İçimizde Var Olan Kötülük: Sineklerin Tanrısı

Sineklerin Tanrısı, İngiliz yazar William Golding’in ilk ve en tanınmış romanıdır. Kitap 1954 yılında yayımlanmasına rağmen hala okurların ilgisini çekmeye devam ediyor.

İçimizde Var Olan Kötülük: Sineklerin Tanrısı

İçimizde Var Olan Kötülük: Sineklerin Tanrısı

Haber365 Özel | Eylem Taşcı

Golding’in ilk romanı olduğu için yaklaşık yirmiye yakın yayınevi bu kitabı basmaya yanaşmaz. Ancak Londra’da bir yayınevi pek istekli olmasa da, yeni editörlerinden Charles Monteith’in öyküyü çok beğenmesi üzerine yayımlanmayı kabul eder. Nitekim basılır basılmaz da, Golding büyük bir üne kavuşur.

R.M Ballantyne’ın 1858’de yazdığı ünlü çocuk kitabı Mercan Adası’nın çağdaş bir uygulaması sanılan Sineklerin Tanrısı, ıssız bir adada çocukların serüvenini anlattığı için çocuk kitabı olarak düşünülür. Hatta William Golding, kendine özgü alaycı kalemiyle, Mercan Adası’ndaki çocuklardan aldığı Ralph ve Jack adlarını Sineklerin Tanrısı’ndaki iki ana karakterin ismine verir. Ancak Sineklerin Tanrısı ne Mercan Adası kitabına benzer ne de bir çocuk kitabıdır.

Karakterlerin hepsinin erkek olması birçok kişinin, özellikle kızların, dikkatini çekmiş ve ‘Neden bir grup kızı anlatmadınız, neden hepsi erkek’ şeklinde soruları yöneltmiştir. Golding ise bir konuşmasında; ‘Ben insanları, toplumu küçültmek, düşürmek istedim. Bir grup erkek de, bir grup kıza nazaran daha düşük bir toplumsal grup. Bunun nedeni ne diye sormayın. Biliyorum, eşitlikten bahseden kadınlar bana kızacak fakat ortada eşitlik denen bir şey yok, kendilerini erkeklere eşit gören kadınlar ise sadece aptallık ediyorlar. Kadınlar erkeklere göre hep daha üstündüler ve böyle olmaya devam edecekler.’ şeklinde açıklama yaparak bu soruları yanıtlamıştır.

Kitabın ana temasına değinecek olursak, birden fazla olduğunu belirtmek gerekir. Ancak en belirgin olan, vahşiliğe yönelik insan dürtüsü ile onu kontrol altında tutmak ve en aza indirmek için tasarlanmış medeniyet kuralları arasındaki çatışmadır. Jack’in uygarlığı ve vahşeti temsil eden çatışmasıyla, Ralph’in iyilik ve düzeni temsil eden çatışması dramatize edilir. Birbirinden farklı ideolojiler, her çocuğun otoriteye karşı farklı tutumlarıyla ifade edilir. Medeniyet ve vahşet arasındaki uçurum romanın başlıca sembollerinden biri olurken, Ralph ile deniz kabuğu, Jack ile de Sineklerin Tanrısı ilişkilendirilir. Adadaki demokratik düzenin güçlü bir göstergesi olan deniz kabuğu, çocukların Jack ile çatışmasından sonra önemini yitirir ne yazık ki… Adadaki efsanevi ‘canavar’ ise, Jack’in diğer çocuklar üzerindeki otoritesinin bir sembolü olarak daha fazla önem kazanır.

Bu canavara inanmayan Domuzcuk adlı çocuk, böyle hayal ürünü yaratıklardan değil, ancak insanlardan korkulması gerektiğini söyler. Nitekim Simon adlı çocuğun da, canavarın dış dünyada değil, çocukların kendi içlerinde olabileceğini anlaması gibi… Golding, kitabını bir gazeteci ile tartıştığında Simon’un ‘İsa’yı andıran bir kişiliği’ olduğunu ve sezgileriyle gerçeği görebildiğini söylemiştir. Aynı zamanda Simon yalnız gerçeği değil, geleceği de bilir. ‘Bizden başka canavar yok belki’ diyen Simon, aslında ‘insanlığın başlıca hastalığını’ dile getirmek ister. İnsanların içindeki kötülüğü simgeleyen Sineklerin Tanrısı ise, aslında üstüne sineklerin konduğu ölü bir domuz başıdır…

Her toplulukta yapılması gerekenler bu adada yapılsaydı, ada gerçekten cennet gibi bir yer olabilirdi. Ancak her bireyin toplum olarak işbirliği yapmaktansa, bireysel arzularını yerine getirmeyi tercih etmesi kuşkusuz adayı cehenneme çevirir. Ralph topluluk ilkesini sembolize ederken, Jack’in ise bireycilik ilkesini sembolize ettiği apaçık ortadadır. Çocukların ‘canavar’dan korkarken, giderek daha acımasız ve şiddet içeren davranışları da oldukça ironiktir. Yavaş yavaş masumiyetini kaybeden çocukları gördükçe, onların normal bir bireyden farksız olduğu gerçeğiyle de yüz yüze kalınır. Belirli koşullar altında yetişkinlerin böyle davranması nitekim öngörülebilir ancak 6 ile 12 yaş arasında küçük çocukların vahşileşmesi, kan dökmesi ve acımasız olması, kötülüğün insan yaratılışında doğuştan var olduğunun bir kanıtıdır. Herkes çocukların birer melek olduğu kanaatındadır ancak gerçek bir gözle baktığımızda tıpkı yetişkinler gibi onların da birer insan olduğunu biliriz.

Hepimizde hem iyi hem de kötü içgüdü vardır. Golding ise, insanların tümüyle kötü olduklarına inanmaz. İnsanların hem dış dünyada hem de iç dünyasında iyilikle kötülüğün, aydınlık güçlerle karanlık güçlerin çarpıştığına inanır. Çoğu insan ise, maske takarak içindeki kötülüğü gizlemeye çalışır ve kötülüğü karanlık ile özdeşleştirir. Sineklerin Tanrısı kitabında da olduğu gibi… Yapılan tüm kötü eylemler gece saatlerinde gerçekleşir. Adeta kötülük gizlenmeye çalışılır. Ancak unutulan bir şey vardır ki o da insanın içindeki kötülüğün saklanılamaz olduğu ve sadece karanlıkta ortaya çıkmadığıdır.

Takındığımız maskelerin altında, hepimizin sakladığı bir yüz vardır. Bazıları bu durumu kimliklerini saklayarak kötülüğe kullanırken, bazıları da Jung’un ‘Persona’ (maske) kavramı ile ilişkilendirilebilir. Jung’a göre; her insanın bir personası vardır. İnsanın sosyal ilişkilerinde, aile hayatında ya da özel ilişkilerinde farklı olarak takındığı maskedir bu. Bir adamı çalıştığı iş yerinde gözlemleyen biri, onun güler yüzlü ve samimi olduğu sonucuna varabilir. Ancak aynı adam başka bir ortamda, iş yerindekinin tam tersi bir durum takınabilir. Bu sebeple her insanın bir maskesi olduğunu söylemeli ve maskenin bir obje değil de daha derin bir anlam taşıdığını ifade etmeliyiz.

Yorum Yaz

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR