimize dair olan kısmı, yani çuvaldızı!

İğnesini ise bir sonraki yazıda, siyasete batıracağız...

Dahası var Leylâ!