Bir Linç Olayı ve Toplumun Ruh Sağlığı

Prof. Dr. Ulvi Saran

04.05.2020 Monday 10:00

Okumamışlık ya da eğitim eksikliği mutlak anlamda cehalet demek değildir.

Cehalet bilgi eksikliği demektir. Her şeyi bilmek mümkün olmadığına göre her kes bir bakıma bilmediğinin cahilidir.

Kötü olan şey kişinin cehaletini marifet sayması, bilmediği konuda, yanlışında ısrarcı olmasıdır.

En büyük erdem kişinin bilmediğini bilmesi, sınırlarının farkında olmasıdır.

Bilgisine sınırsız derecede güvenen ve hiç yanılmayacağı varsayımıyla hareket eden kişi, haddini bilen okumamış insandan daha cahildir.

Esas sorun, okumamış ama bilmediğinin farkında olanlarla kendi bildiğini tek doğru sayan ve gerçeği çarpıtan sözde aydınları ayırabilmektir.

Cahilliğe methiye düzülmez ve cahillik kutsanamaz. Ancak cahillik kendi başına bir suç değildir. Yanlış olan cehalette ısrar etmektir.

Cahillik kimsenin isteyeceği ve benimseyebileceği bir şey değildir. Kişiye düşen, bilmediğini öğrenmesi bu konuda gayret göstermesidir.

Yeterli eğitimi olmayan ama kalp gözü açık, irfan sahibi insanlar vardır. Bu bakımdan ilim ve irfanı ayrı değerlendirmek gerekir.

İlim, cehd ve gayretle elde edilir. İrfan ise gönül gücü, feraset ve sezgiyle ilgilidir.

Bilgi sahibi olmak kişiye böbürlenme, başkalarını küçük görme hakkını vermez.

Bilenin kibiri ve bildiğini tek doğru sayması, cahilin cehaletinde ısrar etmesinden daha tehlikelidir.

Haddini bilen cahil yalnızca kendisine, haddini bilmeyen, yetersiz ve yanlış bilgiyle hareket eden kişi ise tüm topluma zarar verir.

Cahillik gibi bilgili olmak da mutlak ve sınırsız değildir.Kişi bildiğinin alimi, bilmediğinin cahilidir.Her ikisi de aynı anda bulunabilir.

Cehalet değişmez bir kader, bilgi sahibi olmak da kaybedilmeyecek bir kazanım değildir. Cehalet giderilebilir, bilgi ise kaybedilebilir.

Hiç kimse doğuştan bilgili değildir. Kişinin daha sonra yetenekleri, imkanları ve gösterdiği gayretle kazandığı bilgi kendi nasibidir.

Cahilin sorumluluğu cehaletini gidermek, bilenin sorumluluğu ise bildiklerini geliştirmek ve başkalarına öğretmektir.

Bir Hoşgörüsüzlük ve Linç Örneği:

Prof.Bülent Arı'nın bir televizyon programında eğitim görmemiş insanların feraset sahibi olabileceğine dair açıklaması yukarıdaki değerlendirmeler ışığında ve bir bütün olarak analiz edildiğinde iddia edildiği gibi cehaleti öven bir beyan olmadığı anlaşılacaktır.

Aykırı gözüken bazı söylemler aslında bazı gerçeklerin cesaretle ifade edilmesinden ibarettir.

Arı'nın beyanı da böyle değerlendirilmeli. Bir Profesörün genel çerçevede cahilliği övmesi beklenemez.

Bu açıdan bakılırsa Arı'nın söyleminin arkasında bir mecaz olduğu anlaşılıyor.

Aklı başında hiç bir insan kendisinin de içinde bulunduğu grubu diğer bir grup karşısında aşağılayarak eğitimin değerini önemsizleştirmez.

Arı, berrak bir zihnin karmaşık bilgilerle dolu bir zihne göre bazı gerçekleri daha net ve doğru görebileceği tezini anlatmak istemiş.

Konuşanın kastını anlamadan söylemini düz mantıkla değerlendirip doğrudan linç kampanyası başlatmak hakkaniyet ve centilmenliğe sığmaz.

İfade özgürlüğü, aynı zamanda muhataplara ifade ile kastedileni geniş çerçevede değerlendirme ve doğru anlama sorumluluğunu yükler.

Arı'nın beyanını bir bütün olarak ele almadan ve yapılan kinayeyi görmezden gelerek yorumlamak hem cahilce hem de maksatlı bir tutumdur.

Arı'nın esprili ve mecaz yoluyla söylediklerine verilen haksız tepkiler geniş bir kesimin sınıfta kaldığı bir bağnazlık testi olmuştur.

29.04.2020 11:46

Türkiye neredeyse yarım asır süren AB ile bütünleşme sürecinin ulaştığı müzakere aşamasında, siyasal ve yönetsel sistemini demokratik dünyanın benimsediği ilke ve değerlere göre gözden geçirmek ve bu çerçevede iç hukukunu topluluk kazanımını oluşturan normlara uygun hale getirmek yükümlülüğüyle karşı karşıya.

Uyum serüvenimizin son 10 yılına damgasını vuran ilerleme raporlarında önemli ölçüde kapsam dışı bırakıldığı ya da yeterince yer verilmediği görülen kamu personel rejiminin; müzakere süreci içindeki yerinin, önemi ve ağırlığının ne olacağı, çözüm bekleyen temel bir sorun olarak duruyor.

Türkiye'de siyasal ve toplumsal yapının gelişimi incelendiğinde, kısa ve arızalı demokrasi deneyiminin uğradığı kesintilerin gerek sistemin anayasal çatısında, gerek siyasal ve yönetsel yapı ve mekanizmalarda ve bunların bir sonucu olarak pozitif hukuk düzeni içinde derin ve kalıcı izler bıraktığı görülür.

'Reform' arzusuna rağmen Cumhuriyet boyunca gündeme gelen reform girişimlerinde değişim gereği sürekli vurgulanmasına rağmen, 1960'lardan itibaren dayandığı ilkeler ve öngördüğü yapı bu anlayış doğrultusunda pekişen kamu personel rejimi ve bu rejimin temel hukuk belgesi olan 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu (DMK),olağanüstü siyasal kırılma dönemlerinin sarsıcı etkilerinden en fazla nasibini alan yasal metinler arasında yer almaktadır.

Zihniyet dünyası itibarıyla katı bir pozitivizmden beslenen bu yapı, siyasal açıdan 20. yüzyılın devlet oluşumlarının temelindeki çatışmacı ideolojik yaklaşımları yansıtır.

Özellikle iki kutuplu dünya şartlarının oluşmaya başladığı siyasal atmosferde Batı'da kurulan totaliter rejimlerin doktriner programlarını topluma yaymada ve bu çerçevede otoriter uygulamalarını yürütmede etkin araç olarak işlev gören kamu bürokrasileri, temsil ettikleri devlet misyonunun gereğini uygun yöntem ve araçlarla yerine getirebilecekleri nitelikte personel rejimlerine ihtiyaç duymuşlardır.

Soğuk Savaş dönemi boyunca toplumsal kesimler üzerinde tipik bir müdahale, biçimlendirme ve kontrol aracı olarak rol oynayan bürokratik mekanizmaların; merkeziyetçi devlet politikalarının, kamu otoritesi önceliklerinin ve hiyerarşi gereklerinin taşıyıcısı durumuna getirilmesinde de bu tür personel yönetimi anlayışı ve sistemi etkili olmuştur.

Türkiye'de, Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren aşağı yukarı Batı'da geçmiş yüzyılın başındaki geleneksel konumuna uygun roller üstlenen personel yönetimi sistemi; başta merkeziyetçi yönetim anlayışının yapısal ve işlevsel yönden hayata geçirilmesi olmak üzere, özellikle devletin varlığının ve birliğinin korunmasında ve kamu esenliğinin sağlanmasında güvence sağlayıcı bir mekanizma işlevini yerine getirmeye çalışmıştır.

Güvenlik kaygılarını gidermeye ve bu nedenle statükoyu korumaya yönelik bir yapılanma çabasının, kamu personel rejimini ve rejimin ana hukuk metnini oluşturan DMK kapsamındaki düzenlemeleri kamu hizmeti alıcılarının tercih ve beklentilerini karşılama kaygısından çok, mevcut siyasal ve yönetsel yapının sürdürülebilirliğini sağlama arayışına yönelteceği kuşkusuzdur.

Bu çerçevede, Türkiye'deki personel sisteminin oluşumunda, geçmiş yüzyılın ortalarına dek Batı Avrupa'da tekçi ve kapalı toplum modeli esas alınarak temelleri atılan siyasal rejimlerin kuruluşundakilere benzer dinamiklerin rol oynadığı; bu sistemin Cumhuriyet boyunca zaman zaman gelişen ihtiyaçları karşılama çabası içine girdiği izlenmekle birlikte, esasen dayandığı unsurlar ve öngördüğü yapı itibarıyla değişmeden geldiği görülür.

DMK'nın, 'Ödevler ve Sorumluluklar', 'Yasaklar', 'Sınıflandırma', 'Disiplin Hükümleri' gibi başlıklar altında getirdiği, kimlik tanımlamalarına, siyasal eylem ve etkinlik alanı sınırlamalarına yer veren düzenlemelerin esasen otorite vurgusunu, kontrol ve disiplin gereğini, dolayısıyla siyasal güvence arayışını yansıtan bir sistematik üzerine kurgulanması boşuna değil.

'Personel yönetimi'nden insan kaynakları yönetimi anlayışına: 20. yüzyıla ağırlıklı olarak damgasını vuran sanayi dönemi zihniyeti temelinde gelişen 'bilimsel yönetim' yaklaşımı, işletmelerde nasıl çalışanları mekanik bir unsur olarak gören ve kitlesel ölçekli ve standart nitelikteki çıktılarıyla değerlendiren 'taylorist' ve 'fordist' yönetim anlayışını doğurmuş ve sistemleştirmiş ise; bu yüzyılın devlet felsefesi ile bütünleşen kamu yönetimi sistemi de kamu kesiminin örgütlenmesini, merkeziyetçi ve bürokratik yapılanma modeli çerçevesinde ve geleneksel personel yönetimi anlayışı doğrultusunda şekillendirmiştir.

Katı hiyerarşi, merkezi kontrol ve denetim, emir-komuta zinciri, ayrıntılı ve şekli kurallara bağlı yönetim süreçleri, başlıca işlevlerin birimler ve hiyerarşik kademeler arasında bölünmesi, tepkisel ve çatışmacı ilişkiler, cezaya dayalı disiplin; sanayi dönemi kamu yönetimi düşüncesinden beslenen geleneksel personel yönetimi anlayışının temel norm ve ilkeleri olarak aynı zamanda Türk kamu personel rejiminin de dayanaklarını oluşturmuştur.

Buna karşılık, yeni yönetim paradigmasına dayanan insan kaynakları anlayışı; örgütlenme ve işleyiş esasları yönünden az kademeli örgüt yapısı, esnek ve uzlaşmacı ilişkiler, yerinden yönetim ve özerklik, motivasyon ve ödüllendirme yaklaşımı, işlevlerin birleştirilmesi, çözüm arayışlarına ve sonuçlara odaklanma, çalışanların ve hizmet alıcılarının tercihlerine duyarlılık, çok yönlü iletişim ve işbirliği ilkelerine dayalı etkin bir istihdam yapısını gerekli kılmaktadır.

Nasıl bir memur?

Belirtilen değerlendirmeler ışığında ele alındığında, DMK;

· Kamu görevlilerinin istihdamında dayandığı 'sınıflandırma', 'kariyer', 'liyakat' ve 'eğitimde yeterlilik' ilkeleriyle bir 'statü' rejimi getirmekte; böylelikle genel ve standart bir kategori oluşturmaktadır.

· 'Memur', 'sözleşmeli personel' ve 'geçici personel' gibi farklı istihdam şekillerine yer vermekle birlikte; sözleşmeli ve geçici personel statülerinin uygulamada pratik bir değer taşımaması nedeniyle kamu görevliliği, bir süreklilik güvencesi kalkanına sahip olmakta ve bu nedenle 'ömür boyu memuriyet' pozisyonuna dönüşmektedir.

· Kamu görevlisinin ödev ve sorumlulukları, görevlerinin kamu hizmeti alıcılarının talep ve beklentilerini karşılayacak biçimde, önceden belirlenmiş performans standartları veya kalite kriterlerine uygun olarak yerine getirilmesini sağlamaktan çok; devlet otoritesini temsil eden norm ve değerlere bağlılığının güvenceye alınması üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Yasaklar

Devletin vakar ve itibarına vurgu yapılması, toplu eylem ve hareketlerde bulunma ve grev yasağı, davranış ve işbirliği normlarına uygun hareket etme zorunluluğu, siyasal etkinliklerde bulunma ya da basına bilgi ve demeç verme konularında getirilen kısıtlamalar; yapılacak işin ve hizmetin nitelik ve içeriğinden çok, işi yapacak görevlinin kimliğinin, bakış açısının ve devlete bağlılığını sembolize eden konuların öne çıkarıldığını gösterir.

Kısaca, ilgili bölümlerdeki düzenlemelerin içeriği, hizmetlerin yerine getirilmesi kapsamında neyin, nasıl ve hangi şartlarda yapılması gerektiğini ortaya sermekten çok; memurun tabi olacağı kısıtlılıkları, uyacağı yasakları, hangi sınırlar içinde hareket edebileceğini, dolayısıyla neleri yapamayacağının belirlenmesi üzerinde odaklanır.

Temel hak ve özgürlükler ve disiplin hükümlerinin çizdiği ideolojik çerçeve: DMK'nın disiplin sistemi, demokratik gelişimin ulaştığı düzeyin gerisinde kalan ve temel hak ve özgürlükler alanındaki kazanımları zedeleyen düzenlemeler içerir.

Cumhuriyet'in başından beri, belki tarihten gelen nedenlerle bölünme sendromu yaşayan devletin güvenlik hassasiyetlerini öne çıkarması, dolayısıyla memurlar için belirlenen normlara uygun davranma yükümlülüğünü güvenceye bağlama çabası, disiplin hükümleri içinde bariz biçimde kendisini hissettirir.

Yasa metninin başından itibaren, gerek hak, ödev ve yükümlülüklerin belirlendiği bölümlerde, gerek disiplin hükümleri içeren maddelerde; 'memurun ideolojik ve siyasi amaçlar güdemeyeceği,' yönündeki kısıtlamaları içeren hükümler, herkese tanınan temel hak ve özgürlüklerden memurların yararlanmasını fiilen ortadan kaldırabilecek, hatta bu nedenle haksız yaptırımlarla karşılaşmalarına neden olabilecek niteliktedir.

DMK'nın 125/E maddesindeki, 'İdeolojik veya siyasi amaçlarla kurumların huzur ve sükûnunu bozmak' veya 'işyerinde yasak yayın bulundurmak' gibi tanımı ve sınırları belirsiz, uygulayıcıların bakış açısına göre kolaylıkla kıyım mekanizmasına dönüşebilecek eylemlerin doğrudan devlet memuriyetinden atılmayı gerektiren bir suç olarak düzenlenmesi karşısında; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ndeki düşünce ve ifade özgürlüğünün memurlar için ne anlam ifade edeceği, ayrıca bu yaklaşımın AB normlarını ne ölçüde karşılayabileceği sorgulanmalı.

Memur, hizmet verdiği kesimler arasında bir siyasi, dini, felsefi ya da ideolojik amaçlı ayırım yapma hakkına sahip olamaz.

Memurun, hizmet ettiği kesimler arasında herhangi bir fark gözetmeden, doğruluk ve adalet ilkelerine bağlı kalarak, hakkaniyete uygun ve ulusal çıkarları korumaya yönelik hizmet etme yükümlülüğü vardır.

Ancak bu yükümlülük, dünyada olup bitene, evrensel kabul gören felsefi, dini, ideolojik ya da siyasal düşünce ve davranış kategorilerinden tamamen bağımsız bir 'otomat' gibi bakma ve düşünce dünyasını köreltme zorunluluğu şeklinde anlaşılamaz. Mevcut yapının memur profili; her şeyden önce, çocukluk, aile, okul, arkadaşlık grubu gibi sosyalleşme çevresinin kendisine kazandırdığı farklılıklarla insan olma özelliğine kavuşan ve günümüzün çoğulcu toplum yapısı içinde ve giderek gelişen demokratik ilişkiler zemininde bu özellikleriyle var olmayı hak eden 'birey' kimliğinin gereklerini karşılayabilmekten çok uzaktır.

Sonuç

Özetle, mevcut kamu personel rejimi; dayandığı ilkeler, getirdiği sistematik ve öngördüğü düzenlemelerle kamu hizmetlerini yürütecek işgücünün insan kaynakları yaklaşımı çerçevesinde oluşturulması yönündeki değişim taleplerini karşılayamıyor. Sistemin günün ihtiyaçlarına cevap verebilecek duruma getirilmesi amacıyla hazırlanan son kanun tasarısı, eski düzenlemenin vehim ve takıntılarından kurtulamamış olup, acil değişiklik gereken konularda bile neredeyse eski metinle aynı düzenlemeler getiriyor.

Tasarı bu açıdan özgürlük, çoğulculuk, tercih hakkı, yönetişim gibi ilkeler temelinde ve demokratik ilerleme çizgisi doğrultusunda gelişen, aynı zamanda kamu yönetimindeki AB normlarını da şekillendiren evrensel değişime karşı bir duruş sergiliyor.

Kamunun, vatandaşların nitelikli hizmet beklentisini zamanında ve yeterince karşılamasını, yeni dünya şartlarına gereğince ayak uydurmasını sağlayacak, etkili, rekabetçi ve esnek bir yönetim sisteminin ve buna uygulamada işlerlik kazandıracak personel rejiminin oluşturulması kaçınılmaz bir gereklilik.

Bu bağlamda, kamu yönetimi kültürümüzün ve kapalı toplum modelinin dayandığı normlardan beslenen bürokratik ve otoriter siyasal-yönetsel önceliklerin eleştirel bir süzgeçten geçirilmesi yoluyla, müzakere takviminin ana başlıklarını ve bu kapsamda taranacak hukuk kaynaklarını oluşturan mevzuat metinlerinin, zorlu bir inceleme, değerlendirme ve dönüştürme sürecine tabi tutulması gerekliliği açıkça ortadadır.

25.04.2020 10:33

Bir ön kabulü yansıtan "Türkiye'nin bilgi toplumunu yakaladığı" ve "bilgi çağında yaşıyor olduğu" yönündeki yaygın söylemlerle gerçek durumun örtüşüp örtüşmediği, ülkenin sosyal ve ekonomik kalkınma potansiyelini tam olarak harekete geçirebilmesi ve özellikle ileri derecede kalkınmış ülkelerle arasındaki gelişmişlik farkını giderebilmesi açısından son derece önemli.

Literatüre göre bilgi toplumuna geçiş, sanayi toplumunda ekonomik ve toplumsal gelişmenin itici gücü olan makine ve insan emeğinin yerini akıl gücü ve bilgi kaynaklarının almasıyla sağlanır. Bilgi ve iletişim teknolojileri ile bilgi ağları ve veri tabanlarının kullanımı, bilgi toplumunun temel ve ayırdedici özellikleri olarak gösterilir.

BİLGİ ÇAĞI'NIN SOMUT GETİRİSİ

Bilgi ve iletişim teknolojilerinin (BİT) gelişimi, ekonomik ve sosyal hayatın tüm alanlarını etkilemiş, ticari ve sosyal hayatı ve geleneksel endüstrileri sayısallaştırmış, tüm sektörlerde yeni üretim tekniklerinin ve iş modellerinin ortaya çıkmasını sağlamış, bu alandaki ürün ve hizmetler bilgi teknolojileri sektörünü (BT) öne çıkarmıştır.

Bulut bilişim, büyük veri, oyun yazılımları, akıllı cihazlar, mobil uygulamalar, bilgi güvenliği sistemleri bu sektörün üretim hacmini, ekonomik büyüklüğünü ve diğer sektörleri etkileme kapasitesini arttıran dinamiklerdir.

Akıllı cihaz kullanımının, e-ticaret ve e-hizmet uygulamalarının artması, mobil uygulama pazarının büyümesi ve insanların gündelik ihtiyaçlarının karşılanmasında giyilebilir teknolojilerin ağırlık taşımaya başlaması, bilgi toplumu olma yolundaki ilerlemenin açık ve somut göstergeleridir.

Bu gelişmenin sonuçlarını dünya ekonomisi içinde BİT sektörünün payının ve küresel ürün ve hizmet ihracat paketleri içinde de BİT hizmet ve ürün oranlarının hızla artmış olmasından görmekteyiz.

Bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişimi ile ekonominin ihtiyaç duyduğu insan kaynağı ve istihdam yapısı arasında da yakın bir ilişki var. Uzaktan ve esnek çalışmanın yaygınlaşmasıyla işgücü verimliliğinde artışlar, yeni iş alanlarının ortaya çıkması; BİT destekli otomasyon sistemlerinin yaygınlaşmasıyla düşük eğitimli işgücünün istihdamında azalma, nitelikli işgücünün istihdamında artış ve yeni işkollarının ortaya çıkması bu yakın ilişkinin sonucu.

İnternet kullanımının artması, internet içeriklerinin hem işlevsel olarak çeşitlenmesi hem de ölçek olarak büyümesi sayısal veri trafiğini ve hacmini muazzam biçimde arttırmış; daha geniş bant altyapısı ve yeni nesil erişim teknolojileri geliştirme ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

BİLGİ TOPLUMUNDA REKABETÇİLİK VE YENİLİK

Türkiye'nin uluslararası rekabetin önde gelen ülkelerinden birisi olduğunu varsaydığımız takdirde, bilgi ve uzmanlığa, özellikle bilimsel ve yenilikçi niteliği ağır basan bilgi birikimine değer vermesi kaçınılmaz olacaktır.

Oysa Türkiye dünyanın ilk 20 ekonomisi arasında yer almasına rağmen, Dünya Ekonomik Forumu'nun ülkeleri kurumsal altyapı, makroekonomik çevre, eğitim düzeyi, üretim, işgücü ve finansman piyasalarının gelişmişliği, iş modellerinin yetkinliği, teknolojik uygunluk altyapısı ve yenilikçilik faktörleri açısından kaynaklarını ne kadar etkili kullanabildikleri ve küresel rekabete ne kadar hazır oldukları konusunda sıraladığı "2015-2016 Dünya Rekabetçilik Endeksi"nde 4.4 puanla 51'inci sırada yer almış ve ne yazık ki bir önceki yıla göre 6 basamak gerilemiş bulunuyor. (2) 140 ülke arasında birinci olan İsviçre.

Rekabetçilik endeksinin ilk 20 sırasında yer alan ülkelerin toplam ihracatları arasında yüksek teknoloji esaslı ve yüksek katma değerli ürünlerin diğer ülkelere göre daha fazla ağırlık taşıması, bu ülkelerin bilimsel ilerleme, teknolojik gelişme ve yenilikçilik yönünden de önde olduklarını gösteriyor. Bu bağlamda yıllık ihracat gelirleri içinde yüksek teknoloji esaslı sanayi ürünlerinin yüzdelik oranı G.Kore'de 26.2, ABD'de 17.8, Japonya'da 17.4, Çek Cumhuriyeti'nde 16.1, Almanya'da 15.8 iken Türkiye'de yalnızca 1.8 düzeyindedir.

Gelişmiş ülkelerin ihracatları içinde yüksek teknoloji esaslı ürün oranının yüksekliği, bu ülkelerde bilginin üretici bir değer ve sermaye gücü olduğunu, ekonomik yapının bilgi esaslı yapı ve süreçlere dayandığını, dolayısıyla bilgi ekonomisi düzeyine ulaştıklarını ortaya koyuyor.

"Küresel Yenilik Endeksi" Dünya ülkelerini yenilikçi kapasitelerine, bilim ve teknoloji alanında ürettikleri yenilikçi çıktılara göre sıralayan ve özellikle yeniliğin arkasındaki insan faktörüne vurgu yapan bir ölçüm aracı. "2015 Yılı Küresel Yenilik Endeksi"nde Türkiye yine 3 basamak gerileyerek 141 ülke arasında 37.81 puanla 58'üncü sırada yer almış bulunuyor. Sıralamada İsviçre 68.30 puanla yine 2014'deki birinciliğini koruyor.

