Asturias Prensesi Ödülü ve Tarih Bilinci
Erdal Şimşek

Asturias Prensesi Ödülü ve Tarih Bilinci

25.10.2021 Pazartesi 10:25

Geçtiğimiz hafta ajanslara düşen bir haberde her yıl İspanya’da düzenlenen Asturias Prensesi Ödülün’ün Bilim alanında Covid-19 aşısını bulan Uğur Şahin ve Özlem Türeci’ye verildiğine dair bir haber düştü. Ve tabi Türk oldukları için haklı olarak Türk medyası da bu ödül töreninden fazlasıyla gururlu bir şekilde söz etti. Sanki iki Türk bilim insanına ülkemizde bütün imkanlar sunulmuş ve çalışmalarını Türkiye’de yapmışlar da bu ödülü devlet ve millet olarak hak etmişiz gibi bir tema ile verdi haberi medyamız. Erdoğan hükümetlerine kadar Türkiye, sürekli beyin göçü veriyordu maalesef. Erdoğan’ın bu ülkeye en büyük katkılarının başında “beyin göçü”nü önlemesi ve bu göçü tersine çevirmeye çalışmasıdır. Ödül ile ilgili görüşlerimizi belirtmeden önce Asturias ile ilgili kısa bir bilgi verirsek sanırım yorumumuz daha da anlaşılır olur. Bu eyalet her ne kadar İspanya’nın kuzeyinde olsa da Endülüs İslam medeniyetinin yıkılmasında kilit ve aktif rol oynamış bir prensliktir. 

Endülüs medeniyetinin son kalesi olan Gırnata, Asturiaslıların/İspanyolların büyük yalan ve savaş tarihinin en aşağılık sözünü tutmama eylemi ile kelimenin tam anlamı ile katliama uğrar. Ve bu aşağılık yalan olayı ülkemizde de maalesef “1 Nisan Şakası” olarak bayram havasında kutlanıyor. Olay kısaca şöyle: 15. yüzyılda Endülüs’teki Müslüman amirlikler birbirlerine düşer ve aralarında ciddi savaşlar da yaşarlar. Bu çatışma ve savaşlarla zayıflayan emirlikler, bir bir İspanyolların (Aragonlular ve Kastilyalılar) eline geçer. Ve 1492’de İspanya’da kalan son Endülüs Emevi Emirliği’ne ait Gırnata (Granada)’dır. İspanyollar kaleyi kuşatırlar. Ordunun içinde ciddi oranda ve vurucu güç olan Aragonlular gibi Asturiaslılar da vardır. Kaleyi bir türlü düşüremeyen İspanyollar, Müslümanları kandıracak bir yola başvururlar. Ordu komutanı ve aynı zamanda Kastilya ve Aragon kraliçesi olan I. İsabel’in savaş konseyi üyeleri Müslümanları alt etmenin yollarını bir toplantıda tartışırlar. Toplantıda Müslümanlara pis bir tuzağın kurulması kararı alınır Ve ardından Genel Kurmay Başkanı, 31 Mart akşamı bir elinde Kur’an-ı Kerim, bir elinde İncil ve silahsız olarak Gırnata kalesinin kapısına gelecek ve şu teklifi yapacak Müslümanlara:"Şu iki kitap üzerine yemin ederim ki, teslim olursanız bu akşam size bir şey yapmayacağım" der. Aylardır süren kuşatma ve gelmeyen yardımlardan dolayı bunalan kale komutanı ve savaş heyeti, İspanyol komutanın teklifini uzun süren tartışmalar sonrasında kabul ederler. Ertesi gün kalede bulunan bütün siviller (sivillerin bir kısmı da Yahudilerdir),askerler silahsız bir şekilde, yanlarına sadece günlük ihtiyaçlarını karşılayacak yiyecek ve giyeceklerini alarak kaleden çıkma konusunda anlaşma yapılır. Ve 1 Nisan günü bütün kale halkı silahsız bir şekilde kaleyi boşaltır. Akabinde, İspanyol ordusu ağır bir taarruz başlatır. Müslüman komutan, İspanyol generale “İncil ve Kur’an üzerine yemin etmiştin silahsız olan bize dokunmayacaktın” der. İspanyol generalin verdiği cevap, insanlık tarihinin en utanç verici cümlelerinden biridir: "Benim sözüm size dün akşam içindi, bugün için size bir sözüm yoktur" diye cevap verir. Akabinde Bütün Müslümanlar ve Yahudilerin de bir bölümü katledilir. O gün 1 nisandır. Ve o günden bu yana 1 Nisan, Hıristiyanlar arasında “Hile Günü” olarak kutlanır. Maalesef ülkemizde de binlerce Müslümanın katliam günü olan 1 Nisan şaka günü olarak kutlanmaktadır. Bu yüzdendir ki Aragon, Kastilya ve Asturiaslıara karşı hep mesafeli ve hatta açık itiraf edeyim kindar bir psikoloji ile yaklaşırım. Aragonluların Edirne’nin fethinde Osmanlı’ya yardım etmelerine rağmen, askerlik sanatını böylesine namussuzca kirletmelerini hep tiksinti ile anarım. NATO ve ABD’nin son yıllarda Türkiye’ye attığı kazıklara rağmen İspanyolların hava savunma bataryalarını ülkemizde konuşlu tutmalarına rağmen bu kinim asla bitmeyecek. Yıllar önce Auschwitz temerküz kampında nefis gotik kaligrafisi ile yazılmış Almanca şu cümleyi hatırlatır bana bu ihanet: “Ich bin kein Rächer, aber ich werde es nie vergessen.” (İntikamcı değilim ama asla unutmayacağım.) Rehber arkadaşın tercüme ettiğine göre bunu yazan kamptaki bir Yahudi ve muhtemelen o da gaz fırınlarında yakılarak ya da boğularak ölmüştür. Asturias, Kastilya ve Aragon adı geçince hep bu duygu depreşir ruhumun en derin yerinden. Belki çoğumuz yüzlerce yıl yaşanmış bu alçaklığın, tarihin tozlu raflarında bırakılmasını; affedilmesi gerektiğini söyleyebilirsiniz. Biz unutsak da onlar unutmuyor emin olun. Adamlar bu aşağılık yalanlarını yüzlerce yıl sonra bir beste ile yad edip ölümsüzleştirmeye çalıştılar. 

