Son Dakika Coronavirüs Haberleri Korona Yaz 8119'a Gönder 10 ₺ Bağışta Bulun

Devlet, Ali Şükrü Bey Cinayeti İle Yüzleşmelidir

Dr. Ömer Aydın
30 Mart 2020 Pazartesi 10:58

 

Rauf Bey (Orbay), “Şükrü, yeter. Artık yeter söz alma.”

Ali Şükrü Bey: “Râuf, Ben bu işin fedaisiyim, anladın mı?” 
diye cevap vererek kürsüye yürüdü.

“Mehmetçiğin süngüsü ile kazanılan muazzam zaferi, Lozan’da hebâ ettiniz. Misakı Milli’yi parçaladınız. Musul meselesinin bir yıl sonraya ertelenmesi, Mısır ve Girit gibi kaybedilmesi anlamına gelecektir, Ege adalarının Yunanistan’a bırakılması halinde Anadolu denizden savunulamaz duruma gelecektir. Ülkenin kaderi İsmet Paşa liderliğindeki Lozan Heyeti’ne emanet edilemez, Vatanı Lord Curzon’un oyunlarına kurban edemezsiniz.”

Bu konuşmanın adından söz alan M. Kemal’in Lozan heyetini savunmasını müteakip Ali şükrü Bey’in, tekrar söz isteyerek, ‘Benim de söyleyeceklerim var’ demesi üzerine, M. Kemal hiddetli bir tavırla, kürsüden inerek, elleri cebinde, hızlı adımlarla Ali Şükrü Bey’in üzerine yürüdü ve Ali Şükrü Bey maksadını anlatmak isterken, M. Kemal tabancasını çekti. Ali Şükrü Bey de silahına sarıldı. Araya girenler tarafından olay güçlükle bastırıldı.

Meclis’te o dönemde zabıt kâtipliği yapan rahmetli Mahir İz, “Yılların İzi” isimli kitabında, Meclis Zabıt Müdürü Zeki Bey’in kulağına eğilerek, “Ali Şükrü Bey bu gece idam fetvasını kendi elleriyle imzaladı” diye fısıldadığını yazar.

Öyle de oldu; Bu oturumdan yirmi gün kadar sonra, Ali Şükrü Bey 27 Mart 1923 Salı akşamı aniden ortadan kayboldu.

ALİ ŞÜKRÜ BEY KİMDİR?

Milli Mücadelenin VATAN MİLLET İSLAM ÜLKÜSÜ çerçevesinde şekillenmesi gerektiğine inanmış, Emperyalizme karşı bağımsız duruşuyla öne çıkmış, Millî Egemenlik ve hukukun üstünlüğü ilkesini benimsemiş, doğruluğuna inandığı fikirleri sonuna kadar savunmuş ve bu uğurda şehid olmayı göze almış bir dava adamı olan Ali Şükrü Bey 1884 yılında, babasının memleketi Trabzon Beşikdüzü’nde doğdu.

 Babası çeşitli yerlerde liman reisliği yapan, Bahriye Kolağası rütbesinde iken emekli olduktan sonra Kasımpaşa’ya yerleşen Reisoğlu Hacı Hâfız Ahmed Efendi’dir.

İlk öğrenimini tamamladıktan sonra 1898’de babası tarafından Heybeliada’daki Mekteb-i Fünûn-ı Bahriyye-i Şâhâne’ye kaydedildi. 1902’de harbiye sınıfına geçti, 1904’te teğmen rütbesiyle donanmaya katıldı. Başarılı eğitim hayatı sebebiyle kurmay sınıfına ayrıldı. Heybetnümâ okul gemisinde güverte mühendisliği eğitimi aldı. Çeşitli gemilerde seyir subaylığı ve ikinci süvari olarak çalıştı.     

29 Ekim 1905’te kurmay üsteğmen rütbesiyle Mesudiye zırhlısı seyir subay yardımcılığına tayin edildi. Ardından Bahriye Erkân-Harb Reisliği’nde görevlendirildi. 27 Nisan 1901’de yüzbaşı oldu; Sultâniye ve Orhâniye gemileri, Yarhisar torpidosu ve Nevşehir gambotunda seyir subaylığı yaptı.

