Aliya'dan Bayram Abi'ye Bir Hırka Bir Lokma

Ahmet Tezcan
15 Ağustos 2020 Cumartesi 08:30

Bosna ve Hersek Cumhuriyeti'nin kurucu Cumhurbaşkanı merhum Aliya İzzetbegoviç, önce kendisini inşa eden bir insan, sonra toplumunu ve ülkesini yok edilmekten kurtarıp ihya eden bir yönetici olarak bu çağda parmakla gösterilecek muhteşem bir örnektir.  Her insanın ve yöneticinin Aliya'dan öğreneceği çok şey var.

Sevgili Hakan Sancaktutan'ın yapımcılığında Aliya İzzetbegoviç'in hayat hikayesi 6 bölümlük mini dizi olarak TRT için çekilip yayınlanmıştı. Merhum Aliya'nın hayatının Türkiye'deki mevcut dizi film anlayışıyla yapılmış olsa en az 72  bölümlük iki sezon sürebilecek ilk 40 yılını, sadece ilk bölümde girdisiyle çıktısıyla 110 dakikaya sıkıştırmak zorunda kalmıştık.

Dizinin aylar süren ön hazırlık aşamasında aşmamız gereken birinci sorun güven meselesiydi. Çünkü daha önce “TRT için dizi yapacağız, sinema için film yapacağız, belgesel olacak, kitap olacak” diyerek Aliya'nın çocuklarını kandıran bir takım üçkağıtçılar, Türkiye'ye olan Boşnak sevgisini istismar ederek evlerine kadar girmişler, sofralarına oturmuşlar, pek çok belgeyi alıp gitmişler, Aliya'nın kızı Sabina Berberoviç'in tabiriyle “o belgeleri sağa sola satıp hiç bir şey yapmamışlar”.

Hakan Sancaktutan aylarca öylelerinden olmadığını anlatmaya çalışmıştı. Senaryoyu yazmak üzere Saraybosna'ya gittiğimde o dönem Cumhurbaşkanı olan Bakir İzzetbegoviç ile bir tanışma toplantısı yaptık. Sabina öncekilere çok öfkeli olduğu için görüşmek bile istememişti. Saraybosna'da yaşayan tarihçi  dostlarımız Bayram ve Bahar Şen'in tercümanlık yaptığı ilk toplantıda merhum Aliya'ya dair düşüncelerimi ve hissiyatımı anlattım. Bir saatin sonunda Bakir Bey kızkardeşine telefon açtı bize randevu verebileceğini söyledi.

Sabina; Aliya'nın  kişilik olarak babasına en çok benzeyen çocuğu. Her kız çocuğu gibi babasına aşık. O nedenle çok hassas ve kırılgan. Buluştuk, konuştuk, ağlaştık. Rahatladı ama bu arada tarih vererek 20 gün içinde 6 bölümün genel hikayesini görme şartı koştu. Gecesi gündüzü olmayan akıl almaz bir koşuşturma başladı benim için. Hamdolsun verdiğimiz sözü tuttuk, güven hasıl oldu ve “Başlayın” denildi. Ve 6 bölümlük Alija dizisi böyle başladı.

O güvenin oluşmasını sağlayan unsurlardan biri, Aliya'nın hapishanede tuttuğu notlarından oluşan Özgürlüğe Kaçışım kitabında gördüğüm kısacık bir soru cümlesinden yola çıkarak kurguladığım bir sahne idi. Aliya'nın zindanda defterine yazdığı 1091 numaralı o kısacık not şöyle:

“Yerin sema ile uzlaşmasının yolu hangisi?”

Bu notu ilk okuduğumda “Ahaaa!” diye bağırarak zıpladığımı hatırlıyorum. Geçen yazımda bir çocukluk hayali içinde bahsettiğim Fussilet Suresi'nin 11. ayeti, merhum Aliya'yı da bencileyin düşündürmüş olmalıydı. Aliya o kısacık sorunun kendince cevabını biliyor olmalıydı elbette ve bunu hapse düşmeden çok daha önce kaleme aldığı Doğu ve Batı Arasında İslam kitabının son paragrafında ayete vurgu yapmadan belirtmiş ve şöyle demişti:

“İslâm, kanunlarına, emir ve yasaklarına, beden ve ruhtan talep ettiği gayrete göre değil; bunun hepsini kapsayan ve aşan bir şeye göre, marifetin bir anına, ruhun zamanla yarışma kuvvetine, varoluşun getirebileceği her şeye tahammül etmeye, RIZAYA, yani tek kelimeyle Allah'a teslimiyetin hakikatine göre öyle adlandırılmıştır. Ey teslimiyet, senin adın İslâm'dır!”

Yerin sema ile uzlaşmasının yolunun Rıza kavramından geçtiği düşüncesini merhum Aliya'da görmek beni çok heyecanlandırmıştı. Şöyle bir sahne kurguladım.

Aliya, gençlik döneminde önderlerinden olduğu Genç Müslümanlar örgütünün bir gizli toplantısından sonra polis tarafından takip edilir, kaçar ve peşindekileri atlatarak arkadaşı Asaf'ın evine sığınır. Orada sohbet ederler ve Aliya şöyle der:

“ Her gün en az beş kez şehadet getiriyoruz ama şahitliğin ne olduğunu bilmiyoruz! Oku diye başlayan kitabımızda Allah yeryüzü ile gökyüzünün uzlaşmasından bahsediyor ama biz bunun sırrı, yolu nedir, bilmiyoruz! Çünkü okumuyoruz!”