Türkiye'nin rekabetçilik ve yenilikçilik sıralamalarında bir önceki yıla göre gerilemiş olmasında şüphesiz 2015 yılının ekonomik göstergeler yönünden kötüleşmiş ve istikrar ortamının terör ve siyasi belirsizlik nedeniyle bozulmuş olmasının önemli bir payı var. Ancak rekabet ve yenilikçilik düzeyinin yıllık konjonktürel dalgalanmalara endeksli göstergelerden çok orta ve uzun vadeli stratejilere, kurumsallaşma yapısına ve bilim ve teknoloji düzeyine bağlı olduğu unutulmamalı.

İLETİŞİM TEKNOLOJİLERİVE GELİŞMİŞLİK DÜZEYİ

Türkiye Uluslararası İletişim Birliği tarafından düzenlenen 2013 Yılı "Bilgi ve İletişim Teknolojileri Gelişmişlik Endeksi"nde 10 üzerinden 5.29 puanla ve 166 ülke arasında 68'inci sırada yer alıyor (Danimarka 8.86 puanla Birinci). Yeterli altyapının varlığı ve buna erişim, teknoloji kullanım yoğunluğu, teknolojiyi kullanma kapasitesi ve becerisi bilgi toplumu gelişme sürecinde birbirlerini takip etmesi gereken ve aynı zamanda endeksin dayandığı üç temel aşama.

Bu üç aşama altında yer alan 11 temel gösterge (100 kişiye düşen sabit ve mobil telefon abonesi sayıları, kullanıcı başına uluslararası internet bant genişliği, hane sahiplerinin bilgisayar sahibi olma ve internete erişebilme oranları, nüfus içinde internet kullanan kişilerin oranı,100 kişide sabit ve kablosuz geniş bant aboneliği sayıları, yetişkin okur yazarlık oranı, orta ve yüksek öğrenime devam etme yüzdeleri) endeks kapsamında ülkelerin bilgi toplumuna erişme seviyelerini ölçmeyi ve bilgi toplumu performansı açısından karşılaştırılabilmelerini sağlıyor.

Bilgi ve iletişim araçlarına erişim ve bunların kullanımı için ödenen fiyatların seviyesi ile internete bağlantı hızı da BİT Gelişmişlik Endeksinin temel kriterleri arasında yer alıyor.

Türkiye, ülkeler arasında sabit telefon, mobil telefon ve sabit bant genişliği kullanımına ödenen aylık bedellerin kişi başı milli gelir içindeki oranını gösteren "BİT Fiyat Sepeti" sıralamasında pahalılık düzeyi açısından 67'inci sırada. Erişim ve kullanım bedeli olarak, Listenin ilk sırasında yer alan Çin ayda milli gelirinin % 0.2'sini, 2'inci sırasında yer alan Singapur % 0.3'ünü öderken, Türkiye milli gelirinin %1.8'i oranında ödeme yapıyor. Internete erişim hızı açısından ise Güney Kore'nin birinci olduğu listede 34'üncü sırada yer alıyor.

Türkiye, internet kullanan bireylerin nüfus içindeki ağırlığı bakımından %48 oranıyla, dünya ortalamasının üstünde, ancak gelişmiş ülkeler ortalamasının altında yer alıyor.

Mobil ve geniş bant İnternet bağlantısında G-20 ülkeleri arasında ise, Meksika, Endonezya ve Hindistanın önünde 16'ıncı sırada bulunuyor. Bilginin bilimsel ve teknolojik gelişmede ne kadar yoğun ve etkili kullanıldığını ve dolayısıyla bilgi ekonomisinin gelişmişlik düzeyini ortaya koyan en önemli gösterge BİT servis harcamaları (danışmanlık, uygulama hizmeti, eğitim vb) ve paket yazılım harcamalarının BİT harcama kompozisyonu içinde oluşturduğu oran.

Bu iki kalemin Türkiye'nin 21.4 milyar Dolarlık 2012 yılı BİT harcama tutarı içindeki miktarı sadece %20 civarında. Öte yandan yıllık tutarın yalnızca % 10'unu oluşturan 2.1 milyar Dolarlık paket yazılım harcaması ise Türkiye milli gelirinin ancak % 0.1'ine ulaşıyor. Yazılım harcamalarının oranı, Finlandiyada milli gelirin % 0.90'ı, Singapur'da % 0.50'si düzeyinde.

BİLGİ TOPLUMUNUN GEREĞİ

BİT harcamalarının servis ve yazılım dışında kalan %80'lik oranını iletişim harcamaları, araç ve ekipman (mobil ve sabit bilgisayarlar, akıllı cihazlar vb) ve çağrı merkezi sistemlerinin oluşturması, Türkiye BİT pazarının "yazılım ve servis harcaması ağırlıklı" değil, büyük oranda "donanım ağırlıklı" bir pazar olduğunu gösteriyor.

Bu da sektörün yapısının bilginin üretimi, geliştirilmesi ve arttırılmasına, yani yeni katma değer üretimine ve yüksek teknoloji geliştirilmesine değil, ağırlıklı olarak elektronik araç ve ekipmanın ve bilgi iletişim araçlarının kullanılmasına dayandığını ortaya koyuyor.

İbni Sina'nın "bilim ve sanat takdir edilmediği yerden göç eder" şeklindeki ünlü sözü, hem ülkemizin entelektüel sermayesinin yıllardır gelişmiş Batı ülkelerine ve ABD'ye akmasıyla kendisini gösteren ve potansiyelimizi sürekli zayıflatan beyin göçüne, hem de bilginin ve bilimsel birikimin ülkemizde bilgi ekonomisi temelinde yenilikçi ve rekabetçi ilerleme ve kalkınma modelinin oluşturulmasında taşıdığı öneme işaret ediyor

Bilgi toplumunu yakalamış olmak, yalnızca bilgi toplumunun görünür standartlarını yerine getirmek; yoğun bir iletişim ağı içinde bulunmak, bilgi işlem araçları kullanımının belli bir düzeye gelmiş olması ve ağ teknolojilerinin yaygınlığıyla sınırlı değil. Bunların çok ötesinde; bilgiye değer vermek, bilginin yenilikçi ve üretici niteliğiyle gelişmede dinamik bir faktör olarak yer almasını sağlamak, bilgiyi ilerleme ve yeniliğin itici gücü ve temel bileşeni olarak kullanabilmek, bilgiye dayalı yapı ve sistemler oluşturmak, bilgiyi bilimsel ve teknolojik gelişme ve üretim mekanizmalarında bir girdi ve değer olarak kullanabilmek ve küresel rekabette yer alabilmekle ilgilidir.

Bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün esas rolü bilgi toplumuna erişimin teknik, idari ve ekonomik altyapısını oluşturması, ekonomik ve sosyal kalkınmanın temel itici gücü olması ve toplumu bir bütün olarak dönüştürmesiyle ilgilidir.

Bu da ancak BİT sektörünün ürettiği değerlerin kendi alanıyla sınırlı kalmayıp tüm alanlarda katma değer artışı ve verimlilik sağlayacak bir niteliğe kavuşturulması, dolayısıyla tüketim ağırlıklı bir sektör olmaktan çıkarılıp üretim ağırlıklı bir sektör haline dönüştürülmesiyle sağlanabilir. Bu dönüşüm aynı zamanda Türkiye'nin küresel rekabetçilik ve yenilikçilik sıralamalarında daha ileriye gidebilmesi ve 2023 hedeflerini gerçekleştirebilmesinin de bir gereğidir..

22.04.2020 11:43

Yönetim düşüncesinin dayandığı ilke ve değerlerle kamu yönetimi anlayışının küresel ölçekte değişmesine paralel olarak Türk kamu yönetimi de kapsamlı ve radikal bir değişim sürecinden geçiyor.

1990'ların başından itibaren kârlılık, verimlilik, etkililik gibi kavramları yalnızca özel sektörün kapitalist gelişme mantığının temeli olmaktan çıkararak, Batı ülkelerinde devletin daha iyi işlemesini sağlayan reformların temel dinamikleri durumuna getiren küresel ekonomik, toplumsal ve teknolojik gelişmeler; gecikmeli ve daha sınırlı ölçülerde de olsa Türk kamu yönetiminde yapısal ve işlevsel dönüşüm hareketini başlatmış bulunuyor.

Bu açıdan ülkemizde 2000'lerin başlangıcından itibaren henüz düşünce ve zihniyet değişimi ya da model arayışı düzeyinde kendilerini gösteren reform çabaları, bu tür bir değişim hareketinin göstergesi.

Ne var ki, Türk kamu yönetiminin son 30 yıllık gelişme sürecinde önemli dönüm noktalarını oluşturan reform paketleri, daha çok devlet teşkilatının yeniden oluşturulması, kırtasiyeciliğin azaltılması, kurumlar ve hiyerarşik kademeler arasındaki görev ve sorumluluk ilişkilerinin belirlenmesi gibi genel çerçevedeki örgütlenme ve işleyiş sorunlarına odaklanmış; kamu yönetimi sisteminin insan gücü kaynağını oluşturan personel rejiminin yeniden düzenlenmesi, bu çerçevede kamu personelinin işe alınması, yetiştirilmesi, görevlendirilmesi ve çalışma şartlarının belirlenmesi gibi sorun alanlarına yönelik çözümlere yeterince yer vermemişlerdir.

Kamu personel sisteminin mevcut durumu ve yeniden yapılandırılması gereği: Cumhuriyet boyunca gündeme gelen reform girişimlerinde değişim gereği sürekli vurgulanmasına rağmen, 1960'lardan itibaren dayandığı ilkeler ve öngördüğü yapı itibarıyla hemen hemen değişmeden bugüne kadar gelen kamu personel rejimi; mevcut yapısı ve uygulama mekanizmalarıyla günün ihtiyaçları ve toplumun hizmetine yönelik beklentilerini karşılayamaz duruma gelmiştir.

Katı ölçütler

Esasen sınıflandırma, kariyer, liyakat ve eğitimde yeterlilik ilkelerine dayanan kamu personel rejiminin temel özelliği, bir statü hukuku rejimi olmasıdır.

Bu tür bir yapının kaçınılmaz sonucu olarak, istihdam politikası esaslarının belirlenmesinde, kamu görevlilerinin işe alınmalarında, görev içinde değerlendirilmelerinde, yükseltilmelerinde, yer değiştirmelerinde ve ücret esaslarının belirlenmesinde; hizmet gerekleri işlevsellik, etkenlik başarı ve yerindelik gibi performans ve amaçların gözetilmesine dayalı unsurların yerine; diploma, kadro dağılımı, unvan dağılımı, görev tanımları, kıdem, süre şartı gibi sınırları belirlenmiş biçimsel ve katı ölçütler esas alınmaktadır.

Kamu personel sisteminde olmayan bir kavram: Performans, bir örgütte ya da işletmede çalışanların önceden belirlenen kriterler doğrultusunda görevlerini hangi düzeyde yerine getirdiklerinin nitelik ve nicelik itibarıyla ortaya konulmasını anlatan bir kavram.

Ancak, işletme yönetiminin günümüzdeki gelişme düzeyinin başlıca sürükleyici dinamikleri arasında yer alan bu kavram, kamu yönetimi literatüründe ve uygulamalarında bir hayli yeni.

Türk kamu yönetiminde ise neredeyse bu konuda somut hiç bir işlev ya da mekanizma bulunmuyor.

Mevcut kamu personel sisteminin doğal bir sonucu olarak, sürekli koruma kalkanına sahip ve 'ömür boyu memuriyet' haline dönüşen kamu görevliliğinde; kişisel başarı ve performansa göre ücretlendirme yerine hiyerarşik derecelere ve görev pozisyonlarına göre ücretlendirme yapılması; mali haklar yönünden kurumlar arasında dengesizlik bulunması; ödev, yetki ve sorumlulukların kadro tanımlaryla ortaya konulamaması yüzünden yerinde istihdam sağlanamaması, günümüze kadar başlatılan tüm yeniden yapılanma girişimlerinin çözüm aradığı ortak sorunlar arasında yer alır.

Ayrıca Kamu Yönetimi Reformu'nda da, liyakat sisteminin kurulamayışı, performansa dayalı olmayan çalışma ve ücret sistemi, çalışanlar arasındaki haksız ücret farklılıkları, aşırı ve dengesiz personel yapısı, personel rejiminin geçmişten girdiği kriz sürecinin derinleşmesinde rol alan başlıca faktörler olarak vurgulanıyor.

Personel yönetimi anlayışından insan kaynakları yönetimi anlayışına geçiş: Yürürlükteki kamu personel sisteminin yerini almak üzere, Kamu Yönetimi Reformu kapsamında geçmişteki girişimlerden farklı tarzda ele alınıp şekillendirilen 14.10.2005 tarihli 'kamu personeli kanun tasarısı taslağı,' yasama organına sevk edilme aşamasına gelmiştir.

Söz konusu tasarı, özgürlükçü, katılımcı ve esnek istihdam anlayışından hareketle başlıca şu yenilikleri getirmektedir:

· Tüm kamu kurum ve kuruluşlarında norm kadro uygulamasına geçilmesi,

· Göreve alınma ve yükseltilmede objektif kriterler getirilmesi,

· Maaş-ücret sisteminin sadeleştirilmesi; benzer kamu görevi pozisyonları arasındaki ücret dengesizliklerinin giderilmesi,

· Kamu görevlisinin başarı ve hizmete katkıları ölçüsünde ücretlendirilmelerine esas olmak üzere, belli bir vadede performansa dayalı ücret sistemine geçilmesi,

· Asli ve sürekli kamu hizmetlerini yürüten kamu görevlileri dışında kalanların sözleşmeli statüde çalıştırılması; asli-sürekli görevleri yürütenlerin sayısının tüm kamu görevlilerinin belli bir oranını geçememesi.

'İnsan kaynakları'na yöneliş

Kamu görevlisi istihdamında dünyadaki gelişme ve değişen ihtiyaçlar doğrultusunda 'personel yönetimi' anlayışından 'insan kaynakları yönetimi' anlayışına doğru bir yöneliş vardır.

Bu yaklaşımın klasik personel yönetimi anlayışından farklı yanları, başlıca iki temel noktada yoğunlaşıyor: İlki, uzun süreli ve katı istihdamı öngören yapının daha esnek, sürece belirsiz ve değişken bir yapıya dönüştürülmesiyle ilgilidir.

Bu kapsamda, yeni yapının getirdiği ikili sınıflandırma çerçevesinde, kamu hizmetlerinin asli ve sürekli nitelikte olanlarının, 'devlet memurları' ya da 'asıl kamu görevlileri' olarak nitelendirilebilecek ve eskisine göre sayıca daha dar bir grup tarafından; kalan hizmetlerinse yerine göre kısmi zamanlı ya da kısa süreli sözleşmelerle çalıştırılacak personel tarafından görülmesi esaslı bir değişiklik.

Bu açıdan, 'memur' tanımının kapsamına, kamu kurumlarının temel politikalarının ve ana stratejilerinin belirlenmesinde rol oynayanlarla yönetim, koordinasyon, planlama, araştırma, inceleme ve denetim hizmetlerinde görev alanlar girer.

Kamu kesiminin bunların dışında kalan ya da ikincil önem taşıyan hizmet alanlarındaki görevlerininse, esasen kısa süreli sözleşmelerle istihdam edilen 'sözleşmeli personel' tarafından yerine getirilmesi söz konusu.

Bu bağlamda, Devlet Personel Başkanlığı'nın verilerine göre, kamu kesimindeki toplam 2.214.480 personelin 1.687.759'u memur, 134.524'ü sözleşmeli personel statüsünde çalışırken; kuşkusuz yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte memur ve sözleşmeli personel arasındaki bu oransal dağılım dramatik bir biçimde değişecektir.

Başarı ve performans esas

Yeni yapının ikinci önemli farkı; kamu görevlilerinin tabi olacakları ücret rejiminin, bireysel başarıyı ve performansı esas alacak ve ayrıca kurumlar ve aynı görevi eşit surette yerine getiren görevliler arasındaki ücret farklılaşmasını yok edecek şekilde yeniden düzenlenmesidir.

Bu modelde ücret dengesizliklerini ortadan kaldırmak ve daha iyi ve yüksek performansla çalışan kamu görevlilerinin daha yüksek ücret almalarına esas olmak üzere; memur maaş sisteminin 'temel görev aylığı', 'hizmet farkı ödeneği' gibi iki temel ödeme kalemi üzerine 'performansa dayalı ödeme kalemi'nin eklenmesiyle oluşturulması öngörülmüştür.

Sonuç

Devletin geleneksel hantallığını, verimsizliğini, kaynak kullanımındaki savurganlığını gidermeye yönelik arayışlar; işletmecilik alanının ve piyasa dinamiklerinin gerektirdiği sözleşmeli statüye geçiş, kısmi zamanlı istihdam, kamu ihtiyaçlarının alt sözleşmelerle ya da dışalım yoluyla karşılanması, kariyer sisteminden iş-kadro sınıflandırmasına geçiş, iş esaslı ve performansa göre ücretlendirme gibi yaklaşım ve yöntemleri, sorunları kökünden çözecek alternatifler olarak sunuyor.

Ne kadar ümit vaat edici olsalar da, kamu personel rejimlerinin bu doğrultuda yeniden yapılandırılmasına ilişkin dünya genelindeki uygulamalar; kamu kesiminde esnekliği, belirsizliği ve takdiri gerektiren düzenlemelerin, kamu örgütlerinin yapısal ve işlevsel zafiyetleri ve kamu hizmetinde sosyal sorumluluk ilkesiyle hareket edilme zorunluluğu nedeniyle özel kesimdeki gibi hedeflenen sonuçları sağlayamayacağını göstermekte.

Tüm bunlara rağmen, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun, kamu yönetimi düşüncesinde, personel istihdamı anlayışında ve kamu kesiminin örgütlenmesinde bu süre içinde yaşanan gelişmelerden kaynaklanan yeni şartlara ayak uyduramamış olması; kamu personel rejiminde küresel ivmenin etkisiyle de olsa ülke gerçeklerinin ortaya çıkardığı ihtiyaç ve gelişmeleri karşılamaya yönelik kapsamlı ve radikal bir değişimi zorunlu kılıyor.

Avrupa'yla bütünleşme süreci

Yeni kamu personel rejimi, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun dayandığı geleneksel yaklaşımdan farklı olarak, memurların hak ve özgürlükleriyle çalışma şartları bakımından AB müktesebatının öngördüğü temel ilke ve normları esas aldığı iddiasını taşıyor.

Ancak, bu rejimin öngördüğü yeni sistemin, gerek kamu yönetimi anlayışında küresel değişimin dünya ölçeğinde yaygınlaştırdığı ilke ve değerleri, gerek Avrupa ile bütünleşme sürecinin doğurduğu yeni yapısal ve işlevsel gerekleri tümüyle karşılayıp karşılamadığı ayrı bir tartışma konusudur.

Bu bakımdan, AB normları paralelinde memurların çalışma şartları ve temel hak ve özgürlükler açısından daha katılımcı, daha demokratik bir ortamda hizmet verebilmelerine ve kendilerini daha rahat ifade edebilmelerine elverişli bir personel sistemini işlerliğe kavuşturabilecek somut mekanizmalara yer verilmesi kaçınılmazdır.

Öte yandan yeni sisteme esas oluşturacak mevzuat kısa süre içinde yasama organınca kabul edilerek yürürlüğe girse bile, değişen dünya şartlarına ayak uydurabilecek ve toplumun kamu hizmeti beklentilerini tam olarak karşılayabilecek bir personel rejiminin hayata geçirilmesi uzun süre alacaktır.

Bu alanda teoriyle pratik arasında doğması kaçınılmaz olan uyumsuzlukların giderilebilmesi; her şeyden önce kamu hizmetini yürütenlerle hizmet alıcılarının, devlet-vatandaş ilişkisinin niteliğine ve kurgusuna ilişkin temel kabullerinin değişmesine ve siyasal sistemin genel yapısı içinde açıklık, sorumluluk ve hesap verebilirlik gibi mekanizmaların gereği gibi işletilmesine bağlı bulunmaktadır.

18.04.2020 11:01

İçinde yaşadığımız küresel değişim sürecinin devletin rolünü ve işlevlerini radikal bir dönüşüme uğrattığı ve kamu yönetiminde yeniden yapılanma arayışlarını kaçınılmaz kıldığı bir dönemde, sağlık hizmetleri alanı ulusal ve uluslararası düzeyde önemli güçlüklerle karşı karşıya kaldı.

21. yüzyıl kamu yönetimi anlayışının kamu hizmetine esneklik ve piyasa eğilimleri doğrultusunda kazandırdığı yeni işlev ve boyutlar açısından bakıldığında; sağlık alanı, iki açıdan diğer hizmet alanlarından farklılaşır.

Bunlardan biri, hizmet sektörünün diğer tüm sektörlere göre ön plana çıktığı bir dönemde kalite olgusunun önem kazanmasına paralel olarak, kamu hizmetinin alıcısı konumundaki müşteri-yurttaşların sağlığa ilişkin istek ve beklentilerinin artması ve dolayısıyla bu alandaki tatmin düzeylerinin sürekli yükselmesidir.

Temel işlevler

Diğeri ise, adalet, güvenlik, dış politika gibi devletin asli fonksiyonlarını oluşturan ana hizmet alanlarının yanında, sosyal devlet ilkesinin gereği kamu otoritesinin düzenleyici ve denetleyici gücünün kaçınılmaz ilgi alanına giren sağlık hizmetlerinin, devletin faaliyetten çekildiği diğer kamu hizmetlerinde olduğu gibi özelleştirme rüzgârlarının etkisine ve piyasanın insafına terk edilemeyecek ölçüde sosyal sorumluluk gerektirdiğinin kabul edilmesidir.

Sağlık hizmetinin değişken tabiatı, insan hayatı ile doğrudan bağlantısı ve hizmet arzı ile hizmet talebi arasında her zaman var olan dengesizlik nedeniyle sağlık sistemini iyileştirmeye yönelik çabalar, yalnız gelişmekte olan değil, gelişmiş ülkelerin de temel ve öncelikli gündem maddesi olmaya devam etmektedir.

Öte yandan, Cumhuriyet kurulduğundan bu yana ağırlıklı olarak kamu yönetimi reformlarına paralel bir seyir izleyen sağlık reformu girişimleri; günümüzde sağlık ve sosyal güvenlik alanında içinde bulunduğumuz hızlı dönüşüm ve yeniden yapılanma gerekleri açısından olduğu kadar, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği ve Batı ile entegrasyon süreci açısından da hayli önem taşımaktadır.

Türkiye'de sağlık sisteminin gelişimi: Cumhuriyet'in kuruluşundan 1960'a kadar geçen süre içinde, Sağlık Bakanlığı kamu yönetimi sisteminin giderek merkezileşmesine ve büyümesine paralel olarak, öncelikle örgütlenme ve sağlık alanında ülke düzeyinde olabildiğince en ücra yerleşim birimlerine kadar tesis, donanım ve personel ihtiyacını karşılama amacını gütmüştür.

Diğer taraftan 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlangıcında önemli ölçüde dünya atmosferine hakim olan ideolojik kutuplaşmalar, savaşlar, etnik göçler, ekonomik bunalımlar, büyük sosyal dönüşümler ve dalgalanmaların mirası olarak tüm dünya ülkeleri gibi Türkiye'yi de etkileyen sıtma, verem, çiçek, cüzzam gibi bulaşıcı hastalıklarla mücadele gayretlerini sürdürmüştür.

1960-80 arasındaki dönem, sağlık sisteminin gelişiminde yapısal ve işlevsel olarak bir kırılma ve yeniden yapılanma dönemini oluşturur.

Büyük ölçüde sosyal devlet anlayışının ve bu çerçevede oluşan politikaların etkisiyle benimsenen ve beş yıllık kalkınma planları kapsamında uygulamaya konulan sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesine yönelik politikalar bu döneme damgasını vurur.

1980'lerden günümüze kadar geçen süre, geleneksel merkeziyetçi ve bürokratik yönetim anlayışının getirdiği örgütsel ve finansal sorunları aşma doğrultusunda genel sağlık sigortasını ve performans yönetimini oluşturmaya yönelik tartışmaların yoğunluk kazanmasına rağmen, ağırlıklı olarak önceden benimsenen sosyalizasyon politikalarının tekrarlandığı, ancak başarılamadığı bir dönem olmuştur.

