Sokak Lambasına Tünemiş Bir Kahkaha
Ahmet Tezcan

Sokak Lambasına Tünemiş Bir Kahkaha

13.04.2020 Pazartesi 14:30

“Şükrü Karaca’yı rüyamda gördüm” dedi bir yazar arkadaşım. “Eski tarz bir sokak lambasının tepesine oturmuş, bacak bacak üstüne atmış, sigarasının dumanını savurarak gülüyordu.”

Kahkahayı patlattım.

“İşte Şükrü Karaca’yı tam olarak anlatan bir rüya!” dedim.

Vefat edeli bir ay kadar olmuştu. Kendisini farklılaştıran fikirleri, bakışı, ses tonu ve kahkahası vardı. Ve müthiş kalemi. Şiirlerini topladığı Ânestü Nârâ ezberlenecek bir kitaptır. Ödüller almış Münâcaat’ı ve Naat’ı sarsıcıdır. Kalem ustalığı “hadd-i müntehâ”dadır. Bir çocuğu anlattığı incecik, biricik romanı “Dünyayı Dolduran Kiraz” tıpkı şiirleri gibi neredeyse ezber edilmiş bir şaheserdir.

Buram buram memleket kokan bir Anadolu Beylerbeyi idi Şükrü Karaca. Hukukçuydu ama siyasete yön veren adamlardan biri olarak yaşadı. Tansu Çiller’in Başbakanlığı sırasında Mahşerin Üç Atlısı deilen baş danışmanlardan biriydi. Ak Parti’nin kampanyalarında yıllarca 15 Temmuz Şehidi Erol Olçok ile birlikte çalışmış, başarının perde arkasındaki isimlerden biri olmuştu. Zehir gibi zekâsı vardı. Sırlı bir adamdı. Daima lâfın ortasından konuşan, sırrı hiç bir zaman dökülmeyecek aynalardandı. Siyaset;  böyle ayrık otu zehiri gibi adamlardan istifade eder, fakat onları hep belli bir mesafede tutar. Şükrü Karaca’ya da bu yapıldı. Kan kusup kızılcık şerbeti içtim demekten usandığı bir zamanda gelen teklif üzerine CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Başdanışmanı oldu.

Ankara Balgat’ta bir kahvehanede karşılaştık o sıra, tek kaşını şöyle bir kaldırıp “Sen de mi Tezcan?” dedi.

“Hayırdır Şükrü abi?” dedim. “Nerden çıktı şimdi bu?”

“Sen de mi CHP’ye danışman oldum diye hain diyeceksin?”

Tepem attı:

“Hangi alçak söylüyor sana onu?” dedim. “CHP Yunan yahut İsrail partisi mi? Öyle terbiyesizlik mi olur? Aksine ben çok sevindim. Yıllardır adam gibi bir muhalefet olsa demiyorlar mıydı? Senin gibi bir adamı almakla çok önemli bir iş yapmışlar, ben hakikaten çok sevindim ve umutlandım.”

Lâkin uzun sürmedi Şükrü Karaca’nın CHP’deki başdanışmanlığı. Ömrü vefa etmedi. Göçtü gitti bu dünyadan, sevenlerinin düşlerindeki sokak lambalarının tepesinde bacak bacak üstüne atıp duman savurarak güler oldu. Fakat o kısa zaman diliminde bile çok önemli işler yaptı. Biri hâlâ hafızalardadır.

Konya’daki Şeb-i Arûs törenlerinde, CHP’nin eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ın son konuşmasındaki “Mevlânâ İslam’ı da aşmış evrensel bir kişidir” gibi ayarsız çıkışını; Kemal Kılıçdaroğlu’nun ilk konuşmasında düzeltip, Mevlânâ’nın “Ben yaşadıkça Kur'an'ın kölesiyim / Ben, Hz. Muhammed Mustafa'nın yolunun tozuyum / Biri bundan başkasını benden naklederse / Ondan da şikâyetçiyim, o sözden de şikâyetçiyim” sözleriyle hizaya çeken muhteşem bir metin yazmış, sağlı sollu tokat gibi bu iki sayfalık metinle gündelik siyasetin bulanıklaştırdığı kafaları sarsarak herkesi şaşırtmıştı.

Dinleyince konuşma metnindeki kalemin Şükrü Karaca olduğunu anlayıp “Bu konuşma metninin üzerine çıkılamaz!” diye yazmıştım Twitter’a. Çıkılamadı gerçekten. Çok geçmedi, Şükrü Karaca göçtü bu dünyadan. Bütününün özü “ Mevlânâ İslâm’dır, İslâm’a aittir. Onu, bu aşkın hakikate götüren yol, Peygamber’in yoludur, Kur’ân’ın yoludur.” cümlesinden ibaret o konuşma metni, bencileyin kimilerinin hafızasında ve arşivinde kaldı. Göçmeseydi, yazar Ayşe Acar ile birlikte, sık sık ısıtılıp gündeme getirilen Alevi-Sünni meselesine dair kapsamlı bir rapor hazırlayacaklar, eminim pek çok yaraya merhem olacaklardı. Olmadı, o da yarım kaldı.