Ali Şükrü Bey, öğrencilik yıllarından itibaren Osmanlı Devleti’nin çöküş sebeplerinden biri olarak donanmanın zayıflığını görmüş ve bazı arkadaşlarıyla birlikte bu eksikliğin giderilmesi gerektiğine inanmıştı.

  1. Meşrutiyet döneminde donanmanın güçlendirilmesi amacıyla 19 Temmuz 1909’da kurulan Donanma-yı Osmânî Muâvenet-i Milliyye Cemiyeti’nin kuruluş çalışmalarında yer aldı. Henüz yüzbaşı rütbesinde iken, Erkân-ı Harbiye bahriye reisi Râsim Paşa ile birlikte cemiyetin yönetim kuruluna girdi. Burada Bahriye Nâzırı Cemal Paşa ve Dâhiliye Nâzırı Talat Bey ile birlikte çalışma imkânı buldu. Cemiyetin yönetim kurulunda en aktif üyelerden biri oldu. 

Donanma Mecmuası’nın yayımlanmasına önemli katkısının yanı sıra, ülke düzeyinde gerçekleştirilen irşad ve yardım kampanyalarında görev aldı.

Toplanan yardımlarla satın alınacak gemi ve askerî mühimmat işlemlerinde donanma adına askerî uzman sıfatıyla görevlendirildi.

1911 Mayısında Reşid Paşa, Midhat Paşa ve Giresun gemilerini İngiltere’den, 1914’te Çanakkale cephesinde kullanılan mayınları Almanya’dan ve 11 Haziran 1918’de Romanya’dan gemi teslim alarak donanmaya kazandırdı. İngiltere’de bulunduğu sırada deniz hukukuna dair Zibel’den özel dersler aldı.

İtalya’nın Osmanlılar aleyhindeki iddialarına Liverpool Times gazetesinde yazdığı makalelerle cevap vererek kamuoyunu aydınlatmaya çalıştı.

Genç yaşından itibaren düşünce ve yayın hayatının içinde yer alan Ali Şükrü, İstanbul’da kendi adıyla anılan bir matbaa kurdu. İlk yayını kurmay teğmenliği sırasında 1909’da yayımladığı Pusula Hatası ve Tashihi adlı eserdir. Ali Şükrü Bey, bir düşünce adamı olmasının yanı sıra, aynı zamanda bir eylem adamı olarak Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra siyasetle ilgilenmeye başladı.

Binbaşı rütbesinde iken aktif siyaset ve fikir hayatına katılmak amacıyla ordudan ayrılan Ali Şükrü Bey, Esad Paşa’nın önderliğinde resmî, yarı resmî, özel birçok kurum ve kuruluş temsilcilerinin katılımıyla 29 Kasım 1918’de İstanbul’da ilk toplantısı gerçekleştirilen Millî Kongre Cemiyeti’nin faaliyetlerine katıldığı gibi, bu tarihten itibaren cemiyetin başlattığı işgal karşıtı çalışmaların içinde yer aldı, Kurduğu matbaayı, direniş amaçlı yayınların basılmasında kullandı.

Kapatılan İttihat ve Terakkî Partisi’nin Enver ve Talat Paşa hiziplerini bir araya getiren, Kara Vâsıf Bey’in başkanlığında 5 Şubat 1919’da kurulan Karakol Cemiyeti’nin kuruluş çalışmalarıyla ilgilendiği ve kardeşi Şevket Bey’le birlikte bu cemiyetin üyeleri arasında yer aldığı da bilinmektedir.

İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgalinden sonra İstanbul’da düzenlenen Sultanahmet mitinginin hazırlanmasına katkı sağlayan Ali Şükrü Bey, bu tarihten itibaren mücadelenin artık İstanbul’dan değil Anadolu’dan yürütülmesi gerektiğine karar vererek bir grup arkadaşıyla birlikte Trabzon’a hareket etti.

İkinci kongresini yaparak silâhlı mücadeleye karar veren Trabzon Muhâfaza-i Hukūk-ı Milliyye Cemiyeti’nin faaliyetlerine iştirak etti.