Ekonomik güç olarak dünya ülkeleri arasında 17. sırada yer alan Türkiye, Birleşmiş Milletler Kalkınma Teşkilatı'nın 2002 yılı verilerine göre, insani gelişmişlik endeksinde 88. sıradadır. İnsani gelişmişlik endeksini oluşturan temel değerlendirme kriterlerine göre; binde 36 olarak gerçekleşen bebek ölümü ve yüz binde 70 olarak gerçekleşen anne ölümü oranları, Türkiye'nin sağlık göstergeleri açısından ekonomik güç sıralamasındaki yeri ile bağdaşmayan bir konumda bulunduğunu göstermektedir.

Büyüyen ülke

Kuruluşundan itibaren sürekli artan nüfusunun ihtiyaç duyduğu sağlık hizmetlerini örgütsel-işlevsel gerekler ve hizmet kalitesi açısından dünya ülkelerinin ortalama standartlarında sunma hedefinin bile hayli gerisinde kalan Türkiye, 21. yüzyıla sağlık sisteminin geleneksel yapısını derinden sarsan ve bu alandaki politikaların kapsamlı bir dönüşüme tabi tutulmasına yol açan özelleştirme ve özerkleştirme tartışmaları ile birlikte girmiştir.

Sağlıkta Dönüşüm Programı ve karşılaşılan güçlükler: Hükümetin Acil Eylem Planı'nda 'Herkese Sağlık' başlığı altında ifade edilen, halkın sağlık alanında bir an önce ulaşmayı arzu ettiği ve dünyadaki değişimin ve insani gelişmişlik standartlarının gerektirdiği temel hedeflerle sağlık sisteminin büyük ölçüde kamu yönetimi anlayışından ve organizasyon biçiminden kaynaklanan mevcut yapısı arasında, halen geçerli mevzuat kurallarıyla aşılamayacak kadar karmaşık ve ağır sorunlar bulunmaktadır.

Söz konusu sorunların çözülmesi ve vatandaşlara hak ettikleri insani standartlardaki sağlık hizmetinin sunulabilmesi için yaklaşık 15 yıldır Türkiye'nin gündeminden düşmeyen 'Sağlıkta Yeniden Yapılanma,' bugünkü adıyla 'Sağlıkta Dönüşüm Programı'nın bir an önce hayata geçirilmesi kaçınılmaz hale gelmiş bulunmaktadır.
Sağlık hizmeti organizasyonunun ve bu kapsamda Sağlık Bakanlığı'nın yönetici rolünün küresel gelişmeler doğrultusunda 'yerinden yönetim' ve 'düzenleyicilik' işlevi ekseninde yeniden belirlenmesi, reformun birinci ayağını oluşturur.

Esas itibarıyla yönetim ve kamu bürokrasisi bağlamında sağlıkta yönetim zihniyetinin ve örgütlenme anlayışının değişimi ve sağlık hizmetlerinin rutin olarak vatandaşa sunumu ile ilgili görev ve yetkilerin yerinden yönetim ve yerel yönetim birimlerine devredilmesi öngörülmektedir.

Böylelikle bakanlığın gündelik ve operasyonel nitelikteki iş yükünden kurtarılarak norm belirleyici, düzenleyici ve denetleyici bir konuma yükseltilmesi amaçlanıyor. Halen Emekli Sandığı, Sosyal Sigortalar Kurumu, Bağ-Kur ve Yeşil Kart Sistemi olmak üzere dört ayrı kurum bünyesinde yürütülen ödeme hizmetlerinin tek bir çatı altında birleştirilmesi yoluyla 'Genel Sağlık Sigortası' sistemine geçilmesi, reform paketinin finansman boyutunu oluşturmaktadır.

Reformun temel ayaklarından olan 'aile hekimliği sistemi', hem birinci, ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşları arasında etkili sevk zincirinin oluşturulmasını, hem beşeri ve maddi kaynakların akılcı ve verimli kullanımı yoluyla sağlık hizmet sunum organizasyonunun güçlendirilmesini hedeflemektedir.

Devamlılık sorunu

Sağlık kuruluşlarının sağlık hizmetini, kaliteli ve halkın beklentilerine uygun üretebilmelerine elverişli teknik altyapının, örgütlenme biçiminin ve hizmet sunum modelinin oluşturulması; reformun bir diğer önemli bileşenini ifade eden 'etkili ve sürdürülebilir bir kalite güvence modelinin ve akreditasyon sisteminin kurulması'na bağlı bulunmaktadır.

Sağlıkta Dönüşüm Programı'nı oluşturan bileşenlerin dengeli ve uyumlu bir biçimde hayata geçirilebilmesi ve sağlık hizmetlerinin planlanmasından vatandaşlara sunumuna kadar tüm aşamalarda etkili ve verimli bir yönetim modelinin oluşturulabilmesi, entegre 'Sağlık Bilgi Sistemi'nin kurulmasıyla yakından bağlantılı görünmektedir.

Esasen elektronik tabanlı kamu hizmeti anlayışının sonucu ve e-Dönüşüm Türkiye Projesi'nin gereği olarak ön plana çıkan Sağlık Bilgi Sistemi, Dönüşüm Programı'nın önemli bir bileşeni olarak sağlık hizmetlerinde koordinasyonun sağlanmasını, sağlık envanterinin oluşturulmasını, temel sağlık verilerinin toplanmasını, bireylerin tıbbi kayıtlarının korunmasını ve sevk basamakları arasında bilgi transferinin sağlanmasını amaçlamaktadır.

Planlama ve denetim

Sağlık Bakanlığı'nın, yeni konumu gereği gündelik operasyon yükünden kurtarılarak stratejik planlama yapan, etkili insan kaynakları politikası yürüten, düzenleyici, planlayıcı ve denetleyici bir misyon üstlenmesi; vatandaşa doğrudan sağlık hizmeti sunan ikinci basamak sağlık kuruluşlarının (hastanelerin),mülkiyetleri yine kamu sahipliğinde yani devlette kalmak kaydıyla yerinden yönetim ilkelerine göre kendi karar ve uygulama organlarınca yönetilen, idari ve mali yönden özerk birer işletme haline dönüştürülmelerini gerektirmektedir.

Sağlık Bakanlığı'nın örgütsel ve işlevsel olarak yeniden yapılandırılmasında önemli bir eşik değer taşıyan bu hedefin; kamuoyunda kimi çevrelerin etkisiyle esas anlamından farklı bir biçimde sağlık hizmetlerinin 'özelleştirileceği' yönünde algılanması ve yorumlanması Sağlıkta Dönüşüm Programı'nın karşısındaki önemli engellerden birisini oluşturmaktadır.

Sonuç

Kamu yönetimi sisteminin küresel değişime ve gelişen şartlara ayak uydurabilmesini sağlamak üzere hayata geçirilmeye çalışılan kamu yönetimi reformu çerçevesinde, reformun temel dayanakları ve hedefleriyle uyumlu biçimde Sağlık Bakanlığı'nca başlatılan 'Sağlıkta Dönüşüm Programı', Türk insanına dünyadaki gelişmeler doğrultusunda ve hak ettiği düzeyde yüksek standartlı ve kaliteli sağlık hizmetini sunmayı amaçlamakta; sağlık hizmetleri alanının bu kapsamda geçmişe oranla radikal bir dönüşüme tabi tutulmasını gerektirmektedir.

Öte yandan son birkaç yılda yürütülen uygulamalarla öngörülen hedefler doğrultusunda önemli mesafeler alındığı bir gerçektir.

Ancak, sağlık sisteminin sahip olduğu sınırlı kaynaklar ve araçlarla geçmişten gelen birikmiş sorunlar büyük ölçüde aşılsa da, bu programın başarısının diğer tüm reform girişimlerinde olduğu gibi, ağırlıklı olarak kamu yönetimi sisteminin idari, mali ve hukuki yönden bir bütün olarak yeniden yapılandırılmasına yönelik reform uygulamalarının başarısına bağlı olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

Diğer tüm alanlarda olduğu gibi, sağlık alanında da gerçekleştirilmesi istenilen radikal reformların yalnızca devlet eksenli bir anlayışla kurgulanması ve kamu organizasyonları eliyle uygulamaya konulması çağımızın esneklik, katılım ve demokratikleşme yaklaşımlarına uygun düşmemektedir.

Sağlık alanında ekonomik anlamda diğer sektörlerdeki gibi bir piyasadan söz edemeyeceğimize göre, sistemin paydaşlarının karar alma, uygulama, izleme, denetim ve değerlendirme süreçlerine etkili bir biçimde katılımını öngören 'yönetişim' yaklaşımı bu noktada bizlere ışık tutacaktır.

Elbette ki yönetişim yaklaşımı ve sürecinin temel aktörü, sağlık hizmetinin alıcısı, müşterisi durumundaki vatandaş olmalıdır.

13.04.2020 11:25

Son 50 yıldır merkeziyetçi ve hiyerarşik yapısı, hantal bürokrasisi, aşırı kırtasiyeciliği ve bitmeyen bir senfoniye dönüşen reform girişimleri ile gündemden düşmeyen Türk kamu yönetimi; küresel değişim sürecinin ulaştığı bilgi toplumu aşamasında yeni bir dönemecin eşiğine geldi: Bilgi çağı yönetimi, e-yönetişim, e-devlet ve mobil devlet kavramlarıyla kendisini gösteren bu dönüşüm çizgisi; kamu hizmeti anlayışının temelindeki kavram ve yaklaşımların ve uygulanan yöntemlerin esaslı bir biçimde sorgulanmasını, kamu yönetimi sisteminin örgütlenme ve işleyiş düzenini oluşturan geleneksel yapı ve mekanizmaların ve bürokratik süreçlerin yepyeni bir bakış açısıyla ele alınmasını gerektiriyor.

Türkiye'nin bilgi toplumunu yakalama yarışında yer alma çabaları; 2003 tarihli Acil Eylem Planı kapsamında e-Dönüşüm Türkiye Projesi'nden yola çıkılarak e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu'nun oluşturulmasıyla başlatılmış; 2006-2010 dönemini kapsayan Türkiye Bilgi Toplumu Stratejisi'nin hazırlanması ve buna yönelik Eylem Planı çerçevesinde bir dizi karar ve uygulamanın yürürlüğe konulmasıyla belirgin bir ivme kazanmıştı.

Son dönemde Türkiye'nin e-devlete geçiş sürecindeki örgütlenme ve etkinlikleri; DPT'nin öncülük ve sorumluluğunda hazırlanan Türkiye Bilgi Toplumu Stratejisi'nin getirdiği açılım doğrultusunda ve Başbakanlık bünyesindeki e-Devlet Çalışma Grubu'nun koordinasyon şemsiyesi altında yürütülüyor.

Gündelik hayatı en çok ilgilendiren belli başlı kamu hizmeti alanlarında, işlemlerin e-devlet ortamında yürütülmesine yönelik irili ufaklı projelerin hazırlanmasının yanında; devlet hizmetlerinin internet yoluyla vatandaşlara götürülmesinde elektronik başvuru ve işlem için gerekli teknik ve idari altyapıyı sağlayan e-Devlet Kapısı'nın TÜRKSAT tarafından hazırlanarak uygulamaya sokulması; henüz içerikleri ve işlevsel boyutları açısından somut sonuçlar getirmemiş olsa da bu kapsamdaki başlıca etkinlikler arasında yer alıyor.

Türkİye, e-devlete geçİş sürecİnİn neresİnde?

Birleşmiş Milletler ile Uluslararası Telekomünikasyon Birliği tarafından ortaklaşa düzenlenen ve 2003 ve 2005 yıllarında 176 ülkenin katılımıyla iki aşamalı olarak gerçekleştirilen Dünya Bilgi Toplumu Zirvesi'nde; yeni bin yılın temel sorunsalı olarak nitelendirilen bilgi toplumunu inşa etme amacının; aynı zamanda 2000 yılında Birleşmiş Milletlerce kabul edilen 'Bin Yıl Bildirgesi Kalkınma Hedefleri'yle de doğrudan bağlantılı olduğu ve bu hedeflerin gerçekleştirilmesinin başlıca araçlarından biri olarak işlev göreceği belirtiliyor.

Bin Yıl Kalkınma Bildirgesi'nde yer alan; küresel ölçekte yoksulluğun ortadan kaldırılması, barış ve güvenliğin sağlanması, demokrasi ve iyi yönetişimin yaygınlaştırılması, çevrenin korunması, sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleştirilmesi, insan hak ve özgürlüklerine saygı gibi temel hedeflerin gereğinin yerine getirilmesinde; bilgi ve iletişim teknolojilerinin ve bilgi toplumuna ulaşmanın hayati derecede rolünün bulunduğu vurgulanıyor.

Öte yandan, Avrupa Birliği Konseyi'nin 2000 yılında yayımladığı Lizbon Stratejisi; 2010 yılında AB'yi dünyanın tam istihdama erişmiş en rekabetçi ekonomisi haline getirmeyi amaçlıyor. Stratejinin üç temel ayağından birisi olan rekabetçi, dinamik ve bilgi tabanlı ekonomiye geçiş hedefinin uygulama aracı konumundaki e-Avrupa Girişimi'nin kapsadığı başlıca eylem adımları; bilgi toplumunun temel yapı taşlarının oluşturulması, insan kaynağına yatırım, internet kullanımının özendirilmesi ve internetin daha ucuz, hızlı ve güvenli hale getirilmesi olarak karşımıza çıkıyor.

Dünya milletler topluluğunun bir üyesi ve ayrıca AB ile bütünleşme sürecindeki bir ülke olarak Türkiye'nin, bilgi toplumunu yakalama ve e-devlet hedefini gerçekleştirme yolunda; gerekli ulusal politikaların belirlenmesi, stratejik planların hazırlanması ve eylem adımlarının atılmasıyla ilgili şimdiye kadar hatırı sayılır bir ilerleme kaydettiğini söyleyebiliriz. Ancak, dünya ülkelerinin bilgi toplumuna hazır olma düzeylerini gösteren 2004 Yılı Birleşmiş Milletler "e-Devlete Hazır Olma İndeksi" Raporu'nda Türkiye'nin 178 ülke arasında 57. sırada iken; 2008 yılı raporunda 76. sırada yer alması, bu alanda belirgin bir gerilemeye uğradığını gösteriyor. Kuşkusuz gelinen bu aşamanın, 2023 yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasında yer alma iddiasını taşıyan Türkiye gibi bir ülke için iç açıcı olduğunu söyleyebilmek mümkün değil.

e-devlet kapısı: Boş kap sendromuna yakalanmamak!

Devlet hizmetlerinin, tek bir internet sayfası üzerinden, basit, sade ve anlaşılır bir dille vatandaşlara, iş dünyasına ve kamu kurumlarına sunulmasını sağlayacak bir platform olarak tasarlanan e-devlet kapısı; bürokratik devletten elektronik devlete geçişin teknik nitelikte ve aynı zamanda simgesel bir başlangıcı sayılıyor. Teknik bir başlangıç olması, hizmet alıcılarının kamu hizmetlerine tek bir kapıdan erişmelerini sağlayan ana dağıtım ve koordinasyon noktası, bu yönüyle de dijital bir geçiş köprüsü niteliğini taşımasından kaynaklanıyor.

Öte yandan e-devlet platformu, verilen hizmetlerin alıcıların istek ve beklentilerine uygun biçimde sunulmasını, geliştirilmesini ve iyileştirilmesini sağlayacak bir işlev üstlenmesi nedeniyle aynı zamanda vatandaş odaklı, katılımcı, şeffaflık ve hesap verebilirlik anlayışına uygun kamu yönetiminin oluşturulması yolunda önemli bir adım olarak nitelendirilebilir. Ancak, simgesel bir başlangıç ve hızlandırıcı bir etmen olmasına rağmen, iş bu kapının açılmasıyla bitmiyor. Kapının, tüm kamu hizmetlerinin, hızlı, verimli ve etkili biçimde sunulabilmesine elverişli ve sanal ortamda da olsa tüm kamu kuruluşları arasında yatay ve dikey koordinasyonu ve bütünleşmeyi sağlayacak bir elektronik altyapı oluşturabilmesi için; başlangıç aşamasından sonra ardı ardına bir yığın ikincil ve üçüncül düzeydeki adımların atılması gerekiyor.

Bu kapsamda, e-devlet kapısıyla girilen dijital kamu bürokrasisi içinde gerekli sanal örgütlenme ağının kurulması ve talep edilen kamu hizmetleri itibarıyla başvuru aşamasından sonuç aşamasına kadar geçecek tüm işlem basamakları ve uygulama süreçlerinin işler hale getirilmesi kaçınılmaz gözüküyor.

e-devletİn olmazsa olmazı: Yönetİm zihniyeti dönüşümü

Toplumun; gerek özel, sivil ve kamu kesimlerinin yapılanma ve faaliyetlerinde, gerekse gündelik hayatın her alanında ve iş ilişkilerinde bir bütün olarak bilgi ve iletişim teknolojileri temelinde yükselen örgütlenme ve işleyiş süreçlerine katılımını ifade eden e-dönüşüm; bilgi toplumuna ulaşma hedefinin öncelikli ve en belirgin aşaması...

Ancak, çeşitli toplum kesimlerinin değişime ayak uydurma ve yapılarını gelişen ihtiyaçlara göre yeniden düzenleme konusundaki yetenek ve başarıları birbirlerinden çok farklı sonuçlar ortaya koyuyor.

Özel kesim yeni teknolojileri benimseme, yapılanma ve işleyiş süreçlerine uyarlama konusunda oldukça hızlı bir uyum yeteneği gösterirken; kamu kesimi, tüm dünyada yeniliklere karşı direnç göstermesi, değişim ve dönüşüm hareketlerini başlatma ve sürdürme konusundaki isteksizlik ve yavaşlığıyla dikkat çekiyor. Burada hiç şüphesiz özel kesimin rekabet koşullarına ayak uydurabilme ve varlığını sürdürebilmesinin, yenilikleri yerinde ve zamanında benimsemesiyle doğrudan bağlantılı olduğu gerçeğinin rolü var.

Bilgi sektörünün GSMH içindeki payının ve bilgi sektöründe istihdam edilen nüfusun oranının artması; kişi başına düşen telefon, faks, bilgisayar ve internet bağlantısı oranlarının yükselmesi bilgi toplumunun temel göstergeleri olsalar da; yalnız başına bunların varlığı bir toplumun bu düzeye eriştiği, diğer ifade ile e-dönüşümü gerçekleştirdiği anlamına gelmiyor. e-dönüşümü sağlamanın yolu, özellikle zihniyet dönüşümünü ve buna dayalı olarak kültürel dönüşümü gerçekleştirmekten geçiyor. Bu bağlamda, Türkiye'de internet kullanım oranının 2000-2008 yılları arasında 12 kat artış göstererek nüfusuna göre en çok internet kullanan ülkeler arasında 14. sırada yer alması; bilgi çağını yakalama yarışındaki gerçek yerini göstermede tek başına anlamlı bir gösterge değil.

Ekonomik yapının işleyişindeki insan-araç-mal ya da hizmet ilişkisini, zaman mekân kısıtlarından ve fizikî bağlamdan kopararak internet dünyasının ve web teknolojilerinin sanal ortamına taşıyan teknolojik gelişme düzeyi ve örgütlenme anlayışı; bilgi çağı kamu hayatının düzenlenmesinde belirleyici unsur olan bürokratik yapının bilgi toplumuna ulaşma yolunda benzer bir değişim ve dönüşüm sürecinden geçmesini öneriyor. Bu bağlamda bilgi ekonomisinin yapısal ve işlevsel bütünlüğünün ve etkinliğinin sağlanmasında anahtar rol oynayan müşteri beklentilerine duyarlılık, yatay ve esnek örgütlenme, yenilik arayışı, değişikliklere uyum, hızlı çevresel bilgi ve veri transferi, sektörler arasında uyum ve koordinasyon, stratejik bakış ve öngörü gibi araç ve dinamikler; aynı zamanda bilgi toplumunu yakalama çabasının kamu ayağını oluşturan e-devlete geçiş sürecinin de vazgeçilmez gerekleri olarak karşımıza çıkıyor.

Bir taraftan bilgi ekonomisi toplumun gündelik hayatının çepeçevre şekillendirilmesinde tüm yapı ve süreçleriyle etkisini gösterirken; diğer taraftan kamu hizmetlerinin, internet dünyasının ve web teknolojilerinin sunduğu sınırsız araçlar göz ardı edilerek, devletin geleneksel örgütlenme anlayışı çerçevesinde, katı bürokratik yapı ve işleyiş mekanizmaları eliyle ve yüz yıl öncesinin sistem ve araçlarıyla kişilere götürülmesi söz konusu olamaz. Mal ve hizmet siparişinin bir tuş kadar yakın olduğu, para ve sermaye transferlerinin saniyelerle gerçekleştirilebildiği bir dönemde; hizmet alıcılarının yurttaşlık konumunun gerektirdiği ödev ve yükümlülükleri yerine getirebilmeleri ve sağladığı haklardan yararlanabilmeleri için, her durumda uzun zaman ve maliyet gerektiren bürokratik süreçleri tamamlamaya ve kamu binalarının loş koridorlarını aşındırmaya zorunlu tutulmamaları gerekiyor. Ancak; e-dönüşümü gerçekleştirme yoluyla bilgi toplumuna ulaşmanın; her şeyden önce asıl farklılığın kaynağı olan insan unsuruna ve demokratik katılım ve denetim mekanizmalarına bağlı olduğu unutulmamalı.

09.04.2020 11:17

İki hafta önce, görüntüleri sosyal paylaşım sitelerine düşen ve haber bültenlerini işgal eden bir linç olayı, farklılığı ve cereyan şekli itibarıyla hayli dikkat çeken bir gelişme olarak hafızalarda yer etti. Samsun'un Canik ilçesinde bir avcının takibinden kurtulmak ya da açlık nedeniyle yiyecek bir şeyler bulmak amacıyla şehre inen bir domuzun, kendisini hunharca ve amansız bir biçimde kovalayan taşlı sopalı gözü dönmüş bir grubun elinden kurtulmak için çaresiz ve panik içinde sağa sola kaçması ve aldığı acımasız darbeler sonucunda kanlar içinde acı çekerek can vermesi hiçbir insafa sığmayacak ve tahammül edilemeyecek bir vahşet örneğiydi.

Gerçekleşen linç, pek çok yönüyle Türk toplumunun içinde bulunduğu ruh hâlinin psikososyal röntgenini ve pek çok noktada kitlesel nitelik kazanmaya başlayan davranış reflekslerini ortaya koyması bakımından dikkatle incelenmeye değer boyutlar taşıyor.

İnsanın düşünen, algılayan, kavrayan, olayları ve olguları değerlendirme süzgecinden geçirebilen dünyadaki tek varlık olması, ona diğer tüm canlılardan farklı olarak birtakım ödev ve sorumluluklar yüklemiş bulunuyor.

İnsan her şeyden önce, düşünme ve algılama yeteneğinin ve hükmedebilme gücünün kendisine sağladığı imkân ve araçları ahlâki ve moral değerler çerçesinde kullanmak, insani asalet ve necabetin gerektirdiği edep ve erkân çerçevesinde hareket etmek durumunda.

Ne yazık ki Canik'te yaşanan linç olayı, tüm aşamalarıyla yukarıda belirtilen insani hasletlerden doğan değer ve meziyetlerin ayaklar altına alındığı, deyim yerinde ise insanlığın her yönüyle sınıfta kaldığı utanç verici bir tablo ve bir trajedi olarak hafızalara kazındı.

Değer ve inanç sistemleri karşısında linç kültürü

Tüm dinler, ahlâk öğretileri, felsefi görüş ya da ideolojiler, insana efendisi olduğu yeryüzünü tüm canlıları ve doğal hayatıyla bir emanet olarak korumak ve gelecek nesillere devretmek zorunda olduğunu öğütler ve bu konuda sorumluluk yükler. Tüm canlılar gibi, hayvanlar da ister ilahi bir bilgi veya inanç sisteminden ilham alsın, ister maddeci bir dünya görüşünden kaynaklansın doğal düzenin ayrılmaz bir parçası olarak şefkat ve merhametle yaklaşılması ve gözetilmesi gereken varlıklar olarak değerlendirilmiştir. Ancak yaşanan olayda domuzun vahşice linç edilerek öldürülmesi, tüm din, mezhep, meşrep veya ideolojilerin ilke ve değer ölçülerine göre anlaşılabilir ve açıklanabilir olmaktan çok uzak bulunuyor.