Rabbine yakarışında şöyle demişti Şükrü Karaca;

“Dön diyorsun
Nasıl yüzyüze geliriz, yüzsüzler şâhıyım ben
Hadd-i müntehâdayım, bir kıyl ü kâl içindeyim
Hiç bir yerde tarifim yok sanki muhâl içindeyim
Büzüldükçe üzerime kurar çadırını korku
Söyle neyim
Yakup muyum
Yusuf muyum
Kuyu mu?”

Çağrı büyük yerdendi, “Dön” denilmişti, döndü. Vefatından bir ay sonra idi yazar arkadaşımın arayıp gördüğü o düş.

“Şükrü Karaca’yı rüyamda gördüm. Eski tarz bir sokak lambasının tepesine oturmuş, bacak bacak üstüne atmış, sigarasının dumanını savurarak gülüyordu.”

Sevdiğim insanların ölüm tarihlerini hafızamda tutamam hiç, telefon numaralarını ise defterimden, cihazlarımdan silmem. Gelmek ve gitmek kavramlarını ruhum kabullenemiyor belki, bilmiyorum. Çünkü Sezen Aksu’nun o şarkısında söylediği gibi “ben kimseden gitmem, gidemem”.

Siyasete dair gündemi dalgalandıracak ne olsa, dün akşam olduğu gibi, Şükrü Karaca o yazar arkadaşımın düşündeki görüntüsü ve hafızamdaki kahkahasıyla gözlerimin önüne belirir. Öyle oldu yine.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun sokağa çıkma yasağı açıklamasındaki hataya gösterilen tepkiler üzerine verdiği istifa ile ayrılık talebinin  Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmeyişi memleketi sallarken, Şükrü Karaca canlandı gözümde. Şehirlerde insanlar kapandıkları evlerinin pencerelerinden, balkonlarından ıslık ve alkışlarla karara sevinçlerini gösterirken, Şükrü Karaca ıssız bir sokak lambasının tepesine bacak bacak üstüne atarak oturmuş, gülerek sigara dumanını savuruyordu.

Olan oldu. Olması gerektiği gibi oldu. İçişleri Bakanı, soy ismiyle müsemmâ bir davranışla göz ardı edilemeyecek hatanın sorumluluğunu üstlenerek istifasını sundu. Cumhurbaşkanı; bir an önce bitmesi beklenen Corona Virüs Salgını’ndan öte, yarım asırlık terör belası karşısında çok önemli hizmetler yapmış olan Süleyman Soylu’nun istifasını kabul etmeyip görevde kalmasını sağladı. Olanda hayır vardı eskilerin tabiriyle, hayırlı oldu.

Şükrü Karaca yaşasaydı, olana bakar, olacağı görür, gördüğünü not eder, Kemal Kılıçdaroğlu ile konuşarak onun MHP lideri Devlet Bahçeli’nin yaptığına benzer bir açıklama yapmasını sağlardı. Yaşasaydı muhalefet de, iktidar da şu görünenden çok farklı tavırlarda ve konumlarda olurlardı. Çünkü devlet nedir bilirdi Şükrü Karaca, millet nedir bilirdi. Lafın tam ortasından konuşur, iki tarafın yüzüne de ayna tutardı, aşılan haddi hizaya çekmek için ne lâzım ise yapardı.

İktidarın sadece adaletle ayakta kalabileceğini, muhalefetin ise ancak hakkaniyetle gerçek anlamını bulacağını bilirdi. Kendisi öyleydi çünkü. Vefatından kısa bir süre önce, Kılıçdaroğlu’nun başdanışmanı iken, Tayyip Erdoğan’a ve Ak Partililere kırgın ve kızgın olduğu bir muhalif zamanda şu tahlili yapabilen adamdı:

“Tayyip Erdoğan’ın bir ayağı sabit, öbür ayağı hareketli. O hareket eden ayağı ile siyaset yapıyor. Muhalifleri ve en yakınındaki kendi adamları,  hareket eden ayağına bakıp vaziyet alıyorlar. Millet ise, sabit duran ayağına bakıyor, doğru yerde durmaya devam ediyor mu diye, ona göre oy veriyor!”

Şimdi bu harika tahlili alın bir mihenk olarak, dün akşam yaşananlar ekseninde muhalefet ve iktidar aktörlerinin tavrını o mihenge vurun. İşte o zaman kimin nerede nasıl yanıldığını, kimlerin ikircikli davranıp sonradan kıvranarak U dönüşü yapmaya çalıştığını fark edeceksiniz. Herkes ve her şey yerine oturacak.

Öyle bir adamdı Şükrü Karaca. Adamdı.  

“Bu gam virânesinin baykuşuyum ben
Kendi cânı üzre tüneyen
Leylâ’ya nâmertlik tâlim ederim
Bu gönül şârında
Ne bana göre iş, ne başka urba
Bir deli sarkaç olurum kulpuna tutunur da
O yana giderim oradasın
Bu yana gelirim burada
Korkudan öldürme beni
Leylâ
Bırakma ellerimi
Merdoğlu mertler aşkına!”

O böyle diyerek gitti ve onu taklide bile güç yetiremeyen bizler kaldık bu kapısı kulpsuz kapalı çarşıda, hem ipsiz hem sapsız!

Bağışla Leyla