Ciğerinden Tutul e mi?
Ahmet Tezcan
Dokuz sütuna manşet bir kıla pamuk tıkamak
23.10.2020 Friday 15:46

Rüzgâr uyumuştu. Ay dalıyordu. Her taraf ıssızdı. Uzak bir iki yıldız ölgün bakıyordu. Çıt bile yoktu. Bahçedeki oğlan yalnızdı, gözlerinin rengi kadar kalbi güzel olan ürkek kızı bekliyordu. Cenap Muhittin Kozanoğlu ise çoktan ölmüştü.

İşte böyle dingin bir gecede şehir manzaralı evinden Ankara'yı seyreden Yüksek Mahkeme Üyesi Engin Bey bir anda deliye döndü. Bir şey dikkatini çekmişti. Ölgün yıldızlardan zannettiği bir ışıktı bu. Fakat bir tuhaflık vardı o ışıkta. İçeri koşup merdiven altındaki ıvır zıvır dolabından eski dürbününü aldı. Camına tükürüp tozunu sildi ve o şeye yeniden baktı. İlk gördüğünde ölgün bakışlı yıldız zannettiği ışık, çalıştığı daireden, Yüksek Mahkeme binasından yükseliyordu. Ölgün mölgün de değildi üstelik. Binanın bütün katları, bütün odaları şıkır şıkır yanıyordu.

Müthiş öfkelendi bu ışığa Engin Bey. Bu saatte Doğu'dan yükselmesi beklenen ışığın şu an dürbünle baktığı yerde olmaması gerekiyordu. Anlaşılan birileri lambaları söndürmeyi unutmuş, ışıkları açık bırakmış, mensubu olduğu Yüksek Mahkeme'nin değil, elektirik dağıtım şirketinin hayrına iş yapmıştı. Düpedüz israftı bu.

“Yöneticimiz uyuyor mu?” diyerek gıcırdattı dişlerini.

Dürbünü elinden fırlatıp telefona sarıldı, Yüksek Mahkeme Başkanı Zühtü Bey'i aradı.

Üçüncü sinyalde açıldı telefon.

“Alo, Zühtü Başkan, sen misin?”

“Hayır!” dedi karşıdaki ses. “Ben Refik Fersan. Yanlış numara!”

Telefon kapandı.

Daha bir öfkelendi Engin Bey. Telefondaki ses Zühtü Başkan'ın sesiydi, şıp diye tanımıştı. İşin içinde başka iş olmalıydı. O an aklına geldi. Yeniden telefona sarıldı, Twitter hesabını açtı, Takipçi listesine baktı, hesap isimlerini taradı.

Takipçilerinin arasında Refik Fersan diye biri vardı.

Facebook, Instagram hesaplarını da kontrol etti. Evet. Refik Fersan oralarda da kendisini takip ediyordu. Oysa Ekşi Sözlük'ten Wikipedia'ya kadar herkes, Refik Fersan adlı şahsın 1963 yılında öldüğünü, bahçedeki oğlanın, ürkek kızı yıllardır boşuna beklediğini söylüyordu.

İşte o an deliye döndü Engin Bey. Her şey apaçıktı artık. 

Demek ki; Mahkeme Başkanı Zühtü Bey gecenin bu saatlerinde kılık değiştiriyor, hukuki tabirle tebdil-i kıyafet ediyor, Refik Fersan takma adıyla sosyal medyaya takılıyor ve belli ki mahkeme üyelerinin tweet atıp atmadıklarını gizlice kontrol ediyordu. Bu durumun başka bir izahı olamazdı.

“Madem öyle, ben de bunun gereğini yaparım” dedi, yaptı.

Tekrar merdiven altına gitti, ıvır zıvırları karıştırdı. Bu sefer Pandemi Yasağı günlerinde Hepsi Burada'dan aldığı zoom lensi çıkardı, telefonun kamerasına taktı, tripodunu en uygun yere koydu, bütün ışıkları yanan mahkeme binasının görüntüsünü 18'le çarptı.

Görüntü muhteşemdi. Mahkeme binası Vegas Venetian Otel gibi şıkır şıkırdı. O oteli medyadan biliyordu. Yükse Mahkeme üyeliğine seçildiğinde bir dostu onu uyarmıştı, “Bir gün Başkan olursan o otelden uzak dur” demişti. Çünkü gazeteci Yurtsan Atakan o oteli mesken tutmuş, yıllar önce atladığı bir haberin acısını çıkarmak için pusuya yatmış, asansörde purolu başkan avlamaya çalışıyor, tarihin tekerrür etmesini bekliyordu. Pusudaki bir gazeteci için yakalanan avın Üst Kurul yahut Yüksek Mahkeme Başkanı olması önemli değildi, herhangi bir başkan olması kafiydi. 

Engin bey'in internetten satın aldığı zoom lens ilk defa işe yarıyordu. Çektiği fotoğrafa hayranlıkla baktı. Paylaş sembolüne bastı, Twitter'ı seçti, üstüne Refik Fersan kod adlı Zühtü Başkan görsün diye iki kelimecik yazdı:

“Işıklar yanıyor.”

Ve kıyamet koptu.

Kıyametin koptuğunu tam 4 saat sonra öğrendi Engin Bey.

Adamcağız Mahkeme Başkanı fotoğrafı görsün, mesajı okusun, mahkemenin gece bekçisini arayıp ışıkları söndürtsün ve böylece Pandemi dolayısıyla ağırlaştırılan Tasarruf Genelgesi'ne aykırı durum ortadan kalsın da yüksek mahkemenin mehabeti gölgelenmesin, hukukun üstünlüğü zedelenmesin diye düşünmüştü.

Maksadı buydu. Maksadı bu olduğu için de görevini yapmış insanların derin huzuru ile yatıp uyumuştu.

Uyandığında birilerinin o safiyane maksadı gecenin rengine kattığını, elektrik tasarrufundan darbeci mutasarrıf türetip ortalığı ayağa kaldırdığını öğrendi. İşin kötüsü, bahçedeki oğlan bile gözlerinin renginden işkillenip kızı bahçede dımdızlak bırakarak gitmişti bu matem ortamında.

Engin Bey'in attığı tweeti ilk gören Zühtü Başkan değil, Soylu Bakan'dı. Çat Kandil'de çat kapı arkasında nereden çıkacağı belli olmayan, kaç öğün yediği ne vakit uyuduğu anlaşılamayan Soylu Bakan, Engin Bey'in tehlikeli sularda yüzdürülen tweetine karşı, bakanlık binasının bütün ışıklarını yaktırıp fotoğrafını çektirmiş,  “Işıklarımız hiç sönmüyor” diye meydan okumuştu.

Bir kez daha deliye döndü Engin Bey. Kulağında bir an Cumhurbaşkanı'nın sesi yankılandı:

“Neredeeeeeeen nereye!”

Bütün bunların üstüne habbeden kubbe, zerreden kürre üretebilen yaratıcı gazetecilerden İsmail Saymaz ile Sevilay Yılman meydana çıkıp, Engin Bey'in tweetindeki mesajını biri anlamlı, diğeri derin bulduğunu yazarak maksadına takla attırmış, kıyametin daha büyük kopmasını sağlamışlardı.

Düpedüz Darbe Tellallığı yapmakla suçlanmıştı tam 4 saat boyunca!

Olacak şey değildi. Hukuka saygı gereği Tasarruf Genelgesi'ne uyma zorunluluğunu hatırlatma maksadı neredeeeeee, orduyu darbeye çağırıp Twitter milletini 15 Temmuz'a uyandırmak maksadı neredeeee?

Olacak şey değildi ama olmuştu işte.

Rüzgâr uyanmış, ay hilale dönmüştü artık. Yıldızların bakışı bile ölgün değildi, ışıklar saçıyordu.  Bahçede o güzel kalbi korkuyla pır pır atan kızın gözlerinin renginden işkillenen oğlan, şimdi sokaklarda namlusuna çıkmak için münhal tank arıyordu.

Maksat maksat olalı hiç bu kadar aşılmamıştı!

O kız o bahçede kalbi durup şak diye düşüp ölse, sorumlusu Engin Bey olacaktı, bu kadar aşıktı eşik! Bu işin sonunda kaşık da, keşik de tehlikeye düşebilir, Engin Bey'in tarihin bir tekerrüründe  asansörde yakalanma şansı sıfırlanabilirdi.

Gelecek ile kumar oynuyordu birileri... İsrafa deva olmak isterken, birileri maksadını dava konusu etmek istiyordu. Tasarruf etmek istediği elektirik akımına kapılmış gibi titredi Engin Bey. Ne yapacağını şaşırmıştı. Önce twitterdaki özel odasına kilitledi kendisini. Vegas'taki eski Başkan da öyle yapmıştı bir zamanlar netekim.  Bekledi.

Bir ara Soylu Bakan'ın tweetine Yücesoylu bir karşı tweet geldi Mersin'den.

“Engin Bey artık tek güvencemiz sizsiniz!” diyordu Mersin'in eski Belediye Başkanı.

Bu bile rahatlatmadı Engin Beyi. Çünkü Yücesoylu eski Başkan ana muhalefet partisindendi. Bir destek maksadı içeriyor olsa da, meydana dökülenler maksat maksat üstüne aştırıp, Twitter ana sayfasını Türkiye Askeri Müdahaleler Tarihi kitabının kapağına çevirmişlerdi.

Çarklar dönmeye başlamıştı bir kere, çanların kimin için çaldığının önemi yoktu artık. Çaresiz kendisini kilitlediği Twitter odasından  çıktı, attığı tweeti sildi, yeni bir tweet attı. Kısaca “Bana maksadımı aştırttırdılar!” dedi.

Ve telefonu çaldı. Arayan Zühtü Başkan'dı. “Yanlış numara” diyen ses tonuyla kısa, açık ve net konuştu:

“Öğleden sonra 2'de acil toplanıyoruz, orada ol!”

“Emredersiniz Refik Başkan!” dedi Engin Bey. Sonra hemen toparladı yanlışını.

“Afedersiniz, Refik Fersan diyecektim!”

Karşı taraf telefonu kapattı.

Şehir manzaralı pencereye yürüdü Engin Bey. Sabah olmuş, enginde yavaş yavaş günün minesi parlıyordu. Zoom lensini takıp baktı tekrar. Mahkeme binasının ışıkları sönmüştü. Soylu Bakan'ın makam odasındaki ampul ise, inatla yanmaya devam ediyordu.

Kulağında Cumhurbaşkanı'nın sesi mükerrer çınladı:

“Neredeeeeeeen nereyee!”

Bahçede kalbi durup ölen o güzel kızı düşündü. Neydi gözlerinin rengi? Bilemedi.

Çıldırmak işten bile değildi!

 

14.10.2020 12:03

Bir yanda “Türkiye; Azerbaycan-Ermenistan Savaşı'na Suriye'den cihatçı unsurlar gönderiyor” suçlamasını dillendiren CHP Genel Başkan Yardımcısı...

Bir yanda PKK'nın yaktığı Hatay ormanları için “Küresel ısınmanın sonucu” diyebilen gazeteci.

Bir yanda “Her sabah güne PKK'yı eleştirerek başlasak ne değişecek” diyen Belediye Başkanı.

Bir yanda terör bağlantısı sebebiyle görevden alınan yerel yöneticiler için ağıtlar yakan turfanda parti başkanı.

Bir yanda Kaz Dağları'na kaz, Kandil'e gaz, mandacıya saz iken Samandağ yakılınca dillerini yutup araziye uyan yurdum sanatçısı, yazarı, çizeri, fasa fisosu...

Ve bir yanda Tarihçi dostum Yıldırım Ağanoğlu'nun sosyal medya ortamında kaleme aldığı aşağıdaki hikaye.

“Saraybosna'dan Üsküp'e bir vefa hikayesi.

Saraybosna'da yaşayan bir Boşnak Müslüman Mahir İsmailoviç. Çocukluğu babasının işi yüzünden Üsküp'te geçmiş. İlk namazını Sultan Murad Camii'nde kılmış. Türkçe'yi Üsküp'te yaşayan Türklerden öğrenmiş. Türkçesi de aynen Üsküplüler gibi.

1963'te Okulunu birincilikle bitirmiş ve Ohri'ye gezi ile ödüllendirilmiş. Ailesi onu istasyonda uğurlarken Üsküp'te deprem olmuş. Evleriyle birlikte neredeyse bütün şehir bu zelzelede yerle bir olmuştu. Aile bundan sonra Saraybosna'ya dönmüş.

Mahir Bey, elektrikçi olmuş ve hayatı devam etmiş. 1992 Bosna Savaşı döneminde Saraybosna havaalanının altından geçen tünelin elektrik tesisatını döşemiş. Savaşın tüm zorluklarını yaşamış Saraybosna'da...

Emekli olunca merak salmış ve amatör bir hattat olmuş. Bu güne kadar 5 adet Kuran-ı Kerimi istinsah etmiş (eliyle yazarak çoğaltmış). Covid 19'lu bu zor günlerde yazdığı beşinci Kuran-ı Kerim'i büyüdüğü mahallesi Üsküp Sultan Murad Camii'ne armağan etmek düşüncesi kalbine düşmüş.

Mahir Bey, Saraybosna'daki dostum Bayram Şen ile arkadaş. Bu hediye düşüncesini ona açmış. Nasıl yapacağını, orada tanıdık kimse olup olmadığını sormuş. O da sağolsun beni aradı. Tabii ben de Üsküp'teki yeğenim Rahmetullah Ahmed'i aradım.

Bendeniz de kenarından kıyısından bu kutlu hediyenin yerine ulaşmasına karınca kararınca vesile olduk. Neticede Mahir Bey, Saraybosna'dan Banya Luka'ya ve Banya Luka'dan Üsküp'e yıllar sonra ilk kez otobüsle gelerek ilk namaz kıldığı Murad Pş camisine ve cemaatine Kuran'ı hediye etmiş.

Röportaj haberi Timebalkan'da yayınlandı: "...Elektrikçi Mahir İsmailoviç, neden Kur’an-ı Kerim yazmaya başladığını şöyle anlatıyor: 'Bosnalı Şahinpaşazade ailesi mensubu biri Bosna Hersek’in Zvornik kasabasındaki köy camisine İstanbul’dan bir Kur’an-ı Kerim hediye ediyor. Bosna savaşında hem o Kuran-ı Kerimi ve camiyi yaktılar hem de 30 kişiyi  şehit ettiler. Haberi okuyunca çok sinirlendim. Ne yapabileceğimi düşündüm ve Kuran-ı Kerim’i elle yazmaya karar verdim. Biz ellerimizle yazdığımız sürece onlar Kur’an-ı Kerimi yakarak yok edemezler. Elle yazmakla vermek istediğim mesaj buydu.” değerlendirmesinde bulundu.

Ellerin dert görmesin Mahir Bey. 8 ayda istinsah ettiğin Kuran-ı Kerim'in okuyanı bol olsun. Vefanın sadakatin, merhametin, imanın misalini gösterdin bize. Adeta masal gibi bir hikaye yaşattın bize.”

Bosna ve Hersek'in kurucu Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç'in hayatını anlatan mini dizi filmin senaryosunu yazmak için Saraybosna'da yaşadığım günlerde Mahir İsmailoviç'i ben de tanıdım. 

Kiraladığımız ev merhum Aliya'nın çocukluk ve ilk gençlik ıllarını yaşadığı Alifakovac Mahallesi'nde idi. Cuma namazı için meşhur İnat Evi'nin hemen arkasındaki küçük Haciska  Camiinde kılardık, Mahir İsmailoviç de o oturduğu için aynı camiye gelirdi.

Dizimizin Tarih Danışmanları Yıldırım Ağanoğlu'nun da sözünü ettiği Bayram Şen ile eşi Bahar'dı. Çaprazımızdaki evde oturuyorlardı, gece gündüz beraberdik ve danışmanlığı bir kenara koyup bizim oğlumuz ve kızımız olmuşlardı.

Beni de Bayram tanıştırmıştı Mahir İsmailoviç ile. Çok hoş bir Türkçesi vardı. Yaşlı annesi evde sadece Türkçe konuşuyordu. Yakasından Türk bayrağı rozetini çıkarmayan, Türkiye'den gelenlerin yakasına bakıp “Nerede bayrağın?” diye çıkışan müezzin Vehbiya Efendi gibi, Türkiye'ye dair olumlu olumsuz her haberde şalvarını, kuşağını, cepkenini, fesini çekip her zaman hazır bulundurduğu Türk bayrağını kaptığı gibi dükkanından Başçarşı'nın Sebili'ne koşan Baharatçı Celal Abi gibi bedeni Bosna'da kalbi Türkiye'de olan binlerce Boşnak'tan biriydi Mahir İsmailoviç.

O bizim Mahir Abimizdi işte.

Bosna Kasabı Sırp Çetniği Ratko Mladiç'in akıl almaz katliamlar yaptığı Saraybosna Kuşatması'nı delmek için havaalanı altına yapılan Hayat Tüneli'nin elektirik kablolarını Mahir Abi çekmişti. Kabloları dağdan aşırıp elleri ve omuzlar parçalanarak, bombalar, roketler, keskin nişancı mermileri arasında her nefeste ölümü soluyarak Hayat Tüneli'ni ışıklandırmıştı.

Merhum Aliya'ya çok kızardı. Bosna Hersek ordusu Sırbistan'ın kalbi Banya Luka'ya 80 kilometre yaklaşmışken, ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa'nın başı çektiği Batılı egemenlerin tehditlerine dayanamayıp uyduruk Dayton Barış Antlaşması'nı imzalamasına çok içerlerdi. Bu yüzden bir kere bile kabrini ziyarete gitmemişti. Fakat başkasının Aliya'ya kötü söz etmesine de asla izin vermezdi.

“Ona çok kızıyorum ama o kadar da saygı duyuyorum. Çünkü o benim Cumhurbaşkanım!”

Böyle derdi.

Sosyal medyada Tarihçi Aağanoğlu'nun Mahir Abi'nin hikayesini okuyunca bir onu düşündüm, bir de bizim bedeni Türkiye'de kalbi Washington'da, Londra'da, Paris'te, Kandil'de, Erivan'da olan, bu ülkenin Cumhurbaşkanı'nın yerinde bir işgalci generali yahut bir terörist elebaşını görmeye razı Yeni Mandacı güruhu düşündüm. 

Ve Mardin'de yazdığım Abbara – Bir Umudun Masalı romanından bir cümle döküldü dudaklarımdan.

“Şuurun kadar büyüksün; ülken de, sen de!”

Şuurun kadar insansın çünkü... 

Ah be Leylâ!

13.10.2020 10:45

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hemen öncesinde Facebook'ta bir fotoğraf düştü önüme. Fotoğraf Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili. Sahte olduğu bal gibi anlaşılan abuk subuk bir fotoğraf. Paylaşan kişi ABD'de bir üniversitede hocalık yapan, yaşını başını almış, Prof. Dr. ünvanlı, “Hocam” diyerek hürmet ettiğimiz Orta Anadolu kökenli bir şahsiyet. Bir dönem Dördüncü Kuvvet Medya sitesinde Konuk Yazar sıfatıyla makalelerini yayınlamıştık. Medyadaki ahlaki problemler üzerine sağlam yazılar kaleme alırdı. Oradan başlayan bir dostluk gelişti. Türkiye'ye geldiğinde arar, mümkünse ailece buluşuruz, sohbet eder idik.

Bizim hoca, kemikleşmiş CHP solculuğunun yılmaz savunucusu bu arada. Facebook paylaşımlarında dindar kesime dehşetengiz suçlamalarda bulunuyor, hakaretler ediyor, en hafif ifadesi “Gerici, Yobaz” falan, sürekli sallıyor.

Sosyal medyada birinin kendi görüşüne, inancına, fikrine zikrine karışı müdahale etmeyi oldum olası sevmem. Böyle tipler var ama başıma musallat olan. Anasır-ı Erbaası yani havası, ateşi, suyu, toprağı siyasetten ibaret kimileri, “öhhö” diye yazsan, altına politik yorumlarını döşemeyi marifet sanıyor:

“Öhhö!”

“Ne oldu Ahmet bey, iktidarın mahvettiği ülkenin havası sizi de etkiledi değil mi?”

Böyle bir hastalık! Siz Türkler “trollemek” mi diyorsunuz buna? İşi gücü onu bunu trollemek olan sosyal medya mütecavizlerinden gına gelir, hafakanlar basar, genellikle cevap vermem. Fakat çok öfkelenip dengemi yitirdiğim ve onların çektiği çukura yuvarlanıp yıvışık yağlı pis bir nefs çamurunda debelenmişliğim de olmuştur.

Her şeye rağmen kimsenin sosyal medya panosuna astığı fikrine, zikrine, kibrine, küfrüne karışmamayı tercih ediyorum. Bu yüzden bizim  hocanın sallamaları kendi inancıma, düşünceme, vicdanıma ne kadar dokunsa da hiç müdahale etmez idim.

Girişte bahsettiğim fotoğrafa da şöyle bir bakıp geçecektim ama altındaki yorumlar dikkatimi çekti. Bizi bizim hocayı uyarmış;

“Hocam siz bu fotoğrafı kullanıyorsunuz ama o fotoşopla yapılmış sahte bir fotoğraf, aman dikkat!”

Hocanın cevabı ne dersiniz?

“Farkındayım. Olsun. O fotoğraf şimdi bir algı oluşturulmasına hizmet ediyor, önemli olan bu.”

Mealen böyle bir cevap.

Dayanamadım.

“Peki bu tavır yobazlığın ta kendisi değil midir hocam?” diye kısa bir şeyler karaladım cevabın altına. Cevap gelmedi. Benim sitemde konuk yazarlık yapan, ABD'den her gelişinde arayıp buluşmak isteyen, beni komşu şehirlerden olmamız hasebiyle “toprağım” diye seven sevgili hocamız, Facebook arkadaş listesinden beni attı ve paylaşımlarını görmemi yasakladı.

Sonrasında memlekete geldi mi gelmedi mi bilmiyorum, dostluk, ahbaplık, hemşerilik bitti.

Kemal Kılıçdaroğlu'nun bir fotoğraf karesi üzerinden fırtına koparma çabası bana bu anlattığım macerayı hatırlattı.

Fotoğraf; Erdoğan'a yakınlıkları üzerinden medya aleminde yıllarca racon kesip, can yakıp nemalanmış ve  Erdoğan hakkında yaygınlaştırılan “Diktatör” algısının oluşturulmasına büyük katkılar sağlamış malum kafadarların, “Siz de doymak bilmiyorsunuz” tarizine maruz kalmalarından sonra küsüp muhalefet kararı ile çıkardıkları gazetede yayımlanmış.

Kemal Kılıçdaroğlu, yani CHP Genel Başkanı, o fotoğraf üzerinden kıyameti kopardı.

Güya Erdoğan, kendisini karşılayan Katar Emiri karşısında para için eğilmiş, iki büklüm olmuş.

Karşılama töreninin videosuna bakıyorsunuz öyle bir şey yok. Corona salgını yüzünden tokalaşmayı bırakıp sağ elini göğsünün üzerine koyup başını hafifçe eğerek muhatabını selamlayan Cumhurbaşkanı'nın bu hareketi var sadece.

O fotoğraf AK Parti yönetimince karşılama videosu yayımlanarak yalanlandı. Gazetedeki fotoğraf, o videodan bir kare dondurularak mı elde edildi yahut İletişim Başkanlığı tarafından mı servis edildi bilmiyorum. Her iki durumun üzerine söylenecek sözler var elbette. Fakat o fotoğrafın bizim Amerika'daki hocamızın tam da istediği tarzda bir algı oluşmasına hizmet etmesidir önemli olan.

Bir yalana hizmet etmesi yani. Bir yalan üzerinden insanların zihninin, gönlünün bulandırılması, çatışma, çekişme sağlanması, memleketin nahak yere vakit ve akıbette nakit kaybetmesi.

Nakit kaybı ne kadar büyük olursa Erdoğan'ın koltuğu o kadar çok sallanır.

Mesele bu!

Siyasette bunlar adi meseleler. Günümüze has da değil. Tarihin mezarlığı benzeri adilikler yüzünden kellesi uçurulmuş gövdelerle dolu. Çünkü sık sık tekrarladığımız gibi, siyaset duygular üzerinden yapılıyor.  Dün de öyle idi, bugün de öyle. Yarın da böyle olacak.

Lakin yine hiç değişmeyen, değişmeyecek bir hakikat var:

Ülkede siyaset duygular üzerinden yapılsa da, riyaset yani yönetim sadece ilkeler üzerinden yapılır.

Meselenin cam damarı budur; bu damar kesilirse biteriz.

Gerisi fasa fiso!

Aldırma Leylâ!

10.10.2020 10:12

Eski defterleri karıştırırken dokuz yıl önce Habertürk gazetesinde yayımlanmış bir söyleşi ile karşılaştım. Tam da Deniz Baykal kaseti üzerinden CHP'nin ve Türk siyasetinin tepetaklak edildiği sırada konuşmuşuz.

Demişim ki;

“Bu memleketi pusat değil fesat, hükümeti kaset değil haset yıkar!”

Gel gör ki Haşhaşilerden bu yana asırların görülmemiş fesat hareketini ilmek ilmek örüp devletin kılcal damarlarına sızanlar pusatı da denediler. O pusat kendi boyunlarını vurdu, ülkenin ensesindeki çıbanı patlattı, yıkımı ağır olsa da fesat çekirdeği açığa çıktı. Tarihin en büyük inanç kırılması yaşandı her mahallede, hatta her evde.

Deniz Baykal'ı alaşağı edip Kemal Kılıçdaroğlu'nu CHP'nin başına getiren kaset operasyonu, hükümet üzerinde de denendi. Kimi siyasiler ise, toza bulansalar da, amiyane tabirle halk yemedi. Kendisi, ailesi ve bakanlarına dair kasetler havada uçuşurken, halk ilk seçimde Recep Tayyip Erdoğan'ı yüzde 52 oy ile Cumhurbaşkanı seçti.

O demden bu deme halk Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı öyle ya da böyle Cumhurbaşkanlığı  makamında tutarken, uyarı babında mesajlarını hep Ak Parti üzerinden verdi, hele son yerel seçimlerde son derece sert bir şekilde kulak çekti.

Hükümet ve partisinin, en dağınık, zayıf, kararsız olduğu zamanı dilin bir miktar, göreceksiniz ki o dilimlerde haset daima tavan yapmıştır. Hükümetlerin ve iktidar partilerinin, en dağınık, en zayıf, en kararsız olduğu anlar, partililerin kendilerini en güçlü hissettiği zamandır ve öyle zamanlarda muhalefet ile uğraşmayı değer görmeyenler, birbirleriyle uğraşır, ayni, nakdi yahut itibari rant peşinde koşarlar.

İyi demişim dokuz yıl önce, iyi ki demişim;

“Bu memleketi pusat değil fesat, hükümeti kaset değil haset yıkar!”

Haset duygusunun ne belâ bir meret olduğunu Ankara'da görüp yaşadık.

Hasedinden kendi cehennemini yüreğinde taşıyan insanların, kalabalık unvanlarına, boylarına poslarına bakmadan ne ucuz numaralar çektiklerini, önemli diplomatik görüşmeler öncesinde meselâ, toplantı odası hazırlanırken gizlice içeri girip isimliklerin yerlerini değiştirdiklerine şahit olduk.

Kendisini Erdoğan'ın organları üzerinden konumlandıran kimilerin, adamcağızın arabasında ölüm tehlikesi atlatışına değil, o sırada yanında kıskanılan birinin olmasına üzülüp öfkelendiğini ve o öfke ile gazete maymuncuklarını kullanarak kıskandığını gömecek haberler yazdırdığını, evet bunların yapılabildiğini öğrendik.

Daha neler öğrenmedik ki?

Hüznüm odur ki, öğrenme sürecimiz bitmedi bu lanet olası haset dersinde. Hâlâ görüyoruz. Adama bir bakıyorsun efsane, fakat an geliyor, öyle bir şey oluyor ki, kendi emrindeki memurun güzel işler yapıp az biraz öne çıkmasına çıldırıyor, o memurun ve emri altındaki bütün memurların büyük küçük demeden canlarına okuyacak hamleler yapıyor.

Güzele güzel demeyi suç sayan bir duygu bu haset. “Ben güzele güzel demem / Güzel benim olmayınca” derler ya hani, hasetçinin dilinde bu “Ben güzele güzel dedirtmem / Güzel ben olmayınca” ifadesine bürünüyor.

Bizim memlekette “Garnalmaz” derler hasetçiye. Karnı almaz yani.  Birinin kendisinden iyi, güzel işler yapıp öne çıktığını görünce karnı şişer, patlayacak hale gelir ve akıl baştan gider, sevdiğine düşman olur.

Siyasette misali çoktur bunun ve gözümüzün önünde dururlar da bir türlü ibret olmazlar. Haset yumağını kar topu misali büyüterek yuvarlanır giderler ve fakat sonunda ipin ucunun başkasının eline geçtiği anlaşılır.

Her hasetçi müstakbel bir maşadır çünkü, akıbet mutlaka kuklalaşır, onun bunun eline oyuncak olur. Kullandığını zannettiğinin taharet bezine dönüşür, affedersiniz.

Oncasını gördük, şahit olduk ve şuna iman ettik; o hasetçilerden hiç biri asla hırslandıkları o yere erişemiyor, o menzile varamıyor, o makama ulaşamıyor.

Aksine kime haset ettilerse; hırsları büyüdükçe o kişi, o kişinin yeri, menzili, makamı da büyüyor, daha varılmaz, erişilmez, ulaşılmaz hale geliyor. Hırslarıyla büyütüyor kıskandıklarını haset ehli ve yok etmek istediklerinin gölgesine dönüşüyorlar. Bir zamanlar “eşek” dedikleri adamın kararlı bir yancısı, yardakçısı olup çıkıyorlar, ben diyerek bende oluyorlar meselâ.

Öyle garip bir ben idraki bu!

Hasetçinin kaderi bu aslında; daima yerde, daima ayak altında ve daima yüzü kara yaşamak!

Kariyeri, unvanı, şöhreti oranında kararıyor hasetçinin yüzü, siretini suretinde taşıyor...

Ya dirisini kıskandığı kişinin ölümüne bile haset ediyor, alim olamayınca zalim, baş olamayınca nebbaş oluyor.

Yahut dostun dostu ziyaretini kıskanıyor; kalem oynattığı mevkutenin, hasetlerini harman etmiş patronlarının daha dün yalvar yakar tırmaladıkları kapıya çamur, öykünmeye bile cesaret edemeyeceği kelam ustasına satır atıyor.

Siz onları biliyorsunuz, bana isim sormayın; kişinin adına değil, sıfatına, suretine değil, siretine bakmalı.

Ne demişim dokuz yıl önce?

“Bu memleketi pusat değil fesat, hükümeti kaset değil haset yıkar!”

Öyledir evet...

Yeryüzünün tabiatında hasat vardır; sap biçilir, tam başaklar toplanır, harman edilir. 

Siyasetin tabiatında ise haset vardır; saf biçilir, tüm alçaklar toplanır, insan yakılır.

İşte o zaman yıkılır hükümet!

Haset dumanı göğü sardığında. Hiçbir koruyucu tabaka dayanamaz çünkü haset zehrine.

Şimdi diyeceksiniz ki, “Amedbaba n'oldu, gene ortadan ortadan konuşmaya başladın? Bırak edebiyat parçalamayı, sadede gel!”

Hay hay! Geleyim!

Velakin siz bana cevap verin; insanın dirisine değil ölüsüne bile haset edilen bir ortamda siz O'na ait bütün kelimeler ile Allah'a sığınmaz mısınız?

Dostun dostu ziyaretinden fesat üretecek kararlı bir haset karşısında, seher vakti yâr dışında kimin kapısını çalarsınız, kimden medet umarsınız?

Edebiyat parçalamıyorum hayır, parçalanmış edebe ağıt yakıyorum!

Üzgünüm Leylâ!

 

02.10.2020 09:13

Komşu, komşunun harem-i ismetidir. Biz böyle gördük, böyle öğrendik.

Komşu ev ile sizi ayıran sadece duvarlardır ve o duvarların kendi evinizin içindeki oda duvarlarından hiç bir farkı yoktur. Yatak odanızın dört duvarı içinde olan biten nasıl orada kalır, başkasına anlatılmaz ise; komşu evin duvarları içinde gözlerinizin ve kulaklarınızın şahit olduğu hiç bir şeyi başkasına anlatamazsınız. Kendi evinizde eşinizle yaşadıklarınızı başkasına anlatmak kadar ayıptır bu.

Böyle yaşadık.

Okuldan döndüğümüzde, annemiz evde yoksa, karnımız açsa komşumuza gittik çekinmeden. Komşu teyzemizin teyzeliği, annemizin kızkardeşinin teyzeliğinden daha yakındı. Benim gibi ömrü haddi aşmış kişilerden hangisini komşu teyze ayağında sallayıp uyutmamış, karnını doyurmamış, hamama sokup yıkamamıştır.

Komşu, komşunun harem-i ismetidir evet, namusudur. Komşu kızına kur yapmanın ensest ilişki ile bir tutulduğu mahallelerde yaşadık biz.

Mahallenin sınırı ya bir dere yahut bir bakkalın köşesini tuttuğu sokaktı, o sınırı geçtikten sonraki evlerin kızlarına kur yapılabilirdi ancak. Bizim sokaktan geçip de komşu kızlarına yan bakan, mahalle delikanlılarından dayak yemeyi göz almalıydı.

Evini mi satacaksın, ilk teklif edeceğin kişi komşun olmalıdır, şayet o almayacaksa bir başkasına satabilirsin. Öyleydi. O komşunun dini, dili, ırkı, ten rengi bütün bunlara engel değildi.

Mardin'de bir yıl yaşayıp Abbara – Bir Umudun Masalı'nı yazmak için uğraşırken, eski Osmanlı Şer'iyye Sicillerinde, Süryani komşusuna sormadan evini başkasına satan bir Müslümanın, mahkemeye verilip satışın iptal edildiğini görünce, bunun bir gelenek değil aynı zamanda yasa olduğunu da anlamıştım.

Böyle yasalarımız vardı bizim.

Komşu komşunun külüne muhtaç, komşu komşunun diline muhtaç, komşu komşunun dinine muhtaçtı. Komşunun külü de, dili de, dini de Rıza anlamına geliyordu çünkü. Rızasız bahçanın gülünün derilmediği zamana şahitlik etmiştik.

Hâlâ ediyoruz.

Pencere camı Boşnak Emine Abla tarafından “Hâlâ yatıyor musunuz uykucu şirinler” diye tıklatılan bir evde yaşıyorum Ayvalık'ta. Tek başımıza aç kalmanın, dert çekmenin, sevinip üzülmenin imkansız olduğu bir yerdeyiz. Corona bile giremedi aramıza da, İstanbullardan geldi. 14 gün birbirine pencere altında “Geçer mi bu hayat sensiz” diye serenadlar okuyan komşularımız var hamdolsun.

Biz böyleyiz.

Böyle olduğumuz için şu an 5 milyona yakın Suriyeli bizde. Sütü Marshall tozu ile bozulmuşların arada çıkardığı çatlak sesleri saymaz isek, hangisinin başına bir felaket gelse, diline dinine bakmadan bütün komşu halkların yer bulacağı genişlikte yüreğimiz var.

Rahatsız olan kalbini yoklasın, Marshall tozunu kusup içini temizlesin, anasından helallık istesin!

Demem o ki;

Siz bakmayın, Fransız kaşığıyla İngiliz haltı yemeye kalkan kifayetsizlerin Ege'de estirdikleri sahte rüzgâra. Onlar da biliyor başlarına bir felaket gelse önce biz koşacağız, önce biz kucak açacağız, önce bir merhem olacağız yaralarına.

Bakmayın siz, başımıza gelen felaketlerin büyük kısmı onlardan kaynaklansa da geçmişte, bu onların ayıbıdır, onların mayasıdır, o ayıbın, o mayanın bizi bozmasına izin vermeyiz. Vermemeliyiz.

Şu yeryüzünde yaşanılan büyük kırımların tamamının kökeninde hiç kuşkusuz siyaset vardır ve bütün savaşların temeli siz Türklerin “Power Management” dediği “güç yönetimi savaşıdır, gerekçesini insan duygularının istismarından üretir.

Siyaset duygular üzerinden yapılır, insan duyguları üzerinden yönetilir. Arapların “Nefsinin Kölesi” dediği insan, duygularının esiri olan kişidir ve tek gerçek kölelik de budur. Çünkü duygular ağır basarsa, denge bozulur, terazi şaşar, Rıza devreden çıkar, Hukuk zedelenir, Adalet ortadan kalkar.

Böyle bir hâl içinde, kimse “öteki”ni insan olarak göremez.

Düşünce seyrini takipten büyük haz aldığım ve pamuklara sarılması gerektiğine inandığım insanlardan Dücane Cündioğlu Twitter'a şöyle yazmıştı:

“Bir zamanlar 'insan' ne değildi? 1. Çocuk, 2. Kadın, 3. Köle, 4. Deli, 5. Vahşi, 6. Barbar, 7. Hayvan, 8. Melek, 9. Tanrı”

Cündioğlu'nun antik çağdan günümüze insanın düşünce macerasından süzerek sıraladığı bir liste bu ve 6. maddesi tam da anlattığımız meseleye dair:

“Bir zamanlar insan ne değildi?

Barbar değildi?”

Peki Barbar ne idi?

Tek kelime ile “Öteki”!

Aslı; Yunanca konuşmayan, Yunan olmayan!

“Bizden” olmayanı “insan” saymayan bir anlayışın sürekli arıza çıkarması son derece normaldir. Duygusal sarhoşluğun şahikası bu olmalı. Sarhoşluğun ise aklın devreden çıkması olduğu herkesin bildiği bir şey ki son somut örneğini kafayı çekip polislere “Öldürün beni” diye bağırarak küfürler eden Adana Hakimi olayında gördük.

Öyle bir sarhoşluk hali yaşayan komşuda bir gazetenin Türkiye Cumhurbaşkanı'na manşetten küfür etmesi de yadırganacak şey değildir.

Yadırganması gereken, Eskişehir'in Muttalip köyünde olduğu gibi, gece “hastam var” anlamına gelen lambası yanan evin yanından geçen komşunun parmak uçlarına basarak yürüdüğü bir toplumun, suyun karşı tarafındaki dalgalanmaya bakıp kendisini o dalgalara bırakması ve benzer manşeti kendi manşetine taşımasıdır.

Tehlikeli olan budur!

1915'in acısını bacağındaki derin yara izinde taşıyan Ermeni Peruz Ana'mın beni ağlatan bir sözü vardı:

“Biz bir güzel millet idik” demişti. “Aramıza girdiler, dirliğimizi bozdular, bizi birbirimize kırdırdılar!”

Bugün de Ege üzerinden yapmak istedikleri bu. Yüzyıllardır uğraşıyorlar mayamızı bozmak, suyumuzu bulandırmak, huyumuzu değiştirmek için. Bir miktar başardılar ve görülmemiş felaketler yaşadık. Sonuncusu 15 Temmuz alçaklığı idi . Umarım son olur.

Başkasının ne halde olduğu hiç önemli değil. Biz “Hâlimizi en güzel hâle dönüştür!” diye dua ederken, düşmanını bile niyazı dışında bırakmayan bir maya ile yoğrulmuş toplumuz.

Fransız kaşığı, İngiliz cîfesi neyler ki bize?

Yalan mı Leylâ!

 

22.09.2020 12:13

Son zamanlarda kendimi döve döve oturtuyorum bilgisayar başına. Boyun ağrılarım da bahane olmaktan çıktı artık, arada yoklasa da geceleri uyumama izin veriyor, elde Haber365'in ‘Hayırdır Amedbaba?’ yoklamalarına uyduracak malzeme kalmadı.

Yekten söyleyeyim, yalansız dolansız; 1981 yılının son ayında hevesle başlayan gazetecilik maceramı bir şekilde bitirmek, ikrah ede ede tırmaladığım harfleri silinmiş bilgisayarın başından kalkıp, hep ötelenmiş olmanın öfkesiyle gırtlağıma yapışan Medar-ı Maişet Terörü'ne ‘Yeter artık, dur!” demek istiyorum.

Yarısından fazlasını etik sorunlarıyla boğuşarak geçirdiğim, bana, aileme, hatta dostlarıma bir hayli bedel ödeten bu mesleği kırkı çıkmadan kendi içimde boğmak, entübe edilmiş Korona hastasının oksijen cihazından kurtulunca aldığı ilk doygun nefesin şaşkın sevincini yaşatacak sanki.
Öyle hissediyorum.

Twitter’dan falan mesaj yollayıp ‘Yaz Amedbaba, sen yaz biz okuyalım’ diyenlere bağırasım var:

‘Biraz da siz yazın yahu! Hep okuyup duracak mısınız? Biraz da siz yazın!’
Benden bu kadar arkadaş! Ben öyle çok yetenekli, birikimli, başarılı, bilgili biri değilim.
Sosyoloji bilmem, felsefeden anlamam, Das Kapital'in kapağını bile açmadım. O yüzden kıskanılacak servetinin biricik sermayesi başkalarının emeği üzerine atılmış çeviri sloganlar olan adam ile biricik marifeti uyduruk kitaplara bakarak histerik cahil kadınların göbeğine imza atmak olan adam arasında hiçbir fark göremeyişim normaldir.

Varsa o farkı siz yazın biz okuyalım!

Alman Gazetesi Die Welt, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ekose ceketini yazmış; “Ceketi gibi siyaseti de farklı” diye. Haberi okuduktan sonra aynı tarz ceketle Ankara ziyaretleri yapan bir taşra milletvekilinin Twitter’da attığı fotoğraflara rastladım. İktidar kanadında esen ekose fırtınasına yakalananlardan bazıları, ceketine öykündüğü adamı tehdit ediyor bugün. Yarın ne olur bilmem.
Yarını bilmediğim gibi, dün yani Corona Pandemisi'nden bir kaç ay önce villasına müsteri bulamazken, kamu bankalarının pandemiye özel düşük faizli kredi kampanyasından sonra evinin fiyatına yüzde 100 zam yapan adamın kolundaki Che Guavera dövmesi ile malum arkadaşların sırtındaki Ekose Ceket arasında fark var mıdır, onu da bilmiyorum.

Cahilliğime verin!

Yazın o farkı, bir zahmet öğretin bize!

Şimdi siz, o zahmete girmemek için, lafı Atatürk'ün ekose kazağını giyen tv sunucusuna getirip “Atatürk mü, Mustafa Kemal mi?” polemiğiyle dersi kaynatmaya kalkarsınız, biliyorum. Fakat o kazandaki kazlar kırk yıldır kaynıyor kaynıyor kaynamıyor haberiniz olsun. İnanmıyorsanız Kaygusuz Abdal'a sorun. Bu kazanda da çok kaz var, kaynayıp durur da kaynamaz. Kaz kazdır ben cahile, kazan fark yaratır mı anlamam.

Anlayan yazsın, okuyup anlayalım!

Fakat bir fark dikkatimi çekti ve bana çok önemli bir fark gibi geldi.
Yazar Sibel Eraslan ile Dergahcılar arasında “Demirelci sağ siyaset” üzerinden her cevapta ağırlaşan karşılıklı suçlamalar devam ederken, gazeteci Oral Çalışlar whatsapptan Serbestiyet sitesinde yayımlanmış bir yazı linki paylaştı. Yazının başlığı şöyle:

“Yılmaz Özdil’in yazısını okurken kapıldığınız deja vu”

Cumhuriyet tarihimizin en pahalı Atatürk araştırmacısı Yılmaz Özdil; Sözcü gazetesindeki köşesinde, Latife başlıklı uzun bir yazı ile Atatürk'ün eşi Latife Hanım'ı anlatmış. Serbetiyet'teki yazı ise, Yılmaz Özdil'in bu yazısının İpek Çalışlar'a ait Latife Hanım adlı kitabı “hatırlattığını” öne sürüyor, örneklendiriyor, fakat asla çalıntı demiyor. O kadar nazik, o denli zarif bir üslup ki, Yılmaz Özdil'in emek gaspı karşısında doğrudan değil Nezihe Araz üzerinden dolayımlayarak sitem etmeye çalışıyor.
Ne yalan söyleyeyim; ben de bir gazeteci olduğum için, bana ait olmayan bir yazının başında yazar adını aramadı gözlerin, sırf whatspptan gönderdi diye Oral Çalışlar'ın yazdığını zannederek “Hırsız dememek için çok çabalamışsın abi.” diye mesaj gönderdim. Sonra yine ben de bir gazeteci olduğum için, nefes boşluğu bile bırakmadan bana gönderilen linki Twitter'a koydum, üstüne de “Oral Çalışlar çok kibar bir yazardır. Yılmaz Özdil'e hırsız dememek için çok gayret etmiş...” notunu yazdım.
Meğer Oral Çalışlar yazmamış o yazıyı. Adamcağız arkadaş grubuna mesaj yazıp “Yılmaz Özdil’in yazısını okurken kapıldığınız deja vu başlıklı Serbestiyet analiz-haber sitesinde yayınlanan sizlere gönderdiğim yazı, bana değil genç meslektaşım Bercan Aktaş’a aittir.” açıklamasını yapmak zorunda kaldı.

Yani o yazıyı Oral Çalışlar bile yazmamış, sitem bir başkasına aitmiş. Yılmaz Özdil'e hırsız diyemeyen kişi Oral Çalışlar değil, “genç gazeteci” Bercan Aktaş'mış. Ortada abimize ait ne bir sitem ne de bir suçlama var yani.

Zaten yazıyı kaleme alan Bercan Aktaş da sitemi Nezihe Araz üzerinden dolayımlarken, hırsızlık suçlamasını da Halil Berktay'a yaptırıyor, makalesini şöyle biritiyor:
Yılmaz Özdil, bu alıntı için Nezihe Araz’ın adını anmıyor. Tıpkı, yazısında yer verdiği pek çok belge ve bilgi için İpek Çalışlar’ın adını anmadığı gibi.

Halil Berktay, Özdil’in “Mustafa Kemal” adlı kitabını 26 Ocak 2019’da Serbestiyet’te şöyle eleştirmişti (eleştiri bazen hiçbir şeyi değiştirmiyor):

“Tek kelimeyle, bomboş. ‘On yıl üzerinde çalıştım, bütün kariyerimi koydum’ dediğini öğreniyorum. Bırakın on yılı; on haftalık emek yok bu kitapta. (…) Güya araştırma yapmış ama tek bir dipnot veya başka tür referans mevcut değil. Bilgi, olduğu kadarıyla, hemen tamamen intihal.”
Özdil'e intihal yani hırsızlık suçlamasını bile diline dolamayan, doğrudan sitem bile etmeyen bu kibarlık, bu nezaket, bu rikkatin bir adı olmalı mutlaka... Çok farklı bir adı olmalı!

İşte fark burada!

Bir bu farka baktım, bir de sosyal medya üzerinden birbirlerini suçlama yarışına giren ve kılıçlarından kan damlatan Eraslancılar ile Dergahçılara baktım...

Övünsem mi dövünsem mi bilemedim.

Siz yazın gaylen, bu nasıl bir hâldir?

Üzgünüm Leylâ!


15.09.2020 19:53

Son günlerde bir moda var sosyal medyada. İnsanlar 10 yıl, 20 yıl önceki fotoğraflarını yeni çekilmiş birlikte yayınlıyor. Zaman neleri değiştirmiş yüzlerinde onu göstermeye çalışıyorlar.

Ben de bunu yazı ile yapayım dedim. Kendimi değil, İstanbul'u göstereyim. İstanbul üzerinden memleketin 30 yıl önceki ve sonraki halini paylaşayım.

Bu işte bir Yılmaz Özdil uyanıklığı da var tabii ki. Fakat ben onun kadar uyanık değilim. Eski yazımı yeni başlıkla, eski cümleleri eksik cümlelerle yayınlayıp fırından yeni çıkmış bayat ekmek numarası çekemem.