Dünya üzerinde zevk için öldüren yegâne yaratığın insan olduğu kabul edilir. İnsanın özünde var olan ve zaman zaman depreşen vahşi ve kan dökücü tabiatı kontrol altına alan ve terbiye eden unsur, şüphesiz değer ve inançlarıdır. Bu bağlamda Türkiye'nin içinde bulunduğu kültür ve medeniyet havzasında benimsenen ve İslamiyet'ten doğan inanç ve gelenekler, muzır bir hayvanın itlaf edilmesinin hangi şartlara bağlı olduğu ve hangi yöntemlerle icra edileceğine ilişkin hassasiyetle uyulması gereken kurallar geliştirmiştir. Bu bağlamda örneğin ne kadar zararlı olursa olsun hayvanların yakılarak veya boğularak öldürülmesi, hangi nedenle olursa olsun kendilerine eziyet edilmesi kabul edilmeyen ve ayrıca cezalandırılması gereken uygulamalar olarak benimsenmiştir.

Bu noktada Doğu'yu ve İslam dünyasını her fırsatta bağnazlık ve barbarlıkla suçlayan Batı'nın karnesi de pek parlak değil. Batı medeniyetinin zihniyet ve kurumsallaşma yapısının düşünce ve ilham kaynağı olan Roma'daki ölümüne gladyatör dövüşleri, günümüze kadar gelen matador geleneğinde boğaların onbinlerce seyircirin önünde kanlar içinde bırakılmasının bir keyif ve eğlence aracı hâline dönüştürülmesi, sınırsız heyecan arayışı ve hedonizmin ürettiği insan avı fantezileri, vahşet ve barbarlık tohumlarının Batı'nın tarihî birikiminde var olduğunu ve çeşitli yansımalarıyla bugüne kadar taşındığını gösteriyor.

Linç mekanizmasının temel dinamikleri

Şüphesiz bu, yaşadığımız topraklarda ne ilk ne de son linç olayı. Ayrıca linç edilenin bir insan veya hayvan olması da niteliği ve yaklaşım biçimi itibarıyla sonucu fazla değiştirmiyor.

6-7 Eylül olayları, siyasi tarihimizde gazeteci Ali Kemal'in Nurettin Paşa'nın birliklerince linç edilmesi, dini görüşlere veya etnik ve mezhebi farklılıklara dayalı olarak belli dönemlerde gerçekleştirilen kıyım ve katliamlar, tarihimizde belki yüzlercesine rastlayabileceğimiz örneklerden sadece öne çıkanları.

Burada önemli olan, linç davranışını doğuran ve geliştiren sosyal ve kültürel altyapının ve bu eğilimi her zaman canlı ve diri hâlde tutarak her fırsatta toplumsal bir reflekse dönüştüren temel dinamiklerin analiz edilerek ortaya konulması.

Günün herhangi bir anında, kentin herhangi bir yerinde gündelik işlerini takip etmek için tesadüfen bulunan ve birbirini tanımayan insanların birden bire ortaya çıkan bir nedenle bir araya gelip topluca hareket eden saldırgan bir kalabalığa dönüşmesi, öteden beri sosyologların ve sosyal psikologların inceleme ve araştırmalarına konu olan temel bir olgu.

Şüphesiz birbirini tanımıyor olsalar ve görünürde yalnızca belli bir anda bir fiziki mekânı paylaşmaktan başka ortak bir özellikleri olmadığı düşünülse de, insanların aynı tepki etrafında birleşebilmelerinin arkasında, benzer sosyo kültürel kimlik ve aidiyetlerin ve benzer kişilik özelliklerinin varlığı aranmalı.

Ayrıca karşılaştıkları olayların ve olguların anlamlandırılmasına ve yorumlanmasına yönelik belli bir duygu ve algı birlikteliğinin bulunduğu, dolayısıyla ortak psikososyal ve kültürel bir paydayı paylaştıkları da muhakkak.

Birey olarak değersizleşmiş, kimliksizleşmiş, standartlaştırıcı ve kuşatıcı toplumsal kültürün etkisiyle kişilikleri silikleşmiş insanların varlığı bir linç sürecinin ortaya çıkması ve gelişmesi için en elverişli zemini oluşturuyor. Bilinçaltında yatan kişilik travmaları, otoriter toplumsal ve siyasal kültürün dar düşünce kalıpları içinde sıkıştırılmış ve bastırılmış benlik, anonim ve kolektif bir sorumsuzluk atmosferinde bir zavallıyı bir canavara dönüştüren mekanizmanın temel dinamiklerini içinde barındırıyor.

Kendi karar ve tercihlerini savunma ya da bir haksızlığa tek başına karşı çıkma konusunda cesaret ve özgüvenden yoksun ezik tabiatlı bir kişi için linç gerekçesini seslendiren birilerinin "vurun, öldürün!" yönündeki hareket çağrısı kahraman olmak için eşsiz bir fırsat. Bu çağrıyı aldıktan sonra, ortaya konulan gerekçenin içeriğinin, haklılık veya haksızlığının bir anlamı veya değeri kalmıyor. Ortada ilan edilmiş bir suç ve işaret edilen bir suçlu vardır. Yok etme veya öldürmenin haklılık gerekçesi peşin olarak kabul edilmiştir.

Linç olayı, yalnızca kişilerin veya canlıların hayatlarının sona erdirilmesiyle sonuçlanan fiziki saldırı ve şiddet eylemleriyle sınırlı değil. İnsanların temel haklarının, düşünce ve inanç özgürlüklerinden doğan tercih ve tutumlarının toplumsal baskılarla, totaliter ve baskıcı yöntemlerle ve belirli siyasal ideolojilerle ilişkilendirilerek ötekileştirilmesine ve yok edilmesine yönelik yasak ve kısıtlamalar da lincin başka şekilleri olarak görülmeli ve değerlendirilmeli.

İnsanın ister fiziki varlığının, ister temel hak ve özgürlüklerinden doğan düşünce ve eylemlerinin sona erdirilmesi olsun, her türlü linç olayında ve buna bağlı olarak gelişen süreçlerde; önyargı ve bağnazlıktan doğan ötekileştirme, nefret besleme, kendi varlığı için bir tehdit sayma, düşman ilan etme, suçlama, saldırı, yargısız infaza tabi tutma ve nihayet yok etme unsur ve aşamaları birbirini takip eder. Sırf taşıdıkları düşüncelerin toplumun peşin önyargı ve kabullerine ve otoriter ideolojinin resmi görüşlerine uymadığı için insanlarımızın yakın tarih boyunca toplum önünde suçlu ilan edilerek itibarsızlaştırılmaları ve yargılamaya uğramaları, etnik ve mezhebi aidiyetleri nedeniyle ötekileştirilmeleri, dini inanç ve görüşlerini yaşama imkânlarının kısıtlanması, kıyafetleri nedeniyle eğitim ve çalışma haklarından mahrum bırakılmaları bunun örnekleridir.

Eğitimin önemi

Yaşanan olayın, fiziki ve itibari sınırların ortadan kalkmasıyla dünyanın tek ve bütünleşik bir iletişim ve medya çevresi hâline geldiği bir çağda, Türk insanının dünyadaki imaj ve algısına, dolayısıyla Türkiye'nin uluslararası itibarına ne kadar zarar verebileceğini anlamak hiç de zor değil.

Ne yazık ki böyle bahtsız bir gelişmenin sosyal ağlarda ve video paylaşım sitelerinde yer almasına neden olmakla, Charlie Hebdo katliamı, IŞİD uygulamaları, Pakistan'da öğrencilerin öldürülmesi ve benzeri olaylarla tüm dünyanın zihninde oluşturulan vahşi ve bağnaz Müslüman algısının pekiştirilmesine herhangi bir iletişim ve medya planlamasının gerçekleştiremeyeceği ölçüde katkı sunmuş bulunuyoruz.

Derin tarihî ve kültürel mirasımıza ve birikimimize rağmen, ülkemizde yaşadığımız olay ve benzeri zulüm ve vahşet manzaralarının sıkça ortaya çıkması, hangi açılardan bakılırsa bakılsın iki temel faktörle açıklanabilir: Cehalet, dolayısıyla eğitim eksikliği ve toplumumuzu bir arada tutan inanç ve değer sisteminin çözülmesi.

Dolayısıyla ne kadar zor ve zaman alıcı olsa da bu doğrultuda toplumda tutum ve davranış değişikliği sağlamaya yönelik eğitim politikalarının belirlenmesi ve bir an önce uygulamaya konulması kaçınılmaz gözükmektedir.

31.03.2020 11:15

Uzunca bir süredir, başörtüsünün siyasi veya dini bir simge olduğu ve bu nedenle başörtülülerin kamuda çalışma imkanlarının bulunmadığı yönündeki spekülasyonlarla ortaya çıkan ve ülkenin siyasi gündemini fazlasıyla meşgul eden tartışmalar; tatsız bir kutuplaşmaya ve sosyal barışı zedeleyici gerilimlere yol açmaktadır.

Toplumun çok büyük bir kesimini huzursuz eden ve milyonlarca kadının öğrenim görme ve çalışma hakkından mahrum kalmasına neden olan bu tartışmaların temelinde, bağnazlığın olduğu kadar önemli ölçüde bilgi eksikliğinin de rolü bulunuyor.

Başörtüsü dini ya da siyasal bir simge midir, yoksa bir kıyafet midir? Hiç şüphesiz, başörtüsünün çözülemez bir sorunmuş gibi algılanmasına neden olan ve farklı siyasi kesimler arasında bir tür sağırlar diyaloguna dönüşen bu tartışmanın son bulması bakımından; siyasi simge kavramı ile başörtüsü arasındaki ilişkinin aydınlatılması ve bu noktadaki kavram kargaşasının giderilmesi hayli önem taşımaktadır.

Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde, “simge” (sembol) kavramı; “Duyularla ifade edilemeyen bir şeyi belirten somut nesne veya işaret, remiz, rümuz, timsal” olarak yer almaktadır. (TDK, Büyük Türkçe Sözlük, s.1727, Ankara-2005) İngilizce Cobuild sözlüğünde ise terim, bu anlamının yanı sıra; “bir fikri temsil eden şekil ya da nesne” olarak tanımlanmaktadır. (Collins Cobuild English Dictionary, Harper Collins Publishers, 2001, s.1581)

Simge; soyut değerleri, düşünceleri ve varlıkları ifade etmek üzere kullanılan bir terim olarak geniş anlamıyla ele alındığında; belli eşya ve nesneler, varlıklar, hayvanlar hatta kişiler bile simgeleştirilebilir. Bu anlamda, mesela hayvanlar belirli özellik ve sıfatları temsil edebilir; insanlar da kendi başlarına, bazı olumlu veya olumsuz özelliklerin timsali olarak ele alınabilirler.

Tilki kurnazlığın; baykuş, bilgeliğin; kaplan, çevikliğin; ceylan, masumiyetin sembolüdür. Bunun gibi bazı insanlar; mesela tarihte belirli bir kişi, taşıdığı özelliklere göre, kahramanlığın, zekanın ya da entrikanın sembolü olarak değerlendirilebilir. Bu gibi durumlarda, simgeleştirilen varlık ya da kişiler, temsil ettikleri özellik veya sıfatla gerçekte maddi ve fiili açıdan ve doğrudan doğruya özdeşleşmiş olmaktan çok; ilgili bulundukları özellikler itibariyle kendilerine dışarıdan veya çevreden atfedilen değer dolayısıyla bir anlam veya önem taşırlar.

Konumuz açısından simge, dar anlamda ele alınması gereken; asli bir işleve ve kendi başına pratik bir geçerliliğe sahip olmadığı halde, sadece belirli bir mesajı vermek ve anlamı ifade etmek üzere kendisine yüklenen değer itibariyle önem taşıyan bir nesne veya olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu çerçevede pratik ve somut işlevlere sahip olan araç ve unsurların, esas yapılarından ve rollerinden uzaklaştırılarak yalnızca kendilerine geniş çerçevede ve dolaylı bir anlam yüklenmesi yoluyla simge olarak nitelendirilmeleri doğru olmayacaktır. Bu bakımdan, yakaya takılan rozet, küçük bir kumaş parçası veya yaka mendili, boyuna takılan haç veya hilal; kola takılan pazubent, bir kağıdın veya posterin köşesine konulan bir işaret veya amblem kelimenin tam anlamıyla birer simgedir.

Bu nesne ya da işaretlerin; doğrudan doğruya taşıdıkları veya kendilerine atfedilen sembolik değerden başka maddi bir işlevleri yoktur. Örneklemek gerekirse; bir rozetle yemek yiyemez, yaka mendilini soğuktan korunmak için üzerinize örtemezsiniz. Boyuna takılan hilal veya haçın dini bir anlam ve mesaj taşımaktan başka maddi ve somut hiçbir işlevi yoktur. Pazubent, sadece koluna takılan kişinin pozisyonunu ya da sorumluluklarını gösteren bir nesnedir. Amblem ya da işaretler, yalnızca soyut anlam ve değeri olan araçlardır.

Başörtüsü, yukarıda sayılan ve sembolik işlevlerinden başka bir değer taşımayan araç ve nesneler gibi bir simge olmayıp; yalnızca ve yalnızca bir kıyafettir. Temel işlevi, insan bedeninin bir bölümünü, kadınların başını örtmektir. Baş örtme işlevinin belirli bir anlamı ve amacı olabilir: Dini inancın gereği, soğuktan korunma amacı ya da moda tercihi gibi... Taşıdığı farklı amaçlar, başörtüsünün insan bedeninin bir bölümünü örtme işlevini, dolayısıyla kıyafetin bir parçası olma gerçeğini değiştirmez.

Tıpkı bir eldiven gibi... Eldivenin işlevi, ellerin soğuk hava şartlarından ve diğer dış etmenlerden korunması ise; başörtüsünün işlevi de, başın belirli bir amaca bağlı olarak örtülmesi, ama sadece ve sadece örtülmesidir.

Başörtüsü, sadece Türkiye’ye, İslam dünyasına ait bir giysi değildir. Batıdan Doğuya, Hıristiyanlıktan Budizm’e kadar farklı dini ve coğrafi çevrelerde evrensel bir yaygınlığa sahip olduğu gibi; günümüzde veya yakın bir zamanda da ortaya çıkmamıştır. Doğrudan doğruya basit ve masum bir giyim eşyası olan bir ceket ya da kazak, nasıl simge olarak değerlendirilemezse; başörtüsü de simge olarak itham edilemez.

Eldiven nasıl binlerce yıldır kullanılan bir giysi ise; başörtüsü de kendileriyle özdeşleştirildiği ve temsil ettiği iddia edilen dini ve ideolojik akımlardan binlerce yıl önce ortaya çıkan ve bugüne kadar kullanılan bir giysi olmuştur. Bu bakımdan evrensel bir yaygınlığa ve sosyolojik gerçekliğe sahiptir.

Siyasi simge; siyasi bir ideolojinin ya da belli bir siyasi partinin düşünce ve eğilimlerini yansıtan bir nesne, işaret ya da amblemdir. Bir nesne ya da işaretin siyasi simge olabilmesi için, belli bir siyasi parti ya da siyasi ideoloji ile doğrudan ilişkilendirilmesi gerekir.

Siyasi bir partinin rozeti, siyasi bir akımın veya örgütün amblemi bu türdendir. Moda tercihi, dini inanç, maddi ihtiyaçlar veya başka nedenlerle belli kıyafetlerin tercih edilmesi; bedenin bir bölümünün örtülmesi ya da örtülmemesi siyasi bir simge olarak nitelendirilemez.

Tıpkı bunun gibi, dini simge de belli bir dini diğerinden açık ve tartışmaya yer vermeyecek şekilde ayıran; sadece o dine ait sembol ya da işaretlerdir. Bu kapsamda, dünyanın neresinde olursa olsun; hilal İslamiyetle, haç Hıristiyanlıkla, altı köşeli yıldız da Musevilikle özdeşleştirilir. Buna karşılık her üç dinin mensuplarınca inançları gereği binlerce yıldır kullanılmakta olduğu gibi, moda tercihi ya da başka gerekçelerle de giyilebilen başörtüsü; mutlak anlamda dini bir işarete, bu dinlerden yalnızca birini temsil eden bir simge düzeyine indirgenemez.

Sosyolojik yönüyle başörtüsü

Siyasi bir ideoloji veya bir din ile doğrudan ilişkilendirilemeyecek bir kıyafet tercihine, dolaylı değerlendirme ve yorumlarla siyasi veya dini simge atfında bulunulması tamamen spekülatif, keyfi bir değerlendirme olmaktan öteye gidemez.

Çünkü dışarıdan bakıldığında, birine göre siyasi veya dini bir eğilimi yansıtmak amacıyla giyildiği varsayılan bir giysi, bir diğerine göre belki moda tercihi olarak giyilmiştir. Öte yandan gerçekte bu iki tahmin de doğru olmayabilir. Belki soğuktan korunmak amacıyla giyilmiştir.

Dolayısıyla, dışarıdan bakılarak ve “olsa olsa” metoduyla kişilerin dini veya siyasi görüş ve ideolojilerini belirlemeye yönelik değerlendirme ve nitelendirmeler; demokratik, özgürlükçü ve çoğulcu toplum değerleriyle bağdaşmaz. İnsanları bu şekilde dış görünüşlerine, kıyafet tercihlerine ve tavırlarına göre kategorilere ayırarak mahkum etmek, ancak totaliter, baskıcı ve dayatmacı rejimlerde görülür.

Başörtüsüne, kadın giysisinin bir parçası olarak taşıdığı ana işlevin ötesinde başka anlam ve değerler de yüklenebilir. Bu bakımdan başörtüsü temelde bir giysi olmanın yanında; yüzyıllar içinde dini ya da geleneksel bir nitelik de kazanmıştır.

Geçmiş yüzyıllardan bu yana Doğudan Batıya kazandığı yaygınlık açısından bakıldığında, bazı toplumlarda dini, bazı toplumlarda ise geleneksel motifler ve buna uygun farklı mahiyetler kazanmıştır. Farklı dini ve kültürel çevrelerden, farklı coğrafi bölgelere ve çağlara göre kazandığı anlam ve özellikler; başörtüsünün temelde kadın giysisinin bir parçası olduğu gerçeğini değiştirmez.

Özetle, başörtüsüne yere, zamana ve şartlara göre esas işlevinin yanında, farklı folklorik, dini, kültürel veya ideolojik anlamlar yüklenmesi; temelde bir giysi olma işlevinin reddedilmesine ve bir simge olarak itham edilmesine haklılık kazandırmaz. Öte yandan, benimsenme gerekçesinin dini, geleneksel ya da moda amaçlı olup olmadığını sorgulama hakkı da kimseye düşmez.

Siyasi ve ideolojik mesaj ve çağrışımlardan arındırılmış bir dünya veya sosyal bir ortam oluşturma uğruna; tüm simgeleri ortadan kaldırmayı hedefleyen bir anlayış; geniş anlamda simge olarak kullanılabilecek tüm değerlerin, olguların, canlı ve cansız varlıkların, hatta kişilerin de ortadan kaldırılmasını gerektirir ki, böyle bir yaklaşımın akıl ve mantıkla izah edilir bir tarafı yoktur.

Yalnızca belirli bir amacı ve sınırlı bir anlamı ifade eden bir amblemi, bir işareti veya rozeti kullanmayabilir veya takmayabilirsiniz. Ancak, insan bedeninin bir bölümünü örtmeye yarayan, dolayısıyla belirli bir inanç veya ihtiyaç temeline dayanan ve binlerce yıllık geçmişi olan bir giysiyi; sırf bazı insanların inançlarını ya da düşünce dünyalarını yansıttığı ve bir baskı aracı olarak kullanılabileceği gerekçesiyle bir simge olarak değerlendirip yasaklayamazsınız.

Başörtüsünün, yukarıda örnekleri verilen ve başlıca özellikleri sıralanan varlık ya da nesneler gibi bir simge olmadığı halde, yapay bir zorlamayla diğerleri gibi bir simge olduğunu varsayalım. Bu neyi değiştirir ve buradan hangi noktalara varılabilir?

Bir defa sembolik özellikler taşıması itibariyle, soyut anlamı ve içeriğinden başka bir işlevi bulunmayan araç ve nesnelerden daha ileri düzeyde bir simge düşünülemez. Yalnızca simge olarak kullanılabilen bir rozet, amblem ya da işaretin konusu veya verdiği mesaj suç teşkil etmedikçe yasaklanması meşru bir gerekçeye dayandırılamaz. Bu doğrultuda kişilerin farklı amaç ve düşüncelerinin ve ilgi alanlarının belli araçlarla dışarıya yansıtılması yaygın bir kabul ve hoşgörüyle karşılanmaktadır.

Bunun yanında, dönemler itibariyle değişen moda akımların sonucu farklı saç kesim tarzlarının, sakal veya bıyık bırakma biçimlerinin, zaman zaman belirli ideolojileri veya aykırı akımları temsil etiği bilinmekte ve bunların benimsenmesi herkesçe doğal karşılanmaktadır. Siyasi veya ideolojik anlam taşıdıkları bu kadar açık olan bu tür sembollerin rahatlıkla kullanılabildiği ve hoş görüldüğü yerde, başörtüsünün kullanılabilmesi haydi haydi mümkündür.

Başörtüsünün simge olarak kabul edilmesi halinde, simge olarak değerlendirilemeyecek hiç bir giyim eşyası ya da giysi parçası kalmaz. Buradan yola çıkarsanız, bir boyun atkısını, kol düğmesini, kravat iğnesini, kemer tokasını da simge olarak nitelendirebilirsiniz. Bu nesneler başörtüsüyle karşılaştırıldıklarında ve somut anlamda daha sınırlı işlevlere sahip oldukları dikkate alındığında; şüphesiz simge olmaya çok daha yakındırlar.

Bu değerlendirme çerçevesinde, ister dini, ister geleneksel, ister ticari kökenlerden gelsin; sosyal ve ekonomik hayatın işleyişi ve doğal dinamikleri içinde yaygınlık kazanan bu tür giysi veya araçlara ideolojik anlamlar yüklenmesinin ve tehlike unsuru olarak sayılmalarının, nasıl bir paranoyaya yol açacağı ve toplumu nasıl bir gerilime sürükleyebileceği kolaylıkla anlaşılabilir.

Bazı kamu hizmetleri açısından bakıldığında, Batıda belli meslek gruplarının benimsedikleri kıyafetlerin, şaşırtıcı bir biçimde doğrudan doğruya dini bir kökene sahip oldukları görülmektedir. Hemşire kıyafeti, Batıda Katolik kilisesindeki rahibe giysisi formunun bir devamı niteliğindedir.

Batı üniversitelerinde yaygın olarak sürdürülen, bizim üniversitelerimizin mezuniyet dönemlerindeki kep giyme törenlerinde de aynen benimsenen kep ve cübbe giyme uygulaması, geçmişi orta çağa kadar uzanan papaz ve rahibe yetiştiren dini eğitim kurumlarındaki mezuniyet töreni geleneklerinin özünü aynen korumaktadır.

Semboller ne anlatır?

Aslında kökenleri itibariyle doğrudan doğruya birer dini simge olan bu giysilerin, sağlık sektörünün ve akademik camianın temel sembolleri olarak hem Batı dünyasında hem de ülkemizde aynen benimsenerek kullanılması; hem dini hem de geleneksel motifler taşıyan simgelerin ortak tarihsel ve evrensel birikimin mirası olduğunu göstermektedir.

Buradan çıkarılması gereken sonuç; dini ya da geleneksel geçmişten beslenen formların ve bunları yansıtan simgelerin aslında doğal hayatın ve sosyolojik gelişme sürecinin bir sonucu olduğu, demokratik anlayış ve karşılıklı saygı ve hoşgörü zemininde bunlardan korkulmaması gerektiğidir. Dolayısıyla evrensel bir geçmişe ve yaygınlığa sahip olmasının yanı sıra Türk-İslam geleneğinin de bir parçası olan başörtüsünün, bizim açımızdan bundan farklı bir anlamı ve işlevi bulunmamaktadır.

Başörtüsü, bırakın siyasi veya dini anlam taşıyan bir simge olmayı; simge bile değildir. Nihayet bu tür bir simge olduğu kabul edilse bile, kamuoyu yoklamalarının sonuçlarından da görüleceği gibi; halkın yüzde 78’inin kullanmasa da başkalarının başında olmasını normal karşıladığı, en azından takılmasını insanların eğitim ve çalışma hakkından mahrum edilmesini gerektirir bir husus olarak görmediği bir giysidir.