Son Osmanlı Meclis-i Meb‘ûsanı seçimlerinde Trabzon’dan milletvekili seçildi. İstanbul’da toplanan ve Mîsâk-ı Millî kararını alan Meclis-i Meb‘ûsan’ın etkili üyelerinden biri oldu. 16 Mart 1920’de İstanbul’un İngilizler tarafından resmen işgalinin ardından, Meclisin çalışmasını engellemek üzere giden ve Rauf Orbay’ı tutuklamaya kalkışan İngiliz askerlerine karşı direnenlerin başında yer aldı.

İstanbul’un işgalinden sonra Mustafa Kemal’in çağrısı üzerine olağan üstü yetkilerle toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne katılmak üzere Anadolu’ya geçen milletvekilleri arasında Ali Şükrü de bulunuyordu. Yakın arkadaşı Mehmed Âkif (Ersoy) Bey’le meclisin 1920’deki açılışına katıldı. I. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin en aktif üyelerinden biri olarak dikkat çekti.

Dışişleri, İrşad, Anayasa, Millî Savunma, Millî Eğitim ve İç Tüzük komisyonlarında görev aldı. Otuz yedisi gizli oturumlarda olmak üzere toplam 183 konuşma yaptı, ayrıca altı adet soru önergesi verdi. Bunun yanı sıra birçok kanun teklifi sundu.

Millî Mücadele’nin en kritik aşaması olan Eskişehir-Kütahya muharebeleri sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Kayseri’ye taşınması gündeme geldiğinde Kayseri’ye gidip Ulu Cami’de Anadolu’daki Mukaddes Cihadla ilgili bir konuşma yaptı. Bu uzun ve önemli konuşmada I. Dünya Savaşı’nın başlangıcından Mondros Mütarekesi’ne kadar gelen dünya ve Osmanlı siyasetinin genel bir değerlendirmesini yaptı. Mütarekeden sonraki süreçte İstanbul hükümetinin arz-ı teslimiyyet politikasını kabul ettiğini, müdâfaa-i hayat ve istiklâl politikasını benimseyen Türk milletinin ise asırlardan beri hür ve müstakil yaşadığını ve yine böyle yaşayacağı anlayışını benimsediğini dile getirdi. Bu konuşmanın metni 24 Eylül 1921 tarihli Sebîlürreşâd dergisinde yayımlandı.

Tarihçi Mahmut Goloğlu’nun “aşırı derecede vatanperver, dindar, ahlâklı ve idealist biri” olarak tanımladığı Ali Şükrü Bey’in 1. Meclis’in açılışından beş gün sonra 28 Nisan 1920’de verdiği ilk kanun teklifi 14 Eylül 1920 tarihinde Men‘-i Müskirat (içkinin yasaklanması) Kanunu adıyla kabul edilerek yasalaştı.

Meclis-i Meb‘ûsan’ın İngiliz kuvvetlerince basılması tecrübesinden hareketle 29 Nisan 1920 tarihinde meclis başkanlığına verdiği, meclisin güvenliğinin sağlanması için millî muhafız müfrezesi teşkili önergesi de kabul edildi, 
Türkiye Büyük Millet Meclisi Muhafız Müfrezesi kuruldu.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışından Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun kabul edildiği 21 Mart 1921 tarihine kadar geçen süre içinde meclis içinde önemli görüş ayrılıkları, gruplaşmalar meydana geldi. Ali Şükrü Bey, bu gruplaşmada Mustafa Kemal’in başkanlığını yaptığı ve birinci grup diye anılan Müdâfaa-i Hukuk Grubu’na muhalif cephede yer aldı. İkinci grup diye bilinen, başkanlığını Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Ulaş Bey’in yaptığı grubun sözcülüğünü üstlendi.

Özellikle Başkumandanlık Kanunu’nun Mustafa Kemal’e verdiği bazı olağanüstü yetkilerin meclisin egemenliğine aykırılık oluşturacağı konusundaki şiddetli tartışmalar sırasında Ali Şükrü Bey sert ifadeler içeren konuşmalar yaptı.