Yıl 1990. Asil Nadir'in yeni satın aldığı Güneş Gazetesi yazarıyım. İstanbul'da merhum Nurettin Sözen Belediye Başkanı. Şehrin birinci derdi susuzluk ve çöp. Sizinle 30 yıl öncesine dair paylaşacağım yazım çöple ilgili. O günlerde 20 yaşında çiçeği burnunda bir delikanlı olan Ekrem İmamoğlu ile alâkası yok!

Lâkin duam odur ki; hatırlatma babında Haber365'e taşıdığım bu ve benzeri yazıları tekrar yazmayı nasib etmesin Allah...

Amin de Leylâ!

 

*   *   *

 

ÇÖPLÜKTE (1990)

 

 

“Yedek elbiselerini aldın mı?" dedi karım. "Dikkat at, geçen seferki gibi poşeti deldirme!"

"Ne yapayım?” dedim. "O gün ayağıma somya yayı takıldı, bir yıkıntının çöplerinden kaçamadım."

İçinde yedek elbisemin bulunduğu poşeti, ikiye katlanmış eski gazetelerle besleyerek başka bir poşete yerleştirdik. O sırada oğlum uyandı beni görüp bir çığlık attı:

"Anne! Eve torbalı Çingene girmiş!”

"Korkma yavrum, o Çingene değil baban, işe gitmek için sokak elbiselerini giydi sadece.”

Karım doğru söylüyordu. Ben oğlumun babasıydım. Üstümde ise, her gün işe giderken sokakta üstümü başımı kirleten çöp dağlarına karşı tedbir olsun diye giydiğim, eski püskü elbiseler vardı. Ama septik çağ yaratığı oğlum, beni yargısız kabul etmiyordu.

“Babamsa bir şey söylesin de onu tanıyayım. Yoksa inanmam."

“Bana bak ukala bücür!" dedim. "Bu evde saygı görmek isterim! Sanırım bir baba olarak buna hakkım var! Şimdi kendine gel de, terbiyeni takın!’’

“Tamam, bu babam!” dedi oğlum. “Çünkü hiç kimse onun kadar komik olamaz.”

6 yaşındaki oğlu tarafından test edilip onaylanmış bir baba olarak dışarı çıktım ve sokağa adım atar atmaz kendimi yerde buldum. Allah kahretsin! 11 numarada oturan Araplar, yedikleri muzun kabuğunu yine sokağa atmıştı. Bir hafta içinde üç kez bu kabukların üstüne basıp düşmüştüm. Bu dördüncü idi. Her sabah, bir karikatür objesi gibi havada akrobatik çizgiler bırakarak yere düşerken, beni seyreden Araplar’ın utanıp bir daha yere muz kabuğu atmayacaklarını ümit ediyordum. Ama hayat acımasız, Araplar umarsızdı.

Kendimi bir çöp yığınının içine balıklama dalmış buldum. Bunlar kapıcı İsmail Efendi’nin apartmandaki dairelerden her akşam hiç aksatmadan topladığı çöplerdi. Sanırım o da, tıpkı benim muz sever Araplar’a karşı beslediğim ümit hissinin aynını belediyeye karşı duyuyor. "Bir gün mutlaka bu sokağa da çöp kamyonu gelecek” diye, o muhtemel güne hazırlanıyordu. Kendimi içinde yüzer bulduğum çöpler, bu çöplerdi işte. Onları bir görüşte tanımıştım. Çünkü kendime yer açmaya çalışırken, koynuma giren bir kâğıt parçasının, oğlumun uçak yapıp attığı yazılarımdan birine ait olduğunu gördüm.

Düşerken içinde temiz elbisemin bulunduğu poşeti düşürüp kaybetmiştim. Onu bulmadan işe gitmem imkânsızdı. Kendimi kurtarmayı unutup elbiselerimin peşine düştüm. Benimkine benzeyen her poşeti açıp baktım. Burada bir tabura yetecek kadar parça ekmek atığı ile bir yangını söndürecek kadar çok plastik su şişesi vardı. Deterjan kutulan ve okunup atılan gazetelerin arasında, Lermontov’un ön kapağı yırtılmış, ortadan üç sayfa noksan bir kitabını buldum. Lermontov’un arkasındaki kapak resmi, yarısına kadar yenmiş bir McDonalds hamburgeri idi. Kitabı cebime koyup elime bulaşan salçaları, kopçasız bir sütyene sildim.

Neden sonra kendi poşetimi bulabildim. Fakat o ana kadar hiç görmediğim bir adam, poşetimi sahiplenmişti.

"Hey o benim!” diye bağırdım. “Hem sen de kimsin? Bizim çöpümüzde ne işin var?”

"Ben bilim adamıyım” dedi yabancı. “Amerika’daki Yale Üniversitesi adına İstanbul Çöplerinin Sosyoekonomik Gelişime Katkısı ve Tarih Boyu İnsan-Çöp İlişkisinin Ekolojik İrdelemesi konulu bir araştırma yapıyorum.”

Amerikalı bilim adamı bir yıldır İstanbul'da imiş. Geçen yıl ülkemize gelip zengin çöp numuneleri ile dönen asistanı ona öyle bir araştırmanın ilhamını vermiş.

“İstanbul çöpler açısından o kadar zengin ki, geçen gün Ayasofya çevresindeki çöpleri incelerken, imparator Justlnyanus’a ait bir taharet mendili buldum” dedi. "İmparatorun kakası mendilin üstünde henüz dün silinmiş gibiydi.”

“Vay canına!” dedim. “Bizans Belediyesi de çöp toplamıyormuş demek kil

“Evet, çok”dedi profesör Yanki. “İstanbul’un kederi tarih buyunca hiç değişmemiş. Sokaklar binlerce yıldır toplanmamış çöplerle dolu. Biraz sıkı araştırsak, yontma taş devrinden kalma çöp fosilleri de bulabileceğimizden eminim."

İstanbul çöplerinin tarihi konusunda daha fazla bilgi almak isterdim ama işe gitmek zorundaydım. Profesör, bana bir kaç gün daha mahallemizin çöplüğünde inceleme yapacağını söyledi. Sonra da bulduğu tarihi çöpleri bir galeride sergileyecekmiş.

"Sana da davetiye gönderirdim ama elimde kalan son davetiyeyi Belediye Başkanı Sözen’e gönderdim" dedi.

"Geleceğini sanmam” dedim. “Davetiyeni alıp mutlaka çöpe atmıştır. Sözen çöpten nefret eder!”

09.09.2020 22:45

Bir aydır gece nöbeti tutturan boyun ağrıları sayesinde telefon, bilgisayar ve medyaya sosyal mesafe   uygulamak zorunda kaldım. Şahane oldu. Hem ağrılarım azaldı hem de seyretmenin keyfine vardım. Olana bitene gazeteci aculluğu ile dalmak yerine uzaktan bakarak zaman zemininde akan nehri seyretmek beden ve ruh sağlığıma iyi geldi hamdolsun.

Corona diktatörlüğünde sevgili Dr. Necdet Subaşı'nın sosyal medyada oluşturduğu Karantina Sohbetleri grubuna İsveç'ten katılan dost Ertuğrul Başer, Kırıkkale'de Kızılırmak kıyısından çekilmiş fotoğraflar paylaştı Twitter'da. Türkiye'ye gelmiş meğer, dostlarla birlikte, çocukluğumuzda anamızın çantamıza koyduğu yumurta, soğan ve maydonozlu yufka dürümlerini yiyerek Hıdırellez gezmesi yaptığımız Kızılırmak kenarında seyre dalmış.

Geçtiğimiz günlerde Ülke Tv'deki bir programa katılmıştı Ertuğrul Başer. Dr. Murat Yılmaz ve Prof. Dr. Mehmet Şahin'in birlikte sunduğu Haftanın Raporu programında konuk olarak Kuleli Askeri Lisesi'nde başlayan solculuk macerası özelinde, Türk Solu'nun bir türlü terk edemediği silahlı şiddet yani terör tutkusu üzerine düşüncelerini paylaşmıştı.

Kendisi bir süredir Avrupa solunun 40 yıl önce vazgeçtiği terör yöntemleriyle devrim sevdasının Türk Solu'nda hâlâ saplantı halinde devam ediyor oluşuna karşı makaleler yazıyor, konuşmalar yapıyor. Stalinist terör örgütü PKK ile arasında mesafe koyamayan solcu “aydın”ların, iki arada bir derede kalmış, melankoli ile şizofreni arasında gidip gelen ruh hallerinin sağlıksızlığını gözler önüne seriyor.

Onu dinledikçe ve okudukça gözümün önüne hep Hasan Cemal geliyor. Doğan Avcıoğlu'nun Başbakan olma hayali ile Madanoğlu Cuntası'na hizmet ettikleri Devrim macerasında yaşanmış hayal kırıklığının yarattığı travma ile Marksizmden Liberal Kapitalizme savruluşları, İran Dışişleri Bakanı'na “Brüksel'e gittiğinizde sorar mısınız beyefendi, Avrupa Türkiye'yi kabul edecek mi?” sorusuna aldığı ağır cevapla açığa çıkan pişkin ezikliği, Çözüm Süreci'nde PKK'ya “Asla silah bırakmayın” çağrısı ile hendek denilen çukur terörüne moral desteği ve olmazsa olmaz IMF'ci tavırlarıyla, Türk Solu'nun prototipi olarak gözümde canlanır Hasan Cemal.

Galiba kan çeker de hüzünlenirim hep Hasan Cemal'i düşündükçe.

Yönetmen İsmail Güneş ile bir film senaryosu yazmıştık 80'lerin sonuna doğru. Korkak, sinik, intihar saplantılı, melankolik hatta arabesk bir militanın hikayesiydi. Mevcut tek cesaretini toplayarak, Cesar Pavese romantizmiyle “Benimle intihar eder misin?” dediği genç kızın oyununa gelip bir pusuda öldürülüyordu kahramanımız. Biz filmi çekemedik, çekebilseydik ve  kahramanımız öldürülmeseydi, devamını yazabilseydik, o arabesk militanımızın bugünleri sanırım üç aşağı beş yukarı Hasan Cemal'in bugünlerine benzerdi.

Demek istediklerimi eminim 68 Kuşağı'ndan olan ve Doğan Avcıoğlu'nun “Düşünüyorum düşünüyorum, nereden yanlış yaptık, bir tülü bulamıyorum Yozgatlı” diyerek içini döktüğü gazeteci Hakkı Öcal ile yazının başında andığım sonraki kuşağın temsilcilerinden  Ertuğrul Başer çok iyi anlayacaklardır.

Bu da bir başka terördür aslında. Dışardan değil içerden bir dayatmadır. Hiç gerçekleşmeyen, hiç gerçekleşmeyecek, yok olmuş hayallerini,  yavrusunun öldüğüne asla inanmak istemeyen aklını oynatmış analar gibi, diri tutmaya çalışmak, insanın ancak kendi kendisine uygulayabileceği bir terördür!

İnsan en çok kendisine zulmeder zira... hayır..  insan ancak kendisine zulmeder!

Ne müthiş bir acziyettir ki bu, uzanabileceği her dala tutunmak zorunda bırakır insanı!

O dalın birinin sosyalizm, komünizm yahut liberalizm, kapitalizm hatta sosa yatırılmış faşizm olması önemli değildir. Bu bakımdan; bir yandan CHP, DSP, bir yandan Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, hatta bir nebze Turgut Özal, bir miktar Süleyman Demirel, öbür yandan birazcık Erdoğan, daha çok Kılıçdaroğlu, “Ekmek için Ekmelettin”, “Her şey için Ekrem”, “Olmazsa Mansur Yavaş”, “Ah keşke Selahattin Demirtaş”, “Acaba belki bir gün kader yine Gülen mi dersiniz” kararsızlığı, savrulmuşluğu, tepe taklaklığı son derece doğaldır.

Doğaldır, çünkü doğaları buna elverişlidir.

Sosyal hayatın avuçları arasından kum gibi akıp giden melankolik arabesk “asosyalist” sol aydınlarımızda görülen terörizm tutkusunun temel nedeni bu kadar basittir.

Neticesi ve faturası ne olursa olsun, hakikate yahut hayata değil, hayâle tutunmak!

Bu ağır bir şizofrenidir, korkunç bir terördür. Hem öyle bir terördür ki; Erdoğan üzerinden Türkiye'yi ortak hedef haline getiren IŞİD/DAEŞ, PKK/PYD, FETÖ/PDY ve DHKP-C'nin müşterek eylemleri bile böylesi iç terörün solunda sıfır kalır.

Velhasıl; sevgili Ertuğrul Başer'in ısrarla vurguladığı gibi, Türk Solu terör saplantısıyla yüzleşmek ve yavrusunu kaybetmiş yaralı ceylan melankolisinden sıyrılıp, 40 yıl önce Avrupa ülkelerindeki sosyalistlerin başardığı gibi sağlıklı bir karar alarak “Silahlara Veda!” demek zorundadır.

Başka çaresi yok!

 

Üzgünüm Leyla!

02.09.2020 11:08

Laf ebeliğinin alemi yok; baştan söyleyeyim:

Hiçbir düşünce, fikir, görüş, ideoloji, inanç ve aidiyet; masum insanların öldürülmesinin yani terörün bahanesi, gerekçesi, mazereti olamaz.

Terör; artık açıktan savaşmaya cesaret edemeyen emperyalist devletlerin yeni sömürgeler oluşturmak için kullandığı bir yöntemdir. Adı, iddiası, davası ne olursa olsun bütün terör örgütleri sömürgeci modern yamyamların maşasıdır.

Terör direniş değil dayatmadır, bu nedenle bütün terör örgütleri kaçınılmaz olarak dayanışma içinde olmak zorundadırlar, çünkü aynı sistemin, aynı tezgahın ürünüdürler ve aynı kaynaktan beslenirler.

Terör bir halk hareketi olamaz, ancak ilkel duygularını kontrol edemeyen vahşilerin halka hakareti olabilir. İnsan için değil, insana karşıdır. Halk için değil, halka rağmendir. Terör örgütleri için, kendi bünyesindeki kişiler dahil, her insan birer nesnedir, kullanılır, gerekirse yok edilir, değeri bomba yapımında kullanılan gübreden yahut bir kurşundan daha fazla değildir.  

Bu nedenle;

Dayatmanın en alçakça türü olan terör hiç bir gerekçe ile savunulamaz, desteklenemez

Doğrudan yahut dolaylı olarak terörü, terör örgütlerini, teröristleri destekleyen herkes, görüşü, inancı, dili, dini, ırkı, rengi ne olursa olsun; kelimenin tam anlamıyla insanlık düşmanıdır.

Şimdi gelin 1971 yılına gidelim:

İstanbul'da İsrail Konsolosu Türkiye'de güya sol devrim yapmayı hedeflemiş THKP-C örgütü tarafından kaçırılır. Örgütün kurucusu Mahir Çayan ve arkadaşları rehin aldıkları Konsolos Efraim Elrom'un hayatına karşılık örgüt bildirisinin radyolarda ve gazetelerde yayınlanmasını, ayrıca hapiste bulunan THKP'li militanların serbest bırakılmasını isterler. Talepleri yerine getirilmeyince aralarında kur'a çekerek Yahudi Konsolosu, elleri ayakları sandalyeye bağlı vaziyette otururken kafasına üç kurşun sıkarak öldürürler. Kaynaklara göre öldüren kişi Mahir Çayan'dır. Çayan bir süre sonra Kızıltepe'de arkadaşlarıyla kıstırılacak, kaçarken rehin aldıkları iki İngiliz ile bir Kanadalı teknisyeni tıpkı İsrailli Elrom gibi elleri arkadan bağlı vaziyette iken kurşun yağmuruna tutarak katlettikten sonra öldürülecektir.

İster İsrailli, ister İngiliz yahut Kanadalı, ister Yahudi Konsolos, ister Hristiyan Teknisyen olsun dava dediğiniz şey ile devrim dediğiniz hayal ile hiç alakası olmayan insanların elleri ayakları bağlı vaziyette öldürülmesi tek kelime ile şerefsizlik, onursuzluk, haysiyetsizlik, kimlik, kişilik ve insanlık yoksunluğudur.

Bunlar oldu ve katilleri bu ülkede ilkel kabile dürtülerinden başka kaybedecekleri hiç bir şeyleri olmayan güruhlar tarafından kahraman ilan edildiler, adlarına törenler düzenlendi, şiirler yazıldı ve arabesk sol edebiyatının ağıt türüne malzeme olarak kullanıldılar.

Bu isti'mal hâlâ devam ediyor.

Etmesi gerekiyor çünkü modern yamyamlar için yeni katillere ve maktullere ihtiyaç var!

Etnesi gerekiyor, çünkü sömürülecek, parçalanacak, un ufak edilecek daha çok ülke var!

Bugüne gelelim...

İstanbul'da Adliye'ye giren DHKP-C örgütü militanları Savcı Mehmet Selim Kiraz'ı rehin alıp elleri ayakları sandalyeye bağlı vaziyette öldürdüler. DHKP-C Mahir Çayan'ın THKP-C'sinin devamı olduğunu iddia eden, IŞİD'den PKK'ya ve FETÖ'ye kadar bütün terör örgütleriyle işbirliği içinde olduğu kesinleşmiş Uluslar arası bir terör şebekesi.

Savcı Kiraz'ın katillerine yardım eden, Adliye binasına girmelerini sağlayan, aynı örgütten oldukları kesinleşmiş bazı avukatlar arandık, hücre evinde yakalandı, hapse atıldı ve adil yargılama talebi bahanesiyle ölüm orucuna başlayan biri hayatını kaybetti.

Aynı güruh şimdi onlar için ağıtlar yakıyor, törenler düzenliyor ve kahraman ilan ediyor.

Kimse kusura bakmasın!

Dün eli ayağı bağlı öldürülen İsrail Konsolosu yahut İngiliz ve Kanadalı Teknisyenler ile bugün aynı vaziyette öldürülen Savcı Mehmet Selim Kiraz arasında zerre kadar fark gören bu satırlardan da yazarından da uzak olsun!

Bu noktada “ama” diyecek herkes, onların katilleri ve destekçileri ile aynı safa düşecektir.

Bir zamanlar; “Filistin'de okula giderken İsrail adına atılan misket bombaları ile öldürülen Gazzeli Ali ile İsrail'de otobüs beklerken Filistin adına durakta patlatılan bomba ile öldürülen Tel Avivli Eli arasında zerre kadar fark gören insan değildir!” diye yazmıştım.

Aynı noktadayım ve insana yakışanın her türlü dayatmayı, yani terörü, terör örgütlerini ve teröristleri lanetlemek olduğunu düşünüyorum.

Yapamayan insanlığını sorgulasın!

Üzgünüm Leylâ!

01.09.2020 10:50

Güneş doğmak üzere. Sabahlarımı zehreden şiddetli boyun ağrıları yüzünden, şairin söylediğinin tersine, doğan gün kana benziyor idi ne zamandır. Kadim tıbbın tabletlerine vurdum kendimi. Bardak çekmekten hacamata, ısıtılmış bakliyat torbasından İbrahim Saraçoğlu yağlarına kadar ne çıkarsa kudema katmanlarından hepsini deniyorum. Çünkü hastaneye gitmemek için direniyorum, çünkü sağım solum önüm arkam Coronalılar tarafından sobelenmiş vaziyette.   

Sağlık Bakanlığı'nın akıllı telefonlar için ürettiği Hayat Eve Sığar uygulamasını açıp bakıyorum, Corona'yı tatile götüren akılsızlar sayesinde Altınova'dan Çanakkale sınırına kadar bütün Balıkesir sahili kızamıklı çocuk bedenine benziyor. En son karantina altındaki yer, “bornumuzun dibi Nevşin, bornumuzun dibi!”

Komşulardan biri, whatsapp gruplarında dolaşıma sokulmuş Alman doktor olduğu iddia edilen birinin Corona salgınının nasıl bir uydurmaca olduğuna dair laflarını okuttu bana bir kaç gün önce. O gün memlekette ailemden çok sayıda kişinin virüse yakalandığını öğrendim, komşumla birlikte küfrettik o uyduruk Alman doktora.

Etiyle kemiğiyle, dişiyle tırnağıyla dokunabileceğimiz bir doktor olarak Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, bizim ilkel zihnimizin kişisel bütün sorumluluklardan kaçmaya ayarlı akıl oyunları sayesinde, “Maske, Mesafe, Hijyen! Maske, Mesafe, Hijyen!” diye bağırıp gezen bir köy delisi artık. Suçu bizim üzerimizden alıp görünmez omuzlara yükleyen Whatsappın Alman doktorları varken Fahrettin Koca'ya niye inanalım ki?

İnanmak sorumluluk yükler, bu yüzden tehlikelidir.

Güneş doğdu doğacak artık. Günlerdir ilk kez sancısız merhaba diyebileceğim sabaha. Coronalılar tarafından işgal edilmiş ve basit bir damar açma işini bile çevre illere havale etmek zorunda kalan hastaneye gitmemek için direnmekten yorgun düşmüş bedenime taze bir inançla biraz daha sabır telkin edeceğim.

Tiyatro sanatçısı bir dostum aradı. Kocaeli'de bir hastane varmış, boyun fıtığından romatizmaya kadar bilcümle ağrılı hastalıklar modern ve geleneksel tıp yöntemleriyle ehil eller tarafından tedavi ediliyormuş, hastalarının çoğu da Avrupa'dan ve Amerika'dan gelen yabancılarmış.

Komşum buna inanır mı bilmem ama ben inandım. Türkiye'de sağlık alanındaki gelişmelerin zengin  Arap kellerine saç ekmenin çok ötesine geçtiğini nicedir görüyor, biliyorum. Merkel ile Macron sonuna kadar dirense de, kendilerini Türk doktorlarına emanet etmeye kararlı Alman ve Fransız bilmem kaç Euroluk test parası ve 14 günlük karantina süresini göze alarak Türkiye'ye geldiklerini de sağdan soldan işitiyorum. Whatsapp gruplarında abuk subuk açıklamalar yapan sireti belli, sureti belirsiz Alman doktorların çoğalması boşuna değil.

Karadeniz'de büyük doğalgaz rezervinin bulunuşundan sonra büyük bir ihtimalle başka alanlara kayacak Avrupa kaynaklı bu algı mesajları. Hele bir de Kanal İstanbul için toprağa ilk kazma vurulursa siz o zaman seyreyleyin gümbürtüyü.

Güneş doğdu artık, zeytin yaprakları gümüş ışıltısında parlıyor, geriye dönüşün imkanı yok. Şimdi sancısız güne uyanmanın şükrünü hatırlatan dertlerimize hamdolsun deme zamanı.

Omuzlarımıza hatırlamak sorumluluğunu yüklese de bütün yüreğimizle inanmalı, hatta nicedir yadımdan çıkmayan ve belki böylece direncime ortak olan merhum Aliya İzzetbegoviç gibi; inancı bize sorumluluk yüklediği için tercih etmeliyiz.

Bizi kurtaracak olan da batıracak olan da belki sadece tek bir tercihten ibarettir!

Hayatı üstlenmek zorundayız, başka çaresi yok...

 

Yorgunum Leylâ!

28.08.2020 18:00

Dün şöyle bir mesaj aldım:

“Merhaba Abi. Dünden beri oldukça moralim bozuk. Mevzuya ne kadar hakimsin bilemiyorum. Kısaca İsmail Saymaz'ın düğününden paylaşılan fotoğrafa "Bizim cenah"tan yapılan adice yorumlar, yakıştırmalar. Memleket ne hale geldi yahu. Ha bunun karşı cenahtan karşılığı yok mu.. Fazlasıyla var tabi ki. İlk aklıma gelen Binali Beyin eşine yapılan yorumlar, v.b. İşine karışmak gibi gibi olmasın, haddimi de aştığımı biliyorum lakin bir ricam olacak. Şöyle sarsıcı bir yazı yazsan bu konuda, şöyle herkese bir tokat atsan çok iyi olur diye düşünüyorum.”

Göndereni yazmakta beis yok. Rahmetli Ömer Lütfü Mete'nin yadigârı saydığım kardeşim, gazeteci meslektaşım, dostum, sırdaşlarımdan sevgili Erdal Çelebi yazmış. Çoktandır sabahlamadık onunla, hatta karşılıklı oturup sohbetler edemedik. Vesilesi bu olsun, satırlarda giderelim hasretimizi.

Ah be Erdalım...

Her günü bıraktın da bir tek dün mü bozuldu moralin? Günümüz ne zaman dünden farklı oldu ki? Değişmez Pandemi Raporu gibi günlerimiz.

Evet, ben de gördüm İsmail Saymaz'ın düğün fotoğraflarını. Altına yahut üstüne yazılanları da okudum içim elverdiği kadar. “Bizim cenahtan yapılan adice yorumlar, yakıştırmalar” diyorsun da “Bizim cenah” ne, “biz” kimiz? 

Biz; sağcılar mı? Hangi sağcılar?

Biz; muhafazakârlar mı? Hangi anlamda?

Biz; müslümanlar mı? Siyasal olanından mı, sayısal olanından mı? Kemiyetimize diyecek yok da keyfiyetimiz ne? Müslümanlığımız belden mi, yoldan mı, halden mi? Atalarımızdan gördüğümüz mü? Yolda bulduğumuz mu? Halden heves mi? Hangisi? Hatta kiminki? İsim saydırtma bana, o taraklarda cazırdamak istemiyorum tükürüklü jelatin gibi.

Biz; Ak Partililer mi yoksa? Nargilecisinden mi, Nusretçisinden mi, fırsatçısından mı, hırsatçısından mı? Engelli fukaraya üç teker üstü kasalı motor veren  ama o kasanın tam arkasına “Filanman Falanmaz'ın Armağanıdır” yazılı metal levha çaktırıp Allah'ın garibini bir ömürlük damgalı minnet kölesi haline getirerek hayırsever ünvanı üzerinden sülale boyu makam mevki, sandalye koltuk devşireninden mi?  Ayağı poturlu kara cakalısı mı, uçları harfli beyaz yakalısı mı? 15 Temmuz'da Boğaz Köprüsü'nde vatan için öleninden mi, “Vay bana kaş çattılar” deyip karanlık odalarda vatan böleninden mi?

Hangisi “biz”?

Kimiz biz?

Neyiz?

“Ha bunun karşı cenahtan karşılığı yok mu?” demişsin Erdalım.

Yok!

“Bizim” karşılığımız yok ki, “cenahımızın” karşılığı olsun yahut “karşı cenah” diye bir şey olabilsin?

Ne mümkün?

Aynı minvalde misal de vermişsin bak. İsmail Saymaz'ın gelinine yazılan çizilene,  Binali Yıldırım'ın eşine yazılıp çizileni karşılık göstermişsin.

Karşılık değil ki o aynılık!

Farklılık yok çünkü, iki değil sadece bir tavır var; ortada cenah diye bir şey yok!

Çirkeflikte biriz biz!

Oturduğumuz masaların nargile yahut rakı masası olması bizim bir olmamıza engel değil ki, hangi masaya oturursak oturalım kafalarımız duman!

Kime kimden yakınıyorsun cancağızım, kimi kime şikayet ediyorsun?

İnandığımız, savunduğumuz, övündüğümüz her ne var ise, sadece ve sadece bizim zannımızdan ibaret!

Zanları için can yakıp kan döken zıllîleriz biz, kapkara gölgeleriz.

Bak ne demiş Aliya merhum zindan notlarında;

“Din tanımı gereği kişiseldir!”

Bu kadar basit oysa.

Kişiliğimiz yoksa dinimiz de yok demektir.

Din yoksa, kin kalır ortada!

Dini olanın kini, kin güdenin dini olmaz!

Bu kadar sade ve net!

Yıllarca radyolarda çığırıp durdu Sadettin Acar kardeşim ama çağrısını kim duydu, kim işitti?

Son bir kez, kendi kulağım duysun için zikretmekte fayda var, çünkü sözün özü orada, asıl sarsıcı olan o.

“Herkes içine baksın!”

Böyle diyordu Sadettin Acar radyoda her hafta , sözü bu cangılda bir cıngıldan ibaret kaldı!

Bir cıngıl neyi sarsabilir ki?

Üzgünüm Leylâ!

18.08.2020 12:03

Bosna ve Hersek Cumhuriyeti'nin kurucu Cumhurbaşkanı merhum Aliya İzzetbegoviç, önce kendisini inşa eden bir insan, sonra toplumunu ve ülkesini yok edilmekten kurtarıp ihya eden bir yönetici olarak bu çağda parmakla gösterilecek muhteşem bir örnektir.  Her insanın ve yöneticinin Aliya'dan öğreneceği çok şey var.

Sevgili Hakan Sancaktutan'ın yapımcılığında Aliya İzzetbegoviç'in hayat hikayesi 6 bölümlük mini dizi olarak TRT için çekilip yayınlanmıştı. Merhum Aliya'nın hayatının Türkiye'deki mevcut dizi film anlayışıyla yapılmış olsa en az 72  bölümlük iki sezon sürebilecek ilk 40 yılını, sadece ilk bölümde girdisiyle çıktısıyla 110 dakikaya sıkıştırmak zorunda kalmıştık.

Dizinin aylar süren ön hazırlık aşamasında aşmamız gereken birinci sorun güven meselesiydi. Çünkü daha önce “TRT için dizi yapacağız, sinema için film yapacağız, belgesel olacak, kitap olacak” diyerek Aliya'nın çocuklarını kandıran bir takım üçkağıtçılar, Türkiye'ye olan Boşnak sevgisini istismar ederek evlerine kadar girmişler, sofralarına oturmuşlar, pek çok belgeyi alıp gitmişler, Aliya'nın kızı Sabina Berberoviç'in tabiriyle “o belgeleri sağa sola satıp hiç bir şey yapmamışlar”.

Hakan Sancaktutan aylarca öylelerinden olmadığını anlatmaya çalışmıştı. Senaryoyu yazmak üzere Saraybosna'ya gittiğimde o dönem Cumhurbaşkanı olan Bakir İzzetbegoviç ile bir tanışma toplantısı yaptık. Sabina öncekilere çok öfkeli olduğu için görüşmek bile istememişti. Saraybosna'da yaşayan tarihçi  dostlarımız Bayram ve Bahar Şen'in tercümanlık yaptığı ilk toplantıda merhum Aliya'ya dair düşüncelerimi ve hissiyatımı anlattım. Bir saatin sonunda Bakir Bey kızkardeşine telefon açtı bize randevu verebileceğini söyledi.

Sabina; Aliya'nın  kişilik olarak babasına en çok benzeyen çocuğu. Her kız çocuğu gibi babasına aşık. O nedenle çok hassas ve kırılgan. Buluştuk, konuştuk, ağlaştık. Rahatladı ama bu arada tarih vererek 20 gün içinde 6 bölümün genel hikayesini görme şartı koştu. Gecesi gündüzü olmayan akıl almaz bir koşuşturma başladı benim için. Hamdolsun verdiğimiz sözü tuttuk, güven hasıl oldu ve “Başlayın” denildi. Ve 6 bölümlük Alija dizisi böyle başladı.

O güvenin oluşmasını sağlayan unsurlardan biri, Aliya'nın hapishanede tuttuğu notlarından oluşan Özgürlüğe Kaçışım kitabında gördüğüm kısacık bir soru cümlesinden yola çıkarak kurguladığım bir sahne idi. Aliya'nın zindanda defterine yazdığı 1091 numaralı o kısacık not şöyle:

“Yerin sema ile uzlaşmasının yolu hangisi?”

Bu notu ilk okuduğumda “Ahaaa!” diye bağırarak zıpladığımı hatırlıyorum. Geçen yazımda bir çocukluk hayali içinde bahsettiğim Fussilet Suresi'nin 11. ayeti, merhum Aliya'yı da bencileyin düşündürmüş olmalıydı. Aliya o kısacık sorunun kendince cevabını biliyor olmalıydı elbette ve bunu hapse düşmeden çok daha önce kaleme aldığı Doğu ve Batı Arasında İslam kitabının son paragrafında ayete vurgu yapmadan belirtmiş ve şöyle demişti:

“İslâm, kanunlarına, emir ve yasaklarına, beden ve ruhtan talep ettiği gayrete göre değil; bunun hepsini kapsayan ve aşan bir şeye göre, marifetin bir anına, ruhun zamanla yarışma kuvvetine, varoluşun getirebileceği her şeye tahammül etmeye, RIZAYA, yani tek kelimeyle Allah'a teslimiyetin hakikatine göre öyle adlandırılmıştır. Ey teslimiyet, senin adın İslâm'dır!”

Yerin sema ile uzlaşmasının yolunun Rıza kavramından geçtiği düşüncesini merhum Aliya'da görmek beni çok heyecanlandırmıştı. Şöyle bir sahne kurguladım.

Aliya, gençlik döneminde önderlerinden olduğu Genç Müslümanlar örgütünün bir gizli toplantısından sonra polis tarafından takip edilir, kaçar ve peşindekileri atlatarak arkadaşı Asaf'ın evine sığınır. Orada sohbet ederler ve Aliya şöyle der:

“ Her gün en az beş kez şehadet getiriyoruz ama şahitliğin ne olduğunu bilmiyoruz! Oku diye başlayan kitabımızda Allah yeryüzü ile gökyüzünün uzlaşmasından bahsediyor ama biz bunun sırrı, yolu nedir, bilmiyoruz! Çünkü okumuyoruz!”

Asaf gülümser.

“Yaz bunları!” der.

Aliya oturur, heyecanla iki elini açarak  “Yazmaya başladım bile. Kitab'ın sürekli neyi vurguladığını hatırla!” der; sağ avcunu gösterir “Gökyüzü”, sol avcunu gösterir “Yeryüzü”,  iki avcunu birbirine yaklaştırarak “ve ikisinin arasındakiler” der. Aynı hareketleri tekrarlayarak ilave eder:

“Doğu... Batı.. ve ikisinin ortası!”

Asaf tahrik eder.

“Yani?”

Aliya cevap verir:

“Yani; gökyüzü ile yeryüzü arasında İnsan... Doğu ve Batı arasında İslâm! İşte yazmaya başladığım kitap!”

Kızı Sabina ve oğlu Bakir çok sevmişlerdi bu sahneyi. O zaman “Başlayın!” demişlerdi. Başladık, türlü zorluklara rağmen bitirdik ve Bakir İzzetbegoviç Cumhurbaşkanı sıfatıyla Bosna Hersek halkı adına ve oğlu olarak İzzetbegoviç ailesi adına, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'a bir mektup gönderdi, yapımcı Hakan Sancaktutan ve bendenizi zikrederek teşekkür etti.

Hamdolsun!

“Gökyüzünün öğrencisi olmadan, yeryüzünün öğretmeni olamazsın” diyen Aliya İzzetbegoviç'in Kitab'a dayanan yeryüzü ve gökyüzünün temsil ettiği anlamlar silsilesi içinde en başta “ikisi arasındakiler” yani İnsan kavramı geliyor.

Madde ve Mânâ, Ruh ve Beden, Doğu ve Batı derken, bu iki sembolü Kadın ve Erkek olarak da görmek mümkün. Gökyüzü erkek, yeryüzü kadın ve ikisi arasında muhabbet! Ve hepsinin başlangıç ilkesi; Rıza! İlkenin mazharı; İnsan!

İstanbul Sözleşmesi üzerine alevlenen ve  bu yazıya vesile olan tartışmanın ilk perdesi yaşanırken KADEM yönetimi bir danışma toplantısı için davet etmişti. Şirazesi o zaman da kayan tartışma üzerine konuşurken, yazılarımı takip edenlerin aşina olduğu Vanlı Derviş Bayram Abi'den bahsettim bir ara.

Bilenler bilir. Bayram Abi dergahta otururken genç muhibban aralarında İslam'ı tartışırlar. “İslam şöyledir böyledir” diye. Uzunca tartışmayı sessizce dinler Bayram Abi ve sonunda daynamaz merhum araya girer.

“Yav gardaş, siz konuşup durisiz, ben hiç bi şey anlamiim ha!” der ve devam eder, “İslam da İslam deyip durisiz. Bak gardaş, önce İnsan olmak lazım, sonra İslam olmak lazım. Önce İnsan olursanız, İslam'ınız çok ince, çok kibar, pek nazik olur. Yok, önce İslam olur sonra İnsan olmaya kalkarsanız, İslam'ın çok kaba, çok kırıcı olur, incitip yaralar!”

Anlattığımda Sümeyye Erdoğan Bayraktar çok etkilendi ve “Muhteşem!” dedi, bendeniz devam ettim.

“Bu sözden yola çıkarak Keşke Önce Müteahhit, Sonra Mücahit Olsaydık diye bir yazı yazmıştım. Keşke önce kendi karakterini inşa eden bir müteahhit olarak İnsanlığımızı taahhüt etseydik de sonra Mücahitlik peşinde koşsaydık, çünkü problem İslam değil İnsan meselesiydi. İstanbul Sözleşmesi çerçevesinde de aynı şeyi düşünüyorum; bizim Kadın ve Erkek problemimiz yok, İnsan problemimiz var. Merhum Neşet Ertaş diyor ki; Kadınlar insandır, Erkek insanoğlu. Şimdi soruyorum; ya kadın insan değilse, o erkek ne olur?”

O bakımdan hiç bir meselede şirazeyi kaydırmamak için önce kendi içimizde bir İnsanlık Sözleşmesi yapmamız gerekiyor, İstanbul Sözleşmesi yahut İslamlık meselesi sonraki adım. İlkeyi başta koymadan atılacak her adım yol yürümek değil, dağ bayır serseri dolaşmaktan ibaret kalır. Tavsiye ettiğim bir hırka bir lokma aslında.

Edeb hırkası, Rıza lokması!

Giyebilene de, yiyebilene de aşk olsun!

Öyle mi Leylâ!

15.08.2020 08:30

Bir önceki yazımızda Fatmanur Altun'un Lacivert Dergi'deki “Bu Toprakların Modeli: Rızaya Dayalı Aile”başlıklı yazısına dikkat çekmiştik.

Rıza kavramına dair nerede bir cümle görsem o yöne akıp gidiyorum. “Allah razı olsun” duasının dile pelesenk derekesine düşürülmesinin ardından,  Z Kuşağının Twinsgram (Twitter – Whatsapp – İnstagram) lisanında ARO kısaltmasına dönüştürülmesi  yüzünden Rıza kavramının sadece insanların birbirleri ile ilişkilerinde  değil, Tanrı – İnsan ilişkisinde de buharlaşmasından korkuyorum. Rıza; her iki hukukta da yeniden gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen bir antik yazıt gibi. Fatmanur Altun'un yazısı işte bu nedenle heyecanlandırmıştı beni.

Buhar demişken aklıma ilk geleni söyleyeyim; Fussilet 11.

Bu âyeti çok severim. Hayalperest çocuk yanımı da tahrik eden bir âyettir çünkü.

“Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de, “İsteyerek geldik” dediler.”

Hayal edin şimdi, atış serbest!

Henüz hiç bir şey yok. Tanrı “Ol!” demiş, oluşum başlamış. Evren duman halinde. Ayette Duman olarak çevrilen Duhan kelimesi Su Buharı demek. Tanrı, Buhar'a seslenerek Gök ve Yer'in oluşmasını istiyor. “İsteyerek ya da istemeyerek gelin!” diyor.

Çocuk hayalhanesi buradan neler üretir neler! Şimdikiler Anime bile yapar bunu. Tanrı'nın çağrısını alan Gök ve Yer adlı bir kızla oğlanın, her şeyi değiştirebilecek olan tercihlerinin yol açtığı heyecanlı macerasının flm hikayesini bile yazarlar.

Son dönemde Yüz Yıl üçlemesiyle bilim kurgu romanları yazarak yeni bir çığırın habercisi olan Ayşe Acar; Bay Binet, Yeşil Adam ve Bayan Nima'nın ardından şu günlerde Tasavvuf literatüründeki Kırklar Meclisi'nden yola çıkarak yeni bir roman yazıyor. Geçenlerde Sinan Canan ile Youtube'daki Açık Beyin ortamında söyleşmişler ve Ayşe Acar kültür köklerimizdeki unsurları ve karakterleri kullanarak bilim kurgu romanları yazma tercihinin gerekçesini anlatmıştı. Ayşe'nin çocuklara ve tabii ki bana parmak ısırtan hayal gücü Fussilet 11'den de bir roman üretebilir pekala. Çünkü ayetin bilim adamlarının sezgilerine hitap eden yanı da var.

Onlar “isteyerek ya da istemeyerek gelin” ifadesinin maddenin oluşumu için elementlerin uyumuna işaret olduğunu söylüyorlar. Mesela; madem buhardan yola çıktık oradan devam edelim: Hidrojen ve Oksijen'in belli bir ölçüde, belli açıdan, belli bir hızla, bell bir hareketle, belli bir sıcaklıkta ve belli bir zaman aralığı ile belli bir ortamda buluşması gerekir ki Su meydana gelebilsin. Bu “belli” şartlardaki en küçük bir değişiklik maddeyi değiştirecek, örneğin aynı elementlerden hayat veren Su yerine hayatı eriten Asit ortaya çıkacaktır.

Ama bunlar beni hiç ilgilendirmiyor. Duyarsız olduğum için değil, Fizik ve Kimya derslerinde hocalarının himmetine muhtaç bir bebe olduğum için. Benim aklım fikrim Edebiyat ve onunla doğrudan ilişkisi olan Tarih, Felsefe, Sosyoloji ve Psikoloji derslerinde idi.

Ben hâlâ o bebeyim ve Fussilet adlı esrarengiz konağın 11 numaralı odasına girip  Evren'in en büyük sırrının saklı olduğu kasayı açacak bir anahtar bulmayı düşlüyorum. Anahtar orada bir yerde, bunu hissediyorum. Bulamazsam Evren hep duman olarak kalacak! O yüzden sarı, sıracalı, şaplak bir velet merakıyla o odanın altını üstüne getirmek zorundayım!

Ben odada dolaşırken bir türkü geliyor kulağıma. Anam radyoyu açmış, onun sesi düşüme karışmış  olmalı. Neşet Ertaş söylüyor, Kırşehir'de doğmuş birinin düşünde Neşet Usta'dan başka kim türkü söyler ki zaten. Anahtarı bulamıyorum ama Neşet Usta türküsüyle fısıldıyor kimde olduğunu.

“Dost elinden gel olmazsa varılmaz

Rızasız bahçanın gülü derilmez

Kalpten kalbe bir yol vardır girilmez

Gönülden gönüle gider yol gizli gizli

Hop deyip uyanıyorum.

Uyanırken “Rıza Baba” diye bağırıyorum. “Anahtar Rıza Baba'da!”

Rıza Baba, bir bahçevan. Gönül Dağı'nda bir bahçenin sahibi. İki kalp arasında bir yerde Gönül Dağı ve oraya kimsenin bilmediği gizli bir yoldan gidiliyor. O yolu bulur, Rıza Baba'ya kendimi sevdirir, razı edersem o anahtarı verir belki bana. O anahtarın şekli ya bir gülü andırıyor yahut anahtar gülün kendisi olmalı. Belki o gülü kokladığımda yahut okşadığımda açılacak o sır bana. O gülün ne olduğunu sormayın bana, bilemem, bilsem de söyleyemem, henüz sıracalı şaplak bir oğlan çocuğuyum çünkü.

Büyümeyi bu yüzden sevmiyorum işte. Ne olacak büyüyeceğim de? Büyük büyük laflar mı edeceğim?

“O ayetten benim anladığım şudur;  Tıpkı Evren'in yaratılışında olduğu gibi her oluşumun başlangıç ilkesi Rıza'dır! Rıza; iki dil arasında bir kavramdır, İkrar ve Tasdik gerektirir. İman kavramında olduğu gibi, dil ile ikrarı, kalp ile tasdiki tazammun eder. Dil ile yapılan kabul söylemini, kalp tasdik etmez ise, Rıza zuhura ermez. Rıza'nın zahir olmadığı bir oluşumun akıbetinden de hayır beklenmez. Hulasa; kainatın yaratılışından kadın ve erkek arasındaki evliliğe kadar her oluşumda ana ilke Rıza'dır. Karşılıklı Rıza ile Hak zuhur eder, Hukuk oluşur. Bu ikisinin buluşması ise Adalet'i ortaya çıkartır. Bir başka anlatımla Rıza oluşumun temeli, Hak muamelat ve müştemilatı, Adalet ise çatısıdır. Rıza olmadan, Hukuk ve Adalet olamaz!”

Böyle mi demeliyim?

Tut ki dedim; o zaman takkeyi önüme koyup düşünmem gerekiyor. Her meselenin kökünde o ilkenin varlığını sorgulamam gerekiyor.

Bir dostum var; şu an Adana Şehir Hastanesi Psikiatri Kliniğinde hekim. Doktor Bülent Demirbek. 1989 yılında Asil Nadir dönemindeki Güneş Gazetesi'nde bendeniz absürd mizah yazıları kaleme alırken en sadık okurum idi. Bana benim yazı tarzımda mektuplar gönderir, imzasını Malum Şahıs diye atar, adres olarak da Adana Akıl Hastanesi Azılılar Koğuşu diye yazardı. Tam 20 yıl sonra ilk defa Ankara'da Pelit Pastanesi'nde buluşuncaya kadar, bana yazdığım her gazeteye mektuplar, sonradan emailler gönderen bu adamın kim olduğunu hiç sormadım, sorgulamadım. 20 yıl sonra cismiyle beraber ismi de çıktı ortaya ve ben Güneş'te yazarken onun Adana Ruh ve Sinir Hastanesi  Başhekimi olduğunu, daha sonra Adana Devlet Hastanesi'ne geçtiğini öğrendim.

O gün bugündür kişisel ruh doktorum ve sohbetdaşımdır kendisi. Mardin'i anlatan Abbara – Bir Umudun Masalı romanımın ana hikayesi Dr. Demirbek ile yaptığımız sohbetlerin ilhamıdır.

Dr. Bülent Demirbek yıllardır Şizofren çocuklar üzerine çalışıyor, Tetra Gametik Kimerizm denilen ve anlatımı bu satırlara sığmayacak meselenin şizofrene yol açan etkenler arasında olup olmadığını araştırıyor. Bana hem uzun uzun anlattı hem de buna dair bir makalesini gönderdi.

Bir çoçuğa anlatılacak şeyler mi bunlar? Ama anlattı işte. Ben o sıralar esrarengiz Fussilet konağının 11 Nolu odasında kulağımda Neşet Ertaş türküsüyle dolanıp duruyorum. Aklım fikrim Gönül Dağı'nda gül yetiştiren Rıza Baba'da.

Dr. Demirbek'in makalesini okuyunca telefon açtım, çocukça bir öneride bulundum:

“O şizofren çocukları bir araştır bakalım doktor,” dedim. “Anne ve babaları rıza ile mi birleşmişler yoksa işin içinde tecavüz ve karambol durumu mu var?”

Benim doktorum benden beter. Önerimi ciddiye alıp araştıracak kadar hem de. Şu an hangi aşamada bilmiyorum ama kadın ve erkeğin, tıpkı ayetteki gök ve yer gibi isteyerek ya da istemeyerek birbirlerine yaklaşmalarının, doğacak çocuğun bütün hayatını hatta sonraki neslin yapısını dahi etkileyeceğini düşünüyorum.

Hatta kız ve erkek çocuklarını temeli tarımsal üretim ve ticarete dayalı töreler yahut hurafeleşmiş dini bahaneler ile istemedikleri insanla evlendiren anne ve babaların, nesiller boyu sürecek muhtemel kötülüklerin ve hastalıkların birinci dereceden suçlusu olarak lanetleneceklerine inanıyorum.

Bir adım daha iletleyeyim; aşık olarak bir araya gelmiş kadın ve erkeğin, herhangi bir nedenle, herhangi bir zaman diliminde gönülsüz yani rızasız olarak cinsi münasebette bulunmalarının, kendilerinde geçici olsa bile doğacak çocukta kalıcı hasara yol açacağını tahmin ediyorum.

Rıza; sadece Fatmanur Altun'un başlığa çıkardığı gibi model alınabilecek her ideal evliliğin temel ilkesi değil, evrenin yaratılışından yok oluşuna kadar geçecek süre içindeki her işin, işdeşliğin, birliğin, beraberliğin, oluşun, oluşumun başlangıç ilkesi.