Öte yandan, başörtüsü bu kadar geniş bir yaygınlığa ve bu oranda kabul ve hoşgörüye kavuşunca artık tartışılan bir nesne olmaktan çıkıp, sosyolojik bir gerçekliğe dönüşmüş bulunmaktadır. Nihayet, sosyolojik zeminde yüzde 80 taban bulan bu giysiyi görmezden gelmek ya da suçmuş gibi nitelendirmek; hem halka karşı bir saygısızlık hem de açıkça hukuk tanımazlık örneğidir.

Hilal ve haç gibi dini semboller bile çok açık ve doğrudan dini mesajlar vermekle birlikte, kaygıyla karşılanması gereken simgeler olarak nitelendirilemezler.

Kaldı ki başörtüsü; takılmasında dini bir gerekçe olsa bile, bu tür açık dini sembollerden farklı olarak sadece bir giysiden ibarettir. Ayrıca, insanlar hangi referansa dayalı olarak başörtüsü taktıklarını açıklamak zorunda olmadıkları gibi; kimsenin de bu konuyu sorgulama hakkı bulunmamaktadır.

İnsanların bu yönde bir beyanda bulunmaya zorlanmaları, hem Anayasa’nın “Kimse, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.” şeklindeki 24’üncü maddesine, hem de laiklik ilkesine aykırıdır.

Sonuç itibariyle; başörtüsü takma tercihi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin belirlediği çerçevede 1982 Anayasası’nın da koruduğu ve güvence altına aldığı temel hak ve özgürlükler arasında yer almaktadır. Hiç kimsenin temel hak ve özgürlük konusunda tahammülsüzlük gösterme lüksü yoktur.

26.03.2020 11:43

Sivil toplumun işlevi ve sivil toplum kuruluşlarının rolü; Türkiye'nin gündemine damgasını vuran son gelişmelerle birlikte birdenbire kamu oyunun ilgi odağı haline geldi.

Toplumun geleceğiyle ilgili konuların bir anda gündelik kısır çekişmelerin gölgesinde kalabildiği ülkemizde, temel toplumsal ve siyasal sorunların popüler siyasetin kaygılarından uzak, stratejik bir yaklaşımla ele alınabilmesi ve uzun vadeli çözüm arayışlarına konu olabilmesi bakımından; siyasal sistemin yapı ve işleyişinin anlaşılmasında önemli bir çözümleme aracı olan "sivil toplum" kavramının ve bu kavram çevresindeki ilişkilerin açıklığa kavuşturulması önem taşıyor.

TOBB, TZOB, TESK, TİSK, TÜRK-İŞ, HAK-İŞ, KAMU-SEN gibi meslek örgütü ve sendikaların oluşturdukları platform; başka kritik dönemlerde olduğu gibi, son günlerde de ana muhalefet partisi, yüksek yargı organları ve hükümet arasında anayasa değişikliği ve parti kapatma davası nedeniyle yaşanan çekişme ve gerilim üzerine sağduyu çağrısında bulunarak yaşanan siyasi süreçte aktif bir rol üstlenme yoluna gitti.

Sahip oldukları temsil tabanının genişliğine bakılarak toplumun yüzde 80'inin görüşlerini yansıttıkları teziyle gündeme gelen bu kuruluşların yaptıkları 'ılımlılık' çağrısının içeriği ve muhatabı konusunda süregelen tartışmalar ve bu çerçevede yürütülen spekülasyonlar, dar anlamda siyasi polemik konusu olmaktan öteye gidemiyor. Ancak, yaşanan gelişmeler; bütün bunların ötesinde, sivil toplum kuruluşu, demokratik temsil, siyasal katılım, sivil toplum-devlet ilişkisi gibi siyaset teorisine ve siyasal yapı ve mekanizmaların pratikteki işleyişine ilişkin temel sorun alanlarını su yüzüne çıkarabilecek önemli ipuçlarını bünyesinde barındırıyor.

Kavram ve tanım

Siyaset literatürünün temel bir kavramı ve demokratik toplumlarda siyasal ve toplumsal gelişimin başlıca dinamik güçlerinden biri olarak Batı dünyasında uzunca bir süredir var olan sivil toplum; ister mutlak monarşilerde ister 20'nci yüzyılın kapitalist, sosyalist ya da gecikmiş totaliter siyasal rejimlerinde; merkezi otoriter gücün baskı ve kontrolünden kaçmayı başararak kendi başına özerk (otonom) bir sürecin doğmasını ve bu yolla devletin dışında ve devlete rağmen var olabilen bir yapının şekillenmesini sağlayan güç olarak tanımlanıyor.

Sivil toplum kavramının her durumda devletin dışında kalan ve devlete karşı bir var oluşu ifade eden temel özelliğinden hareket edildiğinde; sivil toplum kuruluşlarının olmazsa olmaz üç temel şartı belirgin bir biçimde öne çıkıyor: Devletten bağımsız olmaları, gönüllülük esasına göre örgütlenmeleri ve toplum yararına hareket etmeleri gereği.

20'nci yüzyılın sonunda küreselleşmenin etkisiyle ulusal sınırların aşınması, sosyalist blokun çökmesi, sosyal demokrasinin zayıflaması ve liberalizmin yükselişiyle birlikte bir taraftan sivil toplum kavramı yeni bir anlam ve önem kazanırken; diğer taraftan sivil toplum kuruluşlarının yapı ve işleyişleri ve devletle ilişkilerinde siyasal katılımın ve çoğulculuğun artırılması yönünde yeni gelişmeler ortaya çıkıyor.

Türkiye'nin sivil toplum profili

Türkiye'de sivil toplum kuruluşları, çok sesliliği ve farklı eğilimleri temsil etmeleri nedeniyle siyasal katılımı artıran ve bu yolla toplumsal bütünleşmeye ve demokratikleşmeye katkı sağlayan örgütler olarak değil; aksine geliştirdikleri farklı yaklaşım ve söylemler nedeniyle toplumun organik bütünlüğünü bozan ve dolayısıyla devletin varlığını ve birliğini tehlikeye düşürebilecek kuruluşlar olarak algılandı.

Her on yılda bir darbelerle kesintiye uğrayan arızalı bir toplumsal ve siyasal süreçte, sivil topluma karşı neden böyle güvensiz ve şüpheci olarak yaklaşıldığını anlamak ise zor değil.

Türkiye'de toplumsal ve siyasal sistemin bu tür bir gelişme sürecine dayanması nedeniyle sivil toplum-devlet ilişkisinin niteliği; birine rağmen diğerinin gelişerek var olabildiği ve kendini ifade edebildiği bir yapıya işaret etmiyor.

Böyle bir sistemde devlet; toplumun sivil dinamiklerinin ve katılım mekanizmalarının da yer aldığı siyasal bir rekabet ortamında tabandan aldığı güç ve yetkilerle şekillenen bir yapı değil; verili bir kategori olarak geçmişten bu yana varlığını sürdüren, mutlak güç sahibi, insanlara hayat hakkı bahşeden, hatta gerek duyulduğunda sivil toplumu bile var eden ve denetleyen bir güç olarak karşımızda duruyor.

Bütün bunlar bir yana; evrensel geçerliliğe ve yaygınlığa sahip kavram ve kurumların kendine özgü bir mantıkla çarpıtıldığı ve özünden koparıldığı ülkemizde, sivil toplum kuruluşu kavramı da esas tanımından uzaklaştırılmış ve işlevsizleştirilmiş olarak farklı bir anlam ve içerikle karşımıza çıkıyor.

İçişleri Bakanlığı'nın verilerine göre halen Türkiye'de 78 bin dernek faaliyet gösteriyor. Ülke nüfusuna oranlandığında yaklaşık 900 kişiye bir dernek düşüyor. Birden fazla üyeliği olan bireyleri de içine alacak şekilde, tüm derneklerin toplam üye sayısı ise 7,5 milyon civarında.

Bu da nüfusun yaklaşık yüzde 10'luk bir bölümünün dernek üyeliği yoluyla örgütlü faaliyetlere ve dolayısıyla sivil topluma katıldığını ifade ediyor. Gelişmiş Batı toplumlarıyla karşılaştırıldığında bu oranlar son derece yetersiz.

Örneğin; nüfusu 5.5 milyon olan Danimarka'da derneklerin toplam üye sayısı 18 milyon. Türkiye'de 10 kişi ortalama bir dernek üyeliği elde ederken, bir Danimarka vatandaşının ortalama üç derneğe üye olduğu dikkati çekiyor.

Bu durumda basit bir karşılaştırma yapılacak olursa, bir AB ülkesi olan Danimarka'daki örgütlülük düzeyinin Türkiye'den onlarca kat fazla olduğu söylenebilir.

Dernekler, vakıflar, düşünce toplulukları gibi gönüllülük esasına göre örgütlenen kuruluşların, devlet dışı alanlardaki varlıklarının ve etkinliklerinin son derece yetersiz oluşu, Türkiye'de gerçek anlamda
bir sivil toplumun bulunmadığı konusundaki yargıları güçlendiriyor.

Sivil toplumdan ve sivil toplum kuruluşlarından söz edildiğinde, akla dernek ve vakıflardan çok yukarıda adları yer alan meslek kuruluşlarının ve sendikaların gelmesi, sivil toplumun niteliğine ilişkin kavramsal düzeydeki esaslı yanılgının yol açtığı çarpık gerçeği işaret ediyor.

Kavramsal özü ve pratik işleviyle Batılı anlam ve içerikte bir sivil toplumun neredeyse hiçbir zaman var olmadığı gerçeğinden hareket edildiğinde; Türkiye'de gündelik siyasal ve toplumsal hayatta kapsamlı bir biçimde kök salmış, hemen her gün temel siyasi olaylara ve gelişmelere yön veren ve gündemin şekillenmesini sağlayan meslek kuruluşlarını ve sendikaları nereye yerleştirmek gerekiyor?

Yarı resmi sivil toplum kuruluşları

Meslek kuruluşları; örgüt yapıları ve işleyişleri itibariyle gerçek anlamda sivil toplum kuruluşu sayılmıyorlar. Türkiye'nin yönetim sistemi içinde yer aldıkları statü, "kamu kurumu niteliğinde meslek örgütü" olarak tanımlanıyor.

Bu bağlamda, her biri ayrı bir kanunla kurulan TOBB, TZOB gibi meslek kuruluşları, üyelerinin ortak mesleki çıkarlarını korumak üzere örgütleniyorlar. Her şeyden önce, kendi ilgi alanlarında faaliyet göstermek isteyen girişimcilerin bu kuruluşlara üyelikleri kanunla zorunlu hale getirildiğinden, sivil toplum kuruluşlarının vazgeçilmez gereklerinden biri olan "gönüllü üyelik" esasına uymuyorlar.

Her ne kadar karar organları seçimle işbaşına gelse de; yasa ile kurulmuş olmaları ve zorunlu üyelik statüsü, bu tür meslek kuruluşlarının sivil toplum örgütü tanımının kapsamına girmelerini engelliyor. Avrupa Birliği de bu nedenle meslek örgütlerini sivil toplum kuruluşu kapsamının dışında tutuyor. Belki, sahip oldukları temel özellikleri ve işlevleri dikkate alındığında kendilerine "baskı " ya da "çıkar grubu " denilmesi daha doğru olabilir.

Devletin organik yapısının ve hiyerarşik çatısının dışında kalmaları, biçimsel bir görünümden ibaret. Bu durumda, sözü edilen kuruluşlar, örgütsel bir yapı olan devlet aygıtının ve işlevsel bir mekanizma olan yasama, yürütme ve yargı gibi başlıca devlet erklerinin işleyiş düzeni dışında kalsalar da; devleti pratikte var eden merkeziyetçi ve zorlamaya dayalı buyurgan iradenin en hafif deyimiyle otorite ve kontrolü atında bulundukları konusunda hiçbir şüphe yok.

Diğer bir bakış açısıyla, devlet iradesi ve kamu örgütlenmesinin neredeyse doğrudan bir uzantısı oldukları da söylenebilir.

Günümüzde sendikaların sivil toplum örgütü olma nitelikleri de tartışmalı. Küreselleşme ile birlikte, işgücünün tanımı ve kompozisyonu, işçi-işveren ilişkilerinin kapsamı ve niteliği, emek, istihdam ve üretim alanlarındaki yaklaşım ve anlayışların hızlı ve köklü bir değişime uğraması sonucunda; sanayi dönemine özgü sendikacılık sisteminin de temelden sarsıntıya uğradığı biliniyor.

İşgücünün türdeş olmayan bir nitelik kazanması, bilgi teknolojilerine dayalı üretim gereklerini karşılamak üzere uzmanlaşmış işgücüne olan ihtiyacın artması ve işletmelerin küresel rekabet şartlarına ve çok yönlü müşteri taleplerine uygun şekilde örgütlenme ve üretim anlayışlarını değiştirmeleriyle birlikte, sanayi döneminin "kitlesel üretim mantığı"na uygun "toplu pazarlık " ve "sendikacılık" düzeni de zayıflamış bulunuyor.

Şüphesiz tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de zayıflayan sendikalar; bu süreci aşmanın ve varlıklarını sürdürmenin yolunu, devletle bütünleşmeye ve kamu kesimine endeksli sendikacılığa bağlamış bulunuyorlar.

Yasa gereği temsil, sivil temsil anlamına gelir mi?

Gerek meslek örgütlerinin yasa gereği ve zorunlu üyelik statüsüyle ekonomik hayattaki irili ufaklı girişimci ve üretici aktörler adına hareket etmeleri; gerek sendikaların ağırlıklı oranda kamu kesimine dayalı ve devlete eklemlenmiş biçimde geniş bir istihdam tabanına dayanarak emeği ve işgücünü koruma çabasını sürdürmeleri, toplumun yüzde 80'ini temsil ettikleri anlamına gelir mi? Şüphesiz, hayır!

Bu kuruluşların, adına hareket ettikleri meslek tabanı ya da işgücü kesimiyle olan ilişkileri daha çok mesleki ve maddi çıkarlarını koruma düzeyiyle sınırlı kaldığından; bir bütün olarak temsil etikleri kesimlerin toplumsal sorunlar ve genelde ülke siyasetiyle ilgili farklı istek ve beklentilerini karşılayabilmeleri ve doğal olarak sahip oldukları çoksesliliği yansıtabilmeleri söz konusu değil. Dolayısıyla adına hareket ettikleri kesimleri, ancak çok sınırlı konularda ve o da yasa gereği temsil etmeleri nedeniyle, bu kuruluşlar haklı olarak "yarı resmi örgütler" biçiminde nitelendirilebilirler.

Sonuç

Türkiye'nin yaşadığı demokrasi deneyiminin oldukça yeni ve arızalı oluşu; sivil toplumun yeterince gelişememesine; sivil toplum kuruluşlarının hem sayıca az, hem de örgütsel ve işlevsel kapasiteleri itibariyle güçsüz kalmalarına yol açmış bulunuyor.

Türkiye'nin sivil özgürlükler açısından karnesi pek parlak değil. Freedom House'un dünyada sivil hak ve özgürlüklerin durumuyla ilgili olarak her yıl yayınladığı; ülkeleri en fazla özgür olandan en az özgür olana doğru 1'den başlayarak 7'ye kadar derecelendirdiği sıralamada; Türkiye 2006 yılında 3.5 puanla ancak "kısmen özgür" ülkeler kategorisinde yer alabilmiş durumda. Bu karşılaştırmada esas alınan, toplantı ve ifade özgürlüğü, eğitim ve dini özgürlüklerin kullanımı, örgütlenme düzeyi ve çoğulculuğun gelişimi gibi ölçütler, aynı zamanda sivil toplumun temel özelliklerini ortaya koyan can alıcı değerleri ifade ediyor.

Siyasal partiler dışında, Türk toplumunun sivil ve siyasal reflekslerini yansıtan ve çeşitli konulardaki istek ve beklentilerini çoğulculuk ve çokseslilik zemininde dile getiren yeterli demokratik örgütlerin var olup olmadığı sorusuna olumlu cevap vermek çok güç.

Karşılaştığı toplumsal ve siyasal sorunları, resmi ve biçimsel kamu örgütlenmesi ve işleyiş yapısı dışında; sivil inisiyatifin girişimiyle, sivil kuruluşlar ve mekanizmalar aracılığıyla ve sivil tartışma zemininde çözebilme becerisini gösteremeyen bir Türkiye'nin geleceği yakalama şansı ne yazık ki çok az.

21.03.2020 09:46

1990'larda internet çağında doğan ve halen 20'li yaşlarını sürenler için mektup neredeyse hiçbir şey ifade etmiyor. Bu sözcük onlar için romanlarda yer alan ve geçmişteki insanların haberleşmelerini anlatan bir kavram. Sadece Türkiye'nin değil dünya ülkelerinin 20-30 yaş arasındaki gençlerinin çok büyük bir bölümü de neredeyse hiç mektup yazmış ya da okumuş değil.

Beşinci on yılını yaşayan, hayatı süresince üç ayrı yaş kuşağının, modern, postmodern ve bilgi çağı olmak üzere üç ayrı çağın geçişine tanık olmuş kişiler için ise bu sözcük buruk bir nostaljiyi, hüzünlerin, sevgilerin, hasretlerin ve yüreklerin derinliklerinden gelen can yakıcı duyguların sessizce çekilip gitmesini anlatıyor.

Mektubun kullanımı yazının icadıyla başlar. Mektup, binlerce yıllık insanlık tarihinde haberleşmenin başlıca kaynağı, milletlerarası ilişkilerin yazışma aracı, hükümdarların ve merkezî yönetimlerin taşra ile konuşan dili, seyyahların ve tüccarların hafızası, kültür ve medeniyetlerin irtibat köprüsü, ediplerin ve filozofların çoğu defa ilhamlarını ve görüşlerini yazıya döktükleri bir mecra olmuştur. Tarih dönemlerini ve savaşları başlatıp sona erdiren, siyasette, felsefede, sosyolojide çığır açan mektuplar vardır.

İnternetin keşfi ve mektubun ölümü

Mektubun haberleşme alanında binlerce yıl süren tekeli, William Cooke ve Charles Wheatstone'un 1837'de teller üzerinden elektrik akımı göndererek mesaj iletimini başarması, yani telgrafın icadıyla ortadan kalktı. Çok geçmeden 1876'da Alexander Graham Bell tarafından telefonun icadı gerçekleştirildi. Mektup için sonun başlangıcı anlamına gelen bu heyecan verici iki teknolojik buluştan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Artık insanlar acil, önemli ve kısa içerikli mesajların iletimi için çoğu defa telgraf veya telefonu tercih ediyorlardı, ama mektup ile yazışma hâlâ haberleşmenin tahtında oturuyor, insanların beklentilerini, umutlarını, sevgi ve hasretlerini bir yerden bir yere taşımaya devam ediyordu. Ta ki 1990'lara, internetin keşfine kadar…

İnternetin keşfi mektubun ölümüdür. Zaten modern çağın sona erişini hızlandıran görüntü teknolojilerinin yaygınlaşması, faks cihazlarının ve sayısal telefon santrallerinin kullanıma girmesiyle haberleşmede zaman ve mesafe kavramları anlamlarını yitirmiş bulunuyordu. Dolayısıyla elektronikte ve bilişim teknolojilerindeki gelişme, haberleşmeyi hız ve biçim yönünden yeni bir teknolojik altyapıya kavuşturmuş, sanal atmosferde şekillenen, bilgi temelli, yeni bir kültür ve algı çerçevesi oluşturmuştu.

Mektup, yazıldığı ve okunduğu çağın yaşam ve sosyal ilişki yapısı içinde, zaman, mesafe ve mekan boyutlarının anlamını, ağırlığını ve derinliğini de içinde barındırıyordu. Bu nedenle sadece zarf içindeki yazılı kağıtlarda bulunan bilgi, haber veya anlatımdan ibaret değildi. Metnin içeriğinden başka özlem, sevgi, umut gibi duyguları da taşıyordu. Bu özellikler onun haberleşme işlevini, ulaşımın güç ve zaman alıcı olması nedeniyle insanların aylarca hatta yıllarca birbirlerinin yüzünü görmekten ve sesini duymaktan mahrum kaldıkları ve hasretin derinleştiği ayrılık dönemi şartlarında yerine getiriyor olmasından kaynaklanıyordu.

Etkisini yitiren zaman ve mesafe kavramı

Maddi ve teknolojik ilerlemelerin getirdiği değişim dinamikleri sadece sosyal ilişkileri, yönetim yapısını ve ekonomik süreçleri şekillendirmekle kalmıyor, insanların gündelik hayatlarını, duygu ve düşünce dünyalarını da etkiliyor, değişime uğratıyor. Bu kapsamda ulaşım ve iletişim teknolojileri geliştikçe, kullanılan araçların hız ve yaygınlıkları arttıkça haberleşmenin eskiden beri taşıdığı zamana ve mekana ilişkin boyutları da derinliğini ve etkisini kaybetti.

Zaman ve mesafe kavramlarının ve mekan ayrılığının anlamlarını yitirmesi hasret duygusunu ortadan kaldırdı. Uzakta, farklı mekanlarda uzun zaman ayrı yaşayan insanlar artık birbirlerine özlem duyamaz oldular. Bir el uzatımı kadar yakınlarında olan ve saniyeler içinde birbirlerinin sesini duymalarını, hatta yüzlerini görmelerini sağlayan haberleşme ve görüntüleme araçları mektuba başvurma gereğini ortadan kaldırdı.

Mektubun ölümüyle birlikte binlerce yıllık bir kültür birikimi, bu birikimin yazılı ve sözlü edebiyata yansımaları, gündelik dilde kullanılan ifade biçimleri, deyimler, sözcükler birkaç on yıl içinde sessizce kaybolup gitti. İnsanlık adeta kısmi hafıza kaybı gibi, mektuba ilişkin edebi ve sosyal hafızasını kaybetti.

Mektup, göndericisi ve alıcısı tarafından yazılıp okunduğu toplum kesimlerinde haberleşme işlevini yerine getirirken, aynı zamanda bu kesimlerin toplumsal gerçekliklerini, kültür düzeylerini, hayallerini, gündelik hayatta karşılaştıkları sorunları, ihtiyaç ve kaygılarını da dile getiriyor. Yaşanan sosyo-psikolojik travmaları ve acıları tüm açıklığıyla ortaya koyuyor.

İnsanların sevdiklerine en içten duyguları, naiflikleri ve gerçekçilikleriyle anlattıklarından ve verdikleri bilgilerden Türkiye'nin sosyal tarihini, kültürel ve ekonomik değişimini ve yıllar itibariyle gelişme sürecini ayrıntılı olarak yakalamak mümkün.

Eski dönemlerin mektupları olmasaydı, Zonguldak kömür ocaklarındaki madencilerin yeraltındaki çalışma şartlarını, inşaatlarda ve imalathanelerde çalışmak üzere İstanbul'a gidenlerin büyük şehir ortamında çektikleri sıkıntıları ve barındıkları hanlardaki sefaletlerini, birkaç yılda bir memleketlerine izine gelebilen Almanya'daki gurbetçilerin köylerinde neler olup bittiğini, askere gidenlerin geride bıraktıkları annelerinin ve gencecik eşlerinin geri dönüşlerini nasıl iple çektiklerini, kente okumak üzere giden öğrencilerin tek göz kiralık odada hangi şartlarda yaşadıklarını ve neler yiyip içtiklerini öğrenebilmemiz ve bugünden geçmişe baktığımızda Türkiye'nin gerçek fotoğrafını görebilmemiz söz konusu olamazdı.

Kişilere yönelik aşk, sevgi, hasret gibi duygular ve kendilerine atfedilen değer, onlara ulaşmada çekilen güçlük ve harcanan zaman ölçüsünde büyür ve derinleşir.

Onlarsız yapamadığımız hava ve suyun değeri ancak yokluklarında ya da elde edilmeleri çok güç duruma geldiği zaman anlaşılabilir. Sevdiklerimize erişme imkanının her an elimizin altında olması ve saniyeler içinde gerçekleşebilmesi onlarla haberleşmeyi sıradan, kuru, zevksiz ve niteliksiz bir eylem haline getirdi.