Asaf gülümser.

“Yaz bunları!” der.

Aliya oturur, heyecanla iki elini açarak  “Yazmaya başladım bile. Kitab'ın sürekli neyi vurguladığını hatırla!” der; sağ avcunu gösterir “Gökyüzü”, sol avcunu gösterir “Yeryüzü”,  iki avcunu birbirine yaklaştırarak “ve ikisinin arasındakiler” der. Aynı hareketleri tekrarlayarak ilave eder:

“Doğu... Batı.. ve ikisinin ortası!”

Asaf tahrik eder.

“Yani?”

Aliya cevap verir:

“Yani; gökyüzü ile yeryüzü arasında İnsan... Doğu ve Batı arasında İslâm! İşte yazmaya başladığım kitap!”

Kızı Sabina ve oğlu Bakir çok sevmişlerdi bu sahneyi. O zaman “Başlayın!” demişlerdi. Başladık, türlü zorluklara rağmen bitirdik ve Bakir İzzetbegoviç Cumhurbaşkanı sıfatıyla Bosna Hersek halkı adına ve oğlu olarak İzzetbegoviç ailesi adına, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'a bir mektup gönderdi, yapımcı Hakan Sancaktutan ve bendenizi zikrederek teşekkür etti.

Hamdolsun!

“Gökyüzünün öğrencisi olmadan, yeryüzünün öğretmeni olamazsın” diyen Aliya İzzetbegoviç'in Kitab'a dayanan yeryüzü ve gökyüzünün temsil ettiği anlamlar silsilesi içinde en başta “ikisi arasındakiler” yani İnsan kavramı geliyor.

Madde ve Mânâ, Ruh ve Beden, Doğu ve Batı derken, bu iki sembolü Kadın ve Erkek olarak da görmek mümkün. Gökyüzü erkek, yeryüzü kadın ve ikisi arasında muhabbet! Ve hepsinin başlangıç ilkesi; Rıza! İlkenin mazharı; İnsan!

İstanbul Sözleşmesi üzerine alevlenen ve  bu yazıya vesile olan tartışmanın ilk perdesi yaşanırken KADEM yönetimi bir danışma toplantısı için davet etmişti. Şirazesi o zaman da kayan tartışma üzerine konuşurken, yazılarımı takip edenlerin aşina olduğu Vanlı Derviş Bayram Abi'den bahsettim bir ara.

Bilenler bilir. Bayram Abi dergahta otururken genç muhibban aralarında İslam'ı tartışırlar. “İslam şöyledir böyledir” diye. Uzunca tartışmayı sessizce dinler Bayram Abi ve sonunda daynamaz merhum araya girer.

“Yav gardaş, siz konuşup durisiz, ben hiç bi şey anlamiim ha!” der ve devam eder, “İslam da İslam deyip durisiz. Bak gardaş, önce İnsan olmak lazım, sonra İslam olmak lazım. Önce İnsan olursanız, İslam'ınız çok ince, çok kibar, pek nazik olur. Yok, önce İslam olur sonra İnsan olmaya kalkarsanız, İslam'ın çok kaba, çok kırıcı olur, incitip yaralar!”

Anlattığımda Sümeyye Erdoğan Bayraktar çok etkilendi ve “Muhteşem!” dedi, bendeniz devam ettim.

“Bu sözden yola çıkarak Keşke Önce Müteahhit, Sonra Mücahit Olsaydık diye bir yazı yazmıştım. Keşke önce kendi karakterini inşa eden bir müteahhit olarak İnsanlığımızı taahhüt etseydik de sonra Mücahitlik peşinde koşsaydık, çünkü problem İslam değil İnsan meselesiydi. İstanbul Sözleşmesi çerçevesinde de aynı şeyi düşünüyorum; bizim Kadın ve Erkek problemimiz yok, İnsan problemimiz var. Merhum Neşet Ertaş diyor ki; Kadınlar insandır, Erkek insanoğlu. Şimdi soruyorum; ya kadın insan değilse, o erkek ne olur?”

O bakımdan hiç bir meselede şirazeyi kaydırmamak için önce kendi içimizde bir İnsanlık Sözleşmesi yapmamız gerekiyor, İstanbul Sözleşmesi yahut İslamlık meselesi sonraki adım. İlkeyi başta koymadan atılacak her adım yol yürümek değil, dağ bayır serseri dolaşmaktan ibaret kalır. Tavsiye ettiğim bir hırka bir lokma aslında.

Edeb hırkası, Rıza lokması!

Giyebilene de, yiyebilene de aşk olsun!

Öyle mi Leylâ!

Hasan Birgül

Putin’in Siber Savaşı

Ahmet Tezcan

Ne Çok Cahilim Allah’ım, Keşke Ölsem!

Erdal Şimşek

Uçak Gemisi Nasıl Batırılır?

Hasan Mesut Önder

Mezhep Oluşumunun Sosyal Psikolojisi

Celal Arslan

Enflasyon ve Ekonomik Büyüme

Talha Arslan

Fenerbahçe’den Çok Önemli 3 Puan