Meselenin kişisel, kurumsal, toplumsal boyutlarına bakıldığında zaman, medyadan siyasete, şu an şikayet ettiğimiz ne kadar sorun varsa kökeninde Rıza kavramına dair ihmal ve ihanetin olduğunu görülecektir.

Sözün sonunda; Kitap'ta zikredilen helak edilmiş toplumların yok edilmelerinin biricik nedeninin Rıza ilkesine aykırı davranış olduğunu söyleyeyim. Benim düşüncen, inancım, kanaatim, hissiyatım budur!

 

Yine de sen bilirsin Leylâ!

10.08.2020 18:55

Biricik marifeti mangalda kül bırakmamak olanların İstanbul Sözleşmesi ateşini uyandırarak başlattığı ikinci niza dalgası Corona Pandemisi'ni gölgede bıraktı.

Corona'yı takan da yok zaten.

“Atın ölümü arpadan olsun” toplumunun kırağı çalmaz acı patlıcanları yüzlerindeki maskeyi önce çeneye, sonra kola, derken bileğe ve bele kadar indirdiler.

Fakat siz yine de maskesiz dolaşmayın; havada niza kokusu var!

Tartışmalar hızla çekişmeye, çekişmeler çemkirmeye, derken hakarete, tefrikadan tekfire, tebliğden tehdide dönüşmüş vaziyette.

Önceki gün burada dedim ya; herkesin ayranı baldan tatlı; o ayran kabardıkça tatlılaşıyor sahibine ve fakat havayı bozuyor, kirletiyor, manevi atmosferin edeb tabakasını parçalıyor.

Ağzı olan konuşuyor ama salyalı ağızlarla sulhe varılmaz, düşünülmüyor!

İşte bu yüzden lütfen maskesiz dolaşmayın; nefs yüklü salya damlacıkları ruhunuzu hasta edebilir!

Bir nicedir, bizim aslında Niza Toplumu olmadığımızı, hayatımızda kelimenin bütün anlamlarının zuhur ettiği Sohbet Kültürü'nün hâkim olduğunu, bu yüzden Tartışma Adabı'nı bilmediğimiz için başta televizyon olmak üzere bütün ortamlardaki tartışmaların ister istemez edepsizleştiğini söyleyip duruyorum.

Bunu yıllar önce, 70'lerin başında, Kırıkkale İmam Hatip Okulu'nun şaplak kulaklı çaylak bebelerinden biri iken, Türkçe ve Edebiyat hocalarımızın düzenlediği bir münazara sonrasında fark etmiştim. Diyarbakır eski Milletvekili İhsan Aslan hatırlıyor olmalıdır; çünkü Edebiyat hocalarımızdan biriydi. Münazara konusunu tam olarak hatırlamıyorum ama mealen “bir toplumun ilerlemesinde gelenek mi önemlidir uygarlık mı” türünden hayli hinlik taşıyan bir cümle idi. Beni de uygarlık savunucuları arasına yazmışlardı.

Çıktık, tezlerimizi sunduk, tartıştık, çekiştik, oylandık ve biz kazandık.

Gelenek savunucuları arasında, klasik medrese eğitiminden geçip, diploma almak için İmam Hatip Okulu'na gelmiş yaşı bizden bir hayli fazla bir abimiz vardı. Sonuca çok öfkelenmişti, münazara sonrasında beni sınıfta yalnız yakaladığı bir anda öfkeyle üstüme yürüyüp parmağını sallayarak “Bu dünyada kazandınız ama ahirette kaybedeceksiniz!” diye bağırmıştı.

Korkmadım ama irkildim; bağırırken öfkeli ağzından fırlayan damlacıklar yüzüme gelmişti çünkü!

Sıracalı, sidikli, şaplak bir oğlandım nihayet ama o niza damlacıkları ciğerlerimi kavurdu sanki, o kadar yandı yüreğim, o kadar üzüldüm ve hiç unutmadım.

Oysa bizim evde ne sohbetler olurdu; Feramûş Dedeler, Salih Babalar, Hasan Kıratlı Efendiler, tatlı tatlı sohbet eder, rümuzlu konuşur, birbirlerine takılır, latifeleri gül kokardı. 70'lerin Kırıkkale’sinde 68 kuşağını anlatmaya çalıştığım Sarı romanımı okuyanlar bu isimlere aşinadır, kelimeler arasına sinmiştir umarım, o kokuyu bir nebze hissedebilmişlerdir belki.

Öylesi sohbetlerde ağzı açık ayran delisi gibi dizüstü oturmayı çok seven kepçe kulaklı bir hayran velet olarak, benim için kelimeler üzerinde kaydırak yapma keyfi dışında hiç bir anlamı olmayan o münazara sonrasında yüzüme öfke yağmurları yağınca çok şaşırmıştım.

Bugün de öyle şaşkınım işte... Öyle üzgün ve ciğeri kavruk haldeyim!

Haddi aştım amma hiç büyümedim galiba, büyümek de istemiyorum!

Medya meydanlarında saçma sapan bir sözleşme üzerinden birbirlerine tahkir ve tekfir damlacıkları savuran abilerimizi ablalarımızı gördükçe, münazara sonrasında yalnız yakalandığım o sınıfa geri dönüyor, o sidikli, sıracalı, şaplak ve şaşkın oğlana sarılıyorum. Arabam olsa, evinin olduğu yeri, ismini vererek pasaj yapmamış olsalar, Kırıkkale'ye gider, Feramûş Dede'nin önünde diz çökerek içimi çeke çeke ağlamak isterdim.

Fakat dün bir yazı düştü önüme. Lacivert Dergi'de Fatmanur Altun'un kaleme aldığı “Bu Toprakların Modeli: Rızaya Dayalı Aile” başlıklı bir yazı. Modernlik öncesi ailenin tutkalı olduğunu öne sürdüğü Rıza kavramı üzerinde duruyor Fatmanur Altun.

Lütfen üşenmeyin Lacivert Dergi'nin http://www.lacivertdergi.com/dosya/2019/10/22/bu-topraklarin-modeli-rizaya-dayali-aile adresine tıklayın ve okuyun!

Çünkü ağlamaklı çocuk ruhuma ilaç gibi geldi o yazı. Bir türkü çığırmak geldi içimden, çıkıp avaz avaz bağırmak istedim:

“Rızasız bahçanın gülü derilmez

Salyalı ağızlarla sulhe varılmaz”

Yazı; siz Türklerin tabiriyle fazla nostaljik, romantik, ütopik falan gelebilir belki ama Fatmanur Altun'un hatırlattığı kavram o kadar önemli ki; bütün tartışmaları, çekişmeleri, çemkirmeleri bırakıp sadece bu kavram üzerinde düşünsek, konuşsak, yazıp çizsek belki hayatımızın en hayırlı eylemini gerçekleştirmiş oluruz.

Kültürümüzde, mayamızda, özümüzde mevcut olup da hayatımızdan çıkarıp sadece Pir Sultan Abdal nefesine, Neşet Ertaş havasına terk ettiğimiz Rıza kavramı, evrenin yaratılışından başlayarak her oluşumun başlangıç ilkesi çünkü.

Yıllardır çevresinde tavaf edip duruyorum, birazcık anlayabilmek için, bütün okumalarımı, dinlemelerimi benim için Kâbe hükmündeki o kavramın kapısından içeri girebilme gayesiyle yapıyorum.

Umarım Fatmanur Altun, sadece aile üzerinden hatırlatmakla kalmaz, Rıza kavramına dair düşüncelerini bütün yönleriyle paylaşmaya devam eder.

Aliya İzzetbegoviç merhumun Doğu ve Batı Arasında İslam kitabının son paragrafında Allah'a iman ile eş tuttuğu Rıza kavramına dair düşündüklerimi ben de elden geldiğince paylaşmaya çalışacağım.

Bu nedenle; bir önceki yazımı unutun gitsin.

Nizanın ikrah tezgahında istifra etmek üzere iken, özlediğim sohbetlere benzer bir sofra yazarak Rıza lokması ikram eden Fatmanur Altun kardeşime teşekkür ediyorum.

Canıma can kattı, sağ olsun!

Mutluyum Leylâ!

06.08.2020 14:48

Ayasofya açılışı, ilk Cuma, kılıçlı hutbe, vakıf laneti, pandemi, Kurban Bayramı, yine kılıç, yine hutbe, yine pandemi, tatil, deniz, kum, yine pandemi, İstanbul Sözleşmesi, KADEM, LGBT, TÜGVA, TÜRGEV, Abdurrahman Dilipak, Odatv, Yusuf Kaplan.. falan filan feşmekan derken son bir hafta içinde herkese bir kulp takıp da kendi gözündeki merteği görmeyen fertlerden oluşan bir Niza Toplumu nasıl olur dünyaya gösterdik.

Sebep?

Çünkü, herkesin ayranı baldan tatlı.

Böyle bir toplumda; vergilendirilmiş kazanç başkaları için kutsaldır.

Böyle bir toplumda; benim inancımın yükümlülüklerinden başkaları sorumludur, benim düşüncem ve zevkim herkesi bağlar. 

Böyle bir toplumda; herkes her şeyi bilir, herkes herkesi suçlar, sorgular, yargılar, herkes ancak başkasından hesap sorucudur.

Böyle bir toplumun istisnası yoktur çünkü;  herkes beyazdır, herkes kara!

Kum fırtınası ortasında kimsenin omzuna toz konmayan kerameti kendinden menkul mucizevi bir toplumuz vesselam.

En düşünürümüz bile aptallara aptallığın ne kadar aptalca olduğunu anlatıp durur yıllarca,  şarkılarımızda bile hayat “nerden baksan anlamsız, nerden baksan ahmakça”dır.

Bir zamanlar “Tanrım beni baştan yarat!” diye yalvarırdık, artık Tanrı'yı baştan yaratıyoruz her gün!

Hangi ara böyle olduk biz?

Islak zemine yatırılmış saman kağıdı gibiyiz, neremizden tutsalar parçalanıyoruz.

Aşırı sıcak havayla gelen sert poyrazda tutulan boynumu bahane ediyorum yazmamak için bir haftadır, fakat işin gerçeği o ıslak kağıdın neresinden başlayacağımı bilmiyorum, nereye dokunsa kalem ucu, o yeri yırtacak, parçalayacak, yok edecek çünkü.

Kırk yıl gazetecilik, yazarlık, televizyonculuk yapıp, yönetim ve siyaset sahasında da bir süre bulunduktan sonra, olan biten her şeyde bir arka plan okuyor, her cümlenin sözcüğünde gizli yüzler görüyor, her şakanın tebessümünde domuz dişlerinin parladığını farkediyorsunuz.

Arka planda kan gövdeyi götürüyor çünkü, suratlar paramparça ediliyor, gülerek dişliyor herkes birbirini.

Hangi birini yazacaksınız?

Yukardan bakınca temiz eller, çeviriyorsunuz bir avuç bataklığa dönüşüyor.

Ne yazsanız göz bayacak, ne yapsanız bir yangının külünü yeniden yakıp geçeceksiniz, öyle görünüyor.

Yazmak ikramdı eskiden, misafir gelince önce sofra yazılır, Allah ne verdiyse ikram edilirdi.

Yazmak ikrah oldu şimdi, sofra yazmıyor, tezgah kuruyor, porselen döşüyor, kurum satıyoruz.

O yüzden boynumu meşe odununa çeviren poyraza şükrediyorum bir haftadır, bahanem oldu benim,

yazmak istemedim.

Her lokmada kusacağınızı bilerek hangi sofraya oturabilirsiniz ki?

 

Üzgünüm Leylâ!

 

04.08.2020 14:24

Ayasofya, müzelik olmaktan çıkartılıp yeniden mabed hüviyetine kavuştu. Her kafadan bir ses çıkıyor şimdi. Çıkar, kafadır bu, normaldir, o kafada iki göz iki kulak ve bir ağız vardır, iki kulak farkı duymaz, iki göz farkı görmez ise, ağzı olan konuşur durur, beşerin bilindik hâlidir, geçer.

Bu köşede ve sosyal medyada yazdıklarımı takip edenler fark etmiş olmalılar; Ayasofya meselesinde 1934'ten beri müze olarak kullanılan o 15 asırlık yapının aslî hüviyetinin mabed oluşuna vurgu yaptım hep. Ayasofya'nın asli hüviyetinin cami olduğunu yazanlar, söyleyen oldu ama bu yanlış bir hükümdü.

Tıpkı Ayasofya'nın 1453 fethinin öncesinde kilise olduğunu söyleyerek “Aslı kiliseydi, kilise yapılsın” diyenlerin hükmü kadar yanlış. Kilise yapılmadan önce de bir pagan tapınağı idi o yapı, din değiştiren imparator, o pagan tapınağını yeni inancının bir gereği olarak Tek Tanrı'ya ibadet edilmek üzere kiliseye çevirmişti. En geriye gidilecekse şayet, kilise de değil yeniden pagan tapınağı olarak açmak gerekirdi.

Ayasofya'nın asli hüviyeti; bir mabed oluşudur, insanın sorumluluğu bir mabedi ancak bir mabed olarak korumak ve yaşatmaktır. İnsanın en eski inançlarından biri, mabedlerin asli hüviyetine dokunanın lanete uğrayacağına dair inançtır. Nitekim Latin Katolikler, 1204 yılında Papa'nın emriyle çıktıkları 4. Haçlı Yürüyüşünde Ortodoks dünyanın başkenti olan İstanbul'u işgal ederek Ayasofya Kilisesi içinde yağma yapıp, rahibelere mabed içinde tecavüz edip türlü rezillikler işlediklerinde, bütün Ortodoks Hristiyanlar, Katolik Hristiyanların lanetlendiklerini ve mutlaka Tanrı tarafından cezalandırılacaklarına inanmışlardı. Bizans din adamlarının “Ayasofya'da Papa'nın külahını görmektense, Osmanlı sarığını görmeyi tercih ederim” demelerinin altındaki gizli lanetin sebebi buydu.

Bu kadim inancın bugünkü hukukta da yeri vardır; bir mabed yansa, yıkılsa, yerle bir edilse dahi, yerine ancak yeni bir mabed yapılabilir. Anadolu'daki çoğu kilise ve manastırların ve fetih sembolü olan camilerin tarihlerine baktığınızda ya Kameri yahut Şemsi tapınağı olduğunu görürsünüz. Bosna Hersek'te Sırp Çetniklerin yahut Hırvat Ustaşaların yani faşistlerin son temel taşına kadar yıktıkları camilerin otopark haline getirilmiş arsaları tek tek tespit edilip eskisine uygun yeni camiler inşa ediliyor bugün. Aslolan budur; mabedin arsası üstüne otopark bile yapamazsınız, yaparsanız lanetlenirsiniz. Kadim inanç budur.

İslam düşünce ve inanç dünyasında bütün yeryüzü mescittir, çünkü hakikatte asıl mabed İnsan'dır. İnsan nerede ise, mabed orasıdır. O nedenle insan, önce insana hizmet etmelidir, insana saygı duymalıdır. İnsana saygı duymayan lanetlenir. O nedenle; insan insanın hem mabedi hem lanetidir.

Burada laf uzar gider, sözün özünü merak eden Yunus Emre Divanı'nı açıp baksın, bir mısra ile her şeyi anlatır o.

Demem o ki; mabed olarak inşa edilmiş bütün mimari yapılar, Allah'ın değil, İnsan'ın sembolüdür. O sembol yapıları yaşatmak için ecdad genellikle vakıflar kurmuş, o vakıflara akar olacak başka yapılar oluşturmuş, arsalar, araziler bağışlamış ve yağmalanma ihtimaline karşı da vakıf senedine azıcık vicdanı olanları dehşete düşürecek lanet uyarısı koydurmuş. O lanet vakfın asli amacı dışında kullanılması, suistimal edilmesi, yağmalanması, çarçur edilmesi ihtimaline karşıdır. Çünkü vakıf insana hizmet içindir, aksi insanın suistimal edilmesi, yağmalanması, çarçur edilmesi demektir.

Bu noktadan bakıldığında, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş'ın Ayasofya Camii minberindeki Cuma Hutbesi'nde söylediği şu sözler çok özel bir anlam kazanır:

“Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar. Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar” 

Bu bir lanet okuma değil, yukarda bahsettiğim kadim bir inancın hatırlatılmasıdır.

Kimse kusura bakmasın, bu sözlerle Diyanet İşleri Başkanı'nın Atatürk'e atıfta bulunarak üstü örtülü şekilde, yani takiyye yaparak lanet okuduğu anlamını çıkaran, bu çıkarsama ile açıktan isyan eden yahut gizliden sevinen her kim varsa ahmaktır.

Hutbeyi televizyonda canlı olarak dinledim. Bu sözleri duyduğumda içimde uyanan ilk düşünce şu oldu:

“Diyanet İşleri Başkanı fırsatı yakalamış vakıf yağmacılarına Ayasofya minberinden tokat atıp kulak çekiyor!”

Hadi gelin bu sözleri üstümüze almadan, ideolojik ahmaklıkla Atatürk'e atfedip öyle okuyalım, bakalım hangi sorular ve cevaplar ortaya çıkıyor:

Atatürk; Ayasofya Vakfı'na dokundu mu?

Hayır, aksine 1934'teki müze kararından hemen önce o vakfı Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına tescil ettirip tapu senedini çıkardı. Böylece ilerde türlü bahanelerle Ayasofya Vakfı mallarının çarçur edilmesinin önüne geçti. Tapu Senedine “Ayasofya-yı Kebîr Camii Şerifi” ibaresini koyarak, Fatih Sultan Mehmed'in vakfiyesindeki şartı tescil ettirmiş, vakıf sahibinin vasiyetinin ve yapının vasfını da altını çizip sabitlemiş oldu. Vakfedenin şartını çiğnemedi, adeta baş üstüne taşıdı.

Bu tescilden bir kaç yıl sonra Ayasofya'nın Müze yapılmasına dair Bakanlar Kurulu Kararının, bu tapu senedi karsısında kalıcı hiç bir hükmü olamaz.  O tapu senedi varken verilecek her hüküm geçici olmaya mahkumdur. O karar basit bir yargı kararıyla bozulabilir. Akıbet olan da budur.

Müze kararı geçici bir karardı evet. Şayet öyle olmasaydı öncesinde vakıf tescil edilmez, Ayasofya'nın cami vasfı tanınmaz yahut tapu senedi hatta Fatih vakfiyesi yok edilir, akla gelebilecek her şey yapılırdı. Yapılabilirdi Atatürk isteseydi.

Kaldı ki Ayasofya'nın müze olmasına dair kararda Atatürk'ün dahli ve rızası var mıydı yok muydu, karar altındaki imza ona mı aitti, sahte miydi meselesi bugün de tartışmalı bir konudur. Diyelim ki karar ve imza ona aittir; vakıf sahibinin laneti Atatürk'ü yakar mı?

Siz cevap verin;

Def-i belâ niyeti ile yapılan bir eylem ne kadar yakar bir insanı? Hele ki o insan sadece kendisinden değil, yıkılmış bir imparatorluğun geride bıraktığı yaralar içinde neredeyse tükenmiş bir toplumdan sorumlu bir yönetici ise? Siz olsanız yerinde ne yapardınız? Yahut Tayyip Erdoğan olsaydı ne yapardı?

Tayyip Erdoğan'ın zamansız kışkırtmalara karşı “Ayasofya'yı açarsak şunlar şunlar olur, önce şu Sultanahmet Camii'ni doldurun” deyişinin üzerinden kaç yıl geçti? Sayın, hesab edin, sonra ne yapardı ne yapmazdı tahmin etmeye çalışın.

Velhasılı kelam...

Bendeniz derim ki; Diyanet İşleri Başkanı'nın Ayasofya hutbesindeki o sözleri dünle değil bugün ve yarınla alakalı sözlerdir ve hepimiz için dehşetli bir uyarıdır.

Bugün; miras yoluyla atalarından devraldığı vakıf mallarını çarçur eden kaç kişi vardır sizce? Çok değil mi? Var öyle benim tanıdığım insanlar. Dedesinden kalma tekke vakfına ait arsaları, arazileri bozuk para gibi harcayıp hem lanet okuya okuya yaşayan hem perişan ölümlerinin ardından lanet okuna okuna anılan çok insan tanıyorum. 

Kendi kurduğu vakfı amacından saptırıp aile şirketine dönüştüren, holdingleştiren, hem vergiden kaçan hem vakıf üzerinden devlet hazinesine ve varlıklarına çöken hiç mi tanıdığınız yok? Yahut buna dair hiç mi haberler okumuyorsunuz?

Kaldı ki bugün inanç temelleri üzerine yükseltilmiş vakıflara dair spekülatif haberlerin ardı arkası gelmiyor ve neredeyse vakıf kavramı toplumsal bir yaranın, çürümenin ve kokuşmanın kaynağına dönüşmek üzere. Neredeyse. Allah korusun!

Dolayısıyla, o hutbedeki ikazı kendime uyarı aldım ve içim titredi:

“Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar. Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar” 

Bu sözleri dinleyen; bugünü bırakıp düne mal ederek öfkelenen yahut gizlice sevinen bence ahmaktır.

Bu sözleri söyleyen; bugüne bakmayıp dünü kastederek söylemiş ise şayet, yani takiyye yapmış ise o da diğerleri gibidir.

O halde, kimsenin kimseye diyecek sözü, bakacak yüzü kalmaz!

Sahi biz o kadar aptal bir toplum muyuz gerçekten?

Sen söyle Leylâ!

25.07.2020 19:05

Evet tuhaf bir başlık. İlgi çeksin için değil. Çünkü o bir soru aslında. Size başlıktan daha tuhaf, alakasız, saçma gelebilecek bir soru:

“Üniversite öğrencisi 27 yaşında genç bir kadını öldürüp cesedini bir bidonda yakarak üstüne beton dökmek mi daha korkunçtur; vahşice katledilen o kadının internet haberlerinde bir cümle bir fotoğraf yöntemiyle pornografi nesnesine dönüştürülmesi mi?”

Düşünün bakalım; ölçün, tartın, muhakemeye vurun, gönül aynanıza tutun; insanlık adına, toplum adına, gelecek adına hangisi daha endişe verici, tedirgin edici, umut kırıcı ve tiksindiricidir?

Siz ilkini tartışabilirsiniz; yıllar ve ülkeler kıyaslamaları yapar, istatistikler yayınlar, açık oturumlar, konferanslar, eylemler, yürüyüşler düzenleyebilir,kanunlar, yönetmelikler, tebliğler yayınlayabilirsiniz.

Yapmalısınız da. Tatışmalı, düzenlemeli ve yayınlamalısınız.

Bir şey yapmış olmanın rahatlığını yaşamalısınız hiç değilse.

O hiç kısmı var ya!

Hiç!

Bendeniz orada dehşetten, korkudan, endişeden, tedirginlikten geberiyorum!

Çünkü baştaki sorunun ilk kısmına dair hiç değilse bir şeyler yapılıyorken, ikinci kısmıyla ilgili hiç bir şey yapılmayacak olması hatta hiç düşünülmeyecek olması çok daha vahim ve vahşi geliyor bana.

Şımarık, zengin bir sapığın reddedildiği an şiddete dönüşen kişisel şehvetinin kurbanı olan o genç kadının arşiv fotoğraflarından internet bakarlarının göz şehveti için her biri bir tık değerinde galeriler oluşturmanın  ticari şehveti nasıl bir toplu kıyımdır, ne tür bir öz kırımdır düşünsenize!

Hangisi daha vahşi, hangisi daha sapıkça ve ahlaksız?

Bir kadın yok edildi.

Katili yakalandı, itiraf etti, tutuklandı, yargılanacak ve hakkında verilecek en ağır hüküm işlediği suçun gerçek cezası olmayacak.

Belki ağırlaştırılmış müebbed hapse mahkum olacak, şayet gelecekte bir hükümet oy beklentisiyle af çıkarıp salıvermez ise ömrünü hapisanede geçirecek, cezaevinden mezara gidecek.

Zindan da olsa, mezar da olsa, o katilin yatacak bir yeri olacak hiç değilse!

O hiç kısmı var ya!

Hiç!

Tüylerimi diken diken eden asıl o hiç işte!

Öldürülüp bir bidona konularak yakılan ve üstüne  beton dökülen o genç kadının hatırası üzerinden bir cümle bir fotoğraf yöntemiyle bakar sayısı artırıp, internet sitesine giriş istatistiğini yükselterek para kazanmaya çalışan gazeteci sıfatlı pornografi tüccarlarına hiç bir merci suç isnad etmeyecek, yargılamayacak, tutuklamayacak ve...

Yatacak yeri olmayacak hiç birinin!

 

Üzgünüm Leylâ!

Çok üzgünüm!

22.07.2020 10:30

Kalem işinde en sevmediğim mesele, duygularım tavan yapmışken yazı başına oturmaktır.

Öyle bir hâl üzere iken yazdıklarımın gerçek fikirlerimi yansıtmayacağı gibi okuyanı da yanıltacağını düşünürüm. Duygularla düşünceyi bulandırmayı değil, düşüncelerle duyguları uyandırmayı tercih ederim.

Hakikat pırıltısı taşıyan bir düşünce gediğine oturan taş gibidir, anı yakalar, aksi halde zamanın çarkı yalpalayacak, bütün saatler yanlış zamanı gösterecektir.

Bugün de öyle bir hâldeyim. 15 Temmuz gecesi köprü üzerinde direnen can kardeşim Ümit'in “Erol abi kucağımda şu an, vurdular abi!” sözüyle kapıldığım duygusal girdap her yıldönümünde yeniden çeker beni, kendimi o girdaptan çekip alamam bir süre.

O sebeple yazmayacaktım bugün, kararlıydım. 

Ta ki Sözcü Gazetesi'nde Emin Çölaşan'ın “Bugün içimden yazmak gelmedi” başlıklı yazısını görene dek.

Şöyle yazmış Çölaşan:

“Sevgili okurlarım, günlük yazı yazmak bizim görevimiz...

Ancak yazı yazmadan önce konuyu yakalayacak, kafanızda oluşturacak ve bilgisayarın tuşlarına basmaya sonra başlayacaksınız.

En önemlisi her şey, içinizden gelmeli.

Dün epeyce düşündüm...

Bugün 15 Temmuz.

Acaba ne yazabilirdim...

Kendimi zorladım, uzun uzun düşündüm...

Ve anladım ki içimden yazı yazmak gelmiyor.

Böyle olunca zorlama yapmak mümkün değil.

Ve yazamadım.”

Emin Çölaşan ile ne hayat tarzımız, ne siyasi görüşümüz, ne inancımız ne de gazeteciliğe bakışımız bir değildir. Dolayısıyla 15 Temmuz konusunda benzer duyguları taşımamız bir söz konusu olamaz. Fakat sevdiğim bir yanı vardır; onun nerede durduğunu bilirsiniz. Oynamaz, artistlik yapmaz. Neyse odur.

Yazıyı okuyunca hemen bilgisayarı çektim önüme, “O yazmıyorsa ben yazmak zorundayım” diye düşündüm.

Bazıları hatırlamak bile istemiyor, unutmak istiyorsa 15 Temmuz'u, ben unutmamalıyım, unutturmamalıyım.

Unutursam ölürüm!

Bu minvalde bir şeyler de karalamıştım zaten Twitter meydanına. Hatırlamaya dair hatırlatmalar yapmıştım.

“Tarihsiz toplum, talihsiz toplumdur!”diye başlamıştım.

Anadolu Aydınlatma Vakfı kurucusu sevgili Metin Bobaroğlu söylemişti bu sözü.

Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu da Ketebe tarafından yeniden yayınlanan kitaplarında tarih bilincine çok sık vurgu yapar, Sözün Eşiğinde kitabının son makalesinde “Şuur maziyle kâimdir” der. Onunla devam etmiştim.

Ve en çarpıcı söz, acının en derin tecrübesinden, Aliya İzzetbegoviç'ten geliyordu, anmadan geçemezdim:

“Unutma, unutulan soykırım tekrarlanır!”

İşte bu yüzden 15 Temmuz'a dair yaşanmışlığı unutmak zaten mümkün olmasa da unutturmamak için kendimi yazmaya zorlamalıydım.

15 Temmuz üzerine yazmak, unutturulmak istenen bütün değerlere hakkını teslim etmek demekti çünkü.

O hakkaniyetsizliği yapamazdım.

Bobaroğlu doğru söylüyordu; tarihsizlik talihsizlikti.

Fazlıoğlu ise; tarihsizliğin yıkıcılığına, acının ise önemine dikkat çekiyor ve şöyle diyordu:

“Sömürgeci kapitalist güçlerin en çok düşman oldukları ve en çok dikkat ettikleri şey tarih bilincidir (...)işgal ettikleri topraklarda yaptıkları ilk iş, o topraklarda yaşayan halkların tarih tasavvurunu ve bilincini değiştirmektir. (...) Onları, kendilerini hatırlatacak anılardan, maddi ve manevi işaret ve sembollerden arındırmışlar, sömürgecilere itiraz hakkı tanıyacak bir tarihi bilinçle muhatab olmaktan alıkoyacak her türlü tedbiri almışlar; kısaca insanların kendilerini hatırlamalarına neden olacak tüm aynaları kırmışlardır. Bu eylemi; güçlü tarihe sahip ülkelerde bizzat kendileri değil işbirlikçileri eliyle gerçekleştirmişlerdir.”

“Tarihsizliğin en önemli belirtisi, en geniş anlamıyla aldırmazlıktır; sömürgeciliğin istediği de budur. Bugün maddi ve manevi, birikimimize yönelik sömürgeci kapitalist saldırıların verdiği ykım karşısında bırakın bir şey yapmayı, hüzünlenmeyen kişi aldırmaz kişidir. Hiçbir şey yapamayan en azından hüzünlenmelidir; çünkü hüzün insanı diri tutar; kişiye güç verir; niçin yaşadığını, yaşaması gerektiğini hatırlatır; böylece kişi yalnızca bağımsızlık değil özgürlük de talep eder; özgürlük ise kişinin özü ile ilişkili maddi manevi sembollerinde cisimleşir ve kişinin özünü gürleştirir. Hepsinden önemlisi, hüzünlenen, acı çeken kişi ilk elde kendine hoş gelen ancak neticede sömürgeci kapitalist güçleri besleyecek tarih tasavvurlarından uzak durur. Acı, hüzün, erginlik sebebidir; acı çeken, hüzünlenen erginleşir. Acılar zekâyı biler; hüzün duyguları derinleştirir. Bundan dolayıdır ki, bir milleti millet yapan, sevinçler değil acılardır, zaferler değil mağlubiyetlerdir.” (Kendini Aramak, s:121-122)

Başka söze gerek var mı?

O halde aynaları kırmanın alemi yok!

Kırılsak da geçmeli o aynaların içinden; kelâm unutulmamalı, kalem unutturmamalı!

Kanımız kurusun unutursak!

Şahit ol Leylâ!

15.07.2020 15:41

 

“Srebrenica’da kaybettiğim ailemi, Mardin’de bulduğumu düşünürüm çoğu zaman!” diyordu Ali.

“Mardin’in bu kargaşa, karmaşa ve keşmekeş içinde bile, bir arada yaşayabilmeyi başaran şuurunun birazı, eski Yugoslavya’da olsaydı, merhum Alija İzetbegović’in parçalanmamak için verdiği mücadele biraz destek bulabilseydi, belki şu an Yugoslavya Avrupa’nın en güçlü, en büyük ülkesi olacaktı. Almanya, İngiltere, Amerika ve Rusya’nın kışkırtmalarıyla, o şuuru kainat çapında bir aptallıkla yok ettiler ve bir avuç toz gibi dağılıverdiler. Coğrafya kaderdir diyorlardı değil mi? Kader, insanın kendisi aslında Josef. Coğrafya insanın değil, insan coğrafyanın kaderi. Ve burada anladım ki; şuurun kadar büyüksün, ülken de, sen de!”

 ***

Mardin'de yazdığım Abbara – Bir Umudun Masalı adlı romanımdan Şuur faslına ait bir metinle başlayayım istedim.

Srebrenica soykırımının yıldönümünde, Ayasofya'nın yeniden cami olarak açılması kararının hemen ertesinde, duygular tavan yapmış, kafalar ve gönüller Çarşamba Pazarı'na dönmüşken, romanın kurgu karakteri Amerikalı Josef'in köklerini aramak için geldiği Mardin'de, kendisine arkadaşlık eden polis memuru Boşnak Ali'nin sözleri yadıma düştü.

Srebrenica soykırımı Bosna Hersek'te, Avrupa'nın tam ortasında işlenmiş, Batı ülkeleri soykırımı seyretmekle yetinmemiş tarihin en alçakça soykırımına örtülü destek vererek bu insanlık suçuna ortak olmuşlardı.

Birkaç gün önce TRT World televizyonu soykırımın baş sorumlusu Slobodan Milosevic'in yargılanıp mahkum olduğu davanın başsavcısı ile söyleşi yaparak, bu suç ortaklığının sebebini onun ağzından yayınladı:

“Batı; Avrupa'nın yüreğinde bir müslüman ülke istemedi!”

Sonuç ne kadar ağır, kanlı, korkunç olsa da sebep bu kadar basit. Batı vicdanında titremeye yol açmayacak kadar basit. Çünkü bu basitliğin Batı zihin dünyasında sağlam kökleri var. Felsefe tarihine dair kitaplar devirmenize gerek yok; Youtube'dan Dücane Cündioğlu'nun kanalına girer, Aristo'ya göre İnsan kavramına dair videoyu açıp dinlerseniz, Cündioğlu “İnsan ne değildir?” sorusu üzerinden pek güzel anlatır.

“İnsan; çocuk değildir, kadın değildir, köle değildir, barbar değildir...” diye sıralar.

İnsan; barbar yani yabancı değildir! Zurnanın zırt dediği yer burası!

Aristo döneminin Yunanlı olmayan yabancısı, bugün Batılı  olmayan anlamına geliyor, insansı görünüme sahip olan ama insan olmayan yaratık kabul ediliyor. Tarih boyunca Batı sömürgeciliğinin ve işlediği doğrudan yahut dolaylı bütün soykırımların Avrupalı vicdanında en küçük bir titremeye yol açmamasının kökleri bu antik zihniyettedir. Batılı olmayan insan değildir, o halde öldürülebilir, sömürülebilir, işkence edilebilir, kobay olarak kullanılabilir. Korona Virüs için aşı çalışmalarında, daha önce olduğu gibi Afrikalılar üzerinde deneyler yapılabilir mesela.

“Batı, Avrupa'nın kalbinde bir müslüman ülke istemedi” ise müslüman Boşnak soyunun yok edilmesi onlar için üzülmeye değer bir konu değildir.

Bu zihniyet yüzyıllar önce Katolik olmayan Hristiyanları da “barbar” diye nitelemiş, Haçlı orduları önce Boşnakların da aralarında olduğu Bogomillerden başlayarak Balkanlar'dan Mezopotamya'ya kadar Ortodoks Hristiyanları katletmişlerdi. Türkçesi de yayınlanmış olan 4. Haçlı Seferi Kronikleri'ni okursanız, Katolik Avrupalıların 1402'de İstanbul'da nasıl katliam yaptıkları, Ayasofya içinde ne tür rezillikler işlediklerini; ortodoks rahibelere tecavüz ederek öldürdüklerini ve mabedi nasıl yağmaladıklarını şahitlerinden öğrenirsiniz.

Bugünkü Papa'nın “Ayasofya'yı düşündükçe yüreğim acıyor” sözünün temelinde, Ayasofya'nın Müze statüsünden çıkarılıp tekrar Mabed statüsüne kavuşturulmasına isyanın acısı vardır. Çünkü onlar; bırakın camileri mescitleri,  Katolik olmayan ve Papa'yı kutsal kabul etmeyen hiç bir Hristiyan kilisesini mabed olarak görmezler. Şayet bugün Ayasofya, cami değil ortodoks kilisesi olarak açılsa idi, Papa zahiren sevinmiş görünse de yüreğinin derinliklerinde çok daha büyük bir acı yaşardı. Şundan emin olun ki o zihniyet için hâlâ kendi inancından olmayan hiç bir kişi insan değildir, hiç bir yapı mabed değildir.

Çünkü onlar Ayasofya'nın asli hüviyetini tanımazlar.

Ayasofya'nın asli hüviyeti, Danıştay'ın müze sıfatının iptaline dair kararından sonra yapılan bir takım yanlış açıklamalarda olduğu gibi yeniden cami olması değil, bir mabed, tapınak, ibadethane olmasıdır. Asli hüviyet budur. Kilise, manastır, havra yahut cami olması ikincil meseledir.

Bizim irfan öğretimize göre asli hüviyetimizin “insan” oluşu gibi... Bu nedenle bizim irfanımızda öteki yahut yabancı diye bir şey yok ve hepimiz insan kimliğimizle özde biriz. Kaldı ki hakiki mabed de odur; İnsan!

Ayasofya'ya dair Danıştay kararı ile Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi üzerine yazılıp çizilenlere bakıyorum kaç gündür. Asli hüviyet meselesinde en güzel, yalın, anlaşılır şeyler söyleyen kişi, kimse kusur bakmasın ama ilmi ve makamıyla temayüz etmişler arasından değil, popüler müzik dünyasından çıktı. Bir zamanlar ortalığı kasıp kavuran Delikanlım şarkısı ve fırtınalı hayatı ile popüler müziğin deli kızı kabul edilen Yıldız Tilbe çıktı, Twitter'da en delikanlı tweetleri attı ve şöyle yazdı:

“Ayasofya Bizansta iken , Allahın evi olan ibadethane idi . Bizans yıkılınca Fatih orayı yine Allahın evi olan ibadethane olarak devam ettirdi, Ayasofya ibadethanedir her dinde, bizde Camiidir”

Bu da bu kadar basit!

İmla hatalarına rağmen mantığı son derece yerinde olan bu kısacık metin her şeyi özetliyor aslında.

Son Ayasofya kararının dini değil bir siyasi mesele olduğu... Fatih'in bir müslüman olarak değil İmparator hatta yeni Roma İmparatoru olarak Ayasofya'yı şahsi vakfı haline dönüştürdüğü... O yapının inanç noktasında asli hüviyetinin mabed/tapınak/ibadethane, asıl sahibinin ise Allah olduğu...

Ne ararsan var o kısacık mesajda.

Şuur böyle bir şey işte! Nereden, kimden, nasıl tecelli edeceği belli olmuyor.

Siyasi / ideolojik meseleleri din üzerinden, dini meseleleri siyaset / ideoloji üzerinden tartışıp biribirilerine hakaretler, küfürler, tehditler savuranların şuursuzluk haline bakınca, bu deli kanlı kız,  ismiyle müsemma bir yıldız gibi parlıyor gerçekten.

Attığı o tweetin Hac Suresi 40'ncı ayetini de Ayasofya üzerinden açıkladığının farkında mıdır bilmiyorum ama o deli gönlündeki şuur bunları söyletiyor işte.

Söyleyene değil söyletene bak!

Doğru söylüyor Josef'e Abbara'nın Boşnak Ali'si:

“Şuurun kadar büyüksün, ülken de sen de!”

Değil mi Leylâ!

13.07.2020 16:55

 

Şu İbrahim Kalın olmasa, Gonçarov'un Oblomov'u gibi kılımı kıpırdatacak rüzgârı bile keserim. Fakat adam içimdeki koca öküzü sürekli dürten bir üvendire. Hem de soyadı gibi kalın ama sivri bir üvendire Ne zaman vakit yok, nakit yok bahanesine sığınıp yatsam, ya televizyonda Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü sıfatıyla basın açıklaması gelir önüme yahut postacı kapıyı iki kere çalar İbrahim Kalın'ın son yayınlanan kitabını getirir.

“Hangi ara yazdın bunu üstad?”

Kalın'ın en çok muhatab olduğu soru olsa gerek.

İş yoğunluğunu tahmin edebiliyorum. Tayyip Erdoğan gibi bir yöneticiyle çalışmak bir anlamda evi barkı, çoluk çocuğu, özel ve güzel hayatı unutmak demek. Gecenin bir yarısı, hatta sabaha karşı telefon çalar, bilmem kaçıncı Rem'den fırlayıp açarsınız, fakat o horondan yeni çıkmış tipik Karadenizli tavrıyla sorar:

“Napıyorsun? Uyuyor musun?”

“Dalmak üzereydim” deyip zevahiri kurtarmaya çalışırsınız, yemez ama aldırmaz da.

“Şöyle bir mesele vardı, n'oldu o?”

O kadar öyle böyle mesele arasından şöyle bir meselenin hangisi olduğunu ilk on saniyede hatırlayabilirseniz ne âlâ, yoksa o size hatırlatır. Ne unutur, ne uyutur. “Keşke Sezai Karakoç'u hiç tanımasaymış, okumasaymış” diye geçirirsiniz içinizden, “her gece saat beş sularında sizi toplardamarlarınızın içinde bekleyen” biri ile çalışmak zordur çünkü, atar da yapamazsınız, ar damarınız çatlamamışsa.

Üzüm üzüme baka baka kararır, öyle bir çalışma düzenine ek olursanız, bir süre sonra o düzen sizi kendisine benzetir, son kitabınıza bakıp “Hangi ara yazdın bunu üstad?” hayreti, “Hangi ara nefes alıyorsun?” sorusu kadar saçma görünür.

İbrahim Kalın'a da öyle saçma geliyor galiba o sorular.

Nasıl çalıştığını bildiğim için yazarının soyismi ile müsemma Ben, Öteki ve Ötesi kitabını aldığımda bile sormadım ben o soruyu.

“Keşke soyadın İnce olaydı?” diye mesaj attım sadece.

Daha önce Türkiye'nin toplumsal muhayyilesi üzerine bir çalışma olan Akıl ve Erdem'i almış, fakat henüz bitirememiştim. Üstüne 568 sayfalık Ben, Öteki ve Ötesi geldi. İslam ve Batı İlişkileri Tarihine Giriş yazıyordu alt başlıkta. Girişi böyle ise çıkışı kimbilir nasıldır deyip, Akıl ve Erdem'i unuttum.

Üvendire hem kalın hem çok sivri idi, içimdeki Oblomov cinsi koca öküzü böğürte böğürte, neredeyse bütün satırlarının altını çizdirdi.

“Bundan sonraki kitabını lütfen satırları çizilmiş olarak bastır, uğraştırma beni!” dedim.

Güldü:

“Basıldı bile!” dedi.

Barbar, Modern ve Medeni kitabı, ben Mardin'de iken, Vali Mustafa Yaman'ın haset oklarıyla delik deşik edilmesine neden olan o benzersiz  Gençlik Merkezi'nde, lise ve üniversite öğrencileri ile birlikte Okur Yazar Atölyesi'nde Ben, Öteki ve Ötesi kitabını okurken yayımlandı. İçimdeki koca öküz öyle bir böğürüp sıçradı ki, ben bile şaşırdım, o acıyla çocuklara zulmedip iki kitabı bir arada okuttum.

Allah'tan Barbar Modern Medeni, hacim olarak Ben Öteki ve Ötesi'nin zeyli sayılırdı, içerek olarak da ilkini çok daha anlaşılır kılıyor, somutlaştırıyordu. Mardin'de bulamayıp, İstanbul kaçamağında aldığım, satır satır  çizip derkenarlar tuttuğum  Barbar, Modern ve Medeni kitabını, Okur Yazar Atölyesi'nin deli fişek öğrencisi Ayşegül aldı elimden, gıkımı çıkartamadım.

Mardin'in bir şehir romanı olan Abbara'ya katkısı çoktur bu iki kitabın. Hatta sevgili Mustafa Yaman'ın; “Bugün varız yarın yokuz, burada bir şeyler yapıyoruz ama yaptıklarımız biz gittikten sonra ne olacak, bozulacak mı, yıkılacak mı, kapanacak mı bilmiyoruz. Öyle bir şey yapalım ki, biz gittikten sonra da bozulmasına, yıkılmasına, yok edilmesine imkan olmasın. Gel bu şehrin bir romanını yaz!” teklifiyle doğan Abbara – Bir Umudun Masalı romanının temeli, Ben Öteki ve Ötesi kitabı zeminine atıldı desem abartmış sayılmam.

O nedenle roman bitince aldığım ilk yazıcı kopyasını, Cumhurbaşkanı ile birlikte Mardin'e geldiğinde İbrahim Kalın'a vermiştim. Eşimden sonra romanı ilk okuyan ve tebrik eden o oldu.

Bendeniz Pandemi bahanesiyle yeniden oturaduran içimdeki koca öküz yüzünden Abbara üstüne bir kitap konduramadım ama İbrahim Kalın, postacıyla sosyal mesafemi sıfırlatan Perde ve Mânâ kitabıyla koca öküzümü yeniden dürtükleyiverdi. Mânâyı örten akıl perdeleri bir nicedir kafamda dolanan düşünce kırıntılarına ilaç gibi geldi.

Şimdi bir heves; ilk ikisi Kafirun ve Sarı olan Alkımın Altından Kimse Geçemez serisinin sonuncusu olacak romanı çalışmaya başladım. Fakat biliyorum ki o bitmeden İbrahim Kalın yeni kitabını gönderecek.  Çünkü benimki bir heves, onunki son nefes.

Her nefesi son nefes sayarak çalışanın hızına yetişmek mümkün değil!

Allah sayılarını çoğaltsın, canımıza can katıyorlar zira!

İyi ki varsın Leylâ!

07.07.2020 14:31

Son sözü ilk söz yapayım da içim rahat etsin;

Bağ, bostan işiyle uğraşanlar bilir. Haşeratın çokluğu; bolluğun, bereketin işaretidir. Filizler gövdelenip, çiçeğe, meyveye durduğunda sümüklü böceğinden kırmızı karıncasına kadar çevrede ne kadar emirgen, kemirgen, sömürgen, götürgen varsa ortaya çıkıp bitkilere dadanır. Görünürde hiç hoş bir şey değildir ama bağa bostana saldıran haşerat ne kadar çoksa, mahsul de o kadar çok demektir.

O durumda sebzenin, meyvenin, çiçeğin ne yaptığına bir bakmak lazım. Önce bir dururlar, hareketsiz kalırlar ya çiçeklerini kapatırlar yahut yapraklara giden suyu keser, meyvenin gelişimini yavaşlatırlar. Ölü taklidi yapanı bile vardır. Bazı yapraklarını, dallarını gözden çıkarır, sarartıp kuruturlar, böylece hem saldırganları yanıltır hem de bostan sahibini saldırıdan haberdar ederler.

Yanisi şu ki; haşerat çoksa, telaş etme, berekettir, sakin ol!

Bağa bülbül dadandı diye dikenlerini uzatan gül gördün mü hiç?

Anlamışsınızdır, lafı şu sosyal medya meselesine getireceğim; “sosyal medyama dokunma”  diyeceğim.

Yoğunluktan farkedilmiyor yahut farkettirilmiyor olabilir ama  sosyal medya bağındaki haşeratın çokluğu da aynen bizim bahçedeki gibi bolluk ve bereketin işareti. Özellikle Corona Virüs darbesinin sokağa çıkma yasağı, sosyal medyayı bereketlendirdi, tabiatın kendine gelip temiz hava bol gıda ile dirilmesi gibi, toparlandı ve harika meyveler vermeye başladı.

Twitter hava gazı, orası ne bostan ne gülistan... Milletin gelip post it yapıştırıp gittiği ilan panosu gibi bir şey. Postlarının sağı solu kıllandırması, itlerinin kafa şişirip huylandırması, yola düzülmüş niyeti kavi olan kervanı yürümekten alıkoymaz. Üstünde çer çöpün de aktığı bir nehir orası, kimi yerlerde birikir, çoğalmış görünür ama su akar mecraını bulur, nehirde balıklar, twitterda alıklar o çerçöpten beslenir bir müddet ama ikisi de kalıcı değildir.