Onun muhalefet ettiği konulardan bir diğeri de İstiklâl Mahkemelerinin faaliyetleriydi. 22 Eylül 1920 tarihli İstiklâl Mahkemelerinin kurulması görüşmesinde bu mahkemelerin savaş suçlarına yönelik çalışmasını, bunun dışındaki konularda yargı faaliyetlerinde bulunmasının siyaset kurumun önünü keseceği endişesini dile getirdi.

Saltanat ve hilâfet konusundaki duyarlılığıyla tanınan Ali Şükrü Bey, değişik tarihlerde yaptığı konuşmalarda bu hassasiyetini vurguladıysa da 1 Kasım 1922 tarihli saltanatın kaldırılmasına dair kanuna olumlu oy verdi.

Dinî konulardaki hassasiyetleri ile dikkati çeken Ali Şükrü Bey 2 Kasım 1922’de Saltanat’ın kaldırılmasından sonraki dönemde, her söz alışında Hilafet’i savunmakla kalmaz, Mustafa Kemal’in Hakimiyet-i Milliye Gazetesine karşılık Tan gazetesini çıkarır, bir de Hilafet’i savunan broşür bastırır.

Ankara hükümeti ile Enver Paşa arasında meydana gelen gerginliğin Trabzon üzerinde yoğunlaşması ve yaşanan gelişmelerden rahatsızlık duyulması sebebiyle 18 Nisan 1922’de arkadaşlarıyla birlikte Dahiliye Vekili Ali Fethi Bey hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir gensoru önergesi verdi, 8 Haziran 1922’de yapılan görüşmelerde birinci grup ile ikinci grup arasında sert tartışmalar yaşandı.

Trabzon meselesi olarak adlandırılan önergenin reddedildiği bu görüşmeye Ali Şükrü Bey’in yürütmenin hukuka aykırı uygulamalar yaptığı iddia ve beyanları damgasını vurdu. 

Kendini yakından tanıyanların ifadesine göre, Ali Şükrü Bey hitabet yeteneği yüksek, kürsüde sözünü sakınmadan konuşan biridir.

Dönemin siyaset adamlarından Zamir Bey’e (Damar Arıkoğlu) göre “İyi İngilizce bilir, etine dolgun, uzunca boylu, gözleri miyop, kalın camlı gözlük kullanır, çenesi biraz kısa, hafif elmacık kemikli, sert bakışlı, ifadesi düzgün, iyi konuşan, sözünü dinleten, kendi bildiğinden şaşmayan” biridir. Hükümet lehine konuşanları dalkavuklukla suçlayan, kadının serbestîsi şöyle dursun, yüzlerinin açılmasına bile tahammülü olmayan   biridir.                                                                        

Falih Rıfkı Atay da Ali Şükrü Bey’in Meclis’teki muhafazakâr grup içinde “en azılı”olanlardan biri olduğunu söyler.

Ali Şükrü Bey’in Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde muhalif tavrıyla öne çıktığı diğer bir tartışma konusu da Lozan’dı. Lozan Konferansı’nın 3 Şubat 1923’te kesintiye uğraması üzerine Ankara’ya dönen Türk heyeti başkanı İsmet Paşa’nın gelişmeler hakkında 26 Şubat 1923 tarihinde düzenlenen gizli celsede Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bilgi vermesi üzerine bu hususta da günlerce süren tartışmalar yapıldı.

Bu tartışmaların temelini, özellikle ikinci grup temsilcilerince öngörülen Lozan’da Mîsâk-ı Millî’den taviz verildiği iddiaları oluşturmaktaydı. Şubat ayı boyunca devam eden görüşmeler mart ayına da sarktı, en sert tartışmalar 5 Mart tarihli celsede meydana geldi.