Oysa sevgiliye, anne babaya ya da evlada mektup yazmanın ya da yazılan mektubu okumanın, sevgi, saygı, merhamet, hüzün gibi yürekleri kabartan yoğun bir duygu atmosferi içinde gerçekleşmesinin yanında, kağıda dökülen cümlelerin estetik ölçüler, doğru anlatım ve dilbilgisi kuralları yönünden titizlik ve hassasiyetle ele alınması sorumluluğu ihmal edilemezdi.

Nitekim mektubun yüzyıllar boyunca kusursuz anlatım biçimini ve en ileri zarafet örneklerini sergileyen zengin bir edebi tür haline gelmesi ve dilin gelişimine katkıda bulunması da bu işlev ve özelliklerinin sonucu olmuştur.

Hibrit ve köksüz bir haberleşme dili

Mektubu neredeyse bütünüyle devreden çıkaran dijital teknolojiler ve internet haberleşmesi duyguları körelterek insanlar arası ilişkileri sığlaştırdı. Akıllı telefonlar veya taşınabilir bilgisayarlar üzerinden ayaküstü birbirleriyle iletişim kuran, kırık ve kopuk cümlelerle hibrit ve köksüz bir haberleşme dili geliştiren gençler, ister istemez dildeki bu estetikten uzaklaşma ve gerileme sürecinin mimarları konumuna gelmişlerdir.

Özensiz, ciddiyetsiz ve uçarı bir üslup getiren internet dili, özellikle anlatım bozukluğu, özne yüklem uyumsuzlukları, noktalama işareti hataları, sözcüklerin yerli yerinde kullanılmaması gibi vahim hataları toplum içinde yaygınlaştırarak artık kanıksanmayacak bir duruma getirmiştir.

Sözde çağımızın şartları gereği hız, işlevsellik, zaman ve kaynak tasarrufu sağlanması amacıyla eğitim, mimari ve kentleşme gibi alanlarda estetik, üslup ve zarafet gereklerinin bütünüyle göz ardı edilmesinin yol açtığı olumsuz sonuçlar gibi, internet dilinin yaygınlaşmasının Türkçe üzerinde yol açtığı tahribatın kültürümüzün geleceğine vuracağı darbenin boyutları da tahmin edilemeyecek kadar büyük olacaktır.

Her geçen gün hızlanan yozlaşma ve kısırlaşma sürecinin yavaşlatılması ve sanal ortamda da olsa Türkçenin düzgün ve hatasız kullanımının sağlanması konusunda hiç şüphesiz en büyük sorumluluk eğitici ve öğretici kadrolara ve bizzat gençlere düşmektedir.

Yaş ortalamasının 30'lar civarında olduğu ülkemizde, postacı yolu gözlemiş, mektup yazmış, okuduğu mektup satırlarında geçmişin heyecanlarını ve hüznünü yaşamış insanların sayısı hızla azalıyor.

Mektubun ölümü, küreselleşme dinamiklerinin yol açtığı hızlı değişim ve altüst oluş ortamında gündelik hayatımızı ve zihnimizi her geçen gün daha fazla kuşatan, insanca ve sahici alışkanlıklarımızdan bizleri her geçen gün uzaklaştıran dijital evrenin ortadan kaldırdığı geçmişten miras değerlerin ne ilki ne de sonuncusu olacaktır.

18.03.2020 12:48

Kamu yönetiminde değişim gereği geçmişten günümüze varlığını korumuştur. Türk kamu yönetimi sisteminin gelişmesi irdelendiğinde, Cumhuriyet'in kuruluşundan beri, belki her 10 yılda bir yeniden yapılanma dalgasının gündeme geldiği görülür.

Bu dalgalar, aslında önemli ölçüde bulundukları dönemlerin siyasal felsefesini, yapısını ve yönetim anlayışını yansıtır. 

Bazen MEHTAP Raporu ve KAYA Raporu gibi genel ölçekte ve kapsamlı düzenlemelerle; bazen de mevzuat kurallarının sadeleştirilmesi, bürokratik işlemlerin azaltılması gibi sınırlı işlevlerle kendilerini gösteren yeniden yapılanma ve reform çabaları, AB sürecinde bulunduğumuz son yıllarda yeni boyutlar kazanarak gündemdeki önem ve ağırlıklarını sürdürüyor.

90'lara dek kamu yönetiminde benimsenen yeniden düzenleme yaklaşımı, yüzeysel bir nitelik taşımakta; sistemin temel kurgusu ve mantığını sorgulamadan belirli değişimlerin yapılmasını öngörmektedir.

Bu kapsamda sorunların çözümünde kırtasiyeciliğin azaltılması, bazı formalitelerin ortadan kaldırılması gibi kısmi iyileştirmelerle yaşanan sıkıntılara çözüm bulunulacağı sanılmıştır. 

50'lerde demokratikleşme yönünde atılan adımlarla başlayan, 80'lerde Özal'ın ekonomik liberalizasyon ve dışa açılma politikalarıyla kendisini gösteren bu reform hareketleri, kamu hizmetleri alanında zamanla daha açık biçimde hissedilmeye başlanan değişim gereklerinin karşılanması arayışlarına dayanır.

Özal'lı yıllarsa, kamu yönetiminin dış gelişmelere ve yeniliklere karşı kapalılık biçiminde ifade edilebilecek olan geleneksel tutumunda bir kırılma dönemini ifade eder.

Dış ticaretin engellerinin ortadan kaldırılması, girişim özgürlüğünün geliştirilmesi, para ve ekonomi politikalarında daha liberal çözümlerin araştırılması ve ortaya konulması yönündeki uygulamalarla kendisini gösteren; günümüzde ise kamu yönetiminde reform, devletin küçültülmesi, kaynakların etkili kullanımı gibi değişim programlarının özünü oluşturan faaliyetlerin temeli o dönemde atılmıştır.

Dış dinamiklar

Bu süreçte dış dinamiklerin hayli belirleyici bir rolü olmuştur. 80'lerde ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerde kamu yönetiminin daha etkili ve verimli bir mekanizmaya dönüşmesi için devletin küçültülmesi, kamu organizasyonlarının özelleştirilmesi yönünde yaygınlaştırılan çalışmalar, Türk kamu yönetiminin küresel gelişmelere ayak uydurma çabası içine girmesini sağlayarak, yeniden yapılanma arayışlarına hız kazandırmıştır.

Dünya ölçeğinde, 80'lere kadar nispeten yavaş seyreden kamu yönetiminde değişim süreci, 90'larda çok geniş alanlara yayılan küreselleşme dalgasının bir işlevi ya da yansıması haline dönüşmüştür. 

Kamu yönetimi ile çevre sistemler arasındaki ilişki: Kamu yönetimi sistemi, birbirleriyle iç bağımlılık ilişkisi içindeki bir dizi alt sistemi bünyesinde barındıran, kapsayıcı ve karmaşık bir sosyal bütünlüğün parçası olarak dikkat çeker.

Tüm sistemleri kuşatan toplumsal sistemin bu bütünsel yapısı içinde meydana gelen herhangi bir değişim; siyaset anlayışını, siyasal yapı ve mekanizmaları, kültürel yapı ve ilişkileri, hukuk düzenini ve kamu yönetimi sistemini de etkilemektedir. 

Genel yapısı itibarıyla, halen gerçekleştirilmeye çalışılmakla birlikte ülke gündemindeki sıcaklığını giderek kaybetmeye başlayan kamu yönetimi reformu, neredeyse yalnızca merkezi yönetimin merkezde ve taşrada uygulayıcı mekanizmasını oluşturan 'yürütme' organı üzerinde odaklanmış bir uygulama özelliği taşıyor.

Kamu yönetimi sistemi çevresiyle ve kendisini kuşatan diğer toplumsal sistemlerle bir bütünlük arz ettiği halde; kamu yönetiminde yeniden yapılanmanın, sadece dar amaçlı olarak kamu yönetimi mekanizmasını oluşturan yürütme organının, daha değişik bir ifade ile yalnızca 'yönetim cihazı'nın düzenlenmesiyle gerçekleştirilmesi beklenmemelidir.

Reform sürecinde bürokratik mekanizmanın yetersizliği, sivil toplumun Ve temsili kurumların önemi: Sivil gelişme dinamiklerinin belirleyici olduğu ve demokratik gereklerin dikkate alındığı toplumlarda, ihtiyaçların siyasal mekanizmaların etkisiyle aşağıdan yukarı ve çevreden merkeze doğru gelişen süreçlerle gündeme getirilmesi söz konusudur.

Ancak Türkiye gibi merkeziyetçiliğin ve katı hiyerarşik yönetim sisteminin hâkim olduğu toplumlarda, bürokratik yapının sivil ve çevresel etkilerin halkın görüşlerini merkeze iletmelerinde engelleyici bir mekanizma oluşturduğu dikkati çekmektedir.

Siyasal hayatta karar alma süreçlerinin açık ve öngörülebilir olmasını, sivil toplumun siyasal süreçlere aktif bir biçimde katılmasını, siyasal sistemin hukukun üstünlüğü ilkesine dayanmasını ifade eden yönetişim; devletin bilgi çağında varlığını yönetsel düzeyde devam ettirebilmesinin ve kamu yönetiminin çevresindeki gelişmelere ayak uydurabilmesinin etkili bir aracı olarak nitelendirilmektedir.

Tanzimat'tan günümüze

Türkiye'de ülkenin temel sorunlarının çözümünde siyasal partilerin dışında, halkın sesini ve önceliklerini siyasal alana taşıyabilecek temsili nitelikte ara kurumlar pek bulunmamaktadır. Siyasal partiler ise, çoğulcu-demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez unsurları olsalar da, ülkenin örgütlenme yapısının tipik karakterini yansıtan merkeziyetçi, bürokratik ve hiyerarşik anlayışın dışında kalamadıklarından, yönetişim sürecinin tamamlayıcısı misyonunu üstlenememektedirler.

Yönetim geleneğimizi oluşturan Tanzimat'tan günümüze kadar gelen anlayış çerçevesinde, sorunların çözümünün kanunlar ve bürokratik mekanizmalar eliyle sağlanması eğilimi de bu anlayışı yansıtır. 

Bu bağlamda, çoğulcu ve demokratik bir toplumda siyasal mekanizmaların sivil katılıma açık olması ve sivil toplumla birlikte hareket ederek sorunlarını aşma yönünde çaba göstermesi beklenmektedir. Bizde de aslında siyasal demokratikleşme açısından hedef bu; ama, Türkiye'de canlı ve etkili bir sivil toplum alanının bulunmayışı, sivil toplum organizasyonlarının son derece güdük ve bürokratik yapıların uzantısı olmaktan öteye bir işlev taşımamaları, reform sürecinde yönetişimin gerçekleşme şansını son derece azaltmaktadır. 

Toplumsal ve ekonomik aktörler

Reform projelerinin gerek şekillendirilmesinde, gerek uygulanmasında; kamu kesiminden gelen aktörlerin dışında, toplumsal ve ekonomik alanlarda ciddi vizyon sahibi, girişimci unsurların etkin liderliklerine de ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu tür önemli katkı sağlayabilecek kişi ve çevrelerin sadece arama konferanslarıyla fikirlerinin alınması yönünde değil; bizzat sistemin içine çekilerek kendileriyle birlikte çalışılabilecek bir model oluşturulması önem taşımaktadır.

Türk kamu yönetiminde aktüalitesini sürdüren reform süreci, devletin yeniden tanımlanması ve görevlerinin belirlenmesinin yanında; esas olarak merkeziyetçi-bürokratik yapıdan uzaklaşmayı öngörmektedir. 

Reform programının odağını oluşturan temel düşünce çerçevesinde merkezi yönetimin görevlerinin sayılması, kalan görevlerin yerel yönetimlere devredilmesi, anahtar niteliğinde, ciddi ve stratejik bir adım.

Ancak, devletin esas görevi olmayan şeyleri üstlenmekten vazgeçmesi, tek başına kamu yönetimi cihazının etkili ve verimli çalışan bir mekanizma haline gelmesini sağlayamaz. Devletin yeni tanımının yapılması, başlıca rollerinin ve sınırlarının belirlenmesinden başka; oluşan yeni yönetim örgütünün merkeziyetçi ve hantal bürokratik yapıdan uzaklaşması; buna karşılık yerinden yönetime dayalı, esnek ve etkili bir yapıya dönüşmesini sağlayacak temel araç ve mekanizmalara yer verilmesi kaçınılmaz.

Mevcut sistemin çok kademeli hiyerarşik yapısı, emir-komuta düzeni, merkezi kontrol ve denetim, yukardan aşağıya tek yönlü iletişim gibi bürokratik yapıya has özellikler yeni yönetim anlayışının önünde engel. 

Stratejik plan boyutu ve reformun uygulanmasında merkezi koordinasyon: Kamu yönetimi reformunun gerek fikri altyapısını ortaya koyan metinlerde, gerek yasalaşma şansı bulamayan 'kamu yönetimi temel kanunu tasarısı'nda stratejik plan kavramına özel bir ağırlık verildiği ve bununla ilgili uygulamaların gerekliliği üzerinde önemle durulduğu görülmektedir.

Bu, yerinde ve etkili bir kararlılık ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Ancak, stratejik planlamadan yalnızca kavramsal boyutta söz edilmesi yeterli olmayıp; söz konusu kararlılığın bir plan formatına dönüştürülmesi ve bunun gerektirdiği uygulanabilir teknik mekanizmanın üretilmesi kaçınılmaz gözükmektedir. 

Stratejik planın dayanacağı temel hareket noktaları belli olduğuna göre, öncelikle planın belirli bir sistematiğe kavuşmasına ve sonraki aşamada somut ihtiyaçları karşılayabilecek aksiyon adımlarına ihtiyaç vardır.

Stratejik karar ve denetim süreçleri oluşturulurken; nerede ne olup bittiğini görüp izleyen ve elde ettiği verileri bir noktada toplayıp geri bildirimini de alarak sistematik ve çok yönlü veri akışına dönüştüren sağlıklı bir iletişim sisteminin birlikte düşünülmesi önem taşır.

Tam olarak tanımlanmamış, somut ve sürekli bir organizasyona dönüşmemiş de olsa; Başbakanlık bünyesinde kurumları bilgilendirmeye, yönlendirmeye ve uygulamanın koordinasyonunu sağlamaya yönelik bir yapı oluşturma gayreti de bu amacı taşımaktadır.

Merkezde oluşturulması düşünülen bu tür bir yönlendirme gücünün; belirleyici, inisiyatifleri kısıtlayıcı ve empoze edici bir otorite haline dönüşmesi riski gözden uzak tutulamaz.

Önemli olan, değişimi yönetecek organizasyonun, uygulayıcı birimlerin doğal dinamikleri, yapıları ve işlevleriyle uyum içinde oluşturulması ve sürdürülmesidir.

Aksi takdirde, örgütlerin üzerinde, tepeden inme, tek yanlı ve kurgulayıcı etkilere yol açan bir iradenin, reformun uygulama sürecini aksatması ve amaçlarından uzaklaştırması söz konusu olabilir

Sonuç

Kamu yönetiminde geçmişteki düzenleyici ve iyileştirici çabalar; yüzeysel nitelikte kalmaları, sorunlara parçalı olarak yaklaşmaları ve yer yer yanlış teşhislere dayanmaları nedeniyle amaçladıkları gibi değiştirici ve düzeltici sonuçlar getiremedi.

Ancak, küresel gelişmelerin etkisiyle Türkiye'nin gündemine giren ve 21. yüzyılın başında hız kazanan değişim çabaları, kültürel zeminde ve kavramsal düzeyde de olsa temel anlayışlarda ciddi ilerlemeler sağlamıştır.

Bu bakımdan, günümüzde sürdürülmekte olan yeniden yapılanma hareketi her şeyden önce dayandığı, çıkış noktaları ve ortaya koyduğu çözüm yollarıyla olumlu sonuçlar getirmeye aday gözükmektedir.

Kamu yönetimi reformlarıyla toplumsal ve siyasal hayatın düzenlenmesinde çok büyük ve iddialı amaçlar taşınabilir ve sonuçta bütünsel bir değişim hedeflenebilir.

Radikal bir zihniyet değişimini amaçlayan iddialı bir reformun kısa vadede öngördüğü hedeflere ulaşma şansı çok azdır.

Doğru, tutarlı ve uygulanabilir olma iddiasındaki bir kamu yönetimi reformunun öncelikle kendi alanını düzenlemesi ve kendi başına başarabileceği işlere yönelik hedefler koyması gerekmektedir. 

Siyasal hayatta ve yönetim ilişkileri alanında, yerleşik kültürel anlayışların ve davranış kalıplarının kısa vadede hukuki düzenlemelerle ve bunların getirdiği müeyyidelerin baskısıyla değiştirilebilmesi mümkün değildir.

Özellikle toplumsal ve siyasal alanlardaki yeniden yapılanma ve dönüşüm çabalarının veya kampanyalarının zihni bir kabul zeminine, bir olgunluk zeminine ihtiyacı vardır. Bunu, yeniden yapılanmanın gerçekleştirilmesinde uygun bir 'zihniyet atmosferi'nin oluşturulması şeklinde ifade edebiliriz.

Söz konusu zeminin oluşmasında, halkın geniş tabanlı desteğinin yanında, bu desteği siyasal süreçlere taşıyacak ara kademelerin ve sivil organizasyonların rolü de ağırlık taşımaktadır.

Bütün bunların yanında, sorunlara köklü ve kalıcı çözümler getirilebilmesi için, yaşanmakta olan kamu yönetimi sisteminin örgütlenme yapısı ve işlevleri dışında diğer toplumsal alanlarda da genel bir düzenlemeye her zaman ihtiyaç bulunduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir.

14.03.2020 09:48

Siyasi yapılar ve yargı sistemlerinin hakimiyet bölgeleri arasındaki coğrafi ayırımları ifade eden sınır olgusunun doğuşu kabaca dünya üzerinde otorite ve egemenlik alanlarının şekillenmeye başladığı tarihteki ilk krallıklara ve imparatorluklara kadar gidiyor.

Ancak günümüzdeki anlamı ve işlevleriyle sınır kavramının doğuşu modern devletlerin ortaya çıkışıyla başlar. Ulusçuluk akımlarının güçlenmesi ve 20'nci Yüzyıl'ın dünya siyasi haritasının şekillenmeye başlamasıyla birlikte kendini tahkim eden modern devlet için sınır, zaman içinde yurttaşları bir arada tutan, ideolojik, idari ve yargısal egemenliği pekiştiren önemli bir koruma ve kontrol aracı, gümrük ve ihracat vergileri yoluyla kazanç sağlayan önemli bir gelir kapısı haline dönüşmüş bulunuyor.

Sınırların önem ve nitelikleri türlerine, fiziki özelliklerine, bulundukları coğrafyanın stratejik konumuna ve birbirlerini ayırdıkları ülkeler arasındaki tarihi, siyasi, askeri ve ekonomik ilişki düzenine göre değişiyor.

Doğal ve coğrafi konumları gereği çevreleri denizle ya da kendileriyle uyumlu ilişkileri olan istikrarlı rejimlerle kuşatılmış ülkeler kayda değer sınır sorunları yaşamıyorlar.

İngiltere ve Kanada ile olan ilişkileri açısından ABD bu gruba örnek olarak gösterilebilir. Buna karşılık Türkiye gibi tarihten gelen uzun siyasi çatışma ve istikrarsızlık geçmişine sahip komşularla çevrili olan ülkeler için sınır sorunları iç ve dış güvenliklerini ve toplum düzenlerini sürekli tehdit eden bir ağırlığa sahip olabiliyor.

KÜRESELLEŞMENIN SINIRLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Ulaşımın yaygınlaştığı, rekabetin küreselleştiği, bilginin, işgücünün ve finans hareketlerinin tüm dünyada serbest dolaşım imkanına kavuştuğu bugünün yoğun ilişki ortamında, sınırların ülkelerin tek yanlı iradeleri ve kontrol mekanizmalarıyla mutlak bir denetim altına alınmasına, iletişim ve etkileşime bütünüyle kapatılmasına imkan kalmamıştır.

Bu bağlamda küreselleşme sürecinde sınır yönetimine ilişkin politika ve uygulamaların ülkelerin mutlak ve tek yanlı iradeleriyle değil, uluslararası işbirliği ve güven ortamının tesis edilmesine yönelik genel kabul gören ilke ve normlara göre belirlenmesi gereği ortaya çıkmıştır.

Özetle sınırların ülkeler arasında “engel” olma işlevi ortadan kalkmaya başlamış, ülkeler arasında ilişki ve alışverişi sağlamada “köprü olma işlevi ön plana çıkmıştır.

Ulaşım ve erişim altyapısı üzerinden fiziki ve dijital ağlarla elektronik olarak bütünleşmiş günümüz dünyasında, bir ülkenin sınır yönetim sistemindeki bir zafiyetin ortaya çıkaracağı olumsuz sonuçların sadece o ülke ile sınırlı kalmayıp dünyadaki tüm ülkeleri belli derecelerde etkileyebilme potansiyeli yaşanan pek çok olayla ortaya çıkmış bulunuyor.

Bu açıdan bakıldığında, birbirleriyle kara, hava, deniz yollarıyla ya da link hatlarıyla bağlı olan ülkelerden herhangi birinin sınırının sadece kendi topraklarının değil, nihayet diğer ülkelerin de de sınırı olduğu gerçeği kabul edilmeye başlanmıştır.

Bu bağlamda “bir zincirin gücünün en zayıf halkası kadar olduğu” yönündeki evrensel ilkenin dünya ülkeleri arasında sınır ilişkileri bağlamında da geçerlilik taşıdığı ortaya çıkmaktadır.

Terör ve organize suç örgütlerinin sınır aşan tehdit ve eylemleri, kitlesel göç hareketleri, siyasal şiddetten ve ideolojik ayırımcılıktan kaçan sığınmacılar, Türkiye ile ilgili olarak da görülebileceği gibi ulusal siyasi otoritelerin kontrol gücünü ayrıca kısıtlayan diğer başlıca faktörler arasındadır.

Yeni sınır güvenliği kavramı, ulusal güvenliği sağlama çabası ile küresel bütünleşme ve uluslararası ticaretin zorunlu kıldığı ilişki ve etkileşim gerekleri arasında bir denge durumunu anlatır. Sıkı güvenlik, kontrol ve geçiş kısıtlamaları ticari ilişkileri engeller; buna karşılık güvenlik önlemlerinin zayıflatıldığı kontrolsüz bir ticari ilişki ve geçiş düzeni güvenliği tehlikeye düşürür.

Bu bağlamda devletler sınırlarda ülkelerinin güvenliğini sağlamaya yönelik kontrol ve kısıtlamalar getirmekle insan, para ve mal hareketlerinin geçişini sağlamak arasında bir denge kurmak zorundadırlar.

İçinde bulunduğu zorlu coğrafya ve dış siyasi istikrarsızlığın getirdiği şartlar, Türkiye'nin bir taraftan ulusal güvenlik, antiterörizm, suçları önleme ve kamu sağlığı gereklerini yerine getirirken diğer taraftan bu dengeyi sağlamasını hayli güçleştirmektedir.

Küreselleşen dünyada bir ülkenin sınır güvenliği önlemlerini ihmal etmesi bu alanda diğer ülkelerin sorumluluğunu ve yükünü de kaçınılmaz olarak arttıran bir neden haline dönüşüyor.

Türkiye ve dünya ülkeleri açısından bu evrensel değişimi ve gerçekliği çok açık bir biçimde görebiliyoruz.

Uluslararası terörizmin aynı anda dünyanın farklı köşelerindeki ülkelerin kamu düzenlerini bozabilme gücüne sahip olduğu; salgın hastalıkların ulaşım, ticaret ve insan hareketliliği yoluyla çok kısa bir sürede dünyanın her tarafına yayılabilme potansiyeli taşıdığı yakın dönemde yaşanan örneklerle bir çok defa gözler önüne serilmiştir.

11 Eylül benzeri terör saldırıları terör örgütlerinin eylem alanlarının tüm dünya coğrafyası olduğunu; kuş gribi, SARS, ebola gibi salgın hastalıklar ise virüslerin günümüzün küçülen dünyasında bir yerden bir yere yayılmada mesafe ve sınır tanımadıklarını gösteriyor.