Sosyal medyanın bağı bostanı o nehrin iki yakasında, youtubeda, instagramda, skype, zoom vadilerinde. İlim, irfan, sanat, felsefe ne ararsan iyi, hoş ve güzel namına bu vadilerde çiçek açıyor, meyveye duruyor. Üstelik sessiz sedasız, öyle güzel işler yapılıyor ki hayran olmamak elde değil.

Sanmayın ki sosyal denilen her şey lay lay lom'dan ibaret!

Şimdi sorayım size; bir günde kaç kitap okuyabilirsiniz? İki, beş, on?

Bir avuç iyi niyetli ve gayretli insan sayesinde, o sosyal vadilerde yapılan canlı sohbetler, tartışmalar, sunumlar sayesinde binlerce insan her gün en az elli kitap okumuş kadar bilgi sahibi oluyor. Bilgilenmekle kalmıyor, sohbet adabını, tartışma usulünü, ilmin ağırlığını, felsefenin hayretini, dinin gayretini görüyor, duyuyor, anlıyor, hayretle hayran olmak nedir hissediyor!

Bunlar az şeyler midir?

Elin Robin Sharma'sı, Deepak Chopra'sı, Paolo Coelho'su, Zizek'i falanı feşmekanı buraya geliyor, konferans diye en ucuzu 500 dolara bilet satıp en fazla 2 saat üstelik dalga geçer gibi tereciye tere babından Mevlana anlatarak bir çuval parayla çekip gidiyor! Gelmesi para, kalması para, konuşması para, gitmesi para,  yediği içtiği yanına kar kalıyor, sana ödediği bir kuruş vergi yok ama saydıklarımın tamamı senin cebinden çıkıyor!

İyi mi?

Sendeki bir Dücane Cündioğlu'nu, bir İhsan Fazlıoğlu'nu sallasan yelek cebinden kaç Zizek düşer, bilmiyorsun!

Bir Kemal Sayar, bir Erol Göka kaç Robin Sharma, kaç Deepak Chopra eder, düşünmüyorsun!

İsteyen kızabilir hatta sövüp sayabilir bana, darılıp gücenmem ama bir Caner Taslaman'ı, Emre Dorman'ın, Mustafa Öztürk'ü, Mehmet Okuyan'ı elalemin şehinşahına değişmem!

Bütün bunları bir Sinan Canan'ın sebatkar gayreti ile insanların bir kuruş ödemeden, evinde yan gelip yata yata bedava dinlemek, Yunuslayın kendözünden haberdar olmak gibi bir nimete ulaştığını görmüyorsun!

“Namaz mı? Allah korusun!” diyen dünyanın en sevimli ateisti Sinan Dirlik'in Lefkoşa sıcağında terleye terleye, hiç bir görüşü, inancı, ideolojiyi ayırıp ötekileştirmeden yaptığı o leziz sohbetleri hangi biletle, kaç paraya, nereden dinlemek mümkün olabilir ki?

Ve üstelik bunların neredeyse tamamı kayda alınıp internete yerleştiriliyor ve olağanüstü bir veri, data, sesli ve görüntülü kütüphane oluşturuluyor.

Önemsiz bir miras mıdır?

Son bir örnek vereyim:

Sevgili dost Dr. Necdet Subaşı, çoğu akademisyenlerden oluşan yaklaşık 300 kişilik bir grup oluşturarak, iki günde bir en kısası 3 saat süren Karantina Sohbetleri  gerçekleştiriyor Zoom üzerinde. Her sohbette bir kişi kendi araştırma sahasına dair sunum yapıyor ve ortalama 100 kişi sunum sonrasında tartışıyor ve bu arada konuya dair kitaplar, makaleler, tezler paylaşıyor. Dün Prof. Dr. Fuat Aydın'ın Uzak Doğu Dinleri üzerine şahane bir sunumu oldu, yarın bu sohbetlerin 50'nci oturumu yapılacak, bir sonrakinde Karantina Sohbetleri'nin 100. günü tamamlanıp dalya denilecek.

Hangi belediye etkinliği başarabilir bunu?

Külliye'de açılan o muhteşem Millet Kütüphanesi, Prof. Dr. Fahrettin Altun koordinayonu ile böyle bir etkinliği yapabilir mi mesela?

Türkiye'nin bütün üniversitelerinden rektörlerin, dekanların, öğretim üyelerinin yanı sıra dünya üniversitelerindeki bilim insanlarını da bir araya getirerek sempozyum tadında böyle bir toplantıyı iki günde bir yapma gücü hangi kuruluşta vardır?

Bütün bu imkanı sosyal medyada bulabiliyorsunuz işte.

O medyaların burada temsilcilik açmayıp vergiden kaçmaları meselesinde devletin haklı olduğunu hiç kimse tartışamaz.

O meselede devlet sonuna kadar haklıdır, lâkin devletin buna dair refleksini, benim için hava gazı mesabesindeki Twitter Deresi'nde bir kaç itin küfürbazlığına endekslemesi de hiç hoş bir şey değildir.

Öfkeyle davranıp işin sosyal tarafına bakmadan medya çakallarına  “Küfür bahane/ Vergi şahane” diye manşet malzemesi vermenin ne alemi var?

En başta dedim; bağ ü bostanda haşeratın çokluğu berekete işarettir!

Bir gül dalından, bir domates fidesinden de mi öğrenemeyeceğiz hayatı?

Yapılacak 3 şey var; hadi biraz akademisyenimsi söyleyeyim; 3 S Teorisi uygularsın olur biter:

  1. a) Suhûlet
  2. b) Sükûnet
  3. c) Selâmet

Burada (a) + (b) = (c)'dir.

Haşerat mı saldırıyor; önce havayı ve kendini soğutmalısın ki tavada balık gibi oynayıp zıplamaya başlamayasın.

Suhûlet ile hareketsiz kalıp sakinleşmekte fayda var, çünkü öfkenin ateşi başa vurduğunda selâmetle karar vermek imkansız hale gelir.

Gerisini hukuk halleder zaten, o elde yeterli alet edevat var, telaşa mahal yok. Devlet devletliğini orada gösteriyor zaten, işin soylu olanı da budur!

Sosyal Medya'nın çok kirlenmiş  Medya sıfatına bakıp da Sosyal tarafına tırpan sallamanın gereği yok!

Çünkü o konuda zaten eksiğimiz çok!

Bırakın bir kaç gönüllü bağbân o kültürün bağına tohum ekmeye devam etsin, şairin dediği gibi “yeşermezse toprak utansın!” 

Sen bilirsin Leylâ!  

03.07.2020 15:32

Kırşehir'i geçip Ortaköy yönüne döndükten bir süre sonra Ulupınar kasabasına girmeden devam ederseniz karşınıza kayalardan oluşan muhteşem bir tepe çıkar. O tepenin zirvesinde Yunus Emre Türbesi bulunur.

Gerçekten kabir midir yoksa makam mıdır bilmiyorum. Yunus Emre'ye atfedilen 11 türbeden biri. Ancak devasa kaya kütlelerinden oluşan o tepeyi gördükten sonra  insan Yunus Emre'nin orada ölmese bile orada yaşadığını düşünüyor, “Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlam seni” diye başlayan mısraların o tepede doğmuş olabileceğini hissediyor.

İmkanı olan bulduğu fırsatı değerlendirip gitsin. Türbenin yanında küçük bir mescid, o mescidin biraz altında için oyulmuş bir kaya var. Bir insan başının rahatlıkla girebileceği oyuğa elinizi soktuğunuzda bir börke yahut derviş külahına benzediğini farkedeceksiniz. Kayanın önüne enlemesine geniş taşlar dizilmiş. O kayayı gördüğümde her ne hikmetse o taşlara uzanıp başımı oyuğun girişine yaslayarak yatmak istedim. “Burada yaz geceleri yıldızları seyrederek uyumak kimbilir nasıl bir keyiftir?” diye düşündüm. Sağıma döndüm ve o anda bir şey farkettim; bu kaya Yunus Emre'nin mânâ taşı olmalıydı, çünkü sağa döndüğünde tam olarak Kıble yönüne dönmüş oluyordu. Gözlerimi kapattım.

Hiçbir şey görmedim tabii..

Sağımdan solumdan geçen yerli yabancı turistler, önlerinde uzanmış başı kaya içinde bir adamın delirmiş olduğunu düşünmüş olmalılar.

Haklılar da.. Dümdüz Tanrı'nın sonsuzluk sırrını  sakladığı bozkırın tam ortasındaki bu kaya dağın zirvesinde tek başına yaşayan bir insan, bir süre sonra ya deli olacaktır yahut veli!

Bu ikisi arasında yaşayan gaflet mutluluğuna geri döndüm, az aşağıda sol tarafta kanadı kırık kuş çırpınışında bir kuru ağacın yanına gidip onunla kardeş oldum.

En aşağıda tepenin eteğinin bittiği noktada uzaktan bakınca fırına benzeyen önünde bayrak dalgalanan bir yapı vardı. Doğruluğuna itibar edilen rivayetlere göre; benim fırına benzettiğim, yakınına gidildiğinde kul yapısı mağarayı andıran tek göz odalı yapı Yunus Emre'nin çilehanesi idi. Kapısı yoktu. İçerde uzun süre yaşandığı islenmiş duvarlarından belliydi.

Denilir ki; Derviş Yunus o tepede yaşar, çilehanesinde halvete çekilir, aşk başa vurduğunda çarığını giyer 25 kilometre ötedeki Hacı Bektaş'a, 10 kilometre berideki Taptuk Emre'ye giderdi. Giderken yol üstündeki ağaçlardan alıç yiyerek karnını doyurur, yediği alıçların çekirdeğini de gömerdi. Yıllar böyle giderken o çekirdekler filizlenip gövdelenmiş, iki farklı istikamette alıçların rehberliğinde uzanan yollar oluşmuştu. Yöre halkı işte o yollara Yunus Yolu derlerdi.

Bu söylenceyi duyduğumda çok heyecanlanmış, Twitter'da “Keşke Orman Bakanlığı  ile Kültür Bakanlığı devreye girse de o yollara alıçlar dikilse Yunus Yolu yeniden açılsa, Kırşehir, Nevşehir, Aksaray belediyeleri de ortak bir Yunus Emre Aşk Festivali yapsalar, o yolların kenarlarına kıl çadırlar, namazgahlar, hanlar hamamlar inşa etseler ve insanlar semahlar, zikirler, semalar, ilahiler, türküler, şarkılar eşliğinde o tepeden Hacı Bektaş ve Tapduk Emre'ye Sevda Yürüyüşü yapsalar! Bu şehirlerin bulunduğu coğrafi böyle de belki Konya ve Eskişehir'i de kapsayacak şekilde Anadolu Gönül Havzası ilan edilse, ne güzel olur!” diye yazmıştım.

Kanada'nın bile tertiplediği Sufi Festivali gibi etkinlikler, belediye ve valiliklerin Bakanlık koordinasyonuyla bir araya gelmesi ile niçin bizde de yapılamasın?

Yanlış hatırlamıyorsam sadece o dönemin Nevşehir Belediye Başkanı aramış, bu düşüncele üzerine konuşmak istediğini söylemişti. Tanıdığım Kültür ve Turizm Bakanlarına da anlattım ama söylemde kaldı ve eyleme geçmedi.

Söylem benden, eylem sizden.

Kim yaparsa yapsın, ellerinden hararetle öpülür.

Benim bu meseleyi burada açmamın başka bir sebebi var.

Benim derdim sevda değil kavga!

Hocaların kavgası!
Hoca derken, sosyal medyada, yani twitter, facebook, instagram, whatsapp  gibi mecralarda yazarak, youtube, skype, zoom ve benzeri video meydanlarında yahut televizyonlarda konuşarak birbirleriyle kavga eden kimi hoca, kimi müftü, kimi prof, doç, dr ünvanlı akademisyen, kimi medrese mektep kaçkını tam zamanlı düşünürlerden söz ediyorum.

Aralarında modern, yani müsbet tesbit edilebilir deneysel bilimlerle uğraşanlar da var bu kavgacıların. Her birinin destekçisi, köstekçisi, oşşakçısı gani maşallah!

Bilim, Felsefe ve Din üzerine çok da öğretici şeyler anlatırken, sık sık ekran ayarları bozuluyor ve birbirlerine olmadık hakaretler, aşağılamalar, hatta iftiralar, suçlamalar savurup duruyorlar. Edeb meselesinden biraz nasibi olanlar işi zeka sorununa döküp aradan sıyrılmaya çalışıyor.

Kan gövdeyi götürüyor ama sorsanız hepsi hakikat yolcusu!

Öyle bir yol yürüyorlar ki; sayelerinde memleket 783 bin 562 kilometrekarelik adam harcama makinasına dönüşmüş vaziyette. O yolun kenarında ne kadar dükkan, mağaza varsa vitrinlerini indire indire yürüyorlar.

Biz nasipsizler ise; gözümüz, gönlümüz cam kırıklarıyla kan çanağı halde bu manzaraya bakıp cehaletimize şükrediyoruz.

Buna rağmen, bendeniz bir edepsizlik yapıp, cehl-i mürekkeb cesaretiyle bu hacegan efendilerimize bir soru sormak istiyorum;

İşittim ki; bütün dünyayı dize getiren o dehşetli Corona Virüsünün yeryüzündeki tamamı toplansa, hepsinin ağırlığı 1 gram bile etmez imiş.

Merak ediyorum;

İnsanın evrimsel yahut çevrimsel nazariyelere göre konuşup yazmaya, düşünüp taşınmaya başladığı ilk günden şu satırları yazdığım ana kadar; Bilim, Felsefe ve Din üzerine okuyup yazıp bilip  söylediklerinin tamamının toplam ağırlığı, o yolcusu olduğunuz hakikat karşısında ne kadardır acep?

Bir gramı geçtim, bu hükümlerin hakikatte hoşaf bulaşığı kadar hükmü varsa, hepinizin ellerinden öperim!

Değilse...

Yapmayın etmeyin, o yolda kılıç çekilmez, alıç dikin alıç!

 

Üzgünüm Leylâ!

30.06.2020 19:03

Bencileyin bir eski gazeteci arkadaşım whatsapptan sesli mesaj göndermiş. Diyor ki:

“Şimdi efendim, bence Amerika aya gitti de, tartışıyorlar gitti mi gitmedi mi falan diye. Bence o hiç mühim değil. Adam bunu tartıştırabiliyor mu? Tartıştırabiliyor. E önemli olan o. Şimdi mesela dünyada, galakside, bütün evrende Türkler Mars'a gitti mi gitmedi mi diye en ufak bir tartışma var mı? Yok! Eminler çünkü gitmediğimizden. Ama Amerika aya gitti mi gitmedi mi diye tartılışıyor. Tartışılıyorsa gitmiş olabilir yani, büyük ihtimalle de gittiler. Şimdi genelde biz bilim falan değil, politika konuşuyoruz. O zaman şöyle diyelim: Kılıçdaroğlu Başkan olursa diye tartışmalar var mı? Yok! Demek ki böyle bir olasılık da yok!”

Adını söylemeyeceğim, tanınmış bir gazeteci çünkü. Medya ortamının haddinden fazla pespayeleşmesi yüzünden kenara çekilenlerden. Sosyal medyayı çok iyi takip eder ama orada kendisini göremezsiniz.  Geleneksel Halk Partili damardan beslenmiş, çok zeki bir gazetecidir.  Siz şimdi bir çetele tutun kimler ortada yok, kenara çekilmiş seyretmekle meşgul diye, listeler hazırlayıp eleme yapın... bulamazsınız! Çoklar çünkü. Onlar böyle whatsapptan falan bilip güvendikleri ile söyleşip irtibatı bir şekilde koparmadan sessizce konuşuyorlar.

Telefonuma düşen 52 saniyelik mesajı dinlerken, ben de sizin gibi “Nerden çıktı şimdi bu aya gitme  meselesi” deyip, sosyal medya gündeminde ne kaçırdığımı düşünmeye başladım. Son üç cümlede kahkahayı patlattım.

“Oh be!” dedim. “Bir sonraki yazım böyle başlayacak!”

Gazı alınca bir mesaj daha geldi:

“Şimdi abi bunların kendi gezegenleri var; PlanetCHP. Oraya başkan seçilmeyi galaksiye başkan seçilmek zannediyorlar. Lunaparkta tren işletmeyi Türkiye Devlet Demiryolları işletmesinin başına gelmek zannetmesi gibi yani. Kendi gezegenleri var, o gezegenin içinde oynuyorlar işte abi!”

Durur muyum?

“Devam et” dedim. “Üç sesli mesaj sonrasında yazı tamamdır!”

Bu sefer o kahkahayı patlattı:

“Bunlar Libya'ya asker göndermeyi, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Survivor'a katılması gibi zannediyorlar. Asker Libya'ya gidiyor bunlar zannediyor ki Survivor'a gidiyor diye yaz gitsin!”

Yazdım gitti.

Bizim memlekette bir söz vardır; “Lafın domuzu şakasıdır” derler. Karşılıklı gülüştük falan ama bu kahkahalar yaban domuzunun diş yarası gibi izler bırakıyor insan ruhunda.

Son 18 yıllık Ak Parti iktidarının ezber bozma sürecinde pek çok kavram tepetaklak oldu, bir anlamda memleketin nevri döndü ama bütün samimiyetimle itiraf edeyim ki “Ana Muhalefet” kavramının bu denli yerinden oynaması, daha doğrusu yerlerde sürünmesini bendeniz de hayal edemezdim.

 

Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan'a; bilmem kaç bin yıllık Türk tarihi boyunca halkın oyları ile seçilmiş ilk Devlet Başkanı olmasına rağmen Tek Adam denilmesinde, mücahit/müteahhit kavramlarının yer değiştirmesinden daha fazla muhalefet yokluğu pay sahibi olsa gerek!

Hakiki anlamıyla, seviyeli, seciyeli, sabır ve sebat ehli, asgari fehamet ve ferasete sahip bir muhalefet olaydı siyasette, ne o iki kavram yerinden oynar inanca mim konulurdu ne de Şevket Süreyya Aydemir'e rağmen Erdoğan'a Tek Adam denilebilirdi.

Yönetimde Tek Adam sıfatının varlığı, siyasette muhalefetin yokluğuna delildir!

Tarihe bak, nal sesi, kısrak sesi dışında, muhalefet sesi duymazsın!

Bugüne dek görüp görebileceğimiz en çoğulcu ve demokratik temsile sahip Birinci Meclis'te muhalefeti temsil eden İkinci Grup'un bile bugüne sesi değil ancak fısıltısı gelebilmiş. Kimi İngiltere'ye, kimi Mısır'a, kimi siyatik bahanesiyle İsviçre'ye gitmiş ama oralarda bile seslerini yükseltmek yerine fısıldamayı tercih etmişler.

O muhalefetin bugünkünden tek farkı; beka kavramına bakışı.

Onlar beka meselesi yüzünden susmayı tercih ederken, bunlar beka denilen yerde çıngır çıngır haykırmayı tercih ediyor.

Bu yüzden onların yani ilk Meclis'teki muhalefetin fısıltısı bugün haysiyetli bir haykırışa dönüşürken; mevcut Meclis'te muhalefet kendi sesinde boğuluyor. Allah ömür versin TBMM ile aynı yaşta olan kayınvalidemin sözüyle “Çıngır çıngır bağrışıp durulla” ama bir fısıltı kadar hükmü yok!

İki arada var ile yoku belirleyen “vicdan” farkı zira!

O halde....

Batsın bu dünya!

“Bu azabı senden değil vicdanımdan çekiyorum” deseniz yeridir!

Yıllarca arabesk müziğe şiddetle karşı çıkmalarına ve hor görmelerine rağmen, bu batası dünyanın en ağlak, en arabesk solcularının da Türkiye'de oluşu başlı başına bir vicdan azabı değil midir?

Böyle bir muhalefetin ne talihi güler, ne kaderi. Her gün gibi bugün yine dünden beter halde azap çektirmeye devam eder. Yapmadığınız, yaptırmadığınız her sorumlulukta payı soyut bir Tek Adam kavramına yükleyip bir kenara çekilemezsiniz. 

İsmet Paşa dışında hiç kimse Tek Adam olamadı bu memlekette, Atatürk bile!

Ne yapmanız gerektiğini, Tek Adam dediğiniz Erdoğan'ın yanında duran Orhan Gencebay, Vicdan Azabı şarkısının ikinci kuplesinde söylüyor size. Ondan dinlemek istemezsiniz biliyorum ama çaresi var:

Siz henüz İsmet Paşa'nın yedinci karbon kopyası bile değilken Tek Adam olarak Müslüm Baba yeter size!

Başkası gerekmez!

Söyletme  Leylâ!

25.06.2020 13:48

Önümüzde iki yol var; ya gündemde kalıp bugüne hatta âna dair meselelerle uğraşacağız yahut bugünü dün farzedip yarına dair düşünceler üreteceğiz.

İlki daha cazip, heyecanlı, bol adrenalinli. İkincisi kimsenin işine gelmiyor. 

Eskiler “Ömür bir gündür, o da bugündür” derdi. Hatta daha da ileri gidip “Ömür bir nefesten ibarettir” diyenler de vardı. Sezen Aksu'nun şarkısını bilirsiniz “Bir ömürlük misafiriz” der. Öyle idi.

Fakat geçti o günler. O ömür bitti.

Şimdi bir tweetlik misafiriz bu dünyada. Çoğu insan bütün birikimini en kabası 200 harflik metinlere dönüştürebilmek için harcıyor. Motto mu diyorsunuz siz Türkler, yoksa aforizma mı? Özdeyiş diyenleriniz de vardır belki.

En düşünürümüz bile tweetlerden ibaret kitabına Motto adını verdiğine göre tercihimiz edeben bu yönde olmalıdır.

Yeni tür bir toplumsal bağımlılık bu.

Mottozenlerden oluşan aforizman bir toplumun en düşünüründen en yönetirine kadar bütün fertlerinin söylem ve eylemi, en kabası 200 harfle ifade edilebilir olmak zorundadır.

Hadi bir misal vereyim:

Diyelim ki adınız Fahrettin Koca. Doktorsunuz, bir kamu kuruluşunda Sağlık Bakanı olarak çalışıyorsunuz. Önünüzdeki en büyük sorun, bütün dünyayı dize getirmiş olan Corona Virüs salgını.  

Her gün yüzlerce insan virüse yakalanıyor, onlarcası hastaneye yatırılıyor, kimileri günlerce ölümlerden ölüm beğendiği dehşet verici bir çabadan sonra iyileşiyor ama her gün onlarca insan da takati tükenip kendi nefesinde boğularak can veriyor. Hem insanların hastalanmaması, hem ölmemesi için çabalamak hem de sürekli uyarılarda bulunarak yapılan işlerle ilgili halka bilgi vermek zorundasınız.

Kaçamak şekerlemeler dışında size uykuyu haram edecek bir süreç bu. Yalnız da değilsiniz üstelik. Sizinle aynı şartlarda çalışmaya mecbur binlerce insanla birliktesiniz. İşte bütün bu yoğunluk ve kalabalık içinde yapıp etmelerinizi her gün belli bir saatte halka duyurabilmek için en kabası 200 harflik metinler oluşturmanız gerekiyor.

Basın toplantıları da yapsanız nafile. İnsanlar ne yaptığınıza ve ne söylediğinize değil, Twitter'da 200 harf ile ne yazdığınıza bakıyor artık. O yüzden aınız Fahrettin Koca da olsa, Sağlık Bakanı gibi bir sıfat da taşısanız halka kendi kelimelerinizle değil, bir aforizman üslubuyla motto tadında cümlelerle konuşmak zorundasınız.

“Hayat eve sığar” demek zorundasınız mesela. “Hatalı iyimserlik” gibi beyin çatlatacak bir anlatım biçimini üretmek zorundasınız. Çünkü gerçekte hayat eve sığmıyor, insanlar yol tabelası kılığına girip evden kaçıyor ve bütün bunlar twitter ana sayfasından akıyor olanca hızıyla. O hızı yakalamak ve hayatı en kabası 200 harfle bir tweete sığdırmak zorundasınız.

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca değil, ABD Başkanı Donald Trump da olsanız farketmiyor! Ömür dediğin top trend olma umuduyla uçup gidiyor.

Böyle bir ömrün yarını olmaz elbette. Dün ise ara sıra burnunuza dayatılacak eski tweetlerinizden ibarettir. O nedenle dünden kaçmak yarını ise asla düşünmemek gerekiyor. Olmayan bir şeyi düşünmenin de alemi yok nihayet.

Fakat bendeniz inat damarında yüzen bir virüs gibi rahatınıza yapışıp bu akışta arıza çıkartarak kimsenin işine gelmeyen yazılarla alayınızı hasta etmek niyetindeyim ve bundan vazgeçmeyeceğim.

Elime davul alıp meydanlara çıkasım geliyor:

“Yarın diye bir şey var! İnanmayın mottolara! Yarını düşünmezseniz bugününüz olmayacak!”

Olmayacak evet!

Devleti yönetenler; muhaliflerinin, düşmanlarının, sevmeyenlerinin twitterda oluşturduğu tweetlik algı oyunlarına kapılıp iş yapmak yerine laf üretmekle siyaset yapmayı terketmedikçe...

Yönetime talip olanlar; çelme takmayı, anı tüketmeyi, ebeleme sobeleme yapar gibi çocukça saptırmaları bırakıp iktidara alternatif yönetim biçimleri, halka bunu anlatabilecek başka bir üslup, güven sağlayacak farklı bir tavır arayışına girişmedikçe...

Bilimle uğraşanlar siyasetten, siyasetle uğraşanlar ticaretten, ticaretle uğraşanlar dinden, din ile uğraşanlar kinden elini çekip arınmadıkça...

Eleştirilmekten hoşlanmayan düşünürler kavramları yerinden oynatıp torbacılıkla mugalatadan,  alimler buldukları kazığa bağlı boyunlarını kurtarıp karşılıklı hırlaşmaktan vazgeçmedikçe...

Ve biz sıradan insanlar,  duygularımızın akıl oyunlarını marifet bellemeyi bırakmadıkça...

Bugün diye bir şey olmayacak!

Bir tweetlik tık nefeslerle, en kabası 200 harften ibaret anlık hafızalarımızla yaşadığını zanneden yürüyen ölüler sürüsünden ibaret kalacağız. Yedi düvelin bir araya gelip, yedi farklı terör örgütü oluşturup, yedi renkli bukalemun hainlerle saldırıp bizi yok etmesine hiç gerek yok. Mevcut halimizle var mıyız ki, yok olmak aklımıza gelebilsin!

Yarın diye bir şey var mı bizim için?

İşte bu yüzden anladığınız dilden bağırmak istiyorum, işinize gelmese de:

Yarın var evet, görene!

Bugünden acep köre ne?  

22.06.2020 13:34

Önceki yazıda, gazete lisanında harflerin biçimlerine Karakter, büyüklüğüne ise Kapital denildiğini yazmıştım. Bugün Karakter değil Font deniliyor ama Kapital hâlâ geçerli.

Bu ifadelerin anlamından yola çıkarak eski ve yeni gazeteciliğin “Paraya tahvil edilmeyen haber haber değildir” şiarıyla yürütüldüğünü anlatmaya çalışmıştım. Lütfen hatırlayınız... 

Bana o yazıyı ilham eden; Adalet Bakanımız Abdülhamit Gül'ün Seçim Kanunu'nun yeniden düzenlenmesi gerektiğine dair bir açıklaması olmuştu. Seçim Kanunu deyince ister istemez seçim ahlâkı söz konusu olacaktı ki zaten yeni düzenleme ihtiyacının temel sebeplerinden biri  kamuoyunda seçim ahlakına dair güvensizliğin doruğa çıkmış olması idi.

Son yerel seçimlerde, özellikle İstanbul'a dair iddialar, tartışmalar güvensizliğin hangi boyutlarda olduğunu açık şekilde gösteriyordu.

Seçim Yasası yenilenir, yenilenmelidir. Elzemdir. Çünkü mevcut yasa, eski sistemin kalıntılarından biri. Siyasi Partiler Kanunu gibi.

O kalıntılar yeni sisteme uyumu noktasında kökten değiştirilmeden herhangi bir yenilikten söz etmek mümkün olmayacaktı.  Bu nedenle sadece Seçim Yasası'nın  değil, Siyasi Partiler Yasası'nın da yenilenmesi gerekir.

Eski sistem kalıntısı ne varsa tamamına dair bir değişim şart. Bu noktada Siyasi Partiler ve Seçim Yasaları kadar önemli ve yenilenmesi elzem olanların başında YÖK ve RTÜK yasaları geliyor.

Özellikle YÖK bir darbe abidesi olarak durdukça, Cumhurbaşkanlığı sistemine geçmiş olmanın çok fazla bir şey ifade etmeyeceğini düşünüyorum.

Fakat zihinde paslı bir çivi gibi çakılı bir soru var, o duruyor yerli yerinde:

Bütün bunlara dair zihniyette toplu bir dönüşüm yaşanmadan sadece yasaların yenilenmesi neyi değiştirecek?

Ahlâk; fıtrat dışında hiç bir yasaya bağlı değil. Tamamen kişisel. Kişinin karakterini oluşturan tercihlerinin hangi istikamette olduğu son derece belirleyici. Yönü yöntemi, kişinin yolu yordamı belirliyor.

Tıpkı eski gazetecilikte harflerin biçimlerinin  karakteri oluşturması gibi, insan hayatında da tercihlerinin biçimleri karakteri oluşturuyor. Ne yazık ki, karakterin görece büyüklüğünü de kapital sağlıyor.

Kimse istisnası olduğunu söylemesin, mevcut siyasi çarkı döndüren şeydir kapital. Yani para.. yani çıkar.. Siz Türkler Rant mı diyorsunuz, her ne ise işte o...

Hatırlayanınız vardır hemen her genel seçim öncesinde aday adaylarının başvuruları başladığında, parti genel merkezlerinin önünde muhabirler aday adaylarına mikrofon uzatırlar, niçin mülletvekili olmak istediklerini falan sorarlar. Birini hiç unutmuyorum, “Aday olursanız seçilmek için bir hayli para harcayacaksınız herhalde, ne kadar bütçe ayırdınız bu seçim için?” diye sormuştu muhabir. Milletvekili aday adayı şöyle bir kasılmıştı:

 “Harcayacağız tabii.. 1 trilyon, 2 trilyon ne kadarsa harcayacağız!”

O zaman bir anı canlanmıştı gözümde.

Resmi görev için Ankara'ya gittiğimizde kiralık ev ararken DSP Genel Merkezi'ni görünce, o dönemdeki Genel Sekreter Süleyman Yağız'ı ziyaret etmek istedik.

Süleyman Yağız'ı çok severim. Gazetecidir. Dürüst, ahlaklı, vakur adamdır. Rahmetli Ömer Lütfi Mete ile birlikte çıkardığımız Çağrışım dergisine çok katkıları olmuştu, üzerimizde hakkı vardı. Gittik.

“Ankara nasıl bir yer?” diye sordu eşim.

Süleyman abi buruk gülümsedi.

“Ankara, insan karakterinin sınavdan geçirildiği bir yer” dedi. “Ne yazık ki çok az insan bu sınavdan başarı ile çıkabiliyor.”

Bu cümledeki fiilin yüklendiği anlamı, bir süre sonra farkettim.

Ankara'da karakter sınavından başarı ile çıkanlar, siyasetten de çıkıyorlardı!

Siyasette kalabilmenin bedeli vardı ve işte muhabirin mikrofonuna konuşan o aday adayı bunu çok iyi biliyordu. 

“Harcayacağız tabii.. 1 trilyon, 2 trilyon ne kadarsa harcayacağız!”

Para harcamasını iyi bilen, adam harcamasını da iyi bilir. Siyasette kalıcılık biraz da buna bağlıdır.

Tıpkı gazetecilikte olduğu gibi, siyasette de işin sırrı satışta!

Para ve adam harcama, seçim öncesinden, aday adaylığına başvuru sürecinde başlar, o süreçte becerisi test edilir, beceri haslete dönüşür ve bir ömür boyu sürer. Herhangi bir durumda kendisi vekil olamıyorsa, eşini, oğlunu, kızını, kardeşini, damadını yahut adamını sürer meydana ve o meydanda atılan yumruk asla sayılmaz.

Söylenen sözler değişir, eylenen işler değişir, girilen ve çıkılan kapılar değişir ama bir önceki yazıda da belirttiğim iki şey; kapital ve satış asla değişmez.

Bu sırrı çözdüğünüz oranda yükselirsiniz. Yükseldiğiniz oranda masraflarınızı çıkartırsınız.

Şimdi kimse ortaya çıkıp da “Siyaseti kötüleme Amedbaba!” demesin.

Bir zamanlar Yedi Güzel Adam dizisinin senaryosunu yazarken, hangi bölümdü bilmiyorum, bir edebiyat dersinde Erdem Beyazıt'a şunları söyletmiştim:

“Söz'ün üç hali vardır: Söz evvela Sergilenen Öz'dür. Sözün ne ise osun sen. Üslub-u beyan ayniyle insan derler. İkincisi Saklanan Öz'dür. Bunu gazeteciler ve politikacılar yapar genellikle. Toplumu istedikleri gibi yönlendirip yönetmek için onlara kendi özlerini unuttururlar. Bir de Sırlanan Öz vardır ki, o tasavvuf alanına girer ve beni aşar!”

Bölümü yazıp gönderdim, proje sorumlusu aradı “Abi şu diyalogdaki Saklanan Öz kısmını çıkartalım. Çünkü herkes siyaseti kötülüyor, siyasete güveni azaltıyor, biz bunu yapmayalım” dedi.

Yanlış hatırlamıyorsam uzun uzun maillerle iki gün tartıştık.

Sonunda “Haklısın” dediler ama Saklanan Öz kısmını da çıkardılar.

O tartışmada söylediğimi burada itiraz edeceklere de söylüyorum: 

Siyaset bir kavramdır ve o kavram orada duruyor, benim yahut bir başkasının kötülemesinden de etkilenmiyor.

Kavramları kanatamazsınız!

Fakat o kavramlarla kendinizi yahut başkalarını kanatabilirsiniz!

Hangi bıçak kendisini kesebilir ki?

Fakat o bıçakla kendinizi yahut başkalarını kesebilirsiniz!

Son ucu kötü olan bıçak değil, o bıçağı tutan eldir!

Tamamen kişisel yani!

Tamamen duygusal!

Yani bütün mesele siyaset kavramını kişinin nasıl kavradığına bağlı.

Siz nasılsanız siyaset öyle!

Siz sıradan, günlük hayatınızda, Karun kadar zengin olana Süleyman muamelesi yapıyor, para ve güce ulaşanın bilgi ve hikmet sahibi de olacağına inanıyor, öyle itibar ediyorsanız, siyaset öyle olacaktır.

Öyle bir siyasette, para da harcanır adam da! Dava da satılır, vatan da!

İpin ucu sende;

Sen her Karun'u Süleyman sanırsan; vatan bölünür, satan bölünmez! 

Hiç kuşkunuz olmasın!

Bu sizin siyasetiniz!

İtirazınız siyaset kavramının kötülenmesine değil, hâlinizin sergilenmesine!

Toplum olarak genelde halimiz bu iken Seçim Yasası değişse ne olur, değişmese ne olur?

Öz'e sansür ne mümkün?

Üzgünüm Leylâ!

16.06.2020 16:10

 

Ahlak yasa ile düzenlenir mi?

Bu soruya 40 yıl gazetecilik yapmış bir kişi olarak tereddütsüz hayır derim. Eskiler “mücerrebdir” derlerdi; yani “tecrübe edilmiştir”.

Basın Ahlak Yasası tartışmalarının sürüp gittiği ve hiç bitmediği 40 yıllık maceranın yarısından fazlası bu meselelerle uğraşarak geçti. Sayfalar hazırladık, programlar yaptık, internet sitesi kurduk, konuştuk, didindik, çabaladık ama bir arpa boyu yol gidemediğimiz gibi geçmişe rahmet okutacak, ölüden medet umduracak yeni ve türlü türlü pespayelikler, ahlaksızlıklar, edepsizliklerle karşılaşıp durduk.

Ne Basın İlan Kurumu'nun Ahlak Esasları, ne Basın Konseyi'nin Meslek İlkeleri, ne Gazeteciler Cemiyeti'nin Hak ve Sorumluluklar Bildirgesi pespayeliğin, ahlaksızlığın, edepsizliğin önüne geçebildi.

Temelde mesele gelip insana dayanıyordu çünkü ve ahlak denilen şey kurumsal değil kişişeldi. Kurumsal olarak basının değil, kişisel olarak gazetecinin ahlakından söz edilebilirdi ancak.

Zaten ahlak kelimesi de kök olarak yaradılış / ruh ile alakalıydı. Yönetenlerin ve çalışanların ruhları ne kadar temiz ise; kurum, o kadar temiz olabiliyordu.

Mesele; yasa değil, karakter meselesiydi ve sorunun tam adı “karaktersizlik” idi.

Karakter; gazete lisanında insana değil, hurufâta  yani harflerin biçimlerine ait bir kelime idi ve yakın zamana kadar hep öyle kaldı. Sonra bilgisayar teknolojisi kullanılmaya başlandı gazetelerde, bilinen tek karakter de font oldu, bütün karakterler o eski kurşun kalıplar gibi eriyip gitti.

Yıllarca anlattım bunu, “Medyanın hastalığı yasasızlık değil, karaktersizliktir” dedim, üstüne alınan olmadı. Tesiri olsun diye büyük konuştum; “Çünkü biz karaktersiz bir toplumuz” dedim, kimse tınmadı.

Tuhaftır; gazetelerde harflerin biçimlerine “font” değil “karakter” denilirdi ama ne hikmetse iş harflerin boyutlarına geldiği zaman “büyüklük” sadece “kapital” sözcüğü ile ifade edilirdi.

Nedenini çok düşündüm bunun ve galiba buldum:

İşin sırrı, satışta idi!

Karakterin büyüklüğü, gazetenin satışıyla ilgiliydi. Yukarıdan aşağıya başlık  karakteri  kapital olursa, gazete daha çok satılıyordu. Halkın ilgisini çeken kapital karakterlerdi çünkü. Sayfadaki karakterler ne kadar büyük olursa, gazete o kadar çok satılıyor, ne kadar çok satılıyorsa o kadar büyük sayılıyor, gazete ne kadar büyük ise sayfa başındaki yahut gazete binasındaki gazeteci de o kadar büyük kabul ediliyordu.

Sözün özü; büyük gazeteci olmak da bir kapital meselesiydi nihayet. İşin sırrı; orada da satışta idi. Gazeteciler arasında haberini yazıişlerine kabul ettirmenin adı da “satış” idi zaten. Satışı sağlam muhabirin haberi sayfada diğerlerinden daha büyük yer bulurdu.

Bu yüzden; iyi bir muhabir, yazıişlerine haberini satabilmek için, önce diğer muhabirleri yani meslektaşlarını satmak zorunda idi.

Bu yüzden; büyük gazeteciler, iş arkadaşlarını en çok satanlar arasından çıkardı.

Bu yüzden; bir habere anasını, çift sütuna arkadaşını, şan olsun diye kendisini, çıkarı için vatanını satan gazeteci örnekleri saymakla bitmezdi.

Şimdi?

İş daha da büyük, mesele daha bir kapital!

Bu yüzden; Das Kapital düşmüyor gazetecilerin elinden, kapitalizmin yani büyüklüğün bütün üçkağıtlarını en iyi o kitabın anlattığını biliyorlar, ne vakit dara düşseler, sarıldıkları tek kitap o oluyor:

Das Kapital!

Bu yüzden; bütün muhteviyatı ve münderecatı “Leblebiyi havaya atıp ağzıyla yakalayarak yerdi” cümlesinden ibaret bir kitabın “Hediyesi 2500 TL” olmasının sebeb-i hikmetini, kapakta en kapital karakterle Atatürk yazılmasına değil, müellifinin çok iyi bir Das Kapital müfessiri olmasında aramak gerekir.

Şimdi anladınız mı, basının amiral gemisinin kaptan köşküne oturan Ahmet Hakan'ın niye köşesinde iki de bir “Şu Das Kapital'e yeniden göz atsam iyi olacak” diye yazdığını?

Bizim Ahmet ne vakit bunu yazsa, nakarat haline getirdiği o hinoğluhin cümlenin kelime aralarında yeni bir satış haberini okur gibi olurum ve hissiyatım beni hiç yanıltmaz, birileri birilerini yahut bir şeyleri mutlaka satar.

Mesela; bu nakaratın sonuncusundan bir süre sonra, Can Dündar'ın silah yüklü MİT tırları haberine karşılık villasını FETÖ avukatlarına fahiş fiyatla sattığına dair iddialar dolaşmaya başladı piyasada. Müşteri bulunamayan 1 milyonluk villaya 5 milyon Dolar vermişler galiba. Yani demem o ki; MİT haberindeki büyük gazeteciliğin de doğrudan kapital ile alakalı olduğu dile getirildi ve Can Dündar'ın karakterine dair abuk subuk yorumlar yapılır oldu.

Neden abuk subuk diyorum?

Onu da rahmetli Ufuk Güldemir'in Habertürk internet sitesinin ilk günlerindeki uyanık üslubu ile söyleyeyim:

Cevabı başlıkta!

Dedim ya; artık karakter kalmadı, font oldu!

Karakter, font olursa; vatan bölünür, satan bölünmez!

Buraya kadar yazdığım meselenin sadece gazeteciliğe, bir anlamda nefsimize dair olan kısmı, yani çuvaldızı!

İğnesini ise bir sonraki yazıda, siyasete batıracağız...

Dahası var Leylâ!

12.06.2020 12:00

 

“Son 24 saatte iyileşen hasta sayımızın üçte biri kadar yeni hastamız var. Tanı konup, yatırılan hastalarımız sebebiyle yoğun bakım ve solunum desteğine ihtiyaç arttı. Virüsün etkisinin zayıfladığını gösteren bilimsel bir veri yok. “Normal” olan, tedbirdir.”

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca'nın Türkiye'nin günlük Corona Virüs tablosu üzerine son açıklaması bu idi. Son cümleye takılıp kaldım.

“Normal olan, tedbirdir!”

Son derece manidar bir uyarı.

Bir önceki cümlede “Virüsün etkisinin zayıfladığını gösteren bilimsel bir veri yok.” diyor Bakan Koca.

Aslında açıklamanın bütünü düşündürücü. Virüse yakalandığı tespit edilip hastanelik olan yeni hasta sayısında yükselme var ki “yoğun bakım ve solunum desteğine ihtiyaç arttı” ifadesi ile buna dikkat çekiyor. Yoğun bakımın ne olduğunu biraz biliyoruz. Hani şu hasta yakınının içeri alınmadığı, iki karışlık camdan içeri bakılan ve hastaların birtakım hortumlarla kollarından, ağız ve burunlarından bağlanıp yatırıldığı yer. Hayli ürkütücü bir kavram; yoğun bakım.

Fakat solunum desteği nedir, bilmiyoruz. “Entübe” zaten Türkçe bir kelime olmadığı için ona hepten Fransız kalıyoruz. Oysa “solunum desteği” yani “entübe edilmiş olmak” yoğun bakımın soğuk ve ürkütücü vaziyetine rahmet okutacak kadar dehşetli bir durum. Ciğerlerine kadar ağızdan hortum sokulup yüz üstü yatırılarak bilinçsiz bir şekilde uyutulmak desem, gözünüzde biraz canlanır mı?

Ben bir ara meraklanıp internetten tarayarak entübe edilmiş hasta fotoğraflarını görmüştüm. Otuz saniye bile dayanamadım, dehşet içinde ekranı kapatıverdim.

O haldeki hasta sayısı artmaya başlamış işte.

Oysa 1 Haziran'dan itibaren “normalleşme sürecine” girmiştik hani. Salgının yoğun olduğu illere seyahat kısıtlaması kaldırılmıştı. Lokantalar, kahvehaneler, AVM'ler, mağazalar belli şartlar dahilinde açılmıştı.

Üstelik Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sağlık Bakanı Koca'nın son açıklamasından dakikalar önce, “normalleşmeye geçişte yeni adımlar” atıldığını belirterek yine bazı yasakların kaldırıldığını söylemişti.

Buna göre;

Sokağa çıkma yasağı olan 65 yaş üstü olanlar sabah 10:00 ile akşam 20:00 saatleri arasında serbest olacaklardı.

Dahası 18 yaş altı çocukların sokağa çıkma yasağı “ailelerinin refakatinde olmak şartıyla” hepten kaldırılmıştı.

Kapalı olan nikah salonları 15 Haziran'dan itibaren; sinemalar, tiyatrolar ve düğün salonları ise 1 Temmuz'dan itibaren açılacaklardı.

Lokanta, kafe ve kahvehaneler ise gece yarısına kadar açık kalabileceklerdi.

Yüz binlerce öğrenci ve ailesinin beklediği üniversite sınav ertelemesi ise yoktu.

Bütün bunlar “anormal” mi idi ki, Sağlık Bakanı Cumhurbaşkanı'nın yeni kararları açıklamasından dakikalar sonra “virüsün etkisinin azaldığını gösteren hiçbir bilimsel veri yok” diyerek “Normal olan, tedbirdir” uyarısında bulunuyordu?

Şimdi sınır ve kural tanımaz gazetecilerden olsam...

Yahut habbeyi kubbe, kubbeyi habbe göstermekten utanmaz bir muhalif olsam...

“İnsanlık da neymiş, mühim olan algıdır” diyecek bir şaklaban olsam...

Hükümette kriz, kabinede çatlak edebiyatı hoş olurdu doğrusu...

Öylesi işime de gelirdi.

Bazılarının günlük salgın durumu tweetinin altına döşendiği gibi “saldım çayıra, mevlam kayıra”  tekerlemesiyle kafa da bulur, eğlenirdim.

Lakin mesele kafa bulup eğlenilecek gibi değil. Aportta kriz bekleyen kerizliğin alemi de yok. Çünkü Sağlık Bakanı'nın muhatabı Cumhurbaşkanı değil, benim!

Ben, sen, o!

Biz, siz, hepimiz!

Fahrettin Koca; o her zamanki nezaketi, olağanüstü sabrı ve tevazu sahibi efendiliği ile “Şu ana kadar bütün doktorları, hemşireleri, hastabakıcıları 24 saat izinsiz çalıştırdık, hastaneler açtık, hastaneler kurduk, ekipler oluşturduk, virüs kovaladık, yani Devlet olarak elimizden geleni yaptık. Şimdi top sizde!” diyor!

Evet böyle diyor...

Çünkü, anormal olan yasaklar...

Çünkü, anormal olan dükkanların, mağazaların, sinemaların, tiyatroların, fabrikaların kapanması...

Çünkü, anormal olan insanların seyahat haklarının ellerinden alınması...

Çünkü, anormal olan gezip tozma, eğlenme, dinlenme, tatil imkanlarının yok olması...

Çocuğundan yaşlısına, kadınından erkeğine herkesin, şehirlerden köylere kadar istisnasız her yerde eve kapatılmasının nesi normal Allah aşkına?

Sınırların kapatılması mı normal? Uçakların hangara, otobüslerin, kamyonların garaja çekilmesi mi normal?

Koca Bakan'ın kelimelerinde saklı soru ve gerçek bu işte!

Sağlam bir ters şamar vuruyor ağzımıza!

“En başta söylemiştik; hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Normal ve anormal yer değiştirecek. Herkes ayağını buna göre denk alsın demiştik! İşte buyurun, eskinin bütün anormalleri normal oldu, hala mı fark edemediniz? Hala mı tedbirsiz, umarsız, duyarsız davranacaksınız? Şu an size normal gelenlerin hepsinin aslında anormal olduğunu görün ve Allah rızası için bir kere normal bir insan gibi olun, kendi tedbirlerinizi alın, bize iş çıkarmayın! Bırakın biz de normal insanlar gibi belli saatler arasında çalışabilelim, evimize, evdeşimize, çocuğumuza, ailemize birkaç saat için de olsa kavuşalım, sandalyelerde, koltuklarda, sedyelerde değil, kendi sıcak ve yumuşak yataklarımızda uyuyabilelim!”