Bu görüşmede Ali Şükrü Bey, Musul meselesinin bir yıl sonraya ertelenmesinin Mısır ve Girit gibi kaybedilmesi anlamına geleceğini, Ege adalarının Yunanistan’a bırakılması halinde Anadolu’nun denizden savunulamaz duruma geleceğini vurguladıktan sonra ülkenin kaderinin İsmet Paşa liderliğindeki Lozan Heyeti’ne emanet edilemeyeceğini belirtti;

“Efendiler, soruyorum, düşmanların altı ay sonra iade etmiş olduğu bir toprak var mıdır? Yoktur efendiler. Hangi toprak bir daha iade edilmiştir?

“Musul’u bir sene sonraya bırakmak,neticede kaybetmek demektir.“Mehmetçiğin süngüsüyle kazanılan muazzam zafer,Lozan’da heba edildi.Misak-ı  Milli’den taviz veriliyor.”

“Bu müzakere heyetinin barış meseleleri üzerinde inisiyatifi

Yetkisi olamaz efendiler! Artık bunların vazifeleri sona ermelidir”

Muhalif olarak tanınan İkinci Grub’un sözcüsü Ali Şükrü Bey, iktidarı amansızca eleştiriyordu.

Defalarca kürsüye çıkıp, “Mehmetçiğin süngüsü ile kazanılan muazzam zaferi Lozan’da hebâ ettiniz” diye bağırıyor, Lozan heyetinin, Lord Curzon’un oyunlarına kurban gittiğini iddia ediyordu.

Öyle çok kürsüye çıkmıştı ki, esasen Lozan muhalifleri arasında bulunan Rauf Bey (Orbay) bile sıkılmış, “Şükrü, yeter!” diye bağırmıştı; “Artık yeter söz alma.”

Ali Şükrü Bey: “Râuf!.. Ben bu işin fedâisiyim, anladın mı?” diye cevap vererek kürsüye yürümüştü.

Mustafa Kemal Meclis’te konuşurken, hava oldukça gergindi. O konuşuyor, sözü kesiliyor, o cevaplıyordu. M. Kemal sözlerini tamamladıktan sonra, Ali Şükrü Bey’in, ‘Ben de söyleyeceğim’ demesi üzerine, M. Kemal hiddetli bir tavırla: ‘Bir haftadır söylüyorsunuz, memleketi rahatsız   ediyorsunuz, maksadınız nedir?’ dedi ve kürsüden inerek elleri cebinde bir halde asabî şekilde Ali Şükrü Bey’in üzerine yürüdü. Ali Şükrü Bey, maksadını anlatmak isterken, M. Kemal tabancasını çekerek Ali Şükrü Bey’e doğrulttu. Ali Şükrü Bey de silahına sarıldı. Araya girenler tarafından olay güçlükle bastırıldı.

Bu arada herkes Meclis’in ortasında birbirine bağırmakta olan meb’usların etrafında toplanmıştı. Ali Şükrü Bey, ‘kimseyi ithama hakkınız yoktur’ diye bağırıyor ve Sinop Mebusu Hakkı Hami Bey de ‘Meclis’te emniyet yok mudur?’ diye feryad ediyordu.

Meclis’te o dönemde zabıt kâtipliği yapan rahmetli Mahir İz,“Yılların İzi” isimli kitabında, Meclis Zabıt Müdürü Zeki Bey’in kulağına eğilerek, “Ali Şükrü Bey bu gece idam 
fetvasını elleriyle imzaladı” diye fısıldadığını naklediyor.

Öyle de oldu; Bu oturumdan yirmi gün kadar sonra, Ali Şükrü Bey 27 Mart 1923 Salı akşamı aniden  ortadan kayboldu.

Recep Peker’in bile “Çok temiz, mert ve vatanperver bir arkadaş!.. Yalnız sinirli. Coştu mu kabına sığmıyor” dediği 
mert bir muhalif böylece susturulmuştu.

Konu Meclis’e geldi. Sinop meb’usu Hakkı Hâmi Bey kürsüye çıktı:

“Efendiler! Eğer Ali Şükrü Bey’e hürriyet-i efkârından (özgür düşüncelerinden) dolayı bir tecâvüz vukû bulmuşsa, ben bütün cihan huzurunda o gibi kirli ele derim ki, Ali Şükrü Bey gibi bu memlekette memleketin hürriyeti için feryâd edecek daha birçok beyler vardır. Efendiler