Türkiye üzerinden gelen sığınmacı akınlarında olduğu gibi, Afganistan, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde yaşanan iç savaşlar, siyasi istikrarsızlıklar ve ekonomik zorlukların doğurduğu kitlesel göç hareketlerinin hedefleri yalnızca komşu ülkeleriyle sınırlı kalmayıp nihai olarak gelişmiş ülkelere doğru yönelebiliyor.

SINIR YÖNETİMİNDE KOORDİNASYON İHTİYACI

Küresel gelişmelerin sınır yönetimi alanında ortaya çıkardığı yeni ihtiyaçlar, artan hizmet çeşitliliği ve uluslararası terör riski, bilgi ve iletişim teknolojilerinin sunduğu sistem ve araçların kullanımı yoluyla bir çok yeniliğin uygulama alanına konulmasını da beraberinde getirmiştir.

Bunlar, bilgi toplama ve paylaşımı, bilginin doğrulanması ve tanımlanması, sınırların yeni tekniklerle fiziki olarak gözetimini sağlayacak sistemlerin devreye sokulması ve bunlarla ilgili kurumlar ve uluslararası işbirliği ve ortak faaliyet modelleridir.

Küresel değişim dinamiklerinin sınır ilişkileri alanında ülkelerin karşısına çıkardığı karmaşık ve farklılaşmış hizmet ihtiyaçları ve bunlardan doğan çok boyutlu riskler, devletlerin görev sorumluluğunu ve hizmet yükünü arttırırken yeni sınır güvenliği sisteminin örgütlenme ve işleyişinde bütünleşme ve koordinasyon işlevini de ön plana çıkarmış bulunuyor.

Bu alanlarda uygulamaya konulan ve zaman içinde gelişen uygulama modelleri, dünyanın değişik bölgelerine göre farklılaşmakla birlikte ortaya çıkan ihtiyaçları karşılayacak ve birbirini tamamlayacak şekilde iki temel yönetim sistemini, “bütünleşik sınır yönetim sistemi”(integrated border management) ve “koordine edilmiş sınır yönetim sistemi”ni (coordinated border management) gündeme getirmiştir.

Bütünleşik sınır yönetim sistemi, münhasıran Avrupa Birliği'nin bütünleşme süreci sonucunda ortaya çıkan siyasi yapıyla ilgili bir model.

Özetle, topluluğa üye ülkelerin oluşturdukları coğrafi birliktelik alanı içinde kalan sınırların eski işlevlerini kaybederek Schengen düzeni içinde dahili sınırlara dönüşmesini; topluluğu kuşatan dış sınırlarda ise sınır hizmetlerinin ortak bir strateji çerçevesinde belirlenen ilke ve standartlara uygun olarak tüm üye ülkelerin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde, bütüncül bir anlayışla ve işbirliği altında yürütülmesini ifade ediyor.

Türkiye, AB'ye üyelik süreci çerçevesinde bütünleşik sınır yönetimi sistemine geçiş çalışmalarını başlatmış olsa da, 2006 yılında bu doğrultuda attığı adımlar kayda değer bir ilerleme göstermemiş olup henüz başlangıç aşamasında bulunuyor.

Tüm dünyada yaygınlaşan “koordine edilmiş sınır yönetim sistemi” ise insan, para, mal ve hizmetlerin ülkeler arasında serbest dolaşımının sağlanması amacını gerçekleştirmek üzere iki temel ilkenin hayata geçirilmesi esasına dayanıyor: Bunların ilki, sınırda görev yapan ayrı birimler arasında (kurumlararası koordinasyon); ikincisi ise ilgili ülkeler ve komşu ülkeler arasında (uluslararası koordinasyon) işbirliği ve koordinasyon sağlanarak bilgi paylaşımı yoluyla prosedür tekrarlarına ve gereksiz işlemlere girilmesinin önlenmesidir.

Şüphesiz öncelikle ülkelerin idari sistemlerinin, kurumsal kapasitelerinin ve teknik altyapılarının gelişmişliğine bağlı olan ve dünyada başarılı örnekleri bulunan bu sistemin hayata geçirilmesinde de Türkiye'nin henüz alacağı çok büyük bir mesafe bulunmaktadır.

11.03.2020 13:02

Sivil toplumun işlevi ve sivil toplum kuruluşlarının rolü; Türkiye'nin gündemine damgasını vuran son gelişmelerle birlikte birdenbire kamuoyunun ilgi odağı haline geldi.

Toplumun geleceğiyle ilgili konuların bir anda gündelik kısır çekişmelerin gölgesinde kalabildiği ülkemizde, temel toplumsal ve siyasal sorunların popüler siyasetin kaygılarından uzak, stratejik bir yaklaşımla ele alınabilmesi ve uzun vadeli çözüm arayışlarına konu olabilmesi bakımından; siyasal sistemin yapı ve işleyişinin anlaşılmasında önemli bir çözümleme aracı olan "sivil toplum" kavramının ve bu kavram çevresindeki ilişkilerin açıklığa kavuşturulması önem taşıyor.

TOBB, TZOB, TESK, TİSK, Türk-İş, Hak-İş, Kamu-Sen gibi meslek örgütü ve sendikaların oluşturdukları platform; başka kritik dönemlerde olduğu gibi, son günlerde de anamuhalefet partisi, yüksek yargı organları ve hükümet arasında anayasa değişikliği ve parti kapatma davası nedeniyle yaşanan çekişme ve gerilim üzerine sağduyu çağrısında bulunarak yaşanan siyasi süreçte aktif bir rol üstlenme yoluna gitti.

Sahip oldukları temsil tabanının genişliğine bakılarak toplumun % 80'inin görüşlerini yansıttıkları teziyle gündeme gelen bu kuruluşların yaptıkları "ılımlılık" çağrısının içeriği ve muhatabı konusunda süregelen tartışmalar ve bu çerçevede yürütülen spekülasyonlar, dar anlamda siyasi polemik konusu olmaktan öteye gidemiyor.

Ancak, yaşanan gelişmeler; bütün bunların ötesinde, sivil toplum kuruluşu, demokratik temsil, siyasal katılım, sivil toplum-devlet ilişkisi gibi siyaset teorisine ve siyasal yapı ve mekanizmaların pratikteki işleyişine ilişkin temel sorun alanlarını su yüzüne çıkarabilecek önemli ipuçlarını bünyesinde barındırıyor.

Siyaset literatürünün temel bir kavramı ve demokratik toplumlarda siyasal ve toplumsal gelişimin başlıca dinamik güçlerinden biri olarak Batı dünyasında uzunca bir süredir var olan sivil toplum; ister mutlak monarşilerde ister 20'inci yüzyılın kapitalist sosyalist ya da gecikmiş totaliter siyasal rejimlerinde; merkezi otoriter gücün baskı ve kontrolünden kaçmayı başararak kendi başına özerk (otonom) bir sürecin doğmasını ve bu yolla devletin dışında ve devlete rağmen var olabilen bir yapının şekillenmesini sağlayan güç olarak tanımlanıyor.

Sivil toplum kavramının her durumda devletin dışında kalan ve devlete karşı bir var oluşu ifade eden temel özelliğinden hareket edildiğinde; sivil toplum kuruluşlarının olmazsa olmaz üç temel şartı belirgin bir biçimde öne çıkıyor: Devletten bağımsız olmaları, gönüllülük esasına göre örgütlenmeleri ve toplum yararına hareket etmeleri gereği. 20'inci yüzyılın sonunda küreselleşmenin etkisiyle ulusal sınırların aşınması, sosyalist blokun çökmesi, sosyal demokrasinin zayıflaması ve liberalizmin yükselişiyle birlikte bir taraftan sivil toplum kavramı yeni bir anlam ve önem kazanırken; diğer taraftan sivil toplum kuruluşlarının yapı ve işleyişleri ve devletle ilişkilerinde siyasal katılımın ve çoğulculuğun artırılması yönünde yeni gelişmeler ortaya çıkıyor.

Türkiye'nin sivil toplum profili

Türkiye'de sivil toplum kuruluşları, çok sesliliği ve farklı eğilimleri temsil etmeleri nedeniyle siyasal katılımı artıran ve bu yolla toplumsal bütünleşmeye ve demokratikleşmeye katkı sağlayan örgütler olarak değil aksine geliştirdikleri farklı yaklaşım ve söylemler nedeniyle toplumun organik bütünlüğünü bozan ve dolayısıyla devletin varlığını ve birliğini tehlikeye düşürebilecek kuruluşlar olarak algılandı.

Her on yılda bir darbelerle kesintiye uğrayan arızalı bir toplumsal ve siyasal süreçte, sivil topluma karşı neden böyle güvensiz ve şüpheci olarak yaklaşıldığını anlamak ise zor değil. Türkiye'de toplumsal ve siyasal sistemin bu tür bir gelişme sürecine dayanması nedeniyle sivil toplum-devlet ilişkisinin niteliği; birine rağmen diğerinin gelişerek var olabildiği ve kendini ifade edebildiği bir yapıya işaret etmiyor.

Böyle bir sistemde devlet; toplumun sivil dinamiklerinin ve katılım mekanizmalarının da yer aldığı siyasal bir rekabet ortamında tabandan aldığı güç ve yetkilerle şekillenen bir yapı değil; verili bir kategori olarak geçmişten bu yana varlığını sürdüren, mutlak güç sahibi, insanlara hayat hakkı bahşeden, hatta gerek duyulduğunda sivil toplumu bile var eden ve denetleyen bir güç olarak karşımızda duruyor.

Bütün bunlar bir yana; evrensel geçerliliğe ve yaygınlığa sahip kavram ile kurumların kendine özgü bir mantıkla çarpıtıldığı ve özünden koparıldığı ülkemizde, sivil toplum kuruluşu kavramı da esas tanımından uzaklaştırılmış ve işlevsizleştirilmiş olarak farklı bir anlam ve içerikle karşımıza çıkıyor. İçişleri Bakanlığı'nın verilerine göre, halen Türkiye'de 78.000 dernek faaliyet gösteriyor.

Ülke nüfusuna oranlandığında yaklaşık 900 kişiye bir dernek düşüyor. Birden fazla üyeliği olan bireyleri de içine alacak şekilde, tüm derneklerin toplam üye sayısı ise 7,5 milyon civarında. Bu da nüfusun yaklaşık % 10'luk bir bölümünün dernek üyeliği yoluyla örgütlü faaliyetlere ve dolayısıyla sivil topluma katıldığını ifade ediyor.

Gelişmiş Batı toplumlarıyla karşılaştırıldığında bu oranlar son derece yetersiz. Örneğin; nüfusu 5,5 milyon olan Danimarka'da derneklerin toplam üye sayısı 18 milyon. Türkiye'de 10 kişi ortalama bir dernek üyeliği elde ederken, bir Danimarka vatandaşının ortalama 3 derneğe üye olduğu dikkati çekiyor. Bu durumda basit bir karşılaştırma yapılacak olursa, bir AB ülkesi olan Danimarka'daki örgütlülük düzeyinin Türkiye'den onlarca kat fazla olduğu söylenebilir.

Dernekler, vakıflar, düşünce toplulukları gibi gönüllülük esasına göre örgütlenen kuruluşların, devlet dışı alanlardaki varlıklarının ve etkinliklerinin son derece yetersiz oluşu, Türkiye'de gerçek anlamda bir sivil toplumun bulunmadığı konusundaki yargıları güçlendiriyor. Sivil toplumdan ve sivil toplum kuruluşlarından söz edildiğinde, akla dernek ve vakıflardan çok yukarıda adları yer alan meslek kuruluşlarının ve sendikaların gelmesi, sivil toplumun niteliğine ilişkin kavramsal düzeydeki esaslı yanılgının yol açtığı çarpık gerçeği işaret ediyor.

Kavramsal özü ve pratik işleviyle Batılı anlam ve içerikte bir sivil toplumun neredeyse hiçbir zaman var olmadığı gerçeğinden hareket edildiğinde; Türkiye'de gündelik siyasal ve toplumsal hayatta kapsamlı bir biçimde kök salmış, hemen her gün temel siyasi olaylara ve gelişmelere yön veren ve gündemin şekillenmesini sağlayan meslek kuruluşlarını ve sendikaları nereye yerleştirmek gerekiyor?

Meslek kuruluşları; örgüt yapıları ve işleyişleri itibarıyla gerçek anlamda sivil toplum kuruluşu sayılmıyorlar. Türkiye'nin yönetim sistemi içinde yer aldıkları statü, "kamu kurumu niteliğinde meslek örgütü" olarak tanımlanıyor.

Bu bağlamda, her biri ayrı bir kanunla kurulan TOBB, TZOB gibi meslek kuruluşları, üyelerinin ortak meslekî çıkarlarını korumak üzere örgütleniyorlar.

Her şeyden önce, kendi ilgi alanlarında faaliyet göstermek isteyen girişimcilerin bu kuruluşlara üyelikleri kanunla zorunlu hale getirildiğinden, sivil toplum kuruluşlarının vazgeçilmez gereklerinden biri olan "gönüllü üyelik" esasına uymuyorlar.

Her ne kadar karar organları seçimle iş başına gelse de; yasa ile kurulmuş olmaları ve zorunlu üyelik statüsü, bu tür meslek kuruluşlarının sivil toplum örgütü tanımının kapsamına girmelerini engelliyor.

Avrupa Birliği de bu nedenle meslek örgütlerini sivil toplum kuruluşu kapsamının dışında tutuyor. Belki, sahip oldukları temel özellikleri ve işlevleri dikkate alındığında kendilerine "baskı" ya da "çıkar grubu" denilmesi daha doğru olabilir.

Devletin organik yapısının ve hiyerarşik çatısının dışında kalmaları, biçimsel bir görünümden ibaret. Bu durumda, sözü edilen kuruluşlar, örgütsel bir yapı olan devlet aygıtının ve işlevsel bir mekanizma olan yasama, yürütme ve yargı gibi başlıca devlet erklerinin işleyiş düzeni dışında kalsalar da; devleti pratikte var eden merkeziyetçi ve zorlamaya dayalı buyurgan iradenin en hafif deyimiyle otorite ve kontrolü atında bulundukları konusunda hiçbir şüphe yok.

Diğer bir bakış açısıyla, devlet iradesi ve kamu örgütlenmesinin neredeyse doğrudan bir uzantısı oldukları da söylenebilir. Günümüzde sendikaların sivil toplum örgütü olma nitelikleri de tartışmalı.

Küreselleşme ile birlikte, işgücünün tanımı ve kompozisyonu, işçi-işveren ilişkilerinin kapsamı ve niteliği, emek, istihdam ve üretim alanlarındaki yaklaşım ve anlayışların hızlı ve köklü bir değişime uğraması sonucunda; sanayi dönemine özgü sendikacılık sisteminin de temelden sarsıntıya uğradığı biliniyor.

İşgücünün türdeş olmayan bir nitelik kazanması, bilgi teknolojilerine dayalı üretim gereklerini karşılamak üzere uzmanlaşmış işgücüne olan ihtiyacın artması ve işletmelerin küresel rekabet şartlarına ve çok yönlü müşteri taleplerine uygun şekilde örgütlenme ve üretim anlayışlarını değiştirmeleriyle birlikte, sanayi döneminin "kitlesel üretim mantığı"na uygun "toplu pazarlık" ve "sendikacılık" düzeni de zayıflamış bulunuyor.

Şüphesiz tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de zayıflayan sendikalar; bu süreci aşmanın ve varlıklarını sürdürmenin yolunu, devletle bütünleşmeye ve kamu kesimine endeksli sendikacılığa bağlamış bulunuyorlar.

Yasayla temsil, sivil temsil anlamına gelir mi?

erek meslek örgütlerinin yasa gereği ve zorunlu üyelik statüsüyle ekonomik hayattaki irili ufaklı girişimci ve üretici aktörler adına hareket etmeleri; gerek sendikaların ağırlıklı oranda kamu kesimine dayalı ve devlete eklemlenmiş biçimde geniş bir istihdam tabanına dayanarak emeği ve işgücünü koruma çabasını sürdürmeleri, toplumun % 80'ini temsil ettikleri anlamına gelir mi? Şüphesiz, hayır! Bu kuruluşların, adına hareket ettikleri meslek tabanı ya da işgücü kesimiyle olan ilişkileri daha çok meslekî ve maddi çıkarlarını koruma düzeyiyle sınırlı kaldığından; bir bütün olarak temsil ettikleri kesimlerin toplumsal sorunlar ve genelde ülke siyasetiyle ilgili farklı istek ve beklentilerini karşılayabilmeleri ile doğal olarak sahip oldukları çok sesliliği yansıtabilmeleri söz konusu değil.

Türkiye'nin yaşadığı demokrasi deneyiminin oldukça yeni ve arızalı oluşu; sivil toplumun yeterince gelişememesine; sivil toplum kuruluşlarının hem sayıca az, hem de örgütsel ve işlevsel kapasiteleri itibarıyla güçsüz kalmalarına yol açmış bulunuyor.

Türkiye'nin sivil özgürlükler açısından karnesi pek parlak değil. Freedom House'un dünyada sivil hak ve özgürlüklerin durumuyla ilgili olarak her yıl yayınladığı; ülkeleri en fazla özgür olandan en az özgür olana doğru 1'den başlayarak 7'ye kadar derecelendirdiği sıralamada; Türkiye 2006 yılında 3.5 puanla ancak "kısmen özgür" ülkeler kategorisinde yer alabilmiş durumda.

Bu karşılaştırmada esas alınan, toplantı ve ifade özgürlüğü, eğitim ve dini özgürlüklerin kullanımı, örgütlenme düzeyi ve çoğulculuğun gelişimi gibi ölçütler, aynı zamanda sivil toplumun temel özelliklerini ortaya koyan can alıcı değerleri ifade ediyor.

Siyasal partiler dışında, Türk toplumunun sivil ve siyasal reflekslerini yansıtan, çeşitli konulardaki istek ve beklentilerini çoğulculuk ve çok seslilik zemininde dile getiren, yeterli demokratik örgütlerin var olup olmadığı sorusuna olumlu cevap vermek çok güç.

Karşılaştığı toplumsal ve siyasal sorunları, resmi ve biçimsel kamu örgütlenmesi ve işleyiş yapısı dışında; sivil inisiyatifle, sivil kuruluşlar ve mekanizmalar aracılığıyla ve sivil tartışma zemininde çözebilme becerisini gösteremeyen bir Türkiye'nin geleceği yakalama şansı ne yazık ki çok az.

06.03.2020 12:02

Değer-önem ilişkisi, insanların gündelik hayatlarında, iş ve yönetim ilişkilerinde tercih ve kararlarını belirlerken farkında olmasalar da temel hareket noktası olarak karşılarına çıkıyor.

"Değer" mi yoksa "önem" mi önde gelir? İki terim arasında ne gibi bir ilişki var? Türk toplumu daha çok hangisine ilgi gösteriyor?

Önem, bir nesneye, olguya ya da kişiye birileri ya da toplum tarafından atfedilen ağırlığı ve gösterilen ilgiyi anlatır. Değer ise, nesne, olgu veya kişinin zatından ve doğrudan doğruya sahip olduğu niteliklerden dolayı üstünlük taşıması ve özde takdir edilmeye layık olmasıdır.

Bir şey salt önemli olduğu için değerli olmaz; ama değerli olduğu için özünde önem taşır. Değerli olan her şey önemlidir, ama önemli olan her şey değerli değildir.

Değer aslidir, önem arızidir. Değer mutlaktır, önem izafidir. Değer kalıcıdır, önem geçicidir. Değer cevheridir, önem itibaridir. Değer hak edilir, önem atfedilir. Değer takdir edilir, önem fark edilir. Değeri takdir edebilmek olgunluk ve meziyet gerektirir, önem ise herkesçe anlaşılır.

Asli nitelik ve birikimleriyle değer taşıyan kişiler ya da varlıklar uzun süre değerlerini ve önemlerini korurlar. Bilinmemiş ya da takdir edilmemiş olmak değerli olanın değerini azaltmaz. Ancak atfedilen veya belli şartlara bağlı olarak kazanılan önem, şartlar ortadan kalktıktan sonra hızla kaybolur. Esas olan, önemin popüler bir ilgi ya da güç sahibi olmaktan değil, gerçekte var olan asli niteliklerden ve özdeki değerden kaynaklanmasıdır.

Önem-Değer ilişkisi ve insanlar:

Değer, insanların sahip oldukları bilgi birikimi, ehliyet veya liyakat gibi meziyetlerle; önem ise ellerindeki güç, para veya mevki gibi araçlarla ilgilidir.

Önemli olmak şöhret kazandırır, değerli olmak ise saygınlık. Önemli olanın şöhreti geniş bir kitlenin ilgisini çekerken değerli olanın taşıdığı saygınlık sınırlı bir çevreden gelir. Öneminden dolayı kendisine ilgi yönelen kişinin tanınırlığı arttıkça önemi de artar. Önemi arttıkça daha da tanınır. Ancak bunun bir sonu vardır. Kısa zamanda kazanılan populerlik yine kısa zamanda kaybedilir. Şöhretin zirvesine tırmananlara yönelik ilgi ortadan kalktığında düşüşleri de o derece hızlı olur. Önemli olan kişi her zaman önemini kaybetme korkusu taşır. Değerli olanın değerinin bilincinde olması kendisine özgüven sağlar, ayrıca değerini kaybetme korkusu yoktur.

Kişilerin gerek toplumsal statü ve rollerinden, gerek içinde bulundukları kurumsal ve hiyerarşik pozisyonlarından doğan güç her zaman hükmünü icra eder ve başkalarını etkilemelerini sağlar. Para, mevki, iktidar veya şöhretin kazandırdığı önem asla görmezden gelinemez. Maddi zenginlik ya da statü araçları insanları mıknatıs gibi kendine çeker. İnsanlar her zaman güçlü ve önemli kişilerin etkileşim ağı içinde yer almak ve onlarla ilişki kurmak isterler. Böyle bir yapı içinde yer tutmak güçten pay almanın ve amaçlarını gerçekleştirmenin yoludur.

Etkili insanlarda önem ve değer birikiminin bir arada bulunması beklenir ve genelde iki özelliği de taşıdıkları varsayılır. Ancak güçlü ve önemli olmak aynı zamanda birikimli, ehliyetli ve liyakatli olmak demek değildir. Önem sıralamasının üst basamaklarında yer alabilmenin pratikte nitelik sahibi olmaktan ve değer birikiminden çok, güç yapısı içinde uygun pozisyon almaktan ve ilişki yönetiminde sağlanan başarıdan geçtiğini görüyoruz.

Para kağıttan ibarettir, ama önemlidir. Güç ve nüfuz kazandırır. Değeri geçici ve itibaridir. Sınırsız enflasyonda soba tutuşturmaya yarar. Altın ise özde değerlidir ve değeri kalıcıdır. Önemleri güç ve şöhretten doğan insanlarla değerleri sahip oldukları nitelik ve birikimden kaynaklanan insanlar arasındaki fark da böyledir.

Değer "asıl"dır. Kökü derinlerdedir ve etkisi geleceğe uzanır. Beslendiği toprak münbit olduğu sürece meyve verir. Piyasada pazarlanan ise ağacın meyveleridir. Ağaç uzun süre yaşar, meyveleri ise bir anda tüketilir. Ancak insanlar genelde ağaçtan çok onun yetiştirdiği meyveye önem verirler.

Toplumsal durum ve Türk toplumunun bakışı:

Toplumları "önemi önceleyen toplumlar" ve "değeri önceleyen toplumlar" olarak ikiye ayırabiliriz. Elbette bunlardan hangisinin daha çok ağırlık taşıyacağı ortak kültürlerine ve gelişmişlik düzeylerine göre şekillenir. Önemi önceleyenler, şan, şöhret, para, servet gibi geçici itibar ve maddi zenginlik araçları peşinde koşarlar. Değeri öne alanlar ise, saygınlık, erdem, bilgi, kültürel gelişme ve bilimsel ilerlemeye daha çok ağırlık verirler.

Önem araçları hayatı tümüyle kuşatsa da uygarlıklar, yapılar ve sistemler gelip geçici unsurlar üzerinde değil, değer üzerinde kurulur. Asıl önemli nokta, toplumların gelişme ve kalkınma dinamiklerinin temelinde değer mekanizmalarının mı, yoksa önem skalasında yer alan unsurların mı ağırlık taşıdığıdır.