Böyle diyor sevimli bakanımız!

Böyle demesi de çok normal... ama biz normal değiliz... anormaliz... gerçekten, sağır, duyarsız, umarsız, bencil ve çıkarcıyız!

İşimize geleni duyuyor, gelmeyeni pas geçiyoruz...

Ne kural tanıyoruz ne uyarıdan anlıyoruz...

Varsa yoksa keyfimiz!

Varsa yoksa, o kör olası kör cehaletimiz!

Ah şu Devlet, bizim yerimize hasta olsa da ölse, bize kimse ilişmese, biz sağlıkta da hastalıkta da sarılıp öpüşsek, yan gelip yatsak, İzmir'in dağlarında çiçekler ezip, çimenlere çöpler atsak, ne güzel olurdu değil mi?

Tedbir de neymiş?

Aşk olsun Leylâ!

10.06.2020 14:32

Bu sitede, Haber365'te bir hafta önce yazdığım “Süryani Markus'un Şişirilmiş Pazusu” yazısından sonra güzel gelişmeler oldu. Gazeteler, televizyonlar, haber ajansları Mardin'in bir köyünde yaşayan, Kanada'da bilgisayar teknolojisi üzerine önemli bir üniversiteyi burslu kazanan Markus Acar'la söyleşi yarışına girdiler. Bu arada Markus, Çin ve Şili'den kendisi gibi gençlerle oluşturduğu takımla proje geliştirerek CERN'deki bir yarışmada finale kalmıştı. Şimdi bir yandan o yarışmada birinci olmak için çalışıyor, bir yandan söyleşi talepleriyle uğraşıyor, bir yandan da 6 ay sonra başlayacak Kanada'daki üniversite hayatına hazırlanıyor.

Ben onu bir şehir romanı yazmak için gittiğim Mardin'de, Fen Lisesi'nde öğrenci iken tanımıştım. Okulunda verdiğim bir konferanstan etkilenmiş, yanıma gelip tanışmak istemiş, hemen ardından Mardin Büyükşehir Belediyesi'nin Gençlik Merkezi'ne üye olmuştu. Birkaç atölyeye birden yazıldı, Dış Politika Atölyesi'nin Asya ülkeleri üzerine hazırladığı projeye katıldı, ders aldı, makale yazma tekniği öğrendi, bir konu belirleyip sunum yaptı ve atölyenin son sınavını da verip 9 öğrenci ile birlikte Çin'e gitti. İlk yurt dışı gezisi idi bu, Pekin Üniversitesi'nde İngilizce sunum yaptı ve bütün bu faaliyet arasında proje geliştirmeye devam etti.

Markus gibi çok genç var Mardin'de. O şehirde bir yıl yaşadım ve o gençlerden onlarcasını yakından tanıdım. Hemen hepsi de Mardin Valisi ve Büyükşehir Belediye Başkanı olan Mustafa Yaman'ın açtığı Gençlik Merkezi üyesi idi. Şu an ne kadar oldu bilmiyorum ama geçen yıl Aralıksız Kültür ve Sanat Günleri'ne davet ettiklerinde Gençlik Merkezi'ne üye öğrenci sayısı 13 bin kadardı.

Türkiye'de bir benzeri yok o Gençlik Merkezi'nin. İki yıl önce beni Aliya İzzetbegoviç üzerine bir konuşma yapmam içn davet ettiklerinde görmüş, hayran kalmıştım.

Düşünsenize sabah 8.00'den akşam 22:00'ye kadar açık. Bilgisayardan sinemaya, dış politikadan diksiyona, İngilizce, Rusça, İtalyanca yabancı dil kurslarından üniversite hazırlık sınavlarına, diksiyondan gazeteciliğe ve hatta yamaç paraşütüne varıncaya kadar tamamı üye öğrencilerin talepleri doğrultusunda oluşturulmuş müfredata sahip kurslar veriliyor. Müzik ve sanat atölyeleri ise başlı başına bir okul gibi.

Sanat atölyesi görevlilerinden biri, sayıları dünyada iki elin parmaklarını geçmeyen minyatür kurşun kalem heykeltraşlarından Ramazan Bala. 20 yaşında bir delikanlı. Vali Yaman, bir vesile ile keşfettiği bu genci Gençlik Merkezi'ne alabilmek için babasına günlerce dil dökmek zorunda kalmış. Bütün imkanları önüne sermiş, özel videolar hazırlanmış, minyatür kurşun kalem heykellerinin her birine mercekle görülebileceği cam mahfazalar yaptırıp sergilenmesini sağlamış. Ramazan Bala şimdi sanatına dair konferanslar veriyor, şehir şehir dolaşıyor, sergiler açıyor ve yeni sanatçılar yetiştiriyor.

Müzik atölyesinde görevlendirilen son eğitimcinin İtalya'da sanat eğitimini tamamlamış bir opera sanatçısı Emel Funda Adalı olduğunu söyleyeyim gerisini siz düşünün. Emel öğretmen Mardinli lise öğrencilerine piyano, solfej, şan derslerinin yanı sıra İtalyanca da öğretiyor. Bu arada Gençlik Merkezi'nin aylık dergisi Panik'te yazıyor, internetten yayın yapan MBB Gençlik Radyosu'nda programlar hazırlıyor, Dış Politika atölyesinde öğrencilerin hazırladıkları görsel sunumların İtalyanca çeviri ve seslendirmelerini yapıyor.

O videoları hazırlayan teknik ekibin başında dünya film festivallerinden yüzün üzerinde ödüller kazanmış belgesel yönetmeni Haydar Demirtaş olduğunu da söyleyeyim, biraz daha şaşırın. Haydar Demirtaş, en son Irak'ta tek başına 2 milyona yakın mayını temizleyerek yüzlerce insanı mayın üzerinden kurtaran, bu yüzden iki ayağını kaybeden Hoşyar Ali'yi anlattığı Ayak İzi belgeseli ile onlarca ödül almıştı. Şu günlerde TRT için İran'da çektiği bir belgeselin son hazırlıklarını yapıyor.

Tamamını anlatmaya kalksam, hele son bir haftanın yıldızı olan Markus Acar'dan başlayıp ilgi alanlarında onun kadar başarılı diğer gençleri sıralasam, peşpeşe bir kaç yazı kaleme almam gerekir.

Ayda bir yayınlanan Panik dergisini isteyene ücretsiz gönderiyorlar. İsteyin, tamamı gençlik merkezi tarafından hazırlanan o şahane dergiyi  şöyle bir karıştırın, çok sayıda Mardinli genç yazar ve şairle tanışacaksınız.

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan bir seçim öncesi miting için geldiği Mardin'de çok kısıtlı bir zaman için Gençlik Merkezi'ni ziyaret edip, gördüklerinden hayli etkilenerek 1,5 saat kalmış, bütün atölyeleri gezmiş, öğrencilerle konuşmuş ve müzik atölyesinde onlarla birlikte Mardin türküleri söylemişti. Oradaki çocukların çoğunun ortaokul ve lise öğrencisi olduklarına inanamamıştı. 

Mardin'i anlatan Abbara-Bir Umudun Masalı adlı romanımı yazarken eşimle birlikte vaktimizin çoğunu Gençlik Merkezi'nde o gençlerle birlikte geçirdik. Şehrin dünyada çok az şehre nasib olan tarihi, kültürel zenginliğini bütün renkleriyle genlerinde taşıyan o çocuklar olağanüstü zeki idiler. Nasıl zeki olmasınlar ki? Her biri günlük hayatlarında en az üç dil konuşuyorlar. Türkçe, Arapça ve Kürtçe ile büyüyorlar. Markus gibi bunlara Süryanice ilave ederek dört dil konuşanlar da var. Bu nedenle ortaöğretim sıralarındaki İngilizce dersleri onlar için çekirdek çitlemekten farksız. O nedenle onlar dil zenginliği bakımından diğer şehirlerdeki çocuklara nisbetle hayata 4-0 önde başlıyorlar.

Gençlik Merkezi'nde nasıl eğitim aldıklarını bir miktar anlatmaya çalıştım. Oradaki kurslara katılarak üniversiteye gittiklerinde de diğer şehirlerden üniversiteye gelmiş olan gençlerden 5-0 önde oluyorlar.

Yani demem o ki; Mardinli Markus şimdiden Türkiye'nin gözbebeği oldu ise, kendi olağanüstü gayreti yanında, arka planda başta Vali Mustafa Yaman olmak üzere Gençlik Merkezi'nin ona sunduğu imkan ve desteğin de büyük önemi var.

Vali Mustafa Yaman'ın Balıkesir Valiliği sırasında tanıdığı Burak Tuzlu isimli Bandırmalı genç yönetiyor Gençlik Merkezi'ni. Vali Bey sadece o merkezi kursun diye Bandırma'dan Mardin'e getirmiş Burak Tuzlu'yu ve binanın dekorundan eğitim içeriğinin oluşturulmasına kadar her konuda bütün yetkiyi vermiş. O da kendisine duyulan güveni boşa çıkarmamış ve bugün ziyaretçi sayısı Mardin Müzesi'nin ziyaretçi sayısı ile rekabet eden Gençlik Merkezi'ni bir nebze anlattığım hale getirmiş. O genç yaşına rağmen benim diyen pek çok idareciye parmak ısırtacak bir olgunlukla yönetiyor Gençlik Merkezi'ni ve gençler Vali Amca dedikleri Mustafa Yaman kadar seviyorlar Burak abilerini.

Şehrin büyüklerinden bazılarının Gençlik Merkezi'nin bu biricikliğinin farkına varmamış olmalarına, lüzumsuz homurdanmalarına rağmen, gençler yetiştikleri ortamın öneminin farkında hamdolsun. Orada kazandıklarının yarın açacağı kapıları şimdiden görüyor gibiler. O yüzden çaydan espressoya, latteden gazoza kadar bütün içeceklerin ücretsiz olduğu, satranç, masa tenisi ve bilgisayar oyunu oynayabilecekleri, hiç bir siyasi ve ideolojik baskı hissetmeden, hiç bir ayırıma tabi tutulmadan özgürce vakit geçirebilecekleri Gençlik Merkezi'nde 10 bine yakın kitabın bulunduğu kütüphaneyi ve derslikleri bir dakika bile boş bırakmıyorlar.

“Yahu o kadar netameli günlerden geçerken şimdi bunları anlatmanın ne alemi var Amedbaba?” dediğinizi duyar gibiyim.

Demeyin!

Bu kadar itiş kakışın, yalanların, kumpasların, ayak oyunlarının, pespayeliğin, paçozluğun, sövüş sayışların ve Corona gibi bir illetin tam ortasında olağanüstü güzelliklerin de yaşanabiliyor olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Çetin Altan olsam üst perdeden “enseyi karartmayın” der geçerdim.

Demiyorum!

Açın bakın, gidin görün, Cumhurbaşkanı'ndan bakanlarına, Sinan Canan'ından Erol Göka'sına siyaset ve bilim insanlarının hayranlığını celbeden Gençlik Merkezi'nin çalışmalarına göz atın, o gençlerle tanışın!

Yedi satır yukarda saydığım netamelerin ne kadar önemsiz, yersiz, akılsız ve yakışıksız olduğunu farkedecek ve belki son dört aydır ilk defa samimi bir şekilde rahat nefes alıp şükür edeceksiniz!

Kötüyü her göz görür.

Er odur ki, güzel göre, güzeli göre!

Kötülüğü değil, iyiliği, çirkin olanı değil, güzel olanı çoğaltmak marifet!

O marifet potansiyeli fazlasıyla var bizde, Mardin sadece küçük bir örneği!

Hamdolsun Leylâ!

06.06.2020 03:38

Merhum Kayahan’ın şarkısı dilimden düşmüyor son günlerde. Sözlerin tamamını bilmiyorum, sadece bir mısra pelesengim oldu.

“Bir öfkeye mahkûm ettik her şeyi…”

Bilenler “Düşünceler duyguları tetikler, duygularınızı kontrol etmek istiyorsanız düşüncelerinizi değiştirin” diyorlar.

Fakat birbirine dönüşen ve birbirini besleyen bir yapı var galiba. Düşüncelerimizi, kararlarımızı, sözlerimizi, hayata, dünyaya, başkalarına ve kendimize bakışlarımızı ve tavırlarımızı belirleyen de duygularımız olsa gerek. Bu belirleyicilerin başında da öfke geliyor sanırım.

Böyle diyorum çünkü bilim adamı değilim. Felsefeden anlamam. Kavramsal düşünme nedir, çözümleme nasıl yapılır, duygular, düşünceler, hâller nasıl sınıflandırılır, hangi kategorilere ayrılır bilmem, beceremem.

Fakat iyi bir gözlemci olduğumu düşünüyorum. Bebekliğimi, çocukluğumu kaybetmek istemiyorum, hâlâ kendimi seyrederim; ellerimi, ayaklarımı, aynada gözlerimi, yüz hareketlerimi, benden bağımsız olduklarını düşünerek, bazen hayretle bazen haşyetle dakikalarca izlerim.

Dünyanın 7 harikasından biri olsa manzaram en fazla yarım saat oyalanır bakışlarım, sonra bir insan yüzü ararım, çünkü sadece bir insan yüzü saatlerce meşgul edebilir beni. Çevremde insanlar olsun yeter ki, gün boyu kıpırdamadan tek başına sıkılmadan oturabilirim bir yerde.

Sosyal medyada da öyle yapıyorum. Twitter’da timeline denilen saha, İstanbul Beyoğlu’ndaki İstiklal Caddesi, Ankara Kızılay’daki Konur Sokak gibi benim için. Bir kafeye sabah oturup, tek başına, kapanışa kadar oturmuşluğum çoktur. Twitter’da da hiçbir şey yazmadan önümde akan yazıları seyrederim.

Okurum demiyorum, sadece seyrederim. Şehirlerdeki o cadde ve sokaklarda akan insan seli gibi, Twitter ana sayfasında akan yazılar da içinde elvan elvan balıkların yüzdüğü bir akvaryumu hatırlatır. Duyguların, düşüncelerin oynaştığı bir akvaryum gibi.

İşte bu seyredişlerimin bende uyandırdığı mısra o merhum Kayahan’ın “Bir öfkeye mahkûm ettik her şeyi” deyişi.

Akvaryumdaki bütün balıkların rengi kızıl son günlerde, her yerde, herkeste, her kesimde öfkenin rengi var. “Evvel yârim ben gider de gelmezsem / Kırmızı güllerde ara rengimi” diyen ozanın hasretini çektiği aşkın o saf kırmızısı değil bu. Sanki dünyayı hacamat etmişler de her şeyi şişelere çektikleri o kirli kara kızıl kanla sıvamışlar gibi.

Kirli kan kırmızısı öfkenin rengi…

Açın televizyon ekranlarını, Amerika Birleşik Devletleri’nde bir siyahi adamın polis tarafından cep telefonu kameralarına poz vererek öldürülüşünün ardından başlayan protesto görüntülerinde o rengin hâkim olduğunu fark edeceksiniz.

O siyahi adamın öldürülüş anında çekilmiş videolara bakın, görüntüyü büyütün, sırf derisinin rengi farklı diye “negro” sıfatıyla aşağılanan adamın boynuna diziyle çökmüş polisin gözlerine odaklanın, o kirli kara kızıl rengin yani öfkenin oturduğunu göreceksiniz.

Katil polisin gözlerinde, derisi beyaz atalarının türlü bahanelerle sömürülüp aşağılandıkları ana vatanlarından ikrah ile geldikleri topraklarda derileri kızıl ama insana, hayata, doğaya bakışları ak insanların yüz aynasında kendi ruhlarının rengini görüp de öfkelenerek giriştikleri soykırım şehvetini göreceksiniz.

Alev Alatlı’nın Amerika Birleşik Devletleri’nin yapı sökümünü yaptığı, hatta teşrih masasına yatırıp etini kemiğinden, hücrelerini kanından sıyırıp ayırarak sarsıcı teşhisler koyduğu son iki kitabında, katil polisin atalarından tevarüs ettiği o şehvete dönüşmüş şiddeti ve o şiddetli şehveti yaratan öfkeyi göreceksiniz.

Fesüphanallah!

Hafazanallah!

Alatlı’nın o son iki kitabına ad olarak koyduğu bu iki nidâ çıkacak ağzınızdan ve ister istemez Kayahan’ın sesi kulaklarınızda çınlayacak:

“Bir öfkeye mahkûm ettik her şeyi!”

Ankara’da ezan okunurken yüksek sesle müzik dinleyenleri uyarırken öldürülen Barış Çakan cinayetinin, o cinayetin HDP tarafından “Kürtçe müzik dinlediği için öldürüldü” yalanına çevrilişinin arkasında da o kirli kızıl kara öfke var.

İnsanın başa çıkması en zor duygusu öfke ve o duygu sömürülerek yönetiliyor insanlar. Öfkesiyle başa çıkamayanın başı kopartılıyor. İnsandaki karar verme yetisini sıfırlayan öfkeyi kontrol edemeyen toplumlar, mutlaka başkalarının kontrolü altında yaşamak zorunda kalıyorlar.

Ve siyasetin en çok kullandığı, en fazla bastığı damar bu; öfke damarımız! Belki siyasi tarih dediğimiz şey de sadece o kirli kızıl kara kan renginin hikayelerinden ibarettir.

Zayıflığının, tek başına yaşayamayan, en güçsüz ve korumasız canlı olarak yaratılışının acısını doğrudan tabiata işkence ederek Tanrı’dan çıkarmaya kalkan insanoğlunun yenik düştüğü öfke, bütün aynaları çukurlaştırıp ona kendisini öfkesi nispetinde büyük gösteriyor.

Öfkenin dev aynasıyla büyülenmiş insandan daha tehlikeli ne olabilir ki?

Firavundan Hitler’e, Karun’dan Rothschild’e, Neron’dan Stalin’e, Herodes’ten Netanyahu’ya kadar tarihe geçmiş bütün baş belaları, kabullenemedikleri acziyete isyanla öfkesinden beslenen ve güçsüz insanları öldürerek o acziyeti yok edebileceğini zanneden duygu kölelerinden başka ne olabilir ki?

Hangimiz o duygunun kölesi değiliz ki?

Kadim Türkçe’de köleye de köpeğe de Karavaş (Karabaş) denilmesindeki hikmet gerçekten sarsıcı.

“Köleler gördüm, karavaşlar Hayaları burulmuş bir adamın ayaklarını yıkamaktalardı” diyen İsmet Özel’in ömrü uzun olsun.

Nefsinin kızıl kara kan rengiyle damgalanmış karavaşlardan başka neyiz Allah için!
Kendimizi seyrettiğimiz aynadaki çukur, başkalarına bakarken tünediğimiz tümsek o kirli kızıl kara kan renkli öfkeden ibaret!

Boğazına çöküp öldürdüğü adamın ten renginde kendi ruhunu seyreden katil polisin öfkesi hangimizde yok!

Az ya da çok!

Üzgünüm Leylâ!

02.06.2020 12:08

“Bugün ne yazayım Kerem Bey?” dedim. “Hadi bu sefer sen bir konu söyle, ben yazayım.”

Kerem Bey komşumuzun yeğeni. Henüz 3,5 yaşında. Henüz parmaklarına sığdıramıyor yaşını. Henüz 5 karışlık boyu var, üç tekerli bisikletinin pedalına bile zor yetişiyor ayakları. Sabahları güneşi karşılamaya çıktığım bahçedeki ilk sohbetimin bıcır bıcır arkadaşı.

“Ehmed bey, Ehmed bey, ben burdayım!”

Adımı A’yı inceltip h’yi vurgulayarak Doğu ağzıyla söylüyordu geçen yaz. Bu yıl İstanbul ağzına geçmiş.

Fakat sabah sohbetlerimizde söylediklerini anlayabilmem için biraz gayret etmem gerekiyor hâlâ. Her gün yeni bir şeyler öğreniyorum telaffuzuna dair. En son l’lerin yerine r koyunca daha bir anlaşılır oldu.

Yeni öğrenip olur olmaz her cümlenin sonuna eklediği “varra bak”tan çözdüm meseleyi, varra’daki r’lerin yerine l koydum, jeton düştü.

“Aaa! Bu çiçek nasır da açmış Ahmet Bey, varra bak!”

“Aaa! Gürrerin yappakrarı düşmüş yere Ahmet Bey, varra bak!”

“Aaa! Kuşrarın tüyreri farkrı.. kedirerin tüyreri başka, kuşrarın tüyreri başka, varra bak!”

Çiçekler, güller, yapraklar, kediler, kuşlar, tüyler hepsi ve her şey hayret nidasıyla yer buluyor Kerem Bey’in gözünde ve bahçede hayret edilecek o kadar çok şey var ki!

Büyümek denilen şey, hayretin ölümü müdür acaba?

Hayretsizlik midir biz büyüdükçe Dünya’yı kirleten?
Bütün mucizeleri ve saçmalıkları görüp de bir kez bile hayret etmeden, hiç bir sözün sonuna “valla bak” koymadan duyarsız ve umarsız yaşamak kaderi midir alnımıza sürdüğümüz leke!

Buradan mı yürüsem?

Seçimdeki 800 binlik farka rağmen bugüne kadar en büyük başarısı ürkütücü bir hayal kırıklığı yaratmak olan bir belediye başkanının her akşam 60-70 iftara katılıp her gün 7-8 film seyredebilmesine hayret etmek dururken, sosyal ve asosyal medyalarda koro halinde “Her şeyinle her halinle güzelsin / Hata bulmak kusur bulmak suç sende” diye şarkılar söyleyen ve her nasılsa bir türlü yandaş ve trol olmayan koca koca adamların, kadınların saçmalığını mı yazsam?

Sorsam mı Kerem Bey’e, belki o hayret eder ümidiyle.

“Aaaa! Şöhretini yapmadığı haberlere borçlu gazeteci abiler, televizyonlarda eski Topkapı Otobüs Garajı değnekçisi gibi savunup saldırdıkları Fazilet Durağı meselesinin yalan olduğu itiraf edilince nasıl da sustular Kerem Bey, valla bak!”
... desem mi?

Hayret eder mi Kerem Bey?

Etmez bence. Börtü böceğin her haline hayret edip de büyüklerin dünyasına dair bir şeyler anlatıldığında boş boş bakan Kerem Bey, kendisine anlamsız gelen her söze karşı yaptığı gibi yine lafı değiştirip “Aaa saryangoz yappak yiyo Ahmet Bey, varra bak!” der yürür gider.

O gider, ben kalırım, salyangozun yediği yaprak kadar anlamı olmayan hayretsiz dünyamda.

Fakat peşini bırakmaya niyetim yok, ısrarcıyım bu sabah!

“Hadi Kerem Bey, söyle ne yazayım?”

Fasulye fidesinin yaprağını yiyip zeytin ağacına tırmanan salyangozdan çevirdiği gözlerini gözlerime dikti Kerem Bey ve ilk defa her bir şeyi yerli yerinde kullanarak dosdoğru ve dümdük konuştu:

“Ağaçları yaz!” dedi. “Ağaçlarla ilgili yazabilirsin!”

Donakaldım! Tamı tamına böyle dedi! Sona “varra bak” bile koymadan!

Çırılçıplak hissettim kendimi. Kıvırcık kumral saçlarıyla uyumlu boncuk gözleriyle ruhumun röntgenini çekmiş gibiydi.

Kendimden bile gizlediğim bütün hastalıkların, fasulye fidesinin yenmiş yaprağına çevirdiği ruhuma bakıp reçete sunan cüce bir doktor gibiydi! En küçük bir hayret kırıntısı yoktu bakışlarında.

Bu defa o büyümüş, ben küçülmüştüm! Çığlık atacaktım az daha! Bağıra bağıra kaçacaktım oradan! Hayretimden korkmuştum!

“Ağaçları yaz! Ağaçlarla ilgili yazabilirsin!”

Ses onundu ama söyleyen o değildi yemin ederim. “Varra bak” bile dememişti sonunda. Hiç bir l’yi r sesiyle telaffuz etmemişti.

Yerli yerindeydi her şey. 3,5 yıllık ömrü, beş karışlık boyu dışında hepsi tastamamdı.
Nasiyemden yakalanmış, sürünürken buldum kendimi Kerem Bey’in gözlerinde. Sanki zihnimden geçeni okumuştu beş karışlık büyücü bücür!

“Bırak bu saçma sapan işleri!” diyordu sanki. “O belediye başkanı gibisini ilk defa mı gördün Ahmet Bey?

Bunca yıl o kadar benzerine şahit olup da yüzlerce, belki binlerce defa yazdığın halde, hâlâ aynı şeyleri mi yazmayı düşünüyorsun?

Her ay kira bedeli olarak dünyanın parasını verdiğin bahçede kör dolaşmayı ne zaman bırakacaksın?

Hiç mi duymuyor kulakların kuşları? Senin Corona’dan ödün patlıyor ama onlar ne kadar mutlular bak!

Fasulye yaprağıyla karnını doyurup zeytin oyuğunda gölgelenmeye giden sümüklü böcek kadar da mı aklın yok senin?

Kırmızı beyaz açan Türk Gülü’nün gölgesinde düşünüp yazacak başka şey mi bulamadın? Sana ne ondan bundan, sen kendine baksana! Ağaçları yaz! Ağaçlarla ilgili yazabilirsin!”

Beni bana hatırlatıyordu velet!

“Yazabilirsin” derken “yazmıştın” demek istiyordu. TRT’de yayınlanan Yedi Güzel Adam dizisinin 8’nci bölümündeki Yalnız Ardıç sahnesini hatırlatıyordu.

O sahnede Nuri Pakdil karakterini canlandıran Kemal Uçar, gerçek bir devrimci arayan Cevat karakterini oynayan Bora Cengiz’e, gölgesinde namaz kıldığı görkemli ardıç ağacını göstererek şöyle diyordu:

“Gerçek bir devrimci mi arıyorsun, işte burada, yalnız ardıç. Yüzyıldır burada tek başına durur, zamana ve olaylara şahitlik eder ama kimseyi savunmaz, kimseyi suçlamaz, kimseyi yargılamaz, sadece seyreder ve gölgesini kimseden esirgemez!

İşte gerçek devrimci budur!”

Ben yazmıştım o sahneyi. Dizinin 6.bölümü çekilirken henüz ortada olmayan 8. Bölüm için Yalnız Ardıç’la ilgili bir sahne yazmam istenmiş, oturup yazmıştım. Dizinin en sevilen sahnelerinden biriydi. Youtube’da binlerce kez izlenmişti o sahne.
Ama ben unutmuştum...

İşte onu hatırlatıyordu bana Kerem Bey.

“Madem gazetecisin, sen de o yalnız ardıç gibi olmalısın!” diyordu. “Sadece şahit olmalısın, sadece seyretmelisin. Gazeteci isen gazeteci ol; avukatlık yapma, savcılık etme, yargıçlık taslama! Bırak başkalarıyla uğraşmayı, sen kendine bak ve onlar gibi yapma!”

Unutmuşum evet, 3,5 yaşında 5 karışlık bir bücür büyücü çarptı da hatırladım.

Büyümek, unutmak demekti galiba!

Üzgünüm Leylâ!

28.05.2020 14:58

Onu ilk kez düğününde gördüm. Evvelden adını duymuşluğum yoktu. Davetliler arasında karşılaştığımız gazeteci arkadaşım Güntay Şimşek anlattı.

Güntay Şimşek yıllardır televizyonlarda sivil havacılık üzerine yazılar yazıyor, programlar yapıyordu. Bu nedenle bütün macerayı biliyordu. O anlattıkça “Vay be, neler olmuş da haberimiz yokmuş” demiştim.

Selçuk Bayraktar’dan bahsediyorum.

Hani şu yaptığı İnsansız Hava Araçları (İHA) ve Silahlı İnsansız Hava Araçları(SİHA)’nı yaparak Türkiye’yi İsrail’in ebemizin nikahını isteyerek sattığı Heronlardan kurtaran ve Dünya Savaş Stratejilerini tepetaklak eden delikanlıdan söz ediyorum.

Hani şu CHP Sözcüsü Faik Öztrak’ın “havalı damat” diye sözüm ona aşağılamaya çalışırken kendisini alay konusu etmelere kalktığı Selçuk Bayraktar’dan.

Sonradan tanıştık, ruberu olmasa da özel görüşmelerimiz oldu, hiç de havalı bir çocuk değildi ama havacı idi.

Gökyüzüne aşık bir gençti. Uçmak ve uçurmak onun Mehlika Sultanı idi. Çocukluğuyla büyüyen hayalini gerçekleştirmeye odaklanmış, Mehlika Sultan’a Aşık Yedi Genç misali arkadaşlarıyla uçak derdine düşüp şu günlerde ilk uçan otomobil olacak Cezeri’nin, 2023’te yani iki yıl sonra da ilk insansız savaş uçağının son çalışmalarına uzanan şaşırtıcı bir hikaye.

Yedi arkadaş bugün yüze katlanmış, yediyüzelli olmuş, sayıları her geçen gün artıyor.

Çünkü yaptıkları, yaklaşık 100 yıldır “Bizden adam olmaz, Batı olmadan batarız” safsatasıyla yok edilen özgüveni ihya ediyor, Anadolu’daki gençlere büyülü bir dünyanın kapılarını açıyor.

O gençlerden biri Mardin Fen Lisesi’nden yeni mezun olan ve Kanada’da önemli bir üniversiteye burslu kabul edilen Markus Acar adlı dünya tatlısı bir Süryani delikanlısı.
Abbara romanımı yazmak için Mardin’de bulunduğum sırada, Fen Lisesi’nde verdiğim bir konferanstan etkilenerek Mardin Büyükşehir Belediyesi Gençlik Merkezi’ne üye olmuş ve daha ilk sohbetimizde “Selçuk abi” diyerek Selçuk Bayraktar’dan ve yaptıklarından söz ederek hayranlığını anlatmıştı.

O kara boncuk gözleri parlayarak “Ben de onun gibi olmak istiyorum, onun gibi ülkeme uçan arabalar yapmak istiyorum” dediği Selçuk Bayraktar, o Mardinli Süryani delikanlı için “Cumhurbaşkanının havalı damadı” değil, küçük kardeşinin gözünde “kahraman” olan bir abi idi.

Siz Türkler “idol” mü diyorsunuz, ondandı işte. Selçuk Abisi, Markus’un idolü idi. Selçuk abi yaptı ise Mardinli Markus da yapabilirdi. Bir sürü projesi vardı zaten. Bir bilgisayarı olsa o projeleri çizimlerini yapabilecek, görsel sunumlarını hazırlayabilecek, kâğıda dökebilecekti.

Mardin’in aynı zamanda Büyükşehir Belediye Başkanı olan çocukların ve gençlerin Vali Amcası Mustafa Yaman ile konuştuk. Yarım saat içinde bilgisayarına kavuştu Markus, bir kaç gün içinde üç farklı proje hazırladı, bir yarışmaya katıldı, iki projesini kabul ettirdi, kendisi tek proje sunabileceği için, Fen Lisesi’ndeki bir kız arkadaşını çalıştırıp ona sunum yaptırdı ve ödül aldı.

Hayatı Mardin’in Eski Kale köyündeki küçücük bir evde babasına, annesine ve kardeşlerine yardım dışında, Mor Cercis Kilisesi’ne hizmet etmek, okula gitmek, yaz aylarında ise Alanya’daki bir otelde çalışarak gelecek yılın okul masraflarını çıkarabilmek ve hayal kurmakla geçen bir delikanlı.

Markus Acar; Selçuk Bayraktar’ın iki yıl sonra uçurmayı planladığı ilk insansız savaş uçağının öncülü olan Akıncı için hazırlanan belgeselin sosyal medya kanallarında yayınlanmasından hemen sonra bir mesaj gönderdi bana:

“Ahmet hocam Selçuk Bayraktar abinin Akıncı belgeselini izlediniz mi muazzam bir şey yaaa. Haberi olsun Selçuk abinin biz de gençler olarak milli teknoloji hamlesi olarak uzay sektöründe yükselmek için hedeflerimizden vazgeçmeyeceğiz adımlarımızı atacağız (Buraya şişirilmiş bir pazu simgesi koymuş). Bir grup girişimci ruhuna sahip arkadaşlarım ile başladık bile çalışmalara.

Belki iletişiminiz vardır hocam Selçuk abi ile selamlarımı iletirsiniz. Çok güzel işler yapıyor.”

Bu mesajı Selçuk Abisine hemen ilettim tabii...

Sonra Güntay Şimşek’in o düğün günü anlattıkları geldi aklıma.
Bugünün Cumhurbaşkanı, dünün Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kızı Sümeyye ile evliliğe giden arkadaşlığına, sonradan damat oluşuna rağmen; tıpkı Mardinli Süryani delikanlısı Markus Acar gibi hayata geçirmeye çalıştığı hayallerini “birilerinin” nasıl söndürmeye çalıştığını, önüne sürekli setler çıkartıp duvarlar örüldüğünü, CHP Sözcüsü’nün “havalı” zannettiği üst düzey bağlarına rağmen nasıl yol edilmeye uğraşıldığını anlatmıştı Güntay Şimşek.

Benim ilk kez duyduğum şeyleri çok iyi biliyordu, bizzat şahidi idi çünkü. Nuri Demirağ gibi, Vecihi Hürkuş ve daha niceleri gibi yok etmeye çalışmışlardı Selçuk Bayraktar’ı.

O yakın bağlar bile bu yok etme hırsının önüne geçememiş, yıllar boşuna kaybedilmişti bu yüzden. Belki o yakın bağların değil fakat çocukluk hayaline bağlılığın samimiyetine bağışlanmış bir göksel inayet onu muhafaza etmiş, bugün Akıncı belgeselinde anlatılan çaba meyvesini verebilmişti.

O belgeseli seyrettim Markus’un mesajından sonra. Belgesel çok güzel hazırlanmıştı, bir macera filmi heyecanı veriyordu seyredene. Fakat o macerayı belgeselden çok daha güzel anlatan, Markus’un bana gönderdiği mesajdaki o “emoji” yani şişirilmiş pazu simgesi idi.

İşte ona ağladım ben!

“Havalı” denilebilecek bir şey varsa şayet bu hikayede, İstanbul’da bir delikanlının yaptığı işten Mardin’de bir Süryani gencinin gurur duyarak, yüreğinin nasıl bir özgüvenle dolduğunu anlatabilmek için mesajına koyduğu şişirilmiş pazu simgesi idi.

Onun havası çarptı beni, ona ağladım!

Ve kaybedilen yıllara ağladım.

Dünya sivil ve askeri havacılık tarihine şimdiden adını yazdırmış olan Selçuk Bayraktar’a, sırf hısımlık bağından dolayı “havalı damat” diyerek hakaret ettiğini zanneden o siyasi zihniyetin bu ülkeye, bu ülkenin insanlarına kaybettirdiği yıllara ağladım.

Mustafa Kemal Atatürk’ün temellerini attığı Cumhuriyet zemini üstüne, inanılmaz bir hoyratlık ve aymazlıkla, her değeri yok etmeye ayarlanmış çarpık çurpuk bir sistem kurmak dışında bugüne kadar hiçbir şey, evet hiçbir şey üretmemiş bir siyasi zihniyetti o.

Yapmaya değil yıkmaya, üretmeye değil tüketmeye, yapılanı engellemeye, başlanmışı sonlandırmaya, açılanı kapatmaya dönük bir sistem kuran zihniyetin bize kaybettirdiği yıllara şu an ağlamaktan başka yapabilecek hiç bir şeyimiz yok.

Fakat ümidimiz var. Özgüvenimiz var. Şişirilmiş pazularıyla Mardin Eski Kale köyünden İstanbul’da insansız Akıncı hava aracını üreten Selçuk Abisi’ne selam gönderen Markuslarımız var.

Havalı olmak, böyle bir şeydir Faik Bey ve siz bunu asla anlayamazsınız!
Bir nebze anlayabilecek olsaydınız, bugün o kaybolan yıllara gözyaşı döküyor olmayacaktık.

Lütfen kapatın o düşük ilkel çenelerinizi artık ve bize kaybolan yıllarımızı geri verin!
Sizi de bir kez olsun havalı görsün bu gençler, sizin için de şişirsin pazularını!

Selçuk Bayraktar havalı bir delikanlı değildir ama Markus gibi gençlerin havasıdır!
O hava size ağır gelir, ne yapsanız boş, o havayı söndüremezsiniz!

Üzgünüm Leyla!

25.05.2020 13:16

N’oldu, niye o kadar şaşırdınız ki?

Belli ki ortada bir provokasyon var. Provokatörün biri yahut birileri İzmir Müftülüğü’nün merkezi hoparlör sistemine girip minarelerde İtalyan marşının Türkçesi Çav Bella’yı yayınlamış. Emniyet ve istihbarat elbette provokatörleri tespit edip yakalayacaktır. Hadise bu.

İşin gürültü koparan kısmı; İzmir camilerinde çav bella yankılanırken çekilmiş değişik video görüntülerini CHP yerel örgütünde bir süre başkan yardımcılığı yapmış bir kadının Twitterda melodi işaretleriyle şıkırdayarak yayınlaması oldu. Gerçi sonradan yarım ağız özür metni yayınlamak durumunda kaldı ama onu da kimse sallamadı. Çünkü muhalefet yanlılarının provokatif spekülatif tweetler atıp silmesi neredeyse adet ve haslet haline geldiği için kimse çeyrek ağız özür dilemelere itibar etmiyor artık.

Ortada bir provokatif eylem ve bunun gündeme getirilerek ortalığın karıştırılması gibi bir tutum var evet. Bu tür eylem ve tutumlara, deprem gibi, pandemi gibi alışıyor olmamız lazım aslında ama olmuyor, provokatörler ve yancıları amaçlarına ulaşıyorlar her seferinde.

Her zaman söylüyorum ya; seçimler seçmenlerin duygularına basarak yapılır, bu yüzden bütün seçim süreçleri provokatif ve spekülatiftir. Ancak partilerden biri iktidara geldiğinde artık onun için seçim bitmiş demektir, o duygularla değil ilkelerle iş yapmak zorundadır, fakat muhalefet için süreç bitmez o yine duygular ve algılarla oynamaya devam eder.

Bu sözüm; provokasyonları ve spekülasyonları onaylayıp meşrulaştırdığım anlamına gelmesin. Bir gerçeğe işaret etmeye çalışıyorum sadece.

Türkiye’de muhalefetin başında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) olduğuna göre provokasyon ve spekülasyon konusunda yaklaşık 100 yıllık bir tecrübeden söz ediyoruz demektir.

Çünkü CHP yaklaşık 100 yıllık tarihi boyunca, rahmetli Bülent Ecevit’in kısa azınlık hükümeti dönemi hariç, bir kez bile halkın tercihi ile iktidara gelebilmiş değildir. Yani CHP halk iradesiyle iş başına hiç gelemedi, hep seçim atmosferinde provokasyon ve spekülasyon soluyarak yaşadı. Oksijeni spekülasyon, kardondioksiti provokasyon oldu CHP’nin.

Çünkü bu partinin unutulmaz ve ölümsüz lideri İsmet İnönü; ta Cumhuriyet öncesinden, Milli Mücadele’nin başında İstanbul’dan apar topar Ankara’ya gönderildiğinden bu yana, adı hep provokasyonların ve spekülasyonların merkezinde yer almış bir kişi olarak, sadece dünün değil bugünün hatta yarının siyasetini etkileyip dalgalandıracak bir etki gücüne sahipti.

Hâlâ öyle!

Yakın tarih ile ilgili çok değil, bir kaç kitap okumak yeterli; Nurer Uğurlu’nun iki ciltlik Rauf Orbay – İsmet İnönü Kavgası, İsmet Bozdağ’ın Bitmeyen Kavga / Atatürk-İnönü İnönü-Bayar araştırmalarının yanında, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir, Çerkes Ethem gibi Milli Mücadele şahsiyetlerinin hatıralarını okumak size mutlaka bir fikir verecektir.

Milli Mücadele günlerinden başlayarak TBMM’deki provokatif olayları, isyan adı verilen kimi hadiseleri, darbeleri, suikastleri, sürgünleri, idamları, kıyımları ve yasakları şöyle bir tarayacak olursanız, hemen hepsinin odağında bir şekilde İsmet İnönü’nün yer aldığını görürsünüz.

İstiklal Harbi’nin başlatılmasında  belki birinci dereceden etkisi olan yenilmez Kazım Karabekir Paşa gibi, Hamidiye Kahramanı Rauf Orbay gibi, Mareşal Fevzi Çakmak gibi korkusuz adamların, odağında İsmet İnönü olan bir provokasyonun kurbanı olmak konusunda korkudan tirtir titrediklerini görürsünüz. Özel sohbetlerde bu korkunun Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’te bile olduğunu söyleyerek, İsmet İnönü için “Atatürk’ün Pavlus’uydu” diyen kimi tarihçilere de rastlarsınız.

Bu korku o kadar büyüktür ki, günümüzde Roma, Bizans, Osmanlı tarihlerine dair analizleriyle devleşen tarihçilerin bile, söz İsmet Paşalı yıllara geldiğinde yüzlerine oturan bariz bir ekşime ile olayları geçiştiriverdiklerini görürsünüz.

Bu korku o kadar büyüktür ki; bugün bile İstiklal Mahkemesi Zabıtları TBMM’de kilit altında tutulmaya devam etmektedir.  

Yani demem o ki; İsmet İnönü ve partisi konusunda bilinmeyenler  ve söylenmeyenler, bilinenlerden ve söylenenlerden katbekat fazladır. O kısım yakın tarihin karanlık kısmıdır.

Bu nedenle İzmir camilerinin minarelerinden ezan yerine Çav Bella şarkısının yayınlanması şaşılacak bir hadise değildir.

Asıl şaşılması gereken mesele; eski yöntemlerle yeni sonuçlar elde etme çabasındaki aptallıktan hâlâ vazgeçilmemiş olmasıdır.

Sırf bu nedenle dünyanın en aptal muhalefetine sahibiz ne yazık ki! İlkel metotlarla çağdaş sonuçlar elde etmeye çalışma aptallığı, muhalefet partilerini ve yanlılarını öyle gülünç durumlara düşürüyor ki, yeri geliyor kendileri bile buna şaşırıyorlar.

Twitterda ha bire yazı yazıp silmeler boşuna değil. Aptallığa kendilerinin bile tahammülü yok artık.

Amma velakin.. onların ısrarla bu aptallığı sürdürmelerini  sağlayan etmenlerden biri, belki birincisi iktidar ve yanlılarının tutumudur. İşte zurnanın zırt dediği, kornanın zort dediği yer de burasıdır.

Niye böyle yapıyorlar?

İktidar partileri ve yanlıları; “Bir aptalla sakın tartışma, dışardan bakan hanginizin aptal olduğunu anlamaz” sözünü öfkeyle unutup onlara cevap vermeye çabalarken düştükleri çukuru görmüyorlar da ondan!

Aptalla laf yarıştırma aptallığı daha büyük hamakat olmalı değil midir?

Eh, Kafirun romanımın kahramanı Müfit Hoca’nın dediği gibi; bütün partiler Halk Partisinden neş’et ettiğine, o partiden doğmuş bütün partiler de renkli bardaklar içindeki su gibi olduğuna göre, iktidar partilerinin kendilerini düşürdükleri bu hamakat çukuruna da çok şaşmamak lazım galiba.

Sözüm ona sistem değişti ama İsmet İnönü ve partisinin temellendirdiği o eski sistemin tezgahları şakır şakır çalışıyor hâlâ.

Örnek mi istiyorsunuz?

Buyrun; Siyasi Partiler Yasası o günlerin bir aziz hatırası olarak dimdik duruyor!

Şimdi bahaneler üretip “Yok şu kadar değişti, tadilatlar yapıldı” falan demeyin lütfen!

Isırgan otundan yapılmış elbiseye tadilat yapsan ne olur, yapmasan ne olur? Giyeni çıldırtmaya devam eder! 

İşte bakın gündeme ve ortama:

CHP’nin bir il başkanı ile İstanbul Belediyesi’nin bir iletişim müdürü; koskoca iktidar partisi ve yanlılarını deliye döndürüp topaç gibi çevirebiliyor sosyal ve asosyal medyada.

Sizce akıl ve ruh sağlığı açısından endişe uyandırıcı, duygularla değil ilkelerle iş yapması beklenen taraf açısından utandırıcı bir durum değil midir bu?

Yahu adamların partisinde, yönetim kadrolarında, milletvekilleri arasında; istihbarat, provokasyon, derin devlet, terör örgütlenmeleri, mafyalar, kumpaslar, suikastler, şunlar bunlar konusunda uzman isimler var; yapmayın, gaza gelmeyin, dolmuşa binmeyin, ekmeklerine yağ sürmeyin, oltalarına düşmeyin!

Atatürk’ten ve İstiklal Marşı’ndan sonra bir tek özgün marş üretememiş adamların İtalya’dan, Latin Amerika’dan, İsviçre’den, Kafkasya’dan aşırılmış marşlarıyla niye hop oturup hop kalkarsınız!

Twitterdan uydurdukları her masala niye atlarsınız, afedersiniz ama siz aynalı sazan mısınız?

Onlar yazar siler, güler geçer ama siz kalırsınız ortada iyot gibi, burnundan soluyan deli danalar gibi...

Diyoruz, ama dinleyen yok!

Dilimizde tüy bitti Leylâ!

21.05.2020 09:35

Bütün Dünya merak ediyor: Çinliler canlı hayvan yemeyi ne zaman bırakacak?

Ben de şunu merak ediyorum: Biz canlı insan yemeyi ne zaman bırakacağız?

Bir kaç gün önce yazdım bunu twitter meydanına.

Gerçekten merak ediyorum; canlı hayvan yemek mi daha kötüdür, canlı insan yemek mi?

İlkinin sonucu belli; Corona Virüs salgını ve ölümlerden ölümler beğenen dünya.

İkincisinin sonucunu düşünmek bile istemiyorum, o cesareti olan yazar gönderirse sevinirim.

Bir ara Türkiye’deki zıvanadan çıkmış şımarıklar arasında moda idi, Uzak Doğu’ya gidip canlı maymun beyni yiyorlardı. Hatta masanın altına yerleştirilmiş maymunun, tam ortadaki delikten görünen mengeneye sıkıştırılmış kafatasını çekiçle parçalayıp ciyak ciyak bağıran hayvanın beynini özel soslarla yerken fotoğraf çektirip gönderenler de vardı. O zıpırlardan biri dönemin pek popüler bakanlarındandı galiba.  

Geçen zaman içinde bir üst basamağa mı çıktık, yoksa siz Türklerin tabiriyle “Level mı atladık” ne olduysa bilmem artık, bir şeyler oldu ve biz Sosyal Medya Lokantasında canlı insan beyni yemeye başladık.

Alın size bir misal:

Corona günleri icabı olarak sokağa çıkmalar sınırlandırılınca İnstagram, Youtube, Skype gibi sosyal medya ortamlarında bağlantılar kurup canlı sohbetler yayınlamak gibi bir etkileşim doğdu. Herkes kendi ilgi alanına ve bilgi düzeyine göre yayınlar yapıyor, ya kendisi konuşuyor yahut bağlantısına bir ya da bir kaç konuğunu ortak edip sohbetler ediyor, söyleşide bulunuyor. Harika bir etkileşim ve hizmet aslında.

Canlı sohbetlerin bana göre en iyisini Nörobilimci biyolog Prof. Dr. Sinan Canan yapıyor. Gerçi Canan Hoca Coronadan önce başlamıştı bu yayınlara ama Corona sayesinde herkes evden çıkamaz hale gelince sadece bunu yapar oldu.

Kimi günler bir kaç söyleşi yapıyor yahut katılıyor. Her birini seyretmekten olağanüstü keyif alıyorum, bir yandan da çok şey öğreniyorum.

İki gün önce ilgi çeken çıkışlarıyla Türkiye’nin en çok konuşulan, en çok takip edilen ve aynı zamanda en çok sevilip en çok nefret edilen düşünürlerinden Dücane Cündioğlu’nu konuk olarak aldı yayınına. Birbirlerinin fikirlerine önemli oranda katılmasalar da çok zevkli, keyifli, düzeyli ve doyurucu bir sohbet oldu.

Fakat altına yapılan yorumları bir görmeliydiniz!

Ne Cündioğlu’nun kibri kaldı, ne deistliği, dinsizliği, münafıklığı, dönekliği, kafirliği! Kendi önkabullerine ve önyargılarına Dücane Cündioğlu’nu sığdıramayanlar, yayının öncesinden başlayıp sonrasına sarkarak, sosyal medya masasında canlı insan beyni yeme yarışına girdiler akıl almaz bir iştah ile. Bu oburluk hâlâ devam ediyor.

Ertesi gün Klasik Türk Müziği’nin tasavvufi formunu ihya ile zirveye taşıyan sanatçı Ahmet Özhan ile söyleşti Sinan Canan hoca. Vay sen misin onu çıkaran? Cündioğlu’na yaptıklarını Ahmet Özhan’a yapıp Sinan Canan’ı da ara sos yapıp iki canlı beyin birden yeme ritüeli ile kendilerinden geçti sosyal medya şımarıkları.

Bu sadece bir mecra üzerinde iki örnek. Hemen her mecrada yapılıyor bu.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Büyükelçi İbrahim Kalın, daha önce İngilizce yazdığı bir kitabını tercüme ettirip gözden geçirerek Perde ve Mânâ adıyla yayınladı kısa süre önce. Akıl ve Erdem; Ben, Öteki ve Ötesi; Barbar Modern Medenî kitaplarının yazarı İbrahim Kalın’ın resmi görevindeki onca iş arasında nasıl vakit bulup da bu tuğla gibi kitapları yazabildiğini ve Haber365 yazılarını bile aksatmadan edemeyen bendenizi ne kadar utandırdığını düşünmedi kimse. Sadece Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü olmasından yola çıkarak sövüp saymalar başladı, canlı canlı yemeye koyuldular.

Bu nasıl bir hastalık, ne menem bir sapıklıktır?

Kendi ön kabullerinize, önyargılarınıza, inancınıza, düşüncenize, yaşam biçiminize, ideolojinize uymuyor diye, ilkelliğin en düşük seviyesinden bir kabilecilik dürtüsüyle; araştıran, düşünen, üreten mümtaz beyinlere sahip ve aslında pamuklara sarılıp özenle korunmaları gereken insanları canlı canlı yemek, iki cihan yedi kıtanın neresine yakıştırılabilecek bir yamyamlıktır?

Ya hakikat sizin inandığınız, düşündüğünüz, yaşadığınız ve beklediğiniz gibi değilse? Ne halt edeceksiniz?

Bunun bir de farklı yüzü var. Belki o yüz, bu görünenden çok daha çirkin ve korkutucudur:

Sosyal medya masalarının birinde kendi beyni canlı canlı yenilirken, başka masada meslekdaşlarının canlı beynini yemeye çalışan, güya bilimle, sanatla, din ve diyanetle mücehhez daha iri yamyamlar da var.

Var evet!  O alt masalardaki yamyamlık, üst masalardaki yamyamlığın taklidi sanki. Adlarının önüne kalabalık kısaltmalar bulunan o iri yamyamlardan öğrendikleri yahut öykündükleri haltı yemekle meşgul gibiler.

Siyaset adamlarına hiç girmeyeyim, çünkü orada adamlık namına konuşulacak çok az şey kaldığını düşünüyorum artık!

Velhasıl;

Canlı maymun beyni yiyip üstüne canlı yarasa kokteyli içen Çinlilere sövüp saymayın boşuna, buğz etmeyin onlara.

Kendi lokantanızın aynalarına bir bakın, ellerinizin ve ağızlarınızın ne kadar kanlı olduğunu göreceksiniz.

Hangisi daha beter?

Sen söyle Leylâ!

19.05.2020 10:32

Kelam-ı kibardır, büyüklerin sözüdür, siz buna atasözü de dersiniz:

“Hadsize haddini bildirmek, çulsuza kaftan giydirmek gibidir!”

Atalara rahmet olsun.

Haddi aşmak insana mahsus. Sınır tanımayan, çerçeveye girmeyen, çizgi dışına çıkan, özgürlüğü, hürriyeti sınırların, çerçevenin, çizginin ötesinde zanneden bir yaratık.

Birey diyor şimdiki nesil ona. Eskiler kişi derdi. Daha eskiler ise ferd. Konumunun bilincinde olma haline ise eskiden yeniye doğru ferdiyet, kişilik, bireysellik deniliyor.

Bu birey kişisi ferd iken, bir zamanlar, ateş olsa cirmi kadar yer yakar idi. Herkes de bunu bilirdi. Herkes şu yeryüzünde cirmi ile ne kadar yer kapladığını bilirdi çünkü. Boyunu aşan işlere burnunu sokmaz, cirminden ibaret haddinin ötesine geçmez, geçtiğinde olması gereken yeri birilerinin kendisine göstereceğini bilirdi.

O birileri de kalmadı, şairin tabiriyle “o güzel atlara binip gittiler”, geriye o güzel atların tersi kaldı.

O da bir şeydir, umulur ki o at tersi su ve toprak ile buluşur bir gün, bir gülün açmasına, bir ağacın meyveye durmasına, bir otun bitmesine katkı sağlar da bir şeylere, birilerine katık yahut bir ocakta yakıt olur, kendi yanar, başkasının pişmesini sağlar.

At tersi de olsa lüzumsuz hiç bir şey yok kainatta. Sistem öyle kurulmuş, böyle çalışıyor.

Hadsize kaftan giydireceklerin kalmadığı bir meydanda kimlerin nasıl dolaşacağını gözünüzün önüne getiriverin bir zahmet.

Çocukluğumun geçtiği bozkır şehrinde oğlan çocukları ya kızlar gibi entari giydirilerek salınırdı sokağa yahut üstünde bir fanila olsa bile altında hiçbir şey olmaz, her iki halde de kıçı açık dolaşırlardı. O halde iken birbirimize dayılanır, efelenirdik, o tekerlemedeki gibi elimizde “pırasadan tüfek, bamyadan fişek, at bokundan saçma”larla, kendi halimize bakmadan ötekine “kıçın varsa kaçma” diye meydan okurduk, varımız yoğumuz, kıçımız başımız meydanda olmasına rağmen. Baş ile kıç arasında da pek fark olmazdı zaten, ikisi de keldi çünkü, daha gür çıksın diye saçlar ustura ile kazınırdı.

Öyle bir halimiz var bugün. Özellikle sosyal meydanlarda. Siz Türkler Sosyal Medya Time Line’ı diyorsunuz ona biliyorum ama düpedüz meydan işte, pırasadan tüfek, bamyadan fişek, at bokundan saçmalarla, muhakemesiz istihkamlar kurup muhaberesiz muharebeler yaptığımız bir farazi cenk meydanı. Her ne kadar isimler ve resimler gizleniyorsa da o meydanda, sözlerimiz özümüzü sergilediğinden, bütün mal – mülk ortada kalıveriyor, o kıçı başı açık bebeler gibi horozlanıp duruyoruz.

Ne zaman büyüyeceğiz, bilmiyorum.

Büyümekten kastın çoğalmak olduğunu zannediyor bugünlerde bazıları. Çoğalmak, kalabalıklaşmak, gruplaşmak, çeteleşmek olduğunu zannediyor. O tekerleme “Elli elli yüz, biz şuralıyız” diye başlar, memleket ismi söylenirdi dün. Bugün ise “Elli elli yüz, Biz Milliciyiz” diyor birileri, öbürleri de “Biz Halkçıyız” diyor yahut “Biz Atatürkçüyüz” diyor, konumunun “bilincinde” bireyler olarak kendilerini destekleyecek “arka”daş çağırıyorlar.

Tabii sosyal medya lisanında arkadaş denmiyor ona “takipçi” deniliyor. Çağıranlara bakıyorsun takip ettiği kimse yok pek, ama “Gelin” diyor, “Takip edin, takılın, followlayın ki ben de sizi favlayayım”.

Followlamanın getirisi yani ücreti favlanmak; yapılacak iş ise belli; bu taraftan karşı tarafa, karşı taraftan bu tarafa havlaşmak!

“Onlar birlikte çok bağırıyorlar, sesleri yüksek çıkıyor, algıları bozuyorlar, o halde biz de toplaşıp bağıralım, volüm yükselsin, karşıyı bastırsın, haklı çıkan biz olalım!” 

Kimse kusura bakmasın, bir adım geriye çekilip bakıldığında görülen manzara tamamıyla bundan ibarettir.

Total, yekun yahut toplam 2,5 milyon takipçisi olan siyasetçinin 3 kişiden başkasını takip etmediği bir ortamda “Haydin, gelin, toplaşın” diye bağırmasının nasıl bir kıymet-i harbiyesi olur, kim, neyi, ne kadar ciddiye alır da galeyana gelir şayet büluğa ermemiş bir çocuk değil ise?

Bazılarının canı çok sıkılacak biliyorum, kimsenin işine gelmeyecek bu söylediklerim yine ama söylemekten geri durmayacağım, yahu bırakın artık şu çocuk oyunlarını, büyüyün artık!

Ürümeyin, üretin! Elle tutulur, gözle görünür bir şey koyun ortaya, bir fayda sağlayın, yaraya merhem, derde deva olun, derdiniz hep heva olmasın, sizden istenen bu!

Bir etkinliğiniz olsun işe yarayan, bir taşı bir başka taşın üstüne koyun, yapılar kurun, bir etki yaratın, gözle görülsün, elle tutulsun, “işte budur” denilsin!

Beklenen bu!

“Sosyal medyada bir araya gelin” dediyse en tepedeki büyüğünüz, kasdı bu olmalıdır! Ta en baştan beri üretim, üretim deyip duran bir adamın başka derdi, arzusu, talebi, talimatı olamaz!

“Twitterda 1 milyondan fazla tweet attık, sadece Türkiye’de değil, Dünya listesinde Top Trend olup 1 numaraya yerleştik!” Öyle mi?

Peki çağırsa bir gün; TT oldunuz da ne oldu? Ne koydunuz ortaya? Dünya bundan ne anladı, onca çabanın bize hasılası, memlekete faydası ne?” diye sorsa, ne cevap vereceksiniz?

Bendeniz merak ettim, biraz da dertlendim, arıza damarım kabardı ve birilerine sordum:

“Yahu bu iş nerden çıktı Allah aşkına? Demokrat Parti’nin ölüleri ve delileri bile listeye koyup radyodan yayınladığı Vatan Cephesi komedisine dönüşmeden bu çılgınlığa bir son vermek lazım!” dedim.

Vallahi dedim, tallahi dedim.

Peki cevap ne oldu?  Şimdi sıkı durun:

“Biz de şaşkınız, çünkü kimseden böyle bir şey istenmedi, böyle bir talimat verilmedi!”

Muhakkak öyledir. Çünkü istenenin bu olmadığını anlamak için ya ahmak olmak gerekir yahut çocuk!

Ahmak değiliz ama çocuğuz işte...

Pırasadan tüfek, bamyadan fişek, at bokundan saçmalarla farazi yani sanal meydanlarda aynı memleketin bebelerine “Kıçın varsa kaçma” diye bağıran kıçı açık, başı kabak, sümüklü kavruk bebeleriz!

Hoşumuza gidiyor hep çocuk kalmak, çünkü büyümek istemiyoruz, büyümenin ürümeyi bırakıp üremek, üretmek yani çalışıp çabalamak, yani sorumluluk almak, elini taşın, sırtını yükün altına koymak olduğunu biliyor ama işten kaçan uyanık, uçarı, başangı bebeler gibi haylazlık etmeyi marifetmiş gibi gösteriyoruz!

Kime?

Dünyaya!

Top Trendiz ya Twitter Dünya Listesinde!

Daha ne olsun?

Şeddeli Maşşallah çekip arkasından “Sünnetçi geliyoorrr!” diye bağırasım var!

Yetti gayrı Leyla!

14.05.2020 10:08

Baştan beri inanmadım hayır!

Coronavirüs belası dünyayı sardıktan sonra dile pelesenk olan "Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak" sözünün; Hz. Adem’den Hz. Hatem’e, Asr-ı Saadet’ten Asr-ı Hüsran’a kadar değişmemiş insan yapısına ters bir söylem olduğunu düşünüyordum. Bela geldiğinde Yaradan’a sığınıp, safa geldiğinde her şeyi unutan insanın nisyan illeti, bu tür sözlerin bağlamından ne kadar kopuk olduğunu hatırlatan bir hakikat olarak yerli yerince duruyor çünkü.

Corona ne ki, nisyanımız dururken?

Virüs darbesinden en muzdarip kıta Avrupa, değişiyor mu? Hayır. Değişecek mi?  Asla. Orta Çağ alışkanlıklarına bir anda dönüverdi, şahidiz, dünya şahit, güya Birlik olup sınır tanımadıkları ülkelere, İtalya başta olmak üzere sırtlarını dönüverdiler, birbirlerinden maskeler, sağlık malzemeleri çalmak için yarış başlattılar. Yaşlılarına reva gördükleri terkedilmişlik içinde yalnız ölüm, antik huylarıydı zaten. O eski Yunani karakter kazık gibi çakılmışken ruhlarına başka türlü davranabilmeleri mümkün mü idi?

Amerika’dan söz etmek bile abes. Avrupa’nın ipten kazıktan kurtulmuş en pespaye güruhunun uyuşturucu ticareti ile yol bulmuş torunları, Corona illetini paraya tahvil edebilmek için türlü dümenler çevirip yeni tezgahlar açacaktı elbette. Nitekim şu sıra ölenlerle değil, olacaklarla meşguller, bu işi Çin’e nasıl fatura edip parasını gasp ederiz derdindeler.

Türkiye çok farklı bir yerde duruyor her biri ile kıyaslandığında. Dost düşman ayırmadan kim talep ederse elindeki tıbbi malzemeleri paylaşıyor, para talep etmiyor, şart koşmuyor. Düne kadar İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma hurdalık üç beş hibe malzeme için ebemizin nikahına kadar bin türlü şart koşanlara karşı, Türkiye’nin karşılıksız yardımlarının hatırda yer olmalı değil miydi? Ne mümkün? Avrupa ve Amerika medyasının Türkiye aleyhine olabilecek her yalana, saptırmaya, üç kağıda açık sütunlarına bakmak yeter. Türkiye’den alınan hibe sağlık malzemelerinin ne kadarının silah sevkiyatıyla birlikte Suriye’deki terör örgütlerine gönderildiğini bilmiyoruz henüz.

Katranı kaynatsam olur mu şeker tekerlemesine uygun davranacaklardı tabii ki, Türkiye de kendi cinsine çekecek, kendisinden beklenen yardımı her şeye rağmen geri çevirmeyecekti.

Oysa bu bile Dünya’yı değiştirmeye yeter sebep olmalıydı, olmadı, olamazdı.

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, öyle mi?

Baştan beni inanmadım buna. İnanmıyorum.

Belki inanmak isterdim, bizde, kendi içimizde bir şeyler değişiyor olsa idi.

Belki tarihin en alçakça, kahpece kalkışması olarak kayda geçecek 15 Temmuz’dan çok kısa bir süre sonra Ankara’ya gidip üç beş mahfili dolaştığımda, insanların çoğunun hiçbir şey olmamış gibi davranıp, bu meseleden nasıl rant çeviririz derdinde olduklarını görerek büyük hayal kırıklığı yaşamış, evime sıtkı sıyrık dönmüştüm. Çok sürmedi 15 Temmuz’un cıcığını çıkarıp sulandırmak için elimizden geleni ardımıza koymadık.

Lokantalarında garsonların "Çek bir buçuk Mevlana" diye bağırdığı, kebapçıların önünden semazenlerin döndüğü, hafızlarının Karun düğünlerine frak üstü takke ile koşuşturduğu, yeni inşa edilmiş okullara ana babalarının yahut kendilerinin isimlerini, Şeyh Ali Semerkandi’ye yeraltı geçitlerini, Ahmet Yesevi’ye viyadükleri layık görerek iş yaptığını zannedenlerin ülkesinde vefaya dair, edebe dair hangi değişim beklenebilirdi ki?

Ham hayalden başka ne olurdu bu?

Şimdi de oturmuş sosyal medyada üslup değişimi gerektiğinden falan bahsediyoruz?

Hangi yüzle?

Yalanlara karşı yalanlarla, iftiralara karşı iftiralarla, bir söyleyene binbir söyleyişle karşılık vermeyi cehd edinmiş, sözün şehvetiyle sarhoş olmuşken nasıl değişiverecek birdenbire üslubumuz?

Ağız dalaşı yapan iki kişiden birinin, diğerini “Bana bir söylersen, bin işitirsin ona göre!”  diye tehdit ettiğini görünce, sapsarı bir yüzle aralarına girip "Ne söyleyeceksen bana söyle. Bin tane söylesen de vallahi benden bir tane bile işitmezsin" diyen Mevlana’nın adını kebaplıktan, zikrini mezelikten kurtarmadan nasıl değişecek o üslup?

Keşke bazı şeyler eskisi gibi olsa, keşke!

Alın size eskilerden bir demet:

Sultan Ahmed Camii’nin mimarı Sedefkar Mehmed Ağa iş kendisine ısmarlandığında gidip çalışır ve yapacağı mabedin maketini huzura getirir. Gencecik bir adamdır, huzuruna durduğu padişah Sultan Ahmed gibi. Padişah maketteki altı minareye bakar, tek soru sorar mimara:

"Harem-i Şerif’te kaç minare var?"

Mimar Mehmed Ağa cevap vermez, maketini toplar, çıkar huzurdan ve iki yıl ortadan kaybolur. O aradan sonra dönüp aynı maketle tekrar çıkar huzura ve bu kez padişah sormadan o cevabını verir:

"Harem-i Şerif’te yedi minare var sultanım!"

Padişah, tebessüm eder. Anlar ki Sedefkar Mehmed Ağa maketi toplayıp çıktıktan sonra Mekke’ye gitmiş ve Harem-i Şerif’in beş minaresine iki minare ekleyip dönmüş, böylece hem Allah’a ve ecdada karşı edebi muhafaza etmiş, hem de altı minareli projesini kurtarmıştır.

Şimdi, sosyal medyada üslup değişikliği isteyen büyüklerimize soruyorum:

O Sultanahmet Camii’ne Üsküdar sırtlarından bakıldığında altı minaresinin arasından görünen ve altıyı dokuza çıkaran üçüz heyulalar yıkılmadan, dilimize yerleşmiş bu ayrık otlarını nasıl temizleyeceğiz?

Avrupa’ya Amerika’ya bakıp aramızdaki farkı söylemek marifet değil. O fark hiç değişmedi çünkü. Dün de öyle idi, bugün de öyle. Onların dünü ile bugünü bir çünkü. Yeni bir fark yok ortada.

Şayet yeni bir şeyden bahsedilecek ise, o bizde. Dünümüz ile bugünümüz bir değil, asıl bu farka bakalım, öyle konuşalım.

O fark İstanbul’da Sultan Ahmet Camii minareleri arasında, Ankara’da Çukurambar’daki Firdevs Camii’nin yanı başında duruyor!

Memnun değil isek üslubumuzdan, işe sosyal medyadan değil, oralardan başlamalı! O yapılar yan yana durdukça, Twitter’da milli hesaplar yan yana gelse kaç yazar, gelmese kim küser?

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaksa bizde, yandı gülüm keten helva!

Üzgünüm Leyla!

11.05.2020 09:23

Gazeteciliğe başladığım 80’li yılların başında harika insanlarla tanıştım.

Ankara’dan İstanbul’a geleli 4 yıl olmuştu, üstüm başım Anadolu kokuyordu. İstanbul hayallerimi korkutarak süsleyen bir şehirdi ve tedirginliğimi, çekingenliğimi henüz üzerimden atabildiğim söylenemezdi.

Öyle bir hâl içinde Edebiyat Fakültesi’ndeki Türk Dili hocamız merhum Muharrem Ergin’in tavsiyesi ile gazeteciliğe merhaba dedim.

Tanışıp sevdiğim ilk insanlardan biri Şeref Oğuz’du. Gece muhabiri olarak çalışıyordu. İstihbarat servisinin Doktor ünvanlı tek muhabiriydi.

Şaşırtıcı zekası, elektronik aletlere merakı, klasik Türk müziğine dair bilgisi ve başladığı zaman saniyede sekiz on espri patlatabilen sıra dışı bir adamdı. “En az bildiği konu iktisat, onun da doktorudur” derlerdi.

Fotoğraf çekmesini bilmiyordum, öğretti. Fotoğraf makinem yoktu, gece işi bittikten sonra Canon Ftb makinasını çekmecesine bırakır, kilitlemeden giderdi, sabah işe geldiğimde alır, akşama kadar kullanırdım.

Ta ki Harp Okullarımız yazı dizisi için Hava Harp Okulu’nda öğrencilerin uyanışını çekmeye gittiğim sabah alaca karanlık koridorda düşüp makinanın kristalini kırana kadar böyle devam etti.

Para biriktirip aynı marka fotoğraf makinası aldım götürdüm, bugün bile ne vakit eskilerden dem vurulsa “Makinamı kırmıştı alçak” diyebilmek için herhalde, kabul etmedi. Hâlâ takılıp durur.

Onun sayesinde gazetenin Almanya masasında çalışan Ömer Lütfi Mete ile tanıştım ve gerisi geldi. Harika bir arkadaş grubu vardı.

Adı anılınca bugün “Uçurumun kenarındayım Hızır” diye başlayan şiiri ve Deli Yürek ile Kurtlar Vadisi dizileri gelen Ömer Lütfi Mete, Rize havalisinde 17 yaşında iken “acar vaiz” olarak tanınmış, daha sonra İstanbul’a gelip edebiyat okumuş ve Şeref Oğuz ile birlikte gazeteciliğe başlamış, zamanla ve kendisiyle yarışan bir yazardı.

Ve diğerleri...

İsimlerini yaşdaşım çok insanın bileceği Halit Kakınç, Ümit Sinan Topçuoğlu, Oruç Rahmi Güvenç, Bülent Kısa eskimez arkadaştılar.

Her birinin düşünce ve inanç dünyası ayrı fakat zekaları, bilgileri birbirine denk idi. Çok farklı hayatları vardı ama bir araya geldiklerinde dışardan bakan göz, bir anadan doğduklarını zannedebilirdi.

İlk Anadolu Rock gruplarından Dönüşüm orkestrasının kuran ve o yıllarda TRT radyolarındaki Radyo Tiyatrosu’nun program müziğinin arkasındaki isim Halit Kakınç’tı, o müzik Kiziroğlu Mustafa Bey uyarlamasının girizgahı idi.

Radyo Tiyatrosu dinlemeyi çok sevdiğim için o müziği iyi biliyordum, Halit Kakınç’a ait olduğunu yıllar sonra öğrenecek, gizli gizli gururlanacaktım.

Olmayan bir kolunun boşta kalan ucunu ceketinin cebine koyarak sağlam olan tek eliyle harika yazılar kaleme alan ve bana hep Zehir Hafiye’yi çağrıştıran Ümit Sinan Topçuoğlu, kurduğu TÜMATA grubuyla kadim Orta Asya müziklerini icra ederek psikiyatrik hasta tedavi eden Oruç Rahmi Güvenç, arkası dönük satranç oynaması ve karate ustalığı yanında astroloji ve kara büyü bilgisiyle insanlar üzerinde cin midir şeytan mıdır tereddütü bırakan Bülent Kısa tanıdığım bu grubun vazgeçilmezlerindendi.

Bugün sadece Şeref Oğuz ve Halit Kakınç kaldı o gruptan.

Niye anlatıyorum şimdi bunu? Sokağa çıkma yasaklı 65 yaş üstüne iki yılı kalmış yaşlı bir adamın çene düşüklüğünden mi?

Siz öyle diyebilirsiniz, ben hayır diyeceğim.

Birbirinden çok farklı siyasi düşünce, dini anlayış ve hayat tarzları olmasına rağmen, aralarından birini diğerine tercih etmeyecek kadar bağlı bu gruba benzer dostlukların artık var olmadığını düşünüyorum.

Bugün çıkarsız, ivazsız, garezsiz dostlukların yerine aynî, nakdî yahut itibârî rant birliktelikleri tercih ediliyor.

Şimdi düşününce, sözünü ettiğim o gruptaki arkadaşların o denli farklı dünyaları olmasına rağmen, birini diğerine tercih ettirmeyen bağın; müzik ve kitap, yani sanat ve edebiyat olduğunu görüyorum.

Siyaset, ticaret, ideoloji hatta din, onların sanata ve edebiyata düşkünlüklerinin gerisinde kalıyordu.

Elbette siyaset, ticaret, ideoloji ve din konularında çok insanın aşık atamayacağı bilgilerle donanımlı idiler ve elbette bir araya geldiklerinde bunlar da konuşulurdu ama benim “sanat ilmin edebidir” diyerek üç kelimeye sığdırmaya çalıştığım bir güzelliğin, eski tabirle bedîiyyâtın, hadi biraz zıpırca bir çok bilmişlik havasıyla söyleyeyim, estetiğin düşkünü idiler.

Alav Alatlı’nın paçozluk dediği, bendenizin pespayelik diyerek yüreğimi anca soğutabildiğim günümüz hastalığına yol açan temel nedenin, estetikten, bediiyattan, güzellikten uzak yaşamalar olduğunu düşünüyorum.

Sağımız, solumuz, önümüz, arkamız en ilkel kabilecilik taassubuyla sobelenmiş hayatlar yaşıyoruz şimdi.

Sütten ak kaşıklarımızla her cîfeyi yiyor, kerâmeti kendimizden, kerâhati başkasından biliyoruz.

Siyasetimiz de, ticaretimiz de, ideolojimiz de, dini anlayışımız da böyle. İstisnamız yok. Evet, bu böyle, inanmayan bütün bağlarından ve duygularından arınmış vaziyette sosyal medya kanallarında akıp gidene bir kaç dakika baksa yeter.

Bize “kelâm” sorumluluğunu veren kudret, bunu “kalem” şartına bağlamıştı oysa.

Kalemimizi kırdık, kelâmı kaybettik, bu yüzden bütün kelimelerimiz keskin bıçak!
İrinli yaralarından beslenen kudurmuş köpekler gibiyiz!

Haksız mıyım Leylâ?

08.05.2020 14:59

Gel de Coronavirüs için şükürler etme. Nihayet “etik” lafı yeniden dile gelir oldu. Gülünç bir hal belki, fakat ahlakı ağıza alacak yüzümüz olmadığı için midir yoksa ahlak denilince azan nefsimiz onu çiğnemeyi huy edindiğinden midir bilmem, el ağzıyla etik dedik mi akan sular duruyor. Olsun varsın, bu da bir şeydir.

AK Parti’nin açıkladığı ve böylece uymayı taahhüt ettiği etik kurallar manzumesi eski günlere götürdü beni. Kırk yıllık gazeteciliğimin yarıdan fazlasını medyanın etik problemlerine çözüm üretmeye harcamış biri olarak çok iyi bildiğim bir husus var:

Etik ilkeler ihdas edip yayınlamak çözüm sağlamıyor. Çünkü ana problem ortada maddeler halinde sıralanmış şık cümleler listesinin olmaması değil, bir karakterimizin olmaması.

Sert gelir bazılarına evet ama derdim odur ki; biz karaktersiz bir toplumuz. Niceliğimiz yerinde hamdolsun, nitelik konusunda da bir elin parmakları kadar olmasa bile sayacak üç beşimiz var, lakin neliğimiz belli değil. Neyiz biz? Cevabımız yok!

Bana kimlikten söz etmeyin! Kimlik diye dayatılanlar deli gömleklerinden ibaretti hep ve ideoloji halinde yahut dini inanç suretinde gösterildi, günün sonunda ikisi birbirine dönüştürüldü.

Tarihin bize hala öğretemediği şu idi; dini inanç derecesine yükseltilmiş ideolojinin de ideoloji derekesine düşürülmüş dini inancın da doğuracağı tek şey kandır ve kesinkes bu böyledir!

En ilkel kabilelerin bile ayıplayacağı o derece ilkel bir aidiyet duygumuz var ki; iyi ve güzeli ortaya koyan bizden değilse şayet asla kabul etmiyor, alkışlamıyoruz. Rahat rahat, hatta övünerek “Bizim kötümüz başkasının iyisinden daha iyidir!” diyebiliyoruz. “Olmaz öyle şey; kötü kötüdür, iyi de iyidir. Bizim kötümüz başkasının kötüsünden daha kötü olmalı, çünkü bu ayna toz kaldırmaz” itirazını elimizin tersiyle “Bana edebiyat yapma” diye iteleyebiliyoruz.

Kimlik önemli değil halbuki; kaybederseniz yeni bir kimlik edinebilirsiniz, fakat kişiliğinizi yani karakterinizi kaybederseniz, telafisi mümkün değil. Kişilik; fert ancak bütün aidiyetlerinden hatta duygularından arınmış bir halde karar alabildiğinde oluşuyor. Kararlarımız ise sözlerimiz. Ağzımızdan çıktığı an geçmişimizi belgeleyen, geleceğimizi belirleyen ve zamanın bütününü kuşatan sözlerimiz.  İkrar diyordu erenler buna, ikrarından dönmüyordu asla!

Hem öyle bir dönmüşüz ki; ahlak bile diyemiyoruz işte, elin etiği, etimizi kemiğimizi aşmış bütün hücrelerimize yayılmış, haberimiz yok!

Olsun varsın, buna da razıyız şimdilik, yetmez ama evet bir kez daha!

AK Parti’yi tebrik ederim, 12 maddelik sosyal medya etik ilkeleri açıklaması için.

Basın Konseyi de yıllar önce 16 maddelik Basın Meslek İlkeleri’ni yayınlamıştı.

Yetmedi.

Basın Konseyi’nin kendisi bile uymadı çünkü o ilkelere. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti kapsamlı bir kitapık halinde Türkiye Gazeteci Hak ve Sorumlulukları Bildirgesi’ni yayınladı.

O da yetmedi.

Gazeteciler Cemiyeti de uymadı o bildirgeye. İlkellik bütün hızıyla devam etti. Tüccar basın (Medya) patronları var sanılan kamuyu etkileme gücü ile siyasileri ele geçirdi.

Hükümetlerin iktidarını ellerinden alıp, yazı işleri odasında kabine listeleri oluşturarak Devletin para kaynaklarını hortumlamayı meslek edindiler. Mesleği gazetecilik olanlar da basın özgürlüğünü patronunun ticari ilişkileriyle sınırlayarak, “zengin ve lüks yaşam” sevdasıyla o hortumlara pipet saplayıp emmeyi haslet edindiler.

Vaziyetten rahatsızlık duyanların oluşturduğu Gazeteciler Meclisi Girişimi itirazlarıyla bir parça umut verir gibiydi. Fakat birkaç bahar şenliği ve Sabah Gazetesi önüne sembolik hortum koyma eylemi dışında hiçbir varlık gösteremedi.

Çünkü Gazeteciler Meclisi’nin seçtiği dönem sözcüleri ayda bir toplanıyor, mesleğin problemlerine çözüm aramak yerine “Sen benim devrimci kimliğimi sorgulayamazsın” yahut “İslamcılara bok atarak ne yapmaya çalışıyorsunuz” gibi kabile çekişmeleriyle birbirlerine çemkirip duruyorlardı.

Herkesin mareşal olduğu ama asker olamadığı bir ordunun yenilip dağılmaktan başka kaderi yoktur. Öyle de oldu. O güzel başlayan girişim sessiz sedasız dağılıverdi, Sabah Gazetesi binası önünde kapıya bırakılacak sembolik hortum da bu satırları yazan fakirin elinde kaldı.

İmdi;

Öncelikle AK Parti’den ve AK Partililerden duymak isteriz:

Bu açıklanan ilkelere kendiniz uyacak mısınız?

Sadece sosyal medyada değil, her platformda, başta Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde sırf “onlardan geldi” diye iyi ve güzel teklifleri okumaya bile tenezzül etmeksizin reddedip aynı mevzuda kendi teklifinizi dayatmaya devam edecek misiniz?

Cevabınız evet ise; 12 maddelik o metni şimdiden çöpe atın gitsin!

İlkeler ihdas etmek kolay ama tehlikelidir; çünkü o ilkelere herkesten önce ihdas edenin uyması beklenir.

Kimliklerin gizlenip egoların açıkta bırakıldığı, kişiliklerin ise pişmiş kelleler gibi sırıttığı sosyal medyaya ahlaki bir çerçeve çizme fikrinin iktidar partisinden gelmesi, yani önce kendisini bağlaması gerekirdi ve öyle oldu, bu noktada tebrik etmek bize düşer. O ilkelere önce AK Parti’nin ve seçmenlerinin uymasını beklemek de bize düşer.

Basın Konseyi’nin kendisinin de uymadığı 16 maddelik Meslek İlkeleri’ne karşı Şeref Oğuz ile birlikte yine 16 Maddelik Basın Meslek İlkelleri metnini kaleme alıp mevcut durumun perişanlığını göstermeye çalışmıştık.

Lütfen bize bu kez de Sosyal Medya Etik İlkelleri metni yazdırmayın!

O ilkelere önce kendiniz uyun, karşınızda muarız yahut muhalif gördüklerinizin uymasını beklemeyin. Çünkü seçim size bitti, onlara değil; duygular size haram, onlara ise hayat. O nedenle muarızlarınızın ve muhaliflerinizin spekülasyonlarına, provokasyonlarına aldırmadan, sizi çekmek istedikleri polemik çukurlarına düşmeden işinize bakmalı, yapmanız gerekeni yapmalısınız.

Derdiniz günü kurtarmak değil ise şayet!

Bu noktada, “etik” denilen ilkelere çeyrek asırdan fazla zaman kafa yormuş ve bunun türlü türlü bedelini de ödemiş biri olarak Sayın Cumhurbaşkanımızdan bir talebim var:

Lütfen işin sadece sosyal/dijital yanıyla kalmayın, sadece parti teşkilatına bırakmayın, bizzat sahiplenin ve kırk yıllık meslek hayatımda gördüğüm en pespaye hal içindeki bugünkü medyanın zilletine bir son verin.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Altun’a geniş ve kapsamlı bir Medya Şurası düzenletin. Bütün aidiyetlerinizden ve duygularınızdan sıyrılarak; sizi sevenler kadar sizi sövenlere, destekleyenler kadar karşı çıkanlara, beğenenler kadar eleştirenlere de yer verin o şurada ve RTÜK başta olmak üzere şu medya sistemini de tepeden tırnağa değiştirin.

Bunu yapın Allah için!

Aksi halde; eski sistemden kalan kurallar ve kurumlarla ne kadar yürürseniz yürüyün, bir de bakacaksınız ki arpa boyu yol almışsınız ve her şey bir masaldan ibaret kalacak!

Olacağı bu!

Üzgünüm Leyla!

04.05.2020 14:09

Bosna Hersek kan kusuyor. Saraybosna kuşatma altında. Sırp Çetniklerin soykırımı alçaklığın çağlar aşan boyutuyla sürüyor. Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç düşünüyor. Kızı Sabina girer odasına. Bir dosya bırakır. Çıkacağı sıra durdurur Aliya.

“Herkes bir şey söylüyor Sabina” der. “Şöyle olsun diyorlar, böyle yap diyorlar. Sadece sen susuyorsun, hiçbir şey söylemiyorsun. Neden?”

Sabina gülümser.

“Ne söyleyebilirim ki? Çevren yeteri kadar kalabalık ve gürültülü.”

“Olsun!” der Aliya. “Senin ne düşündüğünü merak ediyorum”

Sabina iç çeker.

“İnsanlar, Boşnakların Hırvatlarla anlaşarak, Sırplara karşı birlik olmalarını istiyor. Ben de bunun doğru bir yol olabileceğini düşünüyorum.”

Aliya kalkar yerinden. Karşı duvardaki bir Jackson Pollock tablosunun yanına gider. Pollock’un boyaları fırçayla sıçratarak yaptığı rengarenk tablolarından biridir. Tabloyu gösterir.

“Bana şu tablodaki Sırpları, Boşnaklardan ve Hırvatlardan ayırabilir misin? Hiç kimse Jackson Pollock’tan bu renklerden birini diğerlerine tercih etmesini beklemiş midir? Biz göksel bir kudretin fırçasıyla yeryüzüne serpilmiş renkleriz Sabina. Kimse Boşnakların yahut Hırvatların yanında Sırpların aleyhine olacak bir şey beklemesin benden. Ben Bosna Hersekli Müslüman Aliya olarak, Amerikalı Jackson Pollock’tan daha az adil değilim!

TRT için çekilen 6 bölümlük Aliya dizisinden bir sahnenin özeti bu anlattığım. Aliya İzzetbegoviç’in kızı Sabina Berberoviç, bir sohbetimizde babasının Bosna Hersek’i Jackson Pollock tablolarına benzettiğini söylemişti. O cümleden bu sahne doğdu. Yazdığım sahneyi okuduktan sonra gözleri dolu dolu gülümsemişti Sabina.

“Evet, tam da böyle düşünüyordu!”

Aliya İzzetbegoviç budur. Bosna Hersek’in kurucu Cumhurbaşkanı. Acı ve öfke başta olmak üzere bütün duyguların zirvede olduğu bir anda, tarihin en kahpece katliamını yapanların aleyhine olacak bütün teklifleri geri çeviren, Sırplara ve Hırvatlara karşı Boşnaklarda bir intikam duygusu uyanmasın diye didinen bir adam.

“Onlar bizi öldürdüklerinde değil, biz onlara benzediğimizde bu savaşı kaybederiz!”diyebilen bir insan.

Adam, insan, lider, düşünür, bilge bir Müslüman. Attığı her adımın, söylediği her sözün, yazdığı her cümlenin tek dayanağı Kur’an. Fakat o bunu hemen hiç söylemez. Sadece bir yerde sıfatıyla anar:

“Onların bize yaptıklarının benzerini biz onlara yapamayız.” der. “Çünkü inandığımız Kitap bunu yasaklar!”

O kadar!

Onların yaptıklarını yapmak, onlara benzemek, onlardan olmak mutlak yenilgi, sonsuz ölümdür Aliya için.

Elli metrekarelik bir evde yaşamış, mezar taşına adından hemen önce sadece bir tek ünvanı Arap harfleriyle yazdırmış Aliya; Abdullah, yani Allah’ın Kulu! Başka hiçbir sıfatın, hiçbir ünvanın yazılmasını istememiş.

“Bir faninin yükselebileceği en büyük makam” Cumhurbaşkanı olmak değildir Aliya’nın gözünde, hakkıyla Abdullah olabilmektir, Allah’ın Kulu olabilmektir.

Ne kadar can sıkıcı değil mi?

Evet hem de çok can sıkıcı; nefret ettiklerine benzeme yarışında ipi göğüslemeye çalışan için.

Gerçekten çok can sıkıcı; Cumhurbaşkanlığını “bir faninin yükselebileceği en büyük makam” olarak görenler yahut zahiren öyle görünmese de bilinçaltını dile düşüren için.

Yedi gün yirmi dört saat ne kadar kutsal kavram varsa üstlerine basa basa yükselip, her basamakta nefret ettiklerine benzeyişi oyunun kuralı belleyip o kavramların gerçekliğini yok sayan için.

“Yahu çok güzel anlatıyorsun da, bugün için gerçekliği yok” deyip gülen için.

Çok can sıkıcı çok!

Bugünden 14 asır, 1400 yıl önce de değil, 21. yüzyılda, yani bugünde yaşamış bir insan üstelik, can sıkıntısını en fazla çoğaltan da bu!

Dönüp dönüp yeniden okuyorum Aliya İzzetbegoviç’i bu Corona günlerinde, okudukça canım sıkılıyor, ölümüne!

Ah be Leylâ!

01.05.2020 10:55

Zira en son söylenecek sözü başta söylemekte fayda var; çünkü Ankara Barosu adına yapılan açıklama üzerine iki gündür yazılıp çizilene bakıyorum, itirazlar arasında edilen küfür ve hakaretleri yok saydığımızda en ucu “Bu bir faşizmdir” reddiyesinden öte gitmiyor.

Hayır!

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Cuma hutbesinden “İslam Lutiliği, Eşcinselliği lanetliyor.” sözünü cımbızlayıp ideolojik nefret ve cehalet büyütecinin altına koyarak yangın çıkarmaya kalkışan Ankara Barosu yönetiminin yaptığının adı faşizm falan değil, düpedüz terörizmdir!

O metnin ve yapılan eylemin amacı; bir kısım insanın cinsel tercihlerinden dolayı hedef gösterilmesi falan değil, toplumun İslam’a inanan çoğunluğunun terörize edilmesidir, sindirilmeye çalışılmasıdır.

Üstelik bu, sadece bir Cuma hutbesi ile doğmuş, açığa çıkmış ya da patlamış değil, uzunca sayılabilecek bir süreden beri sistematik bir şekilde dayatılmaya çalışılan cinsel tercih üzerinden toplumsal çatışma üretme planının bir parçasıdır.

Sözüm ona kınama ve suç duyurusu metninin her satırı bunun üzerine bina edilmiş, Başkan Erbaş’ın sözleri, hatta kavramlar, kurumlar ve tarih bile çarpıtılarak araya öfke uyandıracak hakaret ve aşağılamalar serpiştirilerek kişisel zevk özgürlüğü bahanesiyle toplumun çatıştırılması hedeflenmiştir.

Bunun adı terörizm değil ise; terör nedir?

O hutbede Ali Erbaş’ın, bulunduğu konumun bir gereği olarak Coronavirüs salgınından yola çıkıp, insanın kendisine, başkalarına ve çevreye verdiği zararlar hakkında Kur’an ayetlerine dayalı bir hatırlatmada bulunduğu son derece açık.

Aklı başında her insan o hutbe metninde herhangi bir insanın yahut kesimin doğrudan “lanetlenmiş” olarak hedef gösterilmediğini anlar.  O hutbede, Kur’an’a göre öznenin değil eylemin, failin değil fiilin lanetlendiğini anlamamak için ahmak, görmemek için kör olmak gerekir.

Kimseyi hedef göstermiyor adam, “Allah şu şu şu eylemleri lanetlemiş, o eylemleri yapmayın, uzak durun”diye nasihat ediyor, öğüt veriyor, bu kadar basit! Çünkü adamın işi, görevi bu, bütün etkisi de yetkisi de bu kadar, birkaç öğüt, nasihat, tavsiye, bitti gitti, bu yani!

Az buçuk zekası ve okuması olan herkes, biraz dikkatlice baktığında Kur’an ayetlerinin hiç birinde insana lanet edilmediğini, çünkü İslam’ın temelinde suçlunun değil suçun ortadan kaldırılmasının esas olduğunu rahatlıkla anlayabilir. Kaldı ki o fiili, o eylemi, o cinsel tercihi lanetleyen Allah’tır, Ali Erbaş değil. Ali Erbaş kim ki, o gücü kendisinde bulsun yahut insanlar onda o gücü görsün!

Ben sadece orada kalmayayım, biraz daha net söyleyeyim;

Benim okuduğum Kur’an-ı Kerim’den anladığım kadarlık inancıma göre; insanın kendisine, başkasına ve çevreye verdiği zararların tamamı Allah katında lanetlenmiş eylem hükmündedir. Günah denilen şey de budur sadece.

Şimdi; o kınama bildirisinde akıl ve bilimden söz eden Ankara Barosu yönetiminin ortaya çıkıp; eşcinselliğin kişinin kendisine, başkalarına ve çevreye hiçbir şekilde zararı olmadığını bilimsel verilere dayanarak mâkul bir şekilde anlatması gerekir.

Hatta Barocular bununla yetinmemeli, bir sivil toplum kuruluşu olarak eşcinselliğin varsa faydalarını, insana, topluma ve çevreye olumlu katkılarını yine bilimsel verilere dayanarak akılcı bir tavırla kanıtlamalıdır.

Açıklayın bu cinsel tercihin insan sağlığına, topluma ve çevreye faydalarını bilimsel makalelerle, deneylerle, tespitlerle, ispatlarla, kanıtlarla gözler önüne serin ki; inandım diyenler inandıkları Allah’ın bu eylemi boş yere lanetlediğine ikna olsunlar!

Hatta onunla da kalmayın; Ali Erbaş gibi siz de insanlara tavsiyede bulunun, yakınlarınıza, çocuklarınıza öğütleyin! En son çocuklar üzerinden topluma açık yahut örtülü ama mutlaka örgütlü bir şekilde dayatmaya çalışılan bu cinsel tercihi, kendi yakınlarınıza ve çocuklarınıza da dayatın! Akılcılığınızın, bilimselciliğinizin gereğini yapın! Şayet sözlerinize inanıyorsanız!

Bu noktada hemen hiç dile getirilmeyen ve belki çok kişiye ters gelebilecek bir noktaya parmak basmanın tam sırası.

Aslında Kur’an-ı Kerim’den anladığım kadarıyla; Allah’ın doğrudan lanetlediği söz konusu eylemin şekli, türü, cinsi, biçimi de değil, o eylemin zorla, şirretlikle ve bir terör atmosferi içerisinde başkalarına dayatılmasıdır. Allah’ın lanet ettiği bu dayatmadır, bu terördür. Kıssadaki toplumun helak edilmesinin tek sebebi de budur. Onlar eşcinsel oldukları için değil, kendi cinsel tercihlerini başkalarına dayatıp, toplumu terörize ettikleri için helak edildiler.

Ben bunu anladım Kur’an okuyuşlarımdan.

O kıssada; Lut kavmini yok etmekle görevlendirilen iki meleği iki güzel oğlan olarak algılayıp Peygamber’in kapısına “O oğlanları bize ver!” diyerek dayananların hikayesi boşuna anlatılmıyor olsa gerek.

Lut Peygambere “Ben sizinle başa çıkamam, beni misafirlerimin yanında utandırmayın, isterseniz kızlarımı alın, konuklarıma dokunmayın”dedirtecek kadar gözü dönmüş olan bu insanlar için, Onlar sayıca az ama azgın bir topluluktu deniliyor Kitap’ta, yani terörist olduklarına işaret ediliyor.

Asıl lanet edilen bu eylemdir işte, onların cinsel tercihi değil!

Lanet eşcinselliğe değil, terörizmedir, bir cinsel tercihin türlü yollarla topluma dayatılmasıdır! Şirretlikle, azgınlıkla, taşkınlıkla, silahlı yahut silahsız dehşet eylemleriyle, hakaret ederek, aşağılayarak, yaftalayarak ve böylece sindirerek topluma bir cinsel tercihi dayatmanın adı faşizm falan değil düpedüz terörizmdir, lanetlenen budur!

Sayıca az olan bu zevk teröristleriyle birlikte onlara direnmeyen, şerlerinden ve güçlerinden korkarak sinen ve savunan insanların tamamı helak edilir kıssaya göre.

Helak eden ise Allah’tır, Lut Peygamber değil!

İşte o nedenle; terörün ırkı ve dini olmadığı gibi cinsiyeti de yoktur! Orada lanetlenen putperestlik, ırkçılık yahut eşcinsellik değil dayatmadır, terörizmdir. Aynı kitap, yani Kur’an eşcinselliği de tanımlar halbuki; “Onlar müsrif bir topluluktu” der ve eşcinselliği israf olarak değerlendirir.

Birazcık aklı olan anlar ki gerçekten de israftır, nereden bakarsan bak israftır, başka bir şey değil. Bu israfı yapan kişi, başkalarına dayatmadıkça, zevkini kutsayıp kutsanmasını isteyerek bütün kutsallara saldırmadıkça, dört duvar arasında yaptığından inandığı yahut inanmadığı Tanrısına karşı sorumludur ve ancak ona hesap verebilir.

Hiç kimse ne Tanrı adına, ne toplum adına ne de devlet adına ondan hesap soramaz, ona haksızlık edemez, onu aşağılayamaz! Çünkü bunun aksi bir başka dayatma anlamına gelir ve her dayatma gibi onun da sonu felakettir. Sözün özü; başkalarına cinsel tercihinizi, yaşam biçiminizi, inancınızı, düşüncenizi, öfkenizi, nefretinizi, iyi ve güzel olsa dahi hiçbir duygunuzu dayatamazsınız!