1890’ların başında (Gırnata’nın düştüğünün tam 400. yıl dönümünde) Katalan besteci ve piyanist İsaac Albèniz tarafından bu rezillik, bir kahramanlık öyküsü diye bestelendi. Ve bu parçanın adına “Asturias” adını verdi. Parçayı youtubea yazıp dinlediğinizde daha ilk pasajda hatırlayacağınıza adım gibi eminim. Çünkü bu utanç verici beste ülkemizde her yerde çok bilinçsiz bir şekilde kullanıldığı için hepimiz bu bestenin gitar yorumunu biliriz. Albèniz, Güney İspanyalı olduğu için tabii olarak Asturias’ta bize; Müslümanlara, Doğu’ya ait çok şey var. O yüzdendir ki ülkemizde oldukça bilinen bir parçadır. Parçanın bestelenme şekli de tam savaş temposuna göre yapılmış. İki ana melodi parçada temel esastır. Parçanın ilk pasajı coşkuyu, kararlılığı tema olarak kullanıyor. Ve orta bölümde düşünceli, melankolik hazzı veriyor (zaferin keyfi). Kapanış pasajında yine ilk baştaki coşkun, kararlılık geri dönüyor. Albèniz, bu parçası ile Müslümanları soykırımdan geçiren ve tek bir canlı dahi bırakmayan Asturiaslıları kutsayıp ölümsüzleştiriyor. Bu parçayı her duyduğumda her ne kadar melodisi çok hoş olsa bile içim parçalanır, kahrolurum… Benim ülkemde bu parçanın o kadar yaygın olup dinlenmesi cidden kabul edilecek bir durum değil. Geçtiğimiz yıllarda bir dinci insani yardım vakfının Rusya’nın yerle bir ettiği Çeçenistan’daki yetim ve mazlumlar için yardım toplarken, açtığı stantlarda Rus Kızılordu marşlarından Polyuşka Poli (По́люшко-по́ле) marşını duyunca güler misin, kahreder misin yoksa bir ağız dolusu kalayı mı basarsın? Kendilerini uyandığımda, melodisi çok hoş o yüzden standlarımızda kullanıyoruz demişlerdi. Ve yaklaşık yüzyıl sonra Asturias Prensesi adına uluslararası ödüller veriliyor. Ödülün verildiği kişi ve kurumlara baktığımızda, çoğu cidden insanlığa hizmet eden insanlar veya kuruluşlar olduğunu görürüz. Ancak bunda da çok büyük bir tehlikeli tuzaklar kurulmuş. Ödülün verildiği Asya, Afrika ve İslam dünyasındaki kuruluşların tamamı, toplumsal yozlaşmayı ana programına almışlar. Fuhuş ve eşcinselliği savunan dernek ve vakıflar ödüllere boğulmuşlar. Ve bu yıl Asturias Prensesi ödülünün insanlığa çok büyük bir hizmetleri olan Uğur Şahin ve Özlem Türeci’ye verilmesi beni son derece üzdü. Ve haberde yazılana göre kendileri de itirazız bir şekilde bu ödülü kabul etmişler. Kanaatimce birazcık tarih bilinci olsaydı bu ödül kuvvetle muhtemel kabul edilmeyecekti. Belki de ben kendi kendime Poliyannacılık yapıyorum. Meraklısına not. Parçayı dinlemek isterseniz, kanaatimce en güzel yorumlayanlardan biri olan Sharon İsbin’e bu linkten bakabilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=yIjfkYKKW54