Değer esaslı hareket etmek; değer üretim süreçlerine odaklanmayı, değer araçlarının keşfedilmesini, analiz edilmesini, işlenmesini, bir sistem içinde geliştirilmesini ve daha üst bir değer bütününün oluşturulmasında bir girdi olarak kullanılmasını gerektirir. Bunun için de bir üst akıl düzeyine erişmek, uzun vadeli öngörü sahibi olmak, tutarlı stratejiler geliştirmek, gerçekleştirilebilir hedefler koymak, uygun bilimsel ve teknik yöntemler kullanmak gerekir. Elde edilen her değer yeni değerlerin üretilmesini tetikler ve böylece aşama aşama büyüyen sürdürülebilir bir değer üretim sistemi kurulmuş olur. Güçlü kurumsallaşma altyapısına ve istikrarlı siyasi rejimlere sahip, bilimsel ve teknolojik gelişmeye dayalı, yenilikçi ve rekabetçi toplumların temelinde bu tür bir değer üretim anlayışı vardır.

Oysa önemi önceleyen ve ilgilerini gelip geçici maddi statü ve prestij araçları üzerinde yoğunlaştıran toplumlar tutarlı, sürdürülebilir sistemler ve kalıcı değer zincirleri kuramazlar.

Önem odaklı gelişme ve ilerleme çabası yeni değerlerin keşfini, geliştirilmesini, değerlendirilmesini ve sistem içinde kullanılmasını gözardı eder. Her şeyden önce, güç yapılanması içinde pozisyon almak ve güç kaynakları arasındaki ilişkilerden olumlu bir çıktı elde etmeye çalışmak akılcı bir toplumsal gelişme ve ilerleme stratejisinin temelini oluşturamaz.

Kişilerin ya da kurumların ilgilerini önem esaslı ilişkiler ve süreçler üzerinde yoğunlaştırdıkları toplumsal ve siyasal yapılarda, tüm çabalar yeni değer sistemi kurmak ya da var olanı büyütmek yerine halihazırda oluşmuş bulunan sisteme eklemlenmeye ve ondan pay kapmaya yönelik olacaktır. Değer esaslı yapı ve sistemler, bilginin gelişme ve kalkınmada dinamik bir unsur olarak yer almasını, kaynakların en yüksek verimlilikte kullanılmasını ve görevlerin dağıtımında birikimli ve nitelikli insanların tercih edilmesini sağlayan olumlu ayıklama sürecini öne çıkarırlar. Oysa önem esaslı olanlarda, güç ilişkilerinden çıkar sağlama ve rant devşirme amacına yönelik hakkaniyetsizlik, ayırımcılık ve nepotizm gibi uygulamaların yaygınlaşmasıyla bilgi, nitelik ve liyakat gibi değer unsurlarını geçersizleştiren olumsuz ayıklama süreci ortaya çıkacaktır.

Türk toplumu hangisine itibar ediyor? Asli nitelikleri yönünden bir cevhere, değere sahip olana mı, yoksa popüler ilgi çekmesi veya güç ve nüfuzu itibariyle önemli olana mı?Türkiye'nin rekabetçilik ve yenilikçilik sıralamasında dünya ülkeleri arasındaki yerini, dünyanın en iyi 500 üniversitesi arasına kaç üniversitemizin girebildiğini ve kaç tane küresel markaya sahip olduğumuzu göz önünde bulundurduğumuzda bu sorunun cevabı ortaya çıkmış olacaktır. Türkiye'nin bilim ve teknolojide, sosyal ve ekonomik kalkınmada ve insani gelişmişlikte dünyada hak ettiği yeri alabilmesinin, gerek kamuda gerek özel kesimde meziyet, erdem, bilgi, uzmanlık, nitelikli insan kaynağı gibi değer esaslı unsurların tartışmasız ön plana alınmasıyla sağlanabileceği gözden uzak tutulmamalıdır.

03.03.2020 09:52

Ulusal bayram törenlerinin anlamı nedir, niçin yapılır? Törenlerin biçimi neyi yansıtır? Kutlamalar kapsamındaki gösteriler, nutuklar, kortej düzenleri, resmi geçitler; devletin yapı ve işleyişinin olmazsa olmazı ve dünya durdukça sürdürülmesi gereken uygulamalar mıdır?

Küresel değişim dinamiklerinin zihniyetleri, toplumsal yapı ve kurumları ve ekonomik ilişkileri olduğu kadar; birey-devlet ilişkilerinin kurgusunu ve kamu yönetimi sistemlerini sarstığı ve köklü bir değişim ve dönüşüm sürecine soktuğu günümüz ortamında bu sorular giderek daha çok sorulmakta ve tartışma platformuna taşınmaktadır.

Siyasal iradenin dışavurumuyla ilgili kavramlar, değerler ve simgelerin gerek resmi bildirgelere, söylemlere dönüşmesi; gerek bunların ulusal bayram törenlerine yansıyan pratikleri, hiç şüphesiz devlet otoritesinin varlığı ve kendini kabul ettirmesiyle doğrudan ilgili konulardır.

Yönetme iktidarının kudret ve ihtişamını ortaya koyan tören düzenleri ve gösterilerin antik dönemlerden bu yana, özellikle eski Mısır ve Roma gibi imparatorluklarının despotik ve merkeziyetçi yapısını temsil eden ve otoritenin ezici gücüyle özdeşleşen bir işleve sahip olduğunu biliyoruz.

İmparatorluk yapılanmasının toplumsal ve ekonomik dayanaklarını kaybetmeye başladığı ve geniş coğrafyalar üzerinde askeri ve siyasi hâkimiyet kurmanın güçleştiği yeni ve yakın çağlardan itibaren artık devlet otoritesini yansıtan simgelerin ve bunları kurumsallaştıran yapıların yeni temeller üzerinde inşa edilmesi gerekiyordu.

Ulus devletin doğuşu ile birlikte başlayan ve 20. yüzyılın ilk yarısında İtalyan faşizmini ve Alman nasyonal sosyalizmini ortaya çıkaran gelişme süreci sonunda iktidarın kaynağı ve dayanakları; ulusal sınırlar içinde sarsılmaz bir bütünlüğe, dışa kapalı ve totaliter devlet doktrinine ve bu doğrultuda katı ve buyurgan bir resmi ideolojiye sahip olmayı hedefleyen bir meşruiyet çerçevesine kavuşmuş; siyasi iradeyi yansıtan kavramlar, değerler, simgeler ve bunların toplumsal alanda ifade edilmesini sağlayan kutlama törenleri ve gösteriler bu kapsamda şekillenmiştir.

Yirminci yüzyılın otoriter siyasi kültür ve çatışmacı ideolojik temeller üzerinde kurulan devletlerinin tümünde; iktidar yapısı, toplumsal, siyasal ve kültürel alanların tümünü kuşatan bir tek ideolojinin bağlayıcılığı temelinde şekillenmiştir. Bu bağlamda faşizm, nasyonal sosyalizm, komünizm gibi tekçi ve bütüncül bir sistem kurgusu üzerinde, yani totaliter çizgide gelişen tüm rejimlerin; önce otorite ve iktidarın tartışılmazlığı düşüncesinden hareketle özgürlük ve çoğulculuk gibi demokratik ilke ve değerleri dışlayan katı devlet yönetimlerini doğurması; daha sonra ülkelerini bölünme ve parçalanma tehdidinden ve düşman tehlikesinden koruma içgüdüsüyle birer diktatörlüğe dönüşmesi kaçınılmaz olmuştur.

TOTOLİTER İMGELERİN İDEALİZE EDİLMESİ

Bütünüyle "ideolojiler çağı" olarak nitelendirilebilecek olan 20'nci yüzyılın toplumsal ve siyasal ikliminde ulusal bayram kutlamalarının ve bu kapsamda yapılan törenlerin; otoriter siyasi rejimlerin ideolojik temellerini güçlendirme, kuruluş felsefelerini ve temel doktrinlerini kitlelere yayma ve iktidarlarının meşruiyetini pekiştirme açısından vazgeçilmez bir araç işlevi gördüğü şüphesizdir.

Bu bağlamda, kuruluş yıldönümlerinin kutlandığı meydanlarda yapılan gösterilerde atılan sloganlar ve verilen nutuklarla resmi ideolojiye bağlılık ve rejime sadakat duygusunun kitlelere etkili bir biçimde empoze edilmesi, devrimci tezler etrafında birleşme ve kilitlenme çağrısının yapılması, rejimin varlığına yönelik potansiyel tehditlere ve rejim düşmanlarına karşı uyanık olma ve mücadele etme bilincinin aşılanması sağlanır.

Bunlar, güçlü devlet kavramının sembolleştirilmesini, iktidarın kurumsallaştırılmasını ve dolayısıyla rejimin ebedileştirilmesi özlemini dile getirir.

Ancak, törenler, yalnızca rejimin kimliğini ve ideallerini pekiştirme hedefine yönelik değildir. Faşist, otoriter ya da gücü kutsayan nitelikteki gösterilerin özünde; totaliter imgelerin idealize edilmesi, bütünün parçalı olana üstünlüğünün ve bütünün çıkarı için gerektiğinde parçanın feda edilebileceğinin vurgulanması yoluyla toplumdaki farklılaşmanın törpülenmesi, özerklik eğilimlerinin baskı altına alınması ve sivil toplumla devlet arasındaki bağların kesilmesi amacı yatar.

Törenlerde oturma düzeninin ve kortej geçişinin katı ve ayrıntılı protokol ilkeleri ve askerî disiplin kuralları çerçevesinde gerçekleştirilmesi; militer imge ve biçimlerin idealleştirilmesi ve hiyerarşik örgütlenme anlayışının öne çıkarılması yoluyla otoriter siyasal kültürü besleyen bir altyapı oluşturur.

Öte yandan verilen nutuklarda ekonomik gelişme ve kalkınma vurgusunun yapılması, silahlı birliklerin geçişi, askerî teknolojide ulaşılan ilerleme düzeyini ortaya koymak üzere silah, tank ve uçakların resmi geçide dâhil edilmesi, devletin rakiplerine, iç ve dış düşmanlarına karşı etkileyici bir güç gösterisi ve caydırıcılık unsuru olarak anlam kazanır.

Totaliter ve ideolojik rejimlerin güç ve üstünlüklerinin vazgeçilmez araçları olan kutlama törenlerinin, 20'nci yüzyılın adeta bir "törenler ve gösteriler çağı" olarak tanımlanmasına neden olacak kadar ağırlık kazanması; bu nitelikteki devletlerin bir taraftan ulusal sınırları içinde birliği ve bütünlüğü koruma ve siyasi otoritelerini pekiştirme amacına hizmet ederken; diğer taraftan iki kutuplu, uluslararası ilişkiler düzeninin çatışma ve soğuk savaş şartlarında ayakta kalabilme ve siyasi rekabette öne geçme azim ve kararlılıklarını ifade etme işlevi gördüğü açıktır.

80'lerin sonunda Doğu Bloku'nun parçalanması, totaliter yapıların çözülmesi ve iki kutuplu dünya düzeninin çöküntüye uğraması sonucunda katı devlet örgütlenmelerinin üzerinde oturduğu çatışmacı ideolojik zeminin kaymasıyla artık tören ve kutlamaların içeride merkeziyetçi siyasi otoritenin sivil reflekslere karşı baskılayıcı gücünü temsil etme; dışarıda da rakip devletlerin gözünü yıldırma işlevi ortadan kalkmış bulunuyor.

Hiç şüphesiz bunda, küreselleşmenin ve bilgi ve iletişim teknolojilerinde ortaya çıkan gelişmelerin güç dengelerinin ağırlık merkezini bloklaşmaya dayalı çatışma ortamından ekonomik güçlerin küresel pazar hâkimiyeti arayışlarına kaydırması ve internet ortamının yarattığı sınırsız haberleşme özgürlüğünün de büyük payı bulunmaktadır.

Bu bağlamda, dışa açılan, uluslararası ekonomik ve siyasi sistemle bütünleşen ve demokratik değişim sürecine giren ülkelerde, otoriter siyasi kültürün bireyler ve sivil toplum üzerindeki ağırlığını yansıtan kitle gösterileri, biçimsel ve sembolik düzenlemeler hızla terk edilirken; 20. yüzyılın tortusu olan bu geleneğin dünyada Kuzey Kore gibi içe kapanmayı tercih eden ve uluslararası alanda yalnızlaşan az sayıda ülkede hasislikle yaşatılıyor olması içinde yaşadığımız çağın bir çelişkisi olarak nitelendirilebilir.

29.02.2020 17:00

Geçen yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu'nun uğradığı parçalanma süreci ve toprak kaybı, Birinci Dünya Savaşı ile birlikte hızlı bir ivme kazanmış ve savaş sonunda uğranılan mağlubiyet sonucu, vatan toprakları dört bir taraftan düşman işgaline uğramıştı.

Sonuç olarak içinde bulunduğu tüm ağır şartlara rağmen, yediden yetmişe tek vücut olan Anadolu halkı düşman işgaline karşı "ya istiklal, ya ölüm" parolasıyla başlattığı kurtuluş savaşını bir kahramanlık destanına dönüştürdü ve istilacıları ülkesinden kovarak Türk milletinin esaret altında yaşayamayacağını bütün dünyaya gösterdi.

Cumhuriyet hür ve bağımsız yaşama karakterine sahip milletlerin tabiatına en uygun olan idare şeklidir.

Zaten cumhuriyetin bir fazilet rejimi olması, birbirinden farklı niteliklere sahip unsurların çoğunluk iradesine bağlı olarak bir arada yaşamasını anlattığı gibi, hür ve bağımsız olmanın gerektirdiği şartları en iyi karşılayabilen bir sistem olduğunu da ifade etmektedir.

Egemenliğin kaynağının millete ait olması prensibine dayanan cumhuriyet, devletin temel organlarının seçimle işbaşına geldiği bir yönetim biçimidir.

Bu sistemde, gerek seçme, gerekse seçilme hakkı belli bir kişiye, belli bir zümreye ya da sınıfa ait değildir. Devleti yönetecek organları seçme hakkı bütünüyle millete aittir.

Devlet başkanı olan cumhurbaşkanı, milletçe ya da milletin temsilcisi olan Türkiye Büyük Milet Meclisi'nce seçilir. Cumhuriyet idaresi, gücünü ve dayanağını; kişi, zümre veya sınıf hakimiyetinden değil; doğrudan doğruya millet iradesinden alır.

20. YÜZYIL CUMHURİYETLERİ

Ancak, idare şeklinin cumhuriyet olması ve devleti oluşturan temel organların seçimle iş başına getirilmesi, her durumda siyasi rejimin hak ve adalet temelinde oluşturulduğunu, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığını gösterir mi?

Şüphesiz ki hayır! Cumhuriyetin gerçekten bir fazilet rejimi olabilmesi, devlet organlarının ve devleti yönetecek kadroların görünürdeki bir seçim süreciyle belirlenmelerinin çok ötesinde, sistemin işleyişinde önemli gerekleri ve zorunlulukları yerine getirecek mekanizmaların var olup olmadığına bağlıdır.

Bu sorunun cevabını bulmaya yönelik arayış, bizleri doğrudan doğruya cumhuriyetle demokrasi arasındaki ilişkiyi sorgulamaya götürür.

Cumhuriyet demokrasi ile her durumda bire bir örtüşmekte midir? Ya da demokrasisiz bir cumhuriyet olabilir mi?

Pratikteki örneklerine baktığımızda, şüphesiz ki, evet! 20'nci yüzyılın başından itibaren doğan siyasi çalkantı ve fırtınalı dönemlerin sonunda, ardı arkasına yıkılan hanedanların, krallıkların ve monarşilerin yerine cumhuriyet ya da halk idaresi adıyla oluşturulan bazı yönetimlerin; yalnız başlarına ve yalın halleriyle demokratik bir sistemi var edemedikleri ya da demokrasiyi gereken kurum ve kurallarıyla işletme yeteneğine sahip olamadıkları bilinmektedir.

Nitekim, cumhuriyet idaresinin yapı ve işleyişine şeklen sahip gözüken bu kabilden pek çok devlet yönetiminin, bir anda nasıl birer diktatörlük veya tiranlık örneklerine dönüştüğü; yürüttükleri baskıcı, kısıtlayıcı veya dayatmacı uygulamalarla yerine geçtikleri eski monarşileri pek aratmayacak hatta onlardan daha da ileri gidecek ölçüde totaliter ve despotik olabildikleri görülmüştür.

20'nci yüzyılın siyasi karnesi, ne yazık ki, devletin organları ve devlet başkanları seçimle belirlendiği halde çoğulcu siyasi parti ve seçim sistemlerinin bulunmadığı, seçim süreçlerinin "gizli oy, açık sayım" ilkesi yerine, "açık oy, gizli sayım" ilkesine göre yürütüldüğü, düşünce ve ifade özgürlüğünün tanınmadığı, kişilerin örgütlenme ve siyasal sisteme katılma yollarının tıkandığı, sivil toplumun baskı altına alındığı "şeklen cumhuriyet yönetimi" örnekleriyle doludur.

Nihayet, görünürdeki cumhuriyet yönetimlerinin her zaman demokratik niteliğe sahip bir rejimi ifade etmediklerini anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok.

Hâlâ günümüzde bile, cumhuriyet adını taşıyan ve tek başına seçime girip oy veren seçmenlerin tamamına yakınının oyunu alarak tekrar tekrar iş başına gelen ve sürekli iktidarda kalan devlet başkanlarına sahip cumhuriyet yönetimleri hepimizce bilinmektedir.

Bütün bu örneklerden anlaşılmaktadır ki; cumhuriyetin özü demokrasidir ve cumhuriyet yönetimi demokrasi ile taçlandırılmadığı sürece şeklî bir yapıdan öteye gidemeyecektir.

Cumhuriyet rejimi, çoğulcu demokratik sisteme dayandığı ve temel hak ve özgürlükleri güvence altına aldığı ölçüde "halkın yönetimi" nitelemesine sahip olabilecektir.

Doğal olarak bu önemli ayrım ve değerlendirmeler ve bu alanda yaşanan örnekler, "demokratik cumhuriyet" kavramını literatürde olduğu gibi, günlük siyasi hayatta da tartışma gündemine getirmiştir.

Bazılarınca cumhuriyetin, farklılıkları belli bir standart etrafında törpülemesi gerektiği ileri sürülmekle birlikte, günümüzde yaygınlaşan özgürlükçü anlayış; cumhuriyetin bireylerin kendi çevrelerinde farklılıklarıyla birlikte var olabilmelerine, toplumsal ve siyasal süreçlere eleştirel bakabilmelerine ve aktif olarak katılabilmelerine elverişli bir yapıya sahip olması gerektiğini ileri sürmektedir.

BÜROKRATİK CUMHURİYETTEN HALKIN CUMHURİYETİNE

Cumhuriyetin kavramsal özünden kaynaklanan ve pratikteki işleyişiyle yakından bağlantılı olan bir diğer temel özelliği; dayandığı halkı gerçekten temsil edip etmediğidir.

Bu anlamda halkın kendi kendini yönetmesini ve milli iradenin devlet örgütlenmesi düzeyinde hayata geçirilmesini ifade eden cumhuriyetin; içinden çıktığı halkın değer ve hassasiyetleriyle örtüşmesi ve barışık olması önem taşımaktadır.

Bu anlamda cumhuriyetin, özünde demokratik mekanizmaların varlığına ve işleyişine hayati derecede ihtiyaç duyduğu gibi, az sayıdaki seçkin bir grubun öncelik ve çıkarlarına hizmet eden "elitlerin cumhuriyeti" değil; kendisini oluşturan tüm bireylerin ve geniş kitlelerin beklenti ve taleplerini dikkate alan ve onların farklılıklarına saygı gösteren bir yapıda olması gerekmektedir.

Bu açıdan baktığımızda, "bürokratik cumhuriyet" değil, gerçek anlamda "halkın cumhuriyeti" esas olmalıdır.

Verilen örnekler ve yapılan değerlendirmeler ışığında baktığımızda, kuruluşundan bugüne kadar geçen süre içinde cumhuriyetimizin, demokratik değer ve mekanizmaların yapı ve işleyişi yönünden önemli mesafeler kat ettiğini ve ciddi bir gelişme gösterdiğini görmekteyiz.

Ancak, gelinen noktayı yeterli saymayarak; bu alandaki eksiklikleri gidermemiz, cumhuriyetimizin demokrasi ile gerçek anlamda bütünleşmesini ve bu amaçla demokratik süreçlerin tüm kurum ve kurallarıyla işletilebilmesini sağlayacak önlemleri en ileri düzeyde almamız gerekmektedir.

Kendi içinde bazı yapısal ve işlevsel sorunları olmakla birlikte, Türkiye bugün ekonomisinde kaydettiği ilerlemeler; uluslararası siyasette üstlendiği aktif rol ve sahip olduğu derin tarihi ve kültürel birikimi ile, gerek bölge barışının sağlanmasında gerek uluslararası ekonomik ve siyasi işbirliği alanlarında kendisinden önemli katkılar beklenen bir ülke konumundadır.

Ancak, büyük toplum ve büyük devlet olmanın yolu kendisine her alanda güvenmek ve geleceğe ümitle bakmakla birlikte; her an geçmişin muhasebesini yapmak, bulunduğu yere dışarıdan bakabilmek, kendisini öz eleştiriye tabi tutabilmek ve eksikliklerini görebilmekten geçmektedir.

26.02.2020 16:24

Türkiye, bir süredir büyümüş de küçülmüş 10 yaşındaki zekâ küpü Atakan’ı tartışıyor

Her insan aşırı ilgi ve pohpohlanma ile şımarır; hele çocuk olursa..

Bir yandan yüzlerce kitabı okuyup yutması, söylemleri ve tavırları, diğer yandan toplumun ve kamuoyunun olaya yaklaşımı; çocuk gelişimi ve eğitimi, toplumsal algı ve sosyal medya yönünden ibretlik

Çocuk çocuktur; büyük de büyük..

Büyüklerin nasıl çocuksu davranışlar sergilemesi uygun değilse, çocukların da terbiye ve ağırbaşlılıkları bir yana, yetişkinlere özgü tavırlar takınarak büyük insan rolüne soyunmaları, hele onlara böyle bir kimlik yüklenmesi doğru değil

10 yaşındaki bir çocuğun yaşaması gereken bir hayat, geçmesi gereken bir eğitim ve yetişme süreci var

Zorlu kitap ve konulara ilgi duymasına söylenecek bir şey yok. Ama bu özelliğiyle pohpohlanıp sürekli ilgi odağı olması, onu ruhsal yönden kaldıramayacağı bir yükün altına sokar

Zekâ sadece, entelektüel, soyut, matematiksel vb boyutları olan bir olgu değil. Yaşa uygun ve dengeli davranış sergileme, empati ve çevre ile sağlıklı ilişkiler kurabilme gibi bileşenleri de var

Atakan’ın keskin kavrama ve ifade gücü alkışlanırken, kendisine yaşının gerektirdiği düzeyin üzerinde bir kimlik giydirilerek sosyal ve duygusal zeka gelişiminin örselenmesi ona yapılan büyük bir haksızlıktır

Erken ve hele küçük yaşta gelen şöhret tehlikelidir; insanı gerçeklerden koparır, dengeli ve sağlıklı gelişmesini engeller

Sıra dışı bir zekâ ve performans düzeyini her çocuk için ulaşılabilir, normal bir hedef olarak koymamalı. Çocuklar için esas olan, aşamalı, sistemli ve sürdürülebilir gelişmedir.
Yüksek potansiyeli olanlara, kapasite ve yeteneklerine göre yoğunlaştırılmış ve ileri programlar uygulanması ayrı bir konudur.

Sosyal medya ve kamu oyu ilgisi, 10 yaşındaki bir çocuk üzerinden abartılı bir başarı profili çizerken, aslında toplum, ailesi ve kamu sorumluları sınavdan geçiyor

Aslında ortada bir ironi var:

Atakan, sıra dışı kavrayışı, ifade yeteneği ve tavırlarıyla yaşına ters ve uyumsuz bir büyüklük pozu takınırken; soruna doğru ve olgun yaklaşması gereken toplum, kamu oyundaki hatalı ve şımartıcı tutumlarla tersine çocuksu bir yaklaşım sergiliyor.

Atakan, yüksek zekâsına rağmen öncelikle bir çocuk olarak görülmeli, eğitimi ve yetişmesi için doğru ve ihtiyaca uygun bir yaklaşım sergilenmeli ve her şeyden önce kendi sınırlarını algılaması sağlanmalıdır

22.02.2020 20:16