İnancım odur ki; Allah kendi dinini dayatanı da lânetleyip helâk eder! Gözümüzün önündeki DAEŞ/İŞİD terörizmi bunun en bariz kanıtıdır.

Kur’an kıssalarını tekrar tekrar okuyun; helak edilmiş bütün topluluklarının sadece bir tek sebepten yok edildiklerini göreceksiniz;

“Doğrudan, dayatarak, terör veya zulümle yahut dolaylı bir şekilde hile ve aldatmaca ile hak ihlâli!”

Kitap’ta lanetlenen “kainatın zemini” olarak tanımlanan Hak kavramına riayetsizlik ve Hak Gaspı’dır!

İşte bunun “çağdaş” adı terörizmdir!

Nasıl Lut Peygamber’in öğütlerini dinlemeyip cinsel tercihlerini dayatan eşcinsel topluluk yok edildi ise; Şuayp Peygamber’in uyarılarını ciddiye almayıp hile hurda ile emek gaspı yapan tüccarlar topluluğu da aynı akıbetle yok edildi.

Bu kıssalardan herkes kendi hissesini alsın çekilsin!

Ve nihayet; Ankara Barosu’nun yönetiminde olup da o terör bildirisini yayınlayanlara son bir sözüm var;

Önce Ankara Barosu’na üye olup da kendilerine danışmadan, onlar adına bildiri yayınlayarak, düşüncelerini, akıllarını, vicdanlarını ve inançlarını yani en değerli haklarını gasp ettikleri hukukçulara hesap versinler, sonra toplum önüne çıksınlar!

Ağız açacak hal, o koltuklarda oturacak mecal kalırsa şayet!

Üzgünüm Leyla!

28.04.2020 10:48

Aşağıdaki alıntı Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 17 Aralık 2011 akşamı, Konya’da Şeb-i Arûs töreninde yaptığı konuşmanın tam metnidir.

İmdi;

Bu muhteşem konuşmayı yapan, Mevlânâ’yı İslâm’ı da aşmış evrensel bir değer olarak göstermeye kalkan iz’ansızlığa haddini bildiren, ona yakın günlerde bir soy-sop tartışması üzerine Recep Tayyip Erdoğan’a“Soyumu merak ediyorsan Nakibü’l Eşraf Dairesi’ne bakarsın” diyerek cevap verebilen sayın Kemal Kılıçdaroğlu’ndan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi adına çocuklara dağıtılan, daha önce de Ekrem İmamoğlu’nun Beylikdüzü Belediye Başkanlığı sırasında dağıtılmış olduğu söylenen dergide, Aleviliği, Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet yanında ayrı bir din imiş gibi gösteren sözüm ona inanç özgürlüğüne dair sayfalardaki çizime, kökü künyesinden belli Kureyşan Dede Hazretleri’nin ocağına mensup canlardan bir can olarak, soyuna, sopuna, özüne ve sözüne sadakatle cevap vermesini, densizliğin çok ötesindeki bu provokasyona yeltenenlere karşı gereğini yapmasını bekliyoruz.

İşte sizin ağzınızdan çıkan o sözler! Sayın Kılıçdaroğlu; “Söz ağızdan çıkana kadar senin esirindir, ağızdan çıktıktan sonra sen onun esirisin” buyuran İmam Ali Efendimize hürmetiniz var ise şayet, lütfen hatırlayınız!

***

“ Aziz Davetliler,

Saygıdeğer Mevlana Dostları,

Sözlerime başlarken hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Konya şan ve şerefi yüksek bir şehirdir.

Çünkü sadece bizim için değil bütün insanlık için yüksek bir değer ifade eden Hazret-i

Mevlana burada yaşadı, burada yatıyor.

Mevlana’nın ruhaniyeti, Konya’nın manevi iklimini beslemeye devam ediyor.

Bu yüzden Konya’ya gönül gözüyle bakanlar hep gıptayla bakmışlardır.

Çünkü Mevlana gibi değerler dünyaya ancak bin yılda bir gelir.

Ne mutlu Konyalı kardeşlerime ki, Onlar Mevlana’nın hemşehrisi, onlar Mevlana’nın komşusudurlar.
Konya’ya da, Konyalı kardeşlerime de saygılarımı sunuyorum.
 
Değerli Kardeşlerim,
Bu gecenin adı Şeb-i Arus
Buraya gelirken şunu düşündüm:
Ölüm gününe “düğün gecesi” derken, Mevlana, insanlığa nasıl bir mesaj veriyordu.

Günümüz insanı için, bu kadar soğuk, bu kadar ürkütücü, bu kadar dramatik, bu kadar korkutucu bulunan ölüm, nasıl oluyor da Mevlana da düğün gecesine dönüşebiliyor.

Dikkat ediniz: bunu söylerken, hayattan bezmiş, dünyadan bıkmış bir kişiden söz etmiyoruz.

Tam tersine, hayatı seven, dünyayı güzelleştirmek için elinden geleni yapmış;
Yani “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için de çalışmış” bir insandan söz ediyoruz.

Öyleyse işin sırrı nedir?

Bu duygu, bu düşünce, bu tutku, bu neşe nereden kaynaklanıyor?
Aslında buradaki düğün gecesi kavramı, tek başına Mevlana’nın bütün 
söylediklerinin hülasasıdır.

Mesele dünyayı sevmek, hayatı sevmek, insanı sevmek, ya da ölümü sevmek değildir.

Mesele sevmektir.

Mesele yaratanı ve onun yarattığı her şeyi sevmektir.

Çünkü kâinat sevgi üzerine yaratılmıştır.

Yüce Allah:

“Ey habibim, seni yaratmasaydım âlemleri yaratmazdım” buyuruyor.
Öyleyse, yaratılmış her şeyin yaratılış sebebi, Allah’ın peygamberine duyduğu sevgidir, duyduğu aşktır.

Yani Allah, her şeyi severek yaratmıştır.

Mevlana’nın ruhunu coşturan, duygularını kanatlandıran, düşüncelerini besleyen asıl kaynak budur.

Mevlana’nın hayatla olduğu kadar, hayatın bütün nimeti, neşesi, külfeti ve eziyetiyle de barışık olmasının sebebi budur.

Mevlana’nın ölümle bu denli barışık olmasının sebebi de budur.

Yani varlığını ve benliğini kuşatan sevgidir.

Sevgi olmazsa barış da olmaz.

Mevlana ete kemiğe bürünmüş sevgidir, barıştır.

Mevlana İslam’dır, İslam’a aittir.

Onu, bu aşkın hakikate götüren yol, Peygamberin yoludur, Kuran’ın yoludur.

Çünkü İslam barış demektir.

Çünkü İslam barış dinidir.

Saygıdeğer Misafirler,
Sevgili Kardeşlerim,

Mevlana’yı evrensel yapan

Onun eserlerini ve mesajlarını evrensel kılan, beslendiği kaynaktır.
Yani İslam’dır.

Hiç şüphesiz aynı zamanda o bir dehadır.

Öyle olmasaydı, ilahi hakikati bu denli yüksek bir sanat ve estetikle ifade edemezdi.
Mevlana, en ümitsiz zamanında bile insanlığa ümit aşılayabilmiş, kurtuluşun yolunu gösterebilmiş bir insandır.

Çünkü ümitsizlik insanı sadece felakete götürmez, imandan da uzaklaştırır.

Onun yaşadığı ve müdahale ettiği döneme bir bakınız:

13 yy. bu coğrafya için bir kaos asrıdır.

Bir yandan Haçlı, diğer yandan Moğol saldırıları İslam Coğrafyasını tam bir yangın yerine çevirmiştir.

Asra egemen olan duygu, çaresizliktir, yalnızlıktır, ümitsizliktir.

Büyük felaketler, büyük travmalar, büyük yıkımlar insanların sadece maddi varlıklarını tahrip etmez.

Değerler sistemini de alt üst eder.

İç dünyalarını da yıkıma uğratır.

Şayet böyle zamanlarda, insanın iç dünyasındaki yıkımı tamir edecek, insanı asli benliğine döndürecek gönül mimarları çıkmazsa, toplumların kurtuluş şansı kalmaz.

Bir yanda Mevlana, bir yanda Hacı Bektaş, bir yanda Yunus Emre, hâsılı tüm Anadolu Erenleri, insanları, sevgi ve barış potasında yeniden yoğurarak, şekillendirerek, yepyeni, taptaze bir toplum inşa etmişlerdir.

Peki, bu insanlar bunu nasıl başarmışlardır?
Tek bir izahı var:
Evrensel bir yol izlediler.
Peygamberin gittiği yoldan gittiler.
Peygamberin metodunu uyguladılar.
Neyi tavsiye ettilerse öyle yaşadılar.
Yani göründükleri gibi oldular.
Yani sözlerine ve hayatlarına riya karıştırmadılar.
İnsanlar karşısında ikiyüzlü durumuna düşmediler.
Bakınız Mevlana bu durumu bir padişahın dilinden nasıl anlatıyor:

“Ben bir hükümdarım, benim işim adalettir, lütuftur. Ben kendi soframda ne yersem, halkıma da onu yediririm. Pişmiş, ham boğazımdan ne geçerse halkımın boğazından da o geçer. Ben kürk, atlas ne giyersem halkım da onu giyer. Ben bunları giyerken onlara eski elbise giydiremem.”

İşte Mevlana budur, işte İslam budur.

Mevlana gibi bir değere sahip olmakla olmamak arasındaki fark, gündüzle gecenin farkı gibidir.

Aslında Mevlana, bize adeta bir insan olma kılavuzu hediye etmiştir.
Bakınız ne tavsiye ediyor:

“Cömertlikte yardım etmede akarsu gibi ol,
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol,
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol,
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol,
Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol,
Hoşgörüde deniz gibi ol,

Ya olduğun gibi görün, Ya göründüğün gibi ol !”

Değerli Kardeşlerim,

Mevlana’dan bahsederken geçmişi konuştuğumuz zannedilmesin.

Mevlana sadece yaşadığı yüzyılda kalmış bir değer değildir.

Bizimle çağdaştır.

Açıkça ifade etmek isterim ki:

Aynı sözcükleri kullananların dili ortak değildir.

Aynı referansları kullananların dili ortaktır.

Mevlana bugün de birlik ve beraberliğimizin çimentosu olmaya devam etmektedir.

Mevlana bizim zihin coğrafyamızdaki bütün toplumların ortak bayrağıdır.

Mevlana gibi değerleri çekip aldığınız zaman, zihin dünyamız paramparça olur.

Allah korusun, asıl o zaman birbirini hiç anlamayan bir topluma dönüşürüz.

Mevlana gibi değerlerimizi kaybetmediğimiz sürece, bütün kayıplarımızı telafi etmemiz mümkündür.

İngiliz eski başbakanı Churchill:

“Bana Büyük Britanya mı, kraliyet donanması mı diye sorarsanız;
Kraliyet donanmasını tercih ederim.

Kraliyet donanması elimde olursa Büyük Britanya’yı yeniden kurabilirim.

Bana, kraliyet donanması mı, Shakespeare mi diye sorarsanız,
Shakespeare’i tercih ederim.

Çünkü Shakespeare gibi bir değere sahip olursam, kraliyet donanmasını yeniden kurabilirim” diyor.

Ne mutlu ki, bizim Mevlana gibi büyük bir manevi önderimiz var.
Hepinize saygılar sunuyorum.”

25.04.2020 10:38

Küçüklüğümüzde, özellikle sofra muhabbetinde, Garnıalmaz Çoban hikayesini anlatırlardı büyüklerimiz. Hani şu önüne kuş sütü dahil Karun sofrası konulsa dahi “Bana bunları getirdiğinize göre, siz neler yediniz Allah bilir!” diyen haset çobanın hikayesini.

Biz büyüdük ve o garnıalmaz haset çobanların çoğu ya gazeteci oldu yahut siyasetçi! O kadar garnıalmaz üstadı, öylesine haset pîri oldular ki Yalancı Çoban hikayesini de kıskanıp onun da başrolünü üstlendiler.

Dün Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın basın toplantısında ilk defa öfkelendiğini gördüm. Üç aydır gözlerine kan oturtup kendisiyle birlikte bütün sağlık çalışanlarını ayakta tutan, ilk hastasından son doktora kadar bütün ölümleri açıklarken sesi titreyecek kadar duygu yüklü bu adam, bin tekrar ile sorulan en saçma soruya bile ilk kez işitiyormuş gibi, sanki bütün sinirleri alınmış da öfke nedir hiç bilmemiş gibi sükunetle cevap verirken, dün ABD’nin yarı resmi yayın organı New York Times’ın Türkiye’de ölü sayılarının gizlendiğini yumurtlayan uyduruk haberine dair soruya dayanamayıp öfkelendi.

Seyredenlerin çoğu yine de fark etmemiştir ama bu öfkeyi. Bizim milletin marifetmiş gibi meydanlara saldığı, sosyal – asosyal bütün ortamları mezbahaya çeviren öfke çomarını böylesi dizginleyebilen Sağlık Bakanı, şu günlerde ölülerini gömecek yer, dirisine dağıtacak maske bulamayan ABD’nin operasyon aracı New York Times’a kıl kadar kıymet vermezdi belki, şayet o haberin arkasında bizim hem gazeteci hem siyasetçi kartvizitli Garnıalmaz Çobanlar olmasa.

Geberecekler daha çok insan ölmüyor diye!

Çünkü dertleri; insanların yaşaması, nefes alması, memleketin bu salgın illetini bir an önce atlatıp rahata ve huzura ermesi değil. Ceberrut vesayetlerle, sahte velayetlerle, kanlı darbelerle, türlü oyunlar, düzenler, tezgahlar, planlarla yıkamadıkları iktidarı, gelsin de insanları ciğerinden tutup hastane odalarından koridorlara, binalardan parklara kadar her yeri ölülerle doldursun, ülke tamamen kapansın, ekonomi çöksün, isyan çıksın beklentisiyle Corona denilen virüs devirsin istiyorlar.

O kadar net, o kadar açık, sarih, bâriz ki bu görüntü ve o kadar çirkin, alîl, zelîl, rezîl ki; başında bir nebze akıl, yüreğinde bir damla vicdanı kalmış en sağlam destekçilerini bile çileden çıkardılar.

Dünyayı dize getirip, ülkeler batıracak, liderler devirecek kadar gücüyle kralını tanımam diyen Corona, mikroskopla bile zor görülen küçücük yapısıyla bir yanda; o zerrecikten medet umar halde memleketi ateşe vermeye hazır garnıalmaz gazeteci – siyasetçi kitlesi bir yanda, tarihe ve kainata ibret numuneleri olarak duruyor.

Ne gam!

En babayiğitlerin bile başa çıkamadığı öfkeyi kendi nefsinde yenmesini bilen adam, yanında üç aydır 7/24 neredeyse sıfır uyku ile çalışan, kafa patlatan, didinen bilim adamları ve ana-baba, evlat, eş, demeden canından cana can veren tam donanımlı sağlık ordusu varken, sadece aklı ve vicdanı olmayan aptalları dize getirdiği belli bir salgını mı yenemeyecekti?

Nitekim, dün ilk defa “Salgını kontrol altına almayı başardık” dedi.

Belliydi böyle diyeceği. Son günlerde açıklanan veriler işaret ediyordu. Grafik eğrisi boyun bükmeye başlamış, düşme eğilimi gösteriyordu çünkü.

Böyle olacağı belliydi. Çünkü garnıalmaz gazeteci/siyasetçi güruhunun haset ve fesat eğrisi, dikine dikine yükseliyordu son günlerde.

Ne yalan söyleyeyim, ilkini ne kadar önemsiyorsam, ikincisine o ölçüde kıymet vermiyordum.

“Muhalefet seçime oynar, oy yüzden her türden spekülasyon ve provokasyon dümenine yatar, bu normaldir” deyip geçiyordum.

Fakat; spekülasyon neyse de, provokasyon dümenini terör istikametine kırmaya başladılar, artık buna kimse normaldir diyemez!

Bulundukları yeri, oturdukları koltuğu Haşhaşi Röntgencilerin tertibatına borçlu olanlar; dini, milliyeti, cinsiyeti olmayan terör örgütlerinin duygusal tedhiş yöntemlerine başvurmaya, yine röntgencilikten medet ummaya, insanları evlerini gözetlemeye, kadınları ve çocukları dehşete sürüklemeye başladılar.

Bunun bir tık ötesi; bomba yüklü araçlar ve canlı bombalardır!

Ona da başvururlar mı?

Kimse yüksek volümde hayır diyemiyor!

Çünkü işin arkasında terörizme ve teröristlere övgüleriyle maruf şahsiyetler var!

Şimdilik Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Altun’un evinden başladılar. Adres, fotoğraf falan derken, neredeyse iş evin giriş çıkışlarını ve bütün odalarını gösterecek kroki çizimlerine kaldı.

Terörist grup ve kişilere düşkünlüğü artık bir sosyal vakıa olan il başkanının emri ile evin fotoğraflarını çekerken yakalanan ilçe başkanı, dışarıda yalanlayıp karakolda doğruladığı fotoğraf çekimini kimlerle paylaştığını da ya söyleyecek yahut bu paylaşım emniyet tarafından ortaya çıkartılacaktır.

İşte bu siyaset değil, muhalefet hiç değil, düpedüz terördür, tedhiştir. Bu yapılanın siyaset, muhalefet edebiyatı ile savunulması ise alçaklıktır, ahlaksızlıktır, vicdansızlıktır.

Üstelik yasalar indinde suç olduğu aşikar bu rezaletin “halk adına” yapıldığını söylemek ise, halka iftira ve ihanettir.

Halk sizden adam gibi muhalefet bekliyor! Gidin yapılan yanlışlığı bulun, açıklayın, kanun ve ahlak çerçevesinde ne yapılması gerekiyorsa yapın diyor.

Gidin röntgencilik yapın, evleri dikizleyin, kadınları ve çocukları korkutun, ürkütün, huzursuz edin, bunalıma sokun, virüsün zaten eve hapsettiği insanları kabuslara sürükleyin demiyor!

Prof. Dr. Fahrettin Altun’un pozisyonuna yakın bir görevle çalıştığım günlerde, Ankara’daki evime kapıyı zorlayarak girip, kızlarımın telefonlarını, bilgisayarımın kopyasını ve altı sıfırı atılmış Başbakan imzalı ilk 20 liralık banknotu alarak giden adamların, eşim ve çocuklarım üzerinde yarattığı yıllarca süren duygusal travmayı gördüm, yaşadım.

O yüzden bu yapılanı insani hiçbir yere koyamıyor ve öfkeleniyorum.

O yüzden sosyal medyada “trol” yaftasıyla küçümsenmeye çalışan insanların; “Evlere çarpı işaretleri koymaya da başlayacak mısınız?” veya “Halk Mahkemeleri kurup infazlar da yapacak mısınız?” türünden sorularına “Saçmalamayın” diyemiyorum!

Korkum odur ki; Corona salgını bütün dünyada her şeyi değiştirecek, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ama sadece bizde, Türkiye’de, siyaset ve muhalefet ahlakı kazık çakmış gibi insan ve vicdan cesetleri üstünde olduğu gibi oturmaya devam edecek!

Lânet olsun böyle siyasete!

Yeter be Leylâ!

23.04.2020 13:40

“Halk Partisi’nin gölgesi, memleket sathını kaplamış, kimseye kaçacak delik, sığınacak liman bırakmamıştı. Sûreti sîreti, sıfatı lâfızı ne olursa olsun “ondan olma bütün partiler” renkli bardaklara doldurulmuş su gibi, Halk Partisi’nin tezâhürlerinden ibaretti. Halk Partisi bu memleketin ilk ve her zaman tek partisi olmuştu, seksen sene de geçse gene öyle olacaktı.”

Başbakan Adnan Menderes ve iki arkadaşının idamı ile biten Kâfirûn romanından bir pasaj bu.

Üç askeri darbeyi üç roman halinde, “Alkımın Altından Kimse Geçemez” üst başlığı altında yazmak istemiştim. Kâfirûn bu serinin ilk romanı idi. Yukarıdaki cümleler romandaki karakterlerden ilk Meclis Mebusu Müfit Hoca’nın mülahazasından.

Roman yayınlandıktan sonra hayli ilgi gördü. A Haber televizyonundan Selin Ongun bir söyleşi için davet etti. Gittim. Program başlamadan önce kahvemizi içerken kanalın o dönemdeki genel yayın müdürü Cengiz Er, “Şimdi Başbakan ile konuştum. Televizyonu açık, A Haber seyrediyor, senin çıkacağını biliyor” dedi. “Pek güzel!” dedim ve Selin Ongun’dan program sırasında lafı bir ara Müfit Hoca’nın sözlerine getirmesini rica ettim. Selin programdan önce  romanı bir gecede okumuş ve notlar almış, sor dediğim mesele zaten notları arasında imiş. Sordu.

“Romandaki Müfit Hoca Halk Partisi’nden doğmuş bütün partilerin renkli bardaklar içindeki su gibi olduğunu söylüyor ve Demokrat Parti için ‘sözü demokrat olsa da özü halk partisi, her şey aslına rücu eder, seksen sene de geçse bu değişmeyecek’ diyor. Bugün de öyle mi?”

“Evet.” dedim. “Bugün de öyle.”

Soruyu perçinledi.

“AK Parti de mi?”

“Evet AK Parti de” dedim. “Hatta HDP de.. Sezai Karakoç’un Diriliş Partisi de!”

Gerekçem şu idi:

Problem partilerde değil, mevcut siyasi sistemde idi. Sistemin temelini Cumhuriyet Halk Partisi’nin de kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk atmış, üzerindeki çarpık çurpuk yapıyı ise İsmet İnönü inşa etmişti, sıkıntılar o yapıdan kaynaklanıyordu. Askeri darbelerden sonraki Anayasa değişiklikleri de devletin hörgücünü hepten yamultmuştu. Tek Parti rejimi ve darbe anayasalarının tamamı değiştirilmeden sıkıntıların aşılması mümkün değildi. Sözlerin bir anlamı yoktu, sistemden kaynaklanan refleks bir noktada sözü geçersiz kılıp o söze ters eylem, dayatıveriyordu.

O gün gazetede bir fotoğraf görmüştüm. Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde bir grup genç, üniversite bahçesinden geçirilecek yolu protesto yürüyüşü yapıyor, en önde “İslami Faşizme Son” yazılı bir döviz taşıyorlardı. O fotoğraftan bahsettim ve şöyle dedim:

“Şimdi o gençler karşı çıktıkları problemin, Tayyip Erdoğan’ın yahut Ak Parti’nin muhafazakâr İslâmcı kimliğinden değil, mevcut sistemin arızalarından kaynaklandığını düşünmüyorlar. Düşünmemeleri son derece normal. Çünkü sen; mevcut sistemin rükünleriyle kurulmuş bir parti olarak, mevcut sistemin rükünleriyle seçilerek iş başına geldiğinde, mevcut sistemin rükünleriyle yapmak zorunda olduğun icraatın söylemini İslâmî motiflere dayandırırsan, mevcut sistemden kaynaklanan bütün arızalar İslâm’a fatura edilir ve sen kendi dinine zulmetmiş olursun!”

Ve yalvarmıştım.

“Beşinci Anayasa Değişikliği Paketi açıklandı. 5555’inci paket de açıklansa bu problem ortadan kalkmayacak. Çünkü domuzun kılı değil, kendisi orada duruyor. Allah aşkına değiştirin şu lanet olası sistemi!”

Şimdi;

Sistem değiştirildi. Başbakanlık kalktı. Başkanlık sistemine geçildi. Devlet çarkının hızlı çalışması sağlandı. İyi de oldu. Hele şu günlerde bu değişikliğin olumlu tarafı çok daha net anlaşılıyor ve en muhalif olanlardan bile şu sözleri işitiyorum:

“Bu Corona Virüs salgınını eski sistemde, bir koalisyon hükümeti iktidarda iken yaşamış olsaydık mahvolmuştuk! Böyle bir şeyi düşünmek bile istemiyorum!”

Ancak;

Sistem bütünüyle değiştirilebilmiş değil. Yapının temel elemanları sağlamlaştırıldı. Kesilip atılmış yahut çürümüş kolonlar, kirişler yenilendi ama o çarpık çurpuk vaziyet hâlâ devam ediyor.

Hâlâ darbe anayasalarının çerçevesini çizdiği kanunlarla yönetiliyoruz ve hâlâ çoğu zaman sıkıştığımız yerde ceberrut dönemin Halk Partisi refleksleri devreye giriveriyor. Belki öylesi işimize geliyor, bilmiyorum.

Sistem değişikliği ile birlikte söylem değişikliği de gerekiyordu. Elimizle dilimiz arasındaki uyumsuzluğu giderecek “alışkanlıkları terk” riyazetine girmeliydik.

Önce şu “dâvâ” lafını terk etmeliydik meselâ. O kavramın zihinlerde canlandırdığı manzarayı, eski sistemden tevarüs ettiğimiz reflekslerle ve insani zaaflarımızla mahvetmeye devam ediyor, dâvâyı hörgüçlü deveye çeviriyoruz.

Şimdi asıl yapı söküm işini kendi üzerimizde yapmamız gerekiyor. Boyumuzu aşan söylemleri ziyan etmeyi bırakıp, önce kişisel, sonra kurumsal olarak temele kadar inip kendimizi yeniden inşa etmemiz şart görünüyor.

Daha evvel de yazmış ve önüme düşen her fırsatta anlatmıştım. Yine anlatayım; Vanlı bir derviş tanımıştım. Gözleri zâhiri görmeyen ama herkese göz ışığı olan bir adamdı; Bayram abi. Bir gün gençlerin konuşmasına kulak misafiri olmuş. Gençler “İslâm şöyledir, böyledir. İslâm’da şöyle olursa böyle olur” diye konuşur dururlarmış. Bayram abi dayanamamış, lafın orta yerine dalmış:

“Yav gardaş, siz İslâm İslâm deyip durisiz, ben hiç bi şey anlamim ha!  Bak gardaş; önce İnsan olmak lazım, sonra İslâm olmak lazım. Önce İnsan olursanız, İslâmınız çok ince, çok kibar, pek nâzik olur. Yok, önce İslâm olur sonra İnsan olmaya kalkarsanız, İslâmınız çok kaba olur, kırıcı olur, inticitir!”

Bu sözü işitince Süperhaber sitesine bir yazı yazmış; “Keşke önce müteahhit olsaydık da sonra mücahit olmaya kalksaydık!” demiştim.

Hâlâ diyorum; keşke önce kendimizi inşâ edip insan olmayı taahhüt edeydik de şehirlere binaları ondan sonra yapaydık. Önce mücahit olduk, fakat sonra iş müteahhitliğe düşünce ne yapacağımızı şaşırdık.

Yapı bozukluğumuz Üsküdar sırtlarından bakıldığında Sultanahmet Camii’nin minareleri arasından görünüyor! Gölgesi de o caminin bânisi Sultan Ahmed’in şeyhi Aziz Mahmud Hüdâi türbesine düşüyor!

Hâlâ orada... hâlâ!

Yalan mı Leylâ?

20.04.2020 09:16

Hayır, bugün edebiyat yok. Hikaye de yok. Hakikatin tam ortasından, birebir yaşanmışlıklardan verdiğim temsiller, böylesi insan yapısına uygundur diyerek anlattığım hikayeler ve kişiler üzerine  “Gerçekten öyle oldu mu hocam? O adam gerçek mi kurgu mu?” diye sorup etmelerden bıktım. Gerçek olsa ne, olmasa ne, tablodaki ağacın ormandaki tıpkısını bulsan eline ne geçecek, hangi dersi çıkaracaksın bundan, hayatına, insanlığına ne katacak, Müfettiş Gadget misin mübarek?

Yok hikaye mikaye!

Bir eve toplaşıp Mevlid dinlerken, “Amine hatun Muhammed ânesi / Ol sadeften doğdu ol dür-dânesi / Çünkü Abdullah’dan oldu hamile” diyen mevlithanı kolundan tutup “Dur hele oğlum dur hele, kim kimden hamile kaldıydı, orayı kaçırdım” diyen dizi film meraklısı yaşlı teyzeler gibiyiz, nemize gerek tilavet bizim?

İbret damarımız tıkanmış, iffet damarımız çatlamış farkında değiliz!

Abbara üstümüze kapandı, sanrılarımızın, sarhoşluğumuzun karanlığı çöktü, sabahı bulur muyuz bilmem!

Şimdi lafı böyle ortadan söyleyince de faydası olmuyor, kimse üstüne alınmıyor, ille Corona virüsü gibi nokta atışı yapmak mı lâzım bilmiyorum. Meselâ iktidar çevresine dönüp şöyle mi demeliyim:

Yahu ne oldu size ey iktidar ahalisi, Covit19 mu kaptınız da birden ateşiniz yükseliverdi? Halüsinasyonlar falan mı görmeye başladınız, hayrola, aynada zombi mi var?

Köpeksiz köyde değneksiz, muhalefetsiz meydanda umarsız dolaşmaktan canınız mı sıkıldı da elinize kargılar, dilinize sövgüler alıp birbirinizle dalaşır oldunuz?

Bir bakanın ayman açık hatadan doğan sorumluluğu üstlenip istifa etmesinden; göreve geldiği andan itibaren yedi gün yirmi dört saat nasıl çalıştığını sağır sultanın, kör yamağın bile bildiği o bakana Cumhurbaşkanı tarafından “göreve devam” denilmesinden; nasıl bir kin, öfke, haset, fesat çıkardınız da Amip gibi bölünüp, Pac-Man gibi birbirinizi yemeye başladınız?

Hadise çoktan olup bitmiş, istifa verilip geri çevrilmiş, tencere tava balkona pencereye çıkan insanlar odalarına çekilmiş, hepsinin üstünden iki saat geçmiş iken hangi dürtü, sosyal medyadan biat manifestosu yayınlatıp “bir daha olmasın hııııı” edasında parmak sallatarak, közlenmiş yangını alevlendirebildi ki sana?

Nedir bu haliniz, bu nasıl pespayelik, şımarıklık, aymazlık ve dahi edepsizlik?

Siz; siyaset meydanını hayvanat bahçesi mi sandınız da Pelikanlar, Kartallar, Çakallar diye yuvalanıp birbirinize karşı ulumaya, birbirinizi ısırmaya, gagalamaya başladınız?

Derdiniz ne sizin?

O kadar suikastin, ihanetin, stresin, yorgunluğun ortadan kaldıramadığı liderinizi, olmaz olasıca tabirinizle “reisinizi”;  katillerden, teröristlerden, haşhaşilerden  ve hatta Corona Virüsten erken davranıp kahrından öldürmek mi istiyorsunuz?

Son marifetiniz bu mu olacak? Gerçek niyetiniz bu mu?

Hiç öyle başınızı başka tarafa çevirip kıç oynatmayın, “ama efendim muhalefet” falan demeyin! Yok muhalefet! Tek başınızasınız orada, dımdızlaksınız, her söyleminiz ve her eyleminizden sadece evet sadece siz sorumlusunuz!

Bahâ nedir tadına vardınız bir kere, “bahâne” üretmeye hakkınız yok!

“Ama muhalefet de şöyle” imiş; sana ne?

O öyle olacak tabii ki; Cumhuriyet’in ilanından bu yana tek parti dönemi hariç iktidar yüzü görmemiş bir siyasi oluşumun her söylediğinin ve her yaptığının kusuruna bakılmaz!

Muhalefet; iktidara erişebilmek, sizi oradan indirebilmek için var gücüyle saldıracak tabii ki, her algıya oynayacak, her dümene çark olacak, bir fazla oy için her kılığa girecek, İzmir’de sirtaki oynayacak, Diyarbakır’da puşi bağlayacak, İstanbul’da Yasin okuyup zekat toplayacak, onun işi bu, sen kendi işine, kendi içine baksana!

Çünkü oy diyor o, bu kadar oynaması gayet normal! Sen ona bakıp niye kendi kendini oymalara kalkışırsın bilader, hiç mi aklın yok?

Şunu hiç mi düşünmezsin:

Dünyanın her yerinde seçim süreçleri spekülatif ve provokatiftir; çünkü dünyanın her yerinde seçmen mantığıyla değil, duygularıyla oy verir. Bu yüzden seçim süreçlerinde bütün partiler seçmenin duygularıyla oynayacak kampanyalar yürütür, spekülasyon yapar, provoke eder.

Her seçim sonunda kazanan liderin balkon konuşmasında “Artık seçimler bitti, birlik beraberlik zamanı başladı, hadi kaynaşalım, kucaklaşalım” babında hep aynı cümleler kurması da bu yüzdendir.

Evet, seçimler duygularla kazanılır ama devlet ilkelerle yönetilir! İktidara geldin mi duygularından arınmak zorundasın, ilkelerle iş yapacaksın, eylemin de söylemin de ilkeli olacak!

“Tamam işte, Cumhurbaşkanı, bakanlar, milletvekilleri, partiyi yönetenler ilkeli olsun, ben sivilim, seçmenim, oy verir geçerim, beni alakadar etmez” diyemezsin! Böyle diyerek ilkesizliğin bütün herzelerini yiyip kendi oyunla oraya getirdiğin hükümeti çürütemez, devletin altını oyamazsın! İlkeler en başta seçmeni, yani seni bağlar, çünkü kokuşma çevreden başlar!

Bakma muhalefete! Boynun tutulmuş muhalefete bakmaktan haberin yok! Hele dön bir kendine bak!

Sana ne İsmail saymasını bilirmiş, bilmezmiş, 0,021’lik vak’a ölüm sabitesinden kakafoni üretir, orucun diyetinden mafyatik senaryolar yazar, sorulan soruları yok sayıp yalanlar söylermiş, sane yahu saaa naaa neee?

Seçim sana bitti, muhalefete değil! İlkelerle sen bağlısın, muhalefet değil! Devleti yöneten sensin yahu, farkında değil misin hâlâ, düşte misin, somnambül müsün nesin?

Ağzından çıkacak her sözün, elinden çıkacak her haltın esirisin bilader, anla artık bunu!

Sen “dava” deyip, “bahâ” derdine düşersen..

Seçim döneminde kapı kapı dolaşıp oy dilenirken, iktidara gelince kurum kurum dolanıp iş dilenirsen..

Yolunu çeviren trafik polisinin bununa bilmem ne ilçesi belediye meclis üyesi kartını dayayıp, arabanı çakarlarla 06Pavyon’a çevirir, koca öküzler gibi böğürterek dolaşırsan..

Dava deyip adını İslam koyduğun değerlere karşı her gavurluğu yaparsan..

O davanın, o milletin, o devletin asıl sahibi, seni yedi iklim iki cihana rezil etmek için hiç bahane aramaz, bir anda çakozlu paçoza dönüştürüverir!

İnandığın her değerin münkiri, sevdiğin her şahsiyetin katili olursun!

Bunu mu demeliyim illâ!

Sen söyle Leylâ!

16.04.2020 11:03

“Şükrü Karaca’yı rüyamda gördüm” dedi bir yazar arkadaşım. “Eski tarz bir sokak lambasının tepesine oturmuş, bacak bacak üstüne atmış, sigarasının dumanını savurarak gülüyordu.”

Kahkahayı patlattım.

“İşte Şükrü Karaca’yı tam olarak anlatan bir rüya!” dedim.

Vefat edeli bir ay kadar olmuştu. Kendisini farklılaştıran fikirleri, bakışı, ses tonu ve kahkahası vardı. Ve müthiş kalemi. Şiirlerini topladığı Ânestü Nârâ ezberlenecek bir kitaptır. Ödüller almış Münâcaat’ı ve Naat’ı sarsıcıdır. Kalem ustalığı “hadd-i müntehâ”dadır. Bir çocuğu anlattığı incecik, biricik romanı “Dünyayı Dolduran Kiraz” tıpkı şiirleri gibi neredeyse ezber edilmiş bir şaheserdir.

Buram buram memleket kokan bir Anadolu Beylerbeyi idi Şükrü Karaca. Hukukçuydu ama siyasete yön veren adamlardan biri olarak yaşadı. Tansu Çiller’in Başbakanlığı sırasında Mahşerin Üç Atlısı deilen baş danışmanlardan biriydi. Ak Parti’nin kampanyalarında yıllarca 15 Temmuz Şehidi Erol Olçok ile birlikte çalışmış, başarının perde arkasındaki isimlerden biri olmuştu. Zehir gibi zekâsı vardı. Sırlı bir adamdı. Daima lâfın ortasından konuşan, sırrı hiç bir zaman dökülmeyecek aynalardandı. Siyaset;  böyle ayrık otu zehiri gibi adamlardan istifade eder, fakat onları hep belli bir mesafede tutar. Şükrü Karaca’ya da bu yapıldı. Kan kusup kızılcık şerbeti içtim demekten usandığı bir zamanda gelen teklif üzerine CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Başdanışmanı oldu.

Ankara Balgat’ta bir kahvehanede karşılaştık o sıra, tek kaşını şöyle bir kaldırıp “Sen de mi Tezcan?” dedi.

“Hayırdır Şükrü abi?” dedim. “Nerden çıktı şimdi bu?”

“Sen de mi CHP’ye danışman oldum diye hain diyeceksin?”

Tepem attı:

“Hangi alçak söylüyor sana onu?” dedim. “CHP Yunan yahut İsrail partisi mi? Öyle terbiyesizlik mi olur? Aksine ben çok sevindim. Yıllardır adam gibi bir muhalefet olsa demiyorlar mıydı? Senin gibi bir adamı almakla çok önemli bir iş yapmışlar, ben hakikaten çok sevindim ve umutlandım.”

Lâkin uzun sürmedi Şükrü Karaca’nın CHP’deki başdanışmanlığı. Ömrü vefa etmedi. Göçtü gitti bu dünyadan, sevenlerinin düşlerindeki sokak lambalarının tepesinde bacak bacak üstüne atıp duman savurarak güler oldu. Fakat o kısa zaman diliminde bile çok önemli işler yaptı. Biri hâlâ hafızalardadır.

Konya’daki Şeb-i Arûs törenlerinde, CHP’nin eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ın son konuşmasındaki “Mevlânâ İslam’ı da aşmış evrensel bir kişidir” gibi ayarsız çıkışını; Kemal Kılıçdaroğlu’nun ilk konuşmasında düzeltip, Mevlânâ’nın “Ben yaşadıkça Kur'an'ın kölesiyim / Ben, Hz. Muhammed Mustafa'nın yolunun tozuyum / Biri bundan başkasını benden naklederse / Ondan da şikâyetçiyim, o sözden de şikâyetçiyim” sözleriyle hizaya çeken muhteşem bir metin yazmış, sağlı sollu tokat gibi bu iki sayfalık metinle gündelik siyasetin bulanıklaştırdığı kafaları sarsarak herkesi şaşırtmıştı.

Dinleyince konuşma metnindeki kalemin Şükrü Karaca olduğunu anlayıp “Bu konuşma metninin üzerine çıkılamaz!” diye yazmıştım Twitter’a. Çıkılamadı gerçekten. Çok geçmedi, Şükrü Karaca göçtü bu dünyadan. Bütününün özü “ Mevlânâ İslâm’dır, İslâm’a aittir. Onu, bu aşkın hakikate götüren yol, Peygamber’in yoludur, Kur’ân’ın yoludur.” cümlesinden ibaret o konuşma metni, bencileyin kimilerinin hafızasında ve arşivinde kaldı. Göçmeseydi, yazar Ayşe Acar ile birlikte, sık sık ısıtılıp gündeme getirilen Alevi-Sünni meselesine dair kapsamlı bir rapor hazırlayacaklar, eminim pek çok yaraya merhem olacaklardı. Olmadı, o da yarım kaldı.

Rabbine yakarışında şöyle demişti Şükrü Karaca;

“Dön diyorsun
Nasıl yüzyüze geliriz, yüzsüzler şâhıyım ben
Hadd-i müntehâdayım, bir kıyl ü kâl içindeyim
Hiç bir yerde tarifim yok sanki muhâl içindeyim
Büzüldükçe üzerime kurar çadırını korku
Söyle neyim
Yakup muyum
Yusuf muyum
Kuyu mu?”

Çağrı büyük yerdendi, “Dön” denilmişti, döndü. Vefatından bir ay sonra idi yazar arkadaşımın arayıp gördüğü o düş.

“Şükrü Karaca’yı rüyamda gördüm. Eski tarz bir sokak lambasının tepesine oturmuş, bacak bacak üstüne atmış, sigarasının dumanını savurarak gülüyordu.”

Sevdiğim insanların ölüm tarihlerini hafızamda tutamam hiç, telefon numaralarını ise defterimden, cihazlarımdan silmem. Gelmek ve gitmek kavramlarını ruhum kabullenemiyor belki, bilmiyorum. Çünkü Sezen Aksu’nun o şarkısında söylediği gibi “ben kimseden gitmem, gidemem”.

Siyasete dair gündemi dalgalandıracak ne olsa, dün akşam olduğu gibi, Şükrü Karaca o yazar arkadaşımın düşündeki görüntüsü ve hafızamdaki kahkahasıyla gözlerimin önüne belirir. Öyle oldu yine.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun sokağa çıkma yasağı açıklamasındaki hataya gösterilen tepkiler üzerine verdiği istifa ile ayrılık talebinin  Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmeyişi memleketi sallarken, Şükrü Karaca canlandı gözümde. Şehirlerde insanlar kapandıkları evlerinin pencerelerinden, balkonlarından ıslık ve alkışlarla karara sevinçlerini gösterirken, Şükrü Karaca ıssız bir sokak lambasının tepesine bacak bacak üstüne atarak oturmuş, gülerek sigara dumanını savuruyordu.

Olan oldu. Olması gerektiği gibi oldu. İçişleri Bakanı, soy ismiyle müsemmâ bir davranışla göz ardı edilemeyecek hatanın sorumluluğunu üstlenerek istifasını sundu. Cumhurbaşkanı; bir an önce bitmesi beklenen Corona Virüs Salgını’ndan öte, yarım asırlık terör belası karşısında çok önemli hizmetler yapmış olan Süleyman Soylu’nun istifasını kabul etmeyip görevde kalmasını sağladı. Olanda hayır vardı eskilerin tabiriyle, hayırlı oldu.

Şükrü Karaca yaşasaydı, olana bakar, olacağı görür, gördüğünü not eder, Kemal Kılıçdaroğlu ile konuşarak onun MHP lideri Devlet Bahçeli’nin yaptığına benzer bir açıklama yapmasını sağlardı. Yaşasaydı muhalefet de, iktidar da şu görünenden çok farklı tavırlarda ve konumlarda olurlardı. Çünkü devlet nedir bilirdi Şükrü Karaca, millet nedir bilirdi. Lafın tam ortasından konuşur, iki tarafın yüzüne de ayna tutardı, aşılan haddi hizaya çekmek için ne lâzım ise yapardı.

İktidarın sadece adaletle ayakta kalabileceğini, muhalefetin ise ancak hakkaniyetle gerçek anlamını bulacağını bilirdi. Kendisi öyleydi çünkü. Vefatından kısa bir süre önce, Kılıçdaroğlu’nun başdanışmanı iken, Tayyip Erdoğan’a ve Ak Partililere kırgın ve kızgın olduğu bir muhalif zamanda şu tahlili yapabilen adamdı:

“Tayyip Erdoğan’ın bir ayağı sabit, öbür ayağı hareketli. O hareket eden ayağı ile siyaset yapıyor. Muhalifleri ve en yakınındaki kendi adamları,  hareket eden ayağına bakıp vaziyet alıyorlar. Millet ise, sabit duran ayağına bakıyor, doğru yerde durmaya devam ediyor mu diye, ona göre oy veriyor!”

Şimdi bu harika tahlili alın bir mihenk olarak, dün akşam yaşananlar ekseninde muhalefet ve iktidar aktörlerinin tavrını o mihenge vurun. İşte o zaman kimin nerede nasıl yanıldığını, kimlerin ikircikli davranıp sonradan kıvranarak U dönüşü yapmaya çalıştığını fark edeceksiniz. Herkes ve her şey yerine oturacak.

Öyle bir adamdı Şükrü Karaca. Adamdı.  

“Bu gam virânesinin baykuşuyum ben
Kendi cânı üzre tüneyen
Leylâ’ya nâmertlik tâlim ederim
Bu gönül şârında
Ne bana göre iş, ne başka urba
Bir deli sarkaç olurum kulpuna tutunur da
O yana giderim oradasın
Bu yana gelirim burada
Korkudan öldürme beni
Leylâ
Bırakma ellerimi
Merdoğlu mertler aşkına!”

O böyle diyerek gitti ve onu taklide bile güç yetiremeyen bizler kaldık bu kapısı kulpsuz kapalı çarşıda, hem ipsiz hem sapsız!

Bağışla Leyla

13.04.2020 14:30

Kırıkkale’de harika bir söz vardı halkın ağzında, hâlâ söylenir mi bilmem:

“İnsan culuktur, boynu yoluktur”

Culuk nedir bilmez şimdiki çocuklar, ona kısaca turkey derler, Hindi yani. Hani şu bugünün dedeleri olan bizim nesilin “Kabarama kabarama kel faaatmaa, annen güzel sen çiiirkiin” tekerlemesiyle kızdırıp tüylerini kabarttıkları hayvan var ya o. Biz o tekerlemeyi söyledikçe culuklar “aguluguluu” diye bağırarak  kuyruğundan boynuna kadar bütün tüylerini kabartırdı. Hem iki üç kat büyüyen görüntüsünden ürperir hem de daha çok kabarsın diye o tekerlemeyi yuvarlar dururduk. Garip, sado-mazo bir döngüydü bu.

Elin culuğa bakışı farklı.

Şimdiki ABD’nin; İngiltere’den yola çıkıp kendilerini Kızıldeniz’i yararak Vaad Edilmiş Topraklar’a giden Tanrının Oğulları yerine koyan ve seçilmiş olduklarına inanan ipten kazıktan kurtulmuş öncüleri, bizim boynu yoluk culuk ile orada karşılaşmışlar.

Amerika’nın yerli halkı olan Kızılderililer, çocuk çocuk, bebe belik, ayak çıplak başı kabak gelen bu İngilizlere hindi ikram etmişler, adına turkey demişler.

İngilizin biti biraz kanlanınca, karınlarını hindi ile doyuran o Kızılderilileri tuzak kurup çoluk çocuk, bebe belik demeden katlederek topraklarına el koymuşlar. O katliam gününü Thanksgiving yani Şükran Günü ilan edip her yıl Hindi Dolması yaparak kutlamayı kutsal bir gelenek haline getirmişler.

Vahşetinden kutsiyet üretip dünyaya pazarlamayı pek iyi bilir o millet. Büyücülük suçlamasıyla cadı ilan edip topluca yaktıkları kadınların cesetlerinden Cadılar Bayramı üreterek bizim Nişantaşı ahalisine pazarlamak gibi maharetleri vardır.

Onların her bayramı, başkalarının yasıdır oysa, bunun bilinmesini de istemezler. Bizim ülkemiz için eski Avrupa metinlerinde Türkiye ifadesi geçmesine rağmen sonradan ulaslararası platformlarda adımızı niçin culuk anlamındaki Turkey olarak kabul ettirdiklerini de siz çözüverin, benim aklım başka yerde zira.

Benim aklım gecede kaldı.

Dün akşam saat 22.08’de İçişleri Bakanlığı 30 Büyükşehir ile Zonguldak’ta 2 gün sokağa çıkma yasağı ilan ettikten sonra yaşananlar, bana Kırıkkale’deki o sözü hatırlattı işte.

 “İnsan culuktur, boynu yoluktur!”

Yasağın açıklanmasından uygulama saatine kadar geçen 1 saat 52 dakikalık zaman diliminde, neredeyse bütün Türkiye kümesinden salıverilmiş culuk sürüsü gibi fırınlara, bakkallara, marketlere, benzinliklere hücum etti. İnsanlar; sokağa çıkamayacakları 48 saat içinde ekmeksizlikten, susuzluktan, makarnasızlıktan, birasızlıktan, kolasızlıktan, adını ilk defa duyduğum ve çikolatalı kek olduğunu sonradan öğrendiğim lupposuzluktan yahut kıçını silecek kağıt yoksunluğundan ölecekmiş gibi fırladılar dışarı. Virüsmüş, sosyal mesafeymiş, hastalıkmış hak getire!

 Halbuki 2 saat önce yorgunluktan gözleri kan çanağına dönmüş Sağlık Bakanı canlı yayında vak’a ve ölüm sayılarını açıklamış, salgınla başa çıkmanın tek yolunun evden çıkmamak olduğunu onbinsekizyüzellialtıncı defa hatırlatmış, muhabirlerin çağdaş gazeteciliğin “Et-tekrarü ahsen velev kâne yüzseksen” kuralına uyarak sordukları mükerrer sorulara artık oflama noktasına gelen bıkkınlığını belli etmemeye çalışarak cevaplar yetiştirmeye çalışmıştı.

Hepsi uçtu gitti. Sağlık Bakanı’nın hastanelerde, yoğun bakım odalarında sağlık çalışanlarının nasıl zor şartlarda, canlarını hiçe sayarak çalıştıklarını anlatıp, evden çıkmayarak onlara yardımcı olmamızı isteyen iç acıtan sözleri de berheva oldu, kulaktan düştü gitti.

Ekmekten, makarnadan, sudan, koladan, luppudan, sigaradan, biradan mahrum kalma korkusu, can alıcı virüsten ölme korkusunu unutturdu insanlara.

Alışkanlıklarını kaybetmemek için hayatını kaybetmeyi göze alanları gördük sokaklarda, caddelerde, telefon ve televizyon ekranlarında. Salgın bizi sardıktan sonra ortadan kaybolan trafik, gürültü ve görüntü kirliliği 1 saat 52 dakika içinde hortlayıverdi.

İşte o zaman hatırladım Kırıkkale’deki sözü. “Amerika kıtasının Göçek İngilizi bizim ülkemizin adını Turkey koyarken Kırıkkale’deki culuk tekerlemesini biliyorlar mıydı acaba?” diye düşünmekten de kendimi alamadım. Ve ilk defa o Göçek İngilize hak verdim kahırdan tırnağımı yiye yiye.

Yahu ne culuk milletmişiz de haberimiz yokmuş!

1 saat 52 dakika içinde boynumuzun ne kadar yoluk olduğunu dünyaya gösteriverdik iyi mi?

Nasıl da övünüyorduk oysa, nasıl da övülüyorduk!

Düne kadar bize diş bileyen elin Avusturyalısı; İsrail’den Amerika’ya, İtalya’dan İngiltere’ye, İspanya’dan Balkanlar’a varıncaya kadar karşılıksız “hibe” olarak yaptığımız sağlık malzemesi yardımlarının haritasını yayınlıyor, birbirinden maske, test kiti ve oksijen tüpü çalma yarışındaki Avrupalılara “Türkiye’ye bakın da hizaya gelin” diyordu. Biz de şişiniyorduk.

Fazla şişinmişiz demek ki?

İnsanın en zayıf anı, kendisini en güçlü hissettiği zamanmış meğer!

Salgın afeti sırasında, içerdeki ve dışardaki terör belasını boşlamadan olağanüstü hizmetler yapan İçişleri Bakanlığı, bir anlık gaflete düşüp, 2 günlük sokağa çıkma yasağını “Fırınlar, eczaneler açık kalacak, ihtiyaçlarınız karşılanacak” yatıştırması olmadan soğuk, donuk, uzak ve buyurgan bir üslupla kaleme alınmış iki kısa paragraflık spotla duyurunca son 2 aylık emek uçtu, halka yapılan bütün uyarılar kulaklardan düştü gitti.  

Mevcut yöneticilerimizin, askeri darbelerin soğuk, donuk, uzak ve buyurgan bildirilerindeki “Sokağa Çıkma Yasağı” ifadesinin bu milletin ruhunda nasıl bir travma oluşturduğunu hiç hesaba katmadıkları gün gibi aşikâr oldu.

O darbeleri yaşamış olanlar bir tarafa, yaşamayıp da hikayelerini dinleyerek okuyarak büyümüş olanlardaki korku hiç düşünülmemiş belli. Felaketleri işitenler, yaşayanlardan daha çok büyük korkuya kapılırlar, çünkü o yasakla nasıl başa çıkabileceklerini bilmezler. Onu yaşamış olan bilir.

Evinin kapısı önünde dikilirken “Devlet benim” diyen askerin kasaturayla vura vura kabarttığı avcunun derisini dişiyle patlatarak suyunu alıp tuz basarken, gözlerinden yaş akıta akıta gülümseyebilmek nasıl bir şeydir, nerden bilsin işiten?

Hani “Çeken bilir ayrılığın derdini” diyor ya aşık babalar, o türküyü dinleyen nasıl bilecek ki? Bilemez tabii, bilemediği için de ayrılıktan daha çok korkar ve “Seni unutmak için her gece sevişsem de” diye saçma sapan şarkılar söylemeye kalkar.

Dün akşam 1 saat 52 dakika boyunca öyle saçmaladık işte!

Yazık oldu onca emeğe, tere, çabaya ve ölümlere!

Fakat insanız nihayet; boynu yoluk culuk gibiyiz, bir kel tarafımız mutlaka var. Öyle olduğu için kendi kel tarafımızı kapatmak, gözlerden saklamak için hemen kabarıveriyoruz. İki ekmek, üç luppo, dört bira, beş makarna alabilmek için ölüme koştuğumuza bakmıyoruz da “Bu yasağı niye erken açıklamadılar!

Hükümet istifa!” diye bağırmalara kalkıyoruz.

Niye istifa etsin ki hükümet? Sen ne isen, hükümet de o!

Herkes 1 saat 52 dakikalık rezalet üzerine bir şeyler yazıp çizerken, ben darbe travmasına dair bir şeyler karaladım Twitter’da. Kendisinden çok şey öğrendiğim yazar ve şair ağabeyim Lütfü Şehsuvaroğlu “Sorumlusu kim?” diye sordu.

Hiç tereddütsüz “Ben” dedim.

Bazıları tahfif ettiğimi zannedip ayıpladı beni.

Oysa; herkesin suçu başkasına attığı bir ortamda, birilerinin çıkıp “Sorumlusu benim” diyebilmesi gerekiyordu.

Ben de bir insandım nihayet, insan ise bir culuktu, boynu yoluktu!

Her katilin cinayetinde bütün insanlık suç ortağı ise şayet, dün akşamki 1 saat 52 dakikalık herzenin bir sorumlusu da ben olmalıydım.

Yalan mı Leyla?

11.04.2020 11:01

Nur içinde yatası bir derviş tanımıştım, Elazığlı idi, Şapkacı Mustafa Abi. Memleketinin o meşhur 8 köşeli şapkalarından yapıp satarak geçinirdi. Kendisinden duymadım ama her köşesinin ayrı bir anlamı varmış, Selçuklu Yıldızı’ndaki köşelerin anlamına benzer şeyler:

1-Yiğitlik, 2-Mertlik, 3-Çalışkanlık, 4-Cömertlik, 5-Dürüstlük, 6-Misafirperverlik, 7-Alçak gönüllülük, 8-Doğruluk

O şapkayı takan Gakkoş, bu sekiz vasfa sahip olmalı imiş.  Başkasını bilmem, fakat Şapkacı Mustafa Abi öyle bir adamdı, şahidiyim. Başından geçen bir hadiseyi anlatmıştı:

Vaktiyle yaptığı şapkaların tanesini 9 liraya satar imiş. Hafif defosu olanları ise 3 liradan verirmiş. Bir gün öyle bir şapka çıkmış elinden, onu bir kenara ayırmış, 9 liralık şapkalarla karışmasın diye.

Yeğeni gelmiş dükkana, çay sohbet derken ezan okunmuş, “Hele yeğen, sen şu dükkanda dur da ben namazı eda edip geleyim” demiş, camiye gitmiş. Döndüğünde yeğeni “Bir şapka sattım, aha parası” deyip 9 lirayı bırakmış avcuna. Eli değil ama yüreği cız etmiş Derviş Mustafa’nın. Telaşla “Hangi şapkayı sattın?” diye sormuş. Yeğeni bir kenarda tek başına duran şapkayı sattığını, gelen köylünün onu beğendiğini söylemiş. “Eyvah” demiş Mustafa Abi. “O şapka arızalıydı, değeri 3 liraydı, ötekilerle karışmasın diye kenara koymuştum, sen 3 liralık şapkayı 9 liraya mı sattın, vay başıma gelene!”

Dükkana sığamamış. Eve sığamamış. Elazığ’a sığamamış. Şeyhinin dergahına koşmuş.

“İçeri girdim, oturdum, dakika geçmeden Efendi başladı anlatmaya.”

“Bakın ağalar” demiş Efendi. “Bir yerden mal aldınız, üstünde hiç değişiklik yapmadan, emek harcamadan satmaya karar verdiniz. Yüzde 10’a satsanız helal, 20’ye, 30’a, 50’ye satsanız yine helal.. 90’a 100’e satmak vicdansızlık, 100’den fazlasına satmak haram!”

Derviş Mustafa “Aha da yandım!” demiş içinden. “Efendi beni anlatıyo.. vallaha da yandım, billaha da yandım!”

Başı önde buram buram terleyerek yutkunmuş. Efendi ise hiç ona bakmadan konuşmaya devam etmiş.

“Bir mal daha aldınız.. amma onu biraz işlediniz.. kestiniz biçtiniz.. ütüyü kızdırıp üstüne bastınız, o maldan ortaya başka bir şey çıkardınız yani.. İşte o malı 50’ye de satsan helal, 250’ya satsan da helal..  Emeğin pahası olmaz yavrum, sıkman canınızı!”

Şu Corona günlerinde haberleri dinlerken yahut akıllı telefonlardaki, asosyal medya ortamlarındaki canlı yayın sohbetlerine bakarken salgını fırsata çeviren vicdansızlarla ilgili bir laf duysam, Şapkacı Derviş Mustafa Abi geliverir gözlerimin önüne. O kara boncuk gözlerinden elma yanağına süzülen gözyaşları ile anlattığı 3 liralık şapka hikayesini yeniden dinlerim, sesiyle, kokusuyla, korkusuyla, mahcubiyetiyle ve sevinciyle…

Cumhurbaşkanı televizyonda canlı yayınlanan konuşmasında “Sağlık maskesinin parayla satışını yasakladık, maske herkese bedava dağıtılacak!” dediğinde de hatırladım, “Şimdi Mustafa Abi olsa bir oh çekerdi ki içinin bütün yağları erirdi” diye düşündüm.

Twitterda birileri paylaşmıştı, Almanya’dan, bir markette çekilmiş fotoğrafta, 30 derecelik sıcak suda yıkanabilir maskenin 14,99 yani 15 Euro’ya satıldığı görülüyordu. Oradaki fırsatçılar da buradakinden farksızdı yani. Fakat para ile satışı yasaklandı burada, dünyada bir ilk olarak, fırsatçıların eli böğründe kaldı.

“Nolaydı ah nolaydı” diye düşündüm. “Elazığ’ın o 8 köşeli şapkası şimdi orada bile çokların takmadığı geleneksel bir yerel ürün olmasaydı da her köşesinin anlamıyla birlikte herkesin kuşandığı bir haslet ve başımızda bir devlet olaydı!”

Olmadı işte! Biz olamadık!

Bir küçük kusur için kendi emeğini  yok sayan bir hasletten, başkasının emeğini bin kusur uydurup yok sayan bir hasede düştük. Sadece yok saymakla kalsak iyi gene de, şükredeceğiz. O emeğin ortaya bir şeyler çıkarmasına mani olmak için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz.

Sebeb?

Yapan bizden değil de ondan!

Sağlık Bakanı diyor ki; “Yaptığımız şehir hastanelerin tamamı, acil durumlarda bütün odaları yoğun bakım ünitesine dönüştürülecek teknik sistemle donatılmıştır! Bu dünyada bir ilktir!”

Öyle mi? Demek öyle!

O halde ben de o şehir hastanesinin yolunu yapmayıveririm, param yok derim, gücüm yok derim, vırt ederim zırt ederim, hastanenin açılışını yaptırtmam!

Buyuz biz! Bu hâldeyiz! Bu hâle geldik! Getirilmedik, geldik; bilerek, isteyerek, teammüden!

Güya sistem değişti. Parlamenter sistem kalktı, Başkanlık sistemi geldi. Fakat eski sistemin alışkanlıkları olduğu gibi duruyor.

Muhalefet sağlık hizmetinde olanlara şiddeti önleyecek bir kanun tasarısı mı getirdi, derhal reddederim! Ertesi gün iki üç değişiklikle aynı kanunu Meclis’e ben getiririm!

Yahut iktidar cezaevlerine virüs bulaşmasın diye  acil, olması gereken bir kanun mu hazırlamış, kıyameti kopartırım. Ortalığı velveleye verir, tasarıda olmayan şeyleri varmış gibi göstererek, “tecavüzcüleri salacaklar” diye sadece milleti değil, yabancı ülkeleri de iğva ederim!

İktidar da olsam, muhalefet de olsam yapılması gerekeni ya ben yaparım, yahut yok sayarım!

Biz buyuz! Hâlimiz bu!

Ne Derviş Mustafa’nın şapkası kalmış ortada ne de o şapkanın sekiz köşesi. Bir garip çember var, bir fasit daire, gözleri bağlı çıkrıkçı eşşeği gibi bir karanlık kör kuyunun çevresinde dönüp duruyoruz!

Eşşekliğin alemi yok halbuki!

Ortada bir yangın var, sadece memleket değil, bütün dünya yanıyor. Celvetin suyunu çıkardığımız için bizi mecburî halvete sokan, tekebbürde zirve yaptığımız için tefekküre zorlayan bir virüs belası ile dünyanın her ülkesinde binlerce insan kimsesiz, sessiz ve nefessiz can çekişip kendi ciğerlerinde boğularak ölüyor! Binlerce insan! Yani binlerce âlem ölüyor yoğun bakım odalarında!

Ne diyordu hani, Hüsn ü Aşk şairi Şeyh Galip Dede:

“Hoşca bak zâtına kim zübde-yi alemsin sen

Merdüm-i dîde-yi ekvân olan âdemsin sen”

İnsan işte bu! Kainatın göz bebeği, özeti olan insan! Her insan! Her gün kaç kainat yok oluyor yoğun bakım odalarında? Düşünmüyoruz. Fakat biz onları soğuk, donuk rakamlar olarak görmeye, o rakamlar üzerinden sidik yarıştırmaya devam ediyoruz.

Bir yanımız; Batı ülkelerindeki günlük ölüm oranlarına bakıp Türkiye’deki günlük ölümlerin 3 haneli rakamlara henüz ulaşmamış olmasından rahatsız oluyor. Bununla da kalmayıp örgütlü yahut örgütsüz, sosyal yahut asosyal ortamlarda ölü sayılarının açıklananın 3 katı, 5 katı, 10 katı olduğunu uydurarak, her söylenene inanmaya hazır kitlelerin öfke ve nefret katsayısını yükseltmeye çalışıyor.

Öbür yanımız; Türkiye’de henüz 3 haneli rakamlara ulaşmamış günlük ölü sayısına bakarak, Batı ülkelerindeki 4 haneli sayılara seviniyor, içten içe değil, açıktan açığa, doğrudan doğruya, geçmişte yaşanılan acıların faturasını bugüne keserek, o ülkelerdeki ölümlerin 6 haneli rakamlara ulaşması için dua ediyor! Evet dua ediyor, her gün 10 bin, 20 bin, 200 bin insan ölsün, o kadar alem, o kadar kainat yok olsun istiyor!

Nasıl bir ahmaklıktır ki bu, böylesi bir acıda bile bizi yan yana, omuz omuza getirmez, el ele verdirmez, “hayırlarda yarışma” zevkinden, neşvesinden, sevabından, güzelliğinden mahrum eder?

Çekişiyorum kendimle böyle, beynimin bir tarafında binlerce hücre can çekişerek ölürken, gözlerimin önünde Elazığlı Derviş Mustafa’nın hatırası duruyor. Her biri bir kainat değerinde anlam taşıyan 8 köşeli şapkası ve kara boncuk gözlerden elma yanağa süzülen iki cihana bedel iki damla gözyaşı!

Derken bir sinyal geldi, telefonumu açtım, instagramda bir mesaj. Mardin’deki Deyrulzafaran Manastırı’nda tanıyıp sevdiğim bir Süryani rahipten, Abuna Gabriel’den. İnstagramdaki takipçilerine şöyle diyordu Gabriel Baba:

“Sayın Cumhurbaşkanımız bugün saat 17:00’de Sayın Metropolitimiz Mor Filüksinos Yusuf Çetin’i aradılar, cemaatimizin hâli ve hatırını sorarak, Corona Virüs salgınının en kısa sürede ve en az hasarla atlatılması için dua etmesini istediler. Ayrıca hastalarımıza şifa, vefat edenlere de Allah’tan rahmet dilediler.

Sayın Metropolitimiz de Sayın Cumhurbaşkanımıza, gösterdiği alicenaplık ve ilgileri için şükranlarını arzetti. Ayrıca ülkemizin salgını atlatabilmesi için başta Zat-ı Alileri olmak üzere devlet adamlarımızın ve yöneticilerimizin gösterdiği üstün gayreti takdirle karşıladıklarını, salgının bir an önce son bulması için dua ettiklerini arzetti.”

Heyecanla bir yerleri aradım. Evet doğruydu. Cumhurbaşkanı Erdoğan bütün dini cemaat temsilcilerini aramış, hatır sormuş, şifa ve rahmet dileklerini iletip dua etmeleri ricasında bulunmuştu.

Bir anda gözlerimin önünde Şapkacı Mustafa’nın yürek yağlarını eriten bir ohhh çektiğini hissettim.

Hayır hayır hayır!

Biz; onlar, ötekiler, üsttekiler değiliz. Vallahi değiliz, billahi değiliz!

Asıl buyuz biz!

Şapkacı Derviş Mustafa’yı her iki dilden Kuyumcu Rahip Gabriel Baba’ya bağlayan ve dünyada belki başka hiçbir ülkeye ve millete nasib olmayan sırrın çocuklarıyız!

O çocuklar adına Cumhurbaşkanı  Erdoğan’dan bir ricada daha bulunmasını talep ediyorum:

Lütfen, dün tek tek aradığınız o cemaat temsilcilerini yine arayınız, televizyonlardan, sosyal, asosyal ortamlardan canlı yahut banttan yayınlanacak bir ortak dua için bir araya gelmelerini rica ediniz! Her biri kendi dinince ve kendi dilince dua buyursun ve hepimiz Âmin diyelim! Şu bize neredeyse bire bir benzeyen, bize unuttuğumuz bizi hatırlatan Corona virüsünün bütün dünyada bir tek can daha almaması için garezsiz, ivazsız, halîm ve selîm bir kalple Âmin diyelim!

Ne olur Leylâ! Ne olur!

09.04.2020 13:31

Ne güzel kadındı Şavkiya Bacı!

Vefat ettiğinde 90 yılı devirmiş mi idi bilmiyorum. İncecikti. Kalın camlı gözlüğünün arkasında ateş gibi parlardı gözleri. Aşk dendi mi, ötesini aramazdı. Tepeden tırnağa ateş kesilirdi çünkü. Fırlayıp sema etmeye başlar, o dönerken eteğinin ucu kime dokunursa onu da yakardı. O sırada okunan ilahideki doğuşları şerh etmeden de yapamazdı. 

“Hee gardaş heee, bilen biliyo, bilmeyen bir avuç mercimek zannediyo!”

Malatya’nın Yeşilyurt ilçesinde bir kerpiç evde yaşayan, Kerbelâ âhımızı en güzel anlatan Aşkın Şehidi romanının yazarı Ahmet Turgut’un anneannesi olan Şavkiya Bacı’nın bu sözü Doğu’da pek yaygınmış meğer. Kürtçeden geçmiş Türkçeye, hacmi yazarının soy ismi ile müsemma Çevirmen kitabının yazarı Vahdettin İnce’den öğrendim aslını:

“Ye dizane dizane

Ye nizane baqe niskan e”

İki söyleyiş arasında küçük bir fark var:

“Bilen biliyor, bilmeyen bir demet mercimek zannediyor”

Vahdettin İnce gülerek “Bizimkiler taze mercimeği, sizinkiler kuru mercimeği esas almışlar demek ki” dedi.

İster bir avuç kuru mercimek olsun, ister bir demet taze mercimek kastedilen anlam değişmedikçe lafızda farkın önemi yok. Duyguları anlam oluşturuyor çünkü, lafız değil. Bu yüzden Mevlana Celaleddin Rumi “Aynı lisanı konuşanlar değil, aynı duyguları taşıyanlar anlaşabilir” buyurmuş.

Aynı dili konuşup da anlaşamayanlar, hatta savaşanlar var elbette.

Yugoslavya’nın dağılışı sırasında tarihin belki en alçakça, en ahlaksızca soykırımının yaşandığı Bosna Hersek’te birbiriyle savaşan insanlar aynı dili konuşuyorlardı. Fakat aradaki duygu ayrılığı o kadar korkunçtu ki, dünyanın gözü önünde o büyük soykırıma neden oldu. Şimdi gerilimli bir barış var Bosna Hersek’te ama sigara paketlerinin üzerine “Sigara öldürür” anlamındaki Pusenje Ubija ibaresini iki defa Latin, bir defa da Kiril harfleriyle üç defa yazıyorlar.

Böylece Latin harflilerden biri Boşnakça, diğeri Hırvatça oluyor, Kiril harfli ise malûm, Sırpça kabul ediliyor. Dil aynı dil, lafız aynı lafız, anlam aynı anlam ama üç farklı duyguyu bir araya getiremiyor.

Kuru da olsa yaş da olsa mercimek aynı mercimek ama bakana göre, bilene göre, göze göre değişiyor.

Hamdolsun Bosna Hersek’teki gibi bir savaş ve soykırım haline dönüştürmedik zahirde duygu farkımızı ama bu sadece zahirde kaldı. Batında oradakinden bin beter savaş ve soykırım yapıyoruz da yaptığımızın farkına varmıyoruz.

Dünyayı saran Corona virus salgını bile aklımızı başa getirmedi hala.

Sebep; başımızdaki virüsten beter iki büyük bela…

Fikirsizliğimiz ve şükürsüzlüğümüz!

Fikirsizlik evet çünkü bilmiyoruz, bilmek istemiyoruz, biliyor gibi davranıp ayak diriyoruz.

Cahiliz, adımızın önünde bol ünvanlar, kısaltmalar olsa da. İlerleme adına her şey başını almış gidiyor ama ilkel kabileci dürtülerimiz olduğu yerde sayıyor, bir adım ileri gidemiyor.

Bir önceki yazımda o taraf – bu taraf üzerinden biraz anlatmaya çalışmış, “o tarafı da batsın bu tarafı da” demiştim. Batmıyor işte. O taraf bu tarafa batıyor, bu taraf o tarafa batıyor. İçimizdeki insanlık batıyor gerçekte, umurumuzda değil! “İlle de odunum” diyen kalaslardan ibaret bir kereste deposuna dönüşmüş koca ülke, tınlayan yok!

Şu da mı, bu da mı demeyin Allah aşkına! Alayımız öyleyiz! Bendeniz dahil! Çünkü söylemesi kolay, yapması zor!

İyi ve güzel bizden değilse şayet, kötü ve çirkin görüyoruz. Biz kimiz, neyiz, sorulsa söyleyecek donanıma sahip olmadığımız halde, inatla çakılıp kalıyoruz çakılıp kaldığımız yerde, bir milim kıpırdamıyoruz.

O inadın adıdır cehalet, okuma yazma bilmemekle alakası yok!

Cahil toplumuz evet yularımız ilkel duygularımızın elinde, nereye çekerse oraya gidiyoruz. Yolu yordamı bilmiyoruz, yönü yöntemi bilmiyoruz. Her şeyi bir avuç yahut bir demet mercimek zannediyoruz.

Bilmeyince fikrimiz de olmuyor elbet. Fikir olmayınca da şükür olmuyor. Bizden olan herşey iyi ve güzel görünüyor, olmayan her şey kötü ve çirkin.

Münkir toplumuz yani, inkarımız çok, ikrarımız yok, kararlarımız başka ceplerde.

Corona virüsü ne yapsın bize, biz bizi her gün dayatmalarımızla enfekte edip öldürüyoruz da, her akşam tweet atıp ölen kalan sayısını ilan eden biri olmadığı için, kendi elimizle yaratıp yaşattığımız felaketten haberimiz olmuyor.

Çin’den yola çıkıp dünyayı saran virus, mutasyona uğrayıp kendi kendisini yok ederse, bu başka bir ülkede değil Türkiye’de olacak galiba. Varlığı bile tartışmalı o yaratık halimize bakacak, “Bunlar bulmuş belasını bana ne hacet?” diyerek kaçıp gidecek…

Ya da hem o taraftan hem bu taraftan binlerce insanı yok edip ortada birbirine çemkirecek kimse kalmayana dek sarsmaya devam edecek.

Şavkiya Bacı; coşup da kollarını iki yana açarak ateş topu gibi dönerken, etrafında hayret ve hayranlıkla kendisine bakanlardan birilerinin suratına şaak diye tokat atardı bazen. Kimse bilmezdi sebebi nedir? Celal midir, Cemal midir? Bir Allah bilirdi, bir de o tokatı yiyen! Fakat herkes anlardı onun boş bir şamar olmadığını. Yiyendeki hâl değişikliğinden anlaşılırdı.

Bu Corona denilen virüsceğiz öylesi bir tokat mıdır acep?

Öyle mi Leyla?

Keşke.. ah keşke!

 

 

 

 

06.04.2020 09:05

Gel de rahmetli hemşehrimi anma şimdi; Neşet Usta’yı, kendisine “Gara suratlı” diyen yüzümüzün akı Neşet Ertaş’ı...

“Gendim ettim gendim buldum

Gül gimin saralıp soldum eyvah ey!”

Öyle oldu evet, gül gibi sararıp solduk kendi edip bulduklarımızdan. Amma velâkin; ayaklar sürekli taşa gelse de, akıllar başa gelmiş değil hâlâ. Olan biteni deliler gibi..

Hayır hayır deliler değil..

hasta kumarbazlar, at yarışçıları, köpek dövüştürücüleri, cümle bahisçiler yahut borsa simsarları gibi takip ediyoruz. Gözümüz tv ve telefon ekranlarında: “Hangi ülke, hangi şehir, en son kaç oldu, önceki gün kaçtı, kaçıncı gün kaçtı, orada kaçtı da burada kaç olmuştu, o aradaki fark yüzde kaçtı?”

Hakikatten kaçışın en pespaye yöntemiyle rakamların arkasına saklanıp kendi ciğerinde boğulan yahut can çekişen insan (evet İNSAN) adedi üzerinden ideolojik bahisler oynuyoruz, saf kan “nefs” köpeklerimizi yarıştırıyoruz, siyaset meydanında öfke horozlarımızı dövüştürüyoruz!

Doktorların gözlerinin içine yalvararak kimsesiz ölen yahut can çekişen insanların hiç biri umurumuzda değil!

Asıl hastalık bu işte. Modern Nemrutlara diz çöktüren Corona virüsü masum! 

O garibanın hiç bir suçu yok. Zaten olamaz, çünkü bilinci yok. Hatta varlığının olup olmadığı da tartışılıyor bilim dünyasında. Varlığı bir başka varlığa muhtaç. Bu noktada biraz bize de benziyor ama birazın öte tarafını benzemez kılan; bunların ve yaptıklarının farkında olmaması.. Bunların; yani kendinin...

Oysa biz her şeyin farkındayız, kendi bilincinin bilincinde tek yaratık olarak kendimizin ve yaptıklarımızın farkındayız. Bizi, Efendi Koronaga dediğim Corona yahut nam-ı diğer Covit19 virüsünden daha tehlikeli yapan benzemezlik bu. O virüs kimi, niye, nasıl öldürdüğünü bilmeden ölüyor.. biz ise; bilerek, isteyerek, kasden, teammüden, kâh pusulayarak, kâh doğrudan, sinsice, alçakça, haince, ahlaksızca öldürüyor, yok ediyor, beceremezsek yok sayıyor yahut aşağılıyor ya da hayatı fitil fitil burundan getirmek için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz.

İstisnamız var mı?

Hayır yok!

Corona virüsü biraz benziyor olabilir bize ama biz bire bir benziyoruz birbirimize!

Aidiyetimiz, mensubiyetimiz, üyeliğimiz, tarafımız ne olursa olsun birbirimizden hiç farkımız yok!

“Yav Amedbaba sen de hep ortadan konuşuyorsun, suya sabuna dokun” mu dediniz?

Dokunurum ama canınız yanabilir.

Çin’de başlayan salgın Türkiye’ye nasıl bulaştı sorusuna cevap istesem, kim ne der?

O tarafa göre Umre’den dönen Hacılar, bu tarafa göre Avrupa’dan yahut Amerika’dan gelen Batıcılar.

O tarafa göre;  Hacılar uçakta iken onlara ateş düşürücü parasetamol verildi, havaalanındaki ısı ölçer kameraları kandırıp yakalanmadan geçtiler, karantinadan kaçtılar ve Corona böyle yayıldı.

Doğru mudur? Evet, mümkündür. Daha sonra karantinaya alınan Hacılar arasında kaçmak için maraza çıkarıp, engel olmaya çalışan polisin yüzüne tükürerek virüs kapmasına sebep olanlar çıktı ise, bu oldu ise – ki oldu evet -uçakta parasetamol dağıtılmış olması da pekala doğru olabilir. İlle resmi kafile görevlisinin yapması da gerekmiyor bunu.

Türkiye’de olup biteni akıllı telefonundaki sosyal medya alanlarından, twitterdan yahut Facebook'tan öğrenen bir sivri zeka, 14 gün bir odada karantinada çıldırıp dinden imandan çıkmasınlar diye sevabına ilaç dağıtmış olabilir.

Var böyle Hacılarımız bizim, kim inkar edebilir? Umreye yahut hacca gidenlerimizin neredeyse tamamı, şu günlerde “Ne yaptık da Allah girmemizi yasaklayan hastalık gönderdi” diye düşünüp ağladıkları Kâbe’ye sırtlarını dönerek, tavafa ilk başladıkları köşede ellerini kaldırıp selamladıkları Hacerü’l Esved’in neye yaradığını hiç düşünmeden, selfiler çektirip twittera, facebooka yollamıyor mu? Kim yalan diyebilir buna?

Bu tarafa göre ise; Avrupa’ya gidenler orada virüs kapmış olmalarına rağmen “14 gün kendinizi evde karantinaya alın” tavsiyesine burada uymadılar. Barlara gittiler, içtiler, dans ettiler, azdılar, coştular. Nitekim ilk vak’a üzerine yapılan resmi açıklama da bu yönde idi. İlk Corona taşıyıcısı Batı’dan geldi, tedavi edildi fakat ona ilk müdahaleyi yapan doktor, hocaların hocası Profesör Cemil Taşçıoğlu öldü.

O kahraman doktor, o tarafa göre Canan Kaftancıoğlu’nun hocası olduğu için ışıklarda uyusun, bu tarafa göre Cumhurbaşkanı adını hastaneye verdiği için kabri nur olsun!

Umre uçağında hacılara parasetamol dağıtılmış ya.. zaten bu bizim eski bir alışkanlığımız değil miydi? Biz; evine gelen misafirin başı dizi, karnı kulağı ağrıdığı zaman kendisinin kullanıp çok faydasını gördüğü ilaçları şeker gibi ikram eden bir millet değil miyiz? Öyleyiz! milli hasletimiz bu bizim. Dolayısıyla bu meselede de istisnamız yok.

Kanıt?

O taraftan; Zülfü Livaneli!

Adam Twitter’a dalıp adını da vererek Corona’ya iyi gelecek ilaç tavsiye etmedi mi haminneler gibi?

O ilaçlardan biri, bildiğimiz kinin, romatizmaya iyi geliyor, biliyorum, çünkü eşim – evdeşim de kullanıyor. Livaneli Twitter’da yazınca; sudan ucuz kinini virüse karşı korunmak için toptan almaya kalkan o taraflı bu taraflı yüzbinlerce insan, doktor kontrolünde alınmazsa gözlerinin kör olması yahut karaciğer enzimlerinin tavan yapıp çökmesi ihtimalini bilmedikleri için, eczanelere akın ettiler. İlaç piyasadan çekiliverdi. Hem yoğun bakımlarda tedavi gören Corona hastaları, hem de eşim gibi romatizma vurgunları bir anda ortada kalıverdi. Sonuç; devlet iki paralık ilacı kırmızı reçeteye bağlamak zoruna kaldı.

Oldu mu şimdi?

Sazı, sözü, evrimi, devrimi self marketing becerisinden menkul Türkücü ile Umre uçağında sevabına parasetamol dağıtan Hacı arasında ne fark kaldı?

O tarafa göre ve elbette kendisine göre; ünlü sanatçı haklı çıktı, bilim kurulu o ilacı Corona hastalarının tedavisinde kullanmaya başladı.

Bu tarafa göre; yahu o ilaç zaten kullanılıyordu ama ismi açıklanınca kıyamet koptu, gazeteciler de atılan tweeti sahibinin popüler şöhretine hürmeten ciddiye alıp Sağlık Bakanı’na sorunca, o ilacın da denendiği söylendi.

Bitmedi daha, dur!

O arada Zülfü Livaneli’nin de o tweeti atmadan kısa bir süre önce Amerika’dan Corona virüsünü kapmış olarak geldiği, eşi ve arkadaşlarının testlerinin yapılmasına ve kendisini bitkin hissetmesine rağmen test yaptırmadan Bodrum’a gittiği, sonrasında fenalaşınca Corona tedavisi gördüğü de ortaya çıktı.

İyi mi?

Hatta bir iddiaya göre Livaneli ile birlikte ABD’den Corona kapıp gelenlerden birinin Hortumcu Gazetecilik döneminin duayen Genel Yayın Yönetmeni Zafer Mutlu olduğu da ortaya çıktı, hatta Coronalı ilk vak’a olarak kayda geçmesine rağmen adının saklı tutulduğu da iddia edildi.

Şayet öyle ise; tarafların meşrebine göre ışıklarda yahut nurlarda yatası Prof. Dr. Cemil Taşcıoğlu’na Corona virüsünü kimin bulaştırdığı da ortaya çıkmış olacak.

Şimdi o taraftaki türkücü Kübasever ile bu tarafta karantinadan kaçarken polisin suratına tuuu diye hastalık bulaştıran tükürükçü Hacı arasında ne fark var?

Hem her şeyi biliyoruz.. hem hiç bir şeyi bilmiyoruz...

Çünkü o tarafın halleri de gizleniyor, bu tarafın da!

O taraf; ikazlara aldırmadan Bodrum’lara gidip ölümün ayak seslerini hissedince gizli testler yaptırıyor.

Bu taraf; bürosunda nal gibi yüzüğünden fors devşirerek sadece Sağlık Bakanlığının elinde olması gereken kitleri misafirlerine ikram ederken gizli çekim yaptırıp alenî hava basıyor.

O tarafı da batsın, bu tarafı da...

O tarafı da yok aslında bu tarafı da!

Sadece bir ahmak var ortada ve o ahmak bizim ahmağımız!

O taraftan bu taraftan, altı yönden, şeş cihetten o biricik ahmağa yalın kılınç saldıran da biziz.

Pandemik olan hastalık değil aslında, ahmaklık!

Bizim ahmaklığımız!

Corona nam virüse işte tam da bu noktada “İyi ki geldin, iyi ki varsın Efendi Koronaga” diyorum. “İyi ki geldin ve istisnasız ahmaklığımıza ayna oldun!”

Buna seviniyorum, yalanım yok!

Üzüldüğüm tek şey; kendinin bile bilincinde olmayan o garibanın, Corona virüsünün yaşamak için bizim gibi ahmaklara tutunarak ölecek olması!

Gel de anma şimdi hemşehrimi!

Gel de yanma!

“Gendim ettim gendim buldum

Gül gimin saralıp soldum eyvah ey” 

Üzgünüm Leylâ!

Twitter: tezcanah

04.04.2020 16:07

Hökelenip de canı burnuna geldi mi böyle derdi bozkırın kadınları. Canını burnuna getiren, ne yaptıysa artık. Çoğu kadın kendi sıpasına böyle ilenirdi, “Ananın bedduası tutmaz” inanışının rahatlığıyla. Tutmaz gerçekten, ben de buna inananlardanım. Evladı yatırıp boğazını kesecek olsa, “Aman yavrum elini kesme” diye kabaran bir şefkat okyanusudur ana yüreği.

Anamdan bilirim.

“Annem vakit tamam Ahmet gelsin diyor” deyince ablam, kuş olup uçmuştum. Doğruydu. Son günün rengi vurmuştu yüzüne. Üç yıla yakın süredir kalkamadığı yatağında elinden düşürmediği tesbihi ile yatıyordu. Varıp yanına oturdum.

“Anne bak kim geldi?” dediler. Gözlerini aralayıp baktı. “Geldin mi Ahmet Efendi” dedi. “Geldim” dedim. Daldı. Yana uzanmış elindeki tesbihi aldım, dirseğimi dizime, başımı avcuma bıraktım, kendimce bir şeyler okumaya başladım. Neden sonra yine araladı gözlerini. Başımı avcumda görünce yüzü bulutlandı, ağlamaklı oldu, sesi titreyerek “Ne o? Başın mı ağrıyor yoksa?” dedi.

Anamın son sözüydü bu. Son nefesini vermeden önce ettiği son dünya kelâmı.

“Yok, tesbih çekiyorum” dedim, sakinleşti, kapattı gözlerini, bir daha açmadı. Saçımızın sakalımızın ağarmasına rağmen gölgesinde çocukluğumuzu hiç terketmediğimiz o şefkat şemsiyesini alıp göçtü bu dünyadan ve biz kavurucu  güneş altında dımdızlak büyüyüverdik bir anda. O ağlamaklı yüz ve o titreyen ses kulağımdan hiç gitmedi.

“Ne o? Başın mı ağrıyor yoksa?”

Oysa...

Çocukluğumda kaç defa arkamdan terlik fırlatıp “Ciğerinden tutul e mi?” diye ilendiği olmuştur anamın, saymadım. Bisiklet sevdasına okulu kırıp, tasdikname ile uzaklaştırma aşamasında Müdür Ziya Hoca eve “muhbir talebe” gönderince, yalın ayak kapıdan fırlayarak yürüye yürüye Samsun’a gitmelere kalktığım, 12 kilometre sonra bozkırın göbeğinde höönk diye akşamın karanlığı çökünce ağlaya zırlaya salya sümük eve döndüğüm gece “Geberteyim de kurtulayım seni sıpa!” deyip üstüme çökmüşlüğü bile vardı. Ne halt edersem edeyim anamdı işte, beni onun elinden kurtarıp yan odada maşayla yamuklarımı düzelten küçük ağabeyimin bacaklarıma kondurduğu mosmor sümbüllere bakıp bakıp ağlayacak bir anaydı.

“Ne o? Başın mı ağrıyor yoksa?”

Bütün anaların son sözü budur benim için!

Haaa... Ciğerimden tutulmuşluğum da olmuştur tabii... Anamı üzmelerin biriktirdiği nanelerin asiti midir, başka bir şey midir nedir, 93 senesinde çift taraflı zatürre olup ciğerinden tutulmanın ne demek olduğunu ayne’l-yakîn yaşamışlığım da vardır. Bilirim ne demek olduğunu.

Yazarlıkta ve gazetecilikte ustalarımdan biri olan rahmetli Ömer Lütfü Mete, senaristlikte ilk ustam olan yönetmen İsmail Güneş ve insanlıkta imrendiğim ağabeylerden Doktor Yumuşhan Günay zorla şerle hastaneye götürdüklerinde, Nöbetçi doktorun tahlil sonucuna ve röntgen filmine bakıp “Yahu senin en az iki gün önce ölmüş olman lazımdı, seni ayakta tutan ne?” demişti hayretle.

Biliyordum ama söylemedim. O vakit anam ölmemişti daha. Çocuktum henüz, sakalım ağarmış olsa da.

O şımarıklıkla “Yatmam” diye diretince, Doktor aralıksız 20 gün süreyle vurulacak “binlik” Penisilin yazdı, “Bunu bakabilecek birine emanet edin” dedi. Kimseyi istemedim ablamdan başka. Anama söylemez, iyi sır tutar, iyi de hasta bakardı. Fakat Ankara’da idi. Beni bir otobüse bindirdiler, şoförü, muavini ve o dönemin otobüslerinde moda olan hostesi tembihlediler, şoför kaloriferi bana göre açıp kapattı, muavin susuz mendilsiz bırakmadı, hostes kızcağız da sabaha dek açılan üstümü örtüp, iltihaplı mendillerimi toplayıp, alnımın yüzümün terini sildi. Emanet ettikleri servis minibüsünün beni indirdiği durak ablamın evine beşyüz metre bile yoktu. En az beş kez oturup ciğer tutulmalarımın geçmesini bekledim terin suyun içinde.

Öyle bir an ki, ne nefes alabiliyorsunuz ne verebiliyorsunuz. Alabildiğiniz anda ciğerinizden yayılan acı, saç diplerinizden ayak tırnaklarınıza kadar her zerrenizden fışkırıyor. Bir de bunu vermesi var. Veremiyorsunuz. Binlerce defa ölmek için yalvarışlarınız bütün anaların şefkatinin toplamından sonsuz defa fazla olan “göksel merhamete” eriştiğinde, bir iğne deliğinden binlerce defa küçük nefes kapısı aralanıyor ve ağzınızdan ince bir düdük sesiyle birlikte dalları bütün hücrelerinizi parçalayan devasa bir ağaç sökülüp çıkartılıyor kökleriyle bir. Ciğeriniz tutuldu mu böyle tutuluyor ve siz bunu o illeti atlatıncaya kadar kainatın yaşına denk sayıda ölmek isteğiyle yalvararak yaşıyor, yaşıyor, yaşıyorsunuz.

Bugün, şimdi, şu an; dünyanın hemen her ülkesinde yüzbinlerce insan yoğun bakım odalarında yahut oksijen tüplerine bağlanmış hortumlar altında benim bu anlattığım ciğer tutulmasının kim bilir kaç kat daha ağırını yaşıyor. Doktorların gözlerinin içine bakarak, yalvararak ve üstelik yanlarında ablası, kardeşi, annesi, kimsesi olmadan tutulmuş ciğerlerinde boğularak ölüyorlar.

Fakat buna rağmen biz, bütün bu yaşananlar sıradan, günlük meselelermiş gibi, kahrolası vurdumduymazlığımız, aldırışsızlığımız, ahmaklığımız ve ilkel kabile taassubundan çok daha rezil ve ahlaksız tarafgirliğimiz ile birbirimizi yemeye, birbirimize iftiralar etmeye, alçaklığın her boyutuyla beğenmediğimizi, sevmediğimizi yok etmeye uğraşıyoruz. Laf dinlemiyor, söz tutmuyor, vebale, günaha, suça aç hayvanlar gibi saldırıp sarılarak, ölümleri ölümlere ulamayı marifet, cinayetlerin en alçakçasına alet olmayı fazilet sayıyoruz!

“Ciğerinden tutul e mi?”

Bunu anamız değil, Allah desin diye uğraşıp duruyoruz!

Anaların ahı tutmaz evet ama “Bu Allah ile baş olmaz!”

Böyle derdi bir Gül Güzeli!

“Bu Allah ile baş olmaz!”

Bunu bilmedik. Buna inanmadık. Bununla alay ettik. Sövdük, saydık, savaştık! Kadın, yaşlı, çocuk demeden ya doğrudan yahut dolaylı milyonları öldürdük!

Ve nihayet O; “Ciğerinden tutul” dedi, tutulduk!

Hadi devam edin kavgaya, savaşa, hakarete, cinayete!

Devam edin tuttuğunuz takımların, partilerin, ideolojilerin, inançların, zevklerin, biçimlerin, heveslerin şehvetiyle insan eti yemeye, kemik ve kan imparatorlukları yaratmaya! Devam edin!

Ve nefes almaya çalışın!

Alabilirseniz!

Devam edin!

Verebilirseniz!

Ölün!

Ölebilirseniz!

Sen bilirsin Leylâ!

02.04.2020 23:22

Çünkü dil yarasıydı!

Kelimeler şerha şerha yol açıyordu ağzımda. Ilgıt ılgıt akan kandı, candı, insandı. Bulabileceğim en ağır silahlarla saldırıyordum; iftira, ilzam, ihanet… Ne bulursam yokluyordum, yüklüyordum, yolluyordum bıkmadan, usanmadan, utanmadan. Sonra; dönüp bir arkaya bakmıyordum verdiğim hasar ne diye, bir aynaya bakmıyordum. Bakacak aynam yoktu çünkü, yüzümü yırtıp atmıştım zirâ. Nefret ettiklerime benzeme yarışı içindeydim ve hiç şüphem yoktu bu yarışta ipi göğüsleyecek olanın ben olacağıma. İlk lafı da ben söyleyecektim, son lafı da.

Sözün ilki de sendin oysa Leylâ, sonu da sendin, noktası idin her şeyin, her kesimin, her özün. Unuttum! Bu nisyan ile malûl, dile dolanmış illetin zilletine meftun, bir acaib kibr ile mütekebbir, bel kemiğini kırıp un ufak üfeleyen sahte bir cebr ile mütecebbir oldum.

Bel kemiğim, haysiyetimdi oysa!

Uzatma deme bana Leylâ, sadedim yok artık, gelemem!

Sadağım doluydu ama… Nişansız oklar, karanlığa atılmaya hazır taşlar ve bana şirk koşacak her zerreyi yok etmeye hazır mühimmatım vardı, hepsini harcadım! Hepsini sana harcadım Leylâ; nişangahım sendin bilmedim, sevabına saydım sevâdına sövdüm, müsrîfin oldum!

Müşterîn olacaktım gûyâ, müfterîn oldum!

Yoruldum şirk koşmaktan sana!

Bitkinim evet...

Tükendim tüketmekten seni!

Her söylemimde sen olacaktın ya hani; davam olacaktın? Her eylemimde seni kırdım, kavgam oldun, yumruğumu saymadım! “Sadece bana dayan!” demiştin ya hani, inşirâhım sen olacaktın? İntiharım oldun, büküldü belim, yaslanamadım, seni dayattım sana, sen ikrah edene dek.. aymadım! Kulaklarım sağır oldu bileğimdeki sevda bileziklerinin şangırtısından.. yüzüğümdeki dava parıltısından kör oldu gözlerim. Bütün gözlere kör dedim, bütün kulaklara sağır! Dedim ya; nişangâhım sendin, sana yönelecektim, seni yönledim, bütün oklarımı savurdum sana yolsuz yordamsız, ilk ben olacaktım, tek ben olacaktım, hep ben olacaktım.. Benliğimden vuruldum.

Hastayım evet...

Harâb oldum harcamaktan seni!

Affet beni!

Yine sana geldim, kapına... Kimim var ki senden başka? Kim sen olabilir ki?

Kimin kime yüzü olur sensiz, kim hayır görür? Her kime sordumsa seni ünledi. Her kime vurdumsa seni inledi. Kaç bedeni paraladım seni kuşanmış diye, kaç yüzü parçaladım. Bilmedim kapıma vuran eli senden, kesip attım. Dedim ya; seni sana dayattım, sen ikrah edene dek, kimi kime dayattım, aymadım!  

Beni affet!

Yine sana geldim, merhaba demek için.. yine en baştan.

Başı da sendin her cümlenin, sonu da sen!

Hiç kuşkum yok affediciliğinden!

Bu son âmennâ!

Yine ben.. yine benden..

hem yaralı.. hem bitkin.. hem hasta!

Merhaba Leylâ!

31.03.2020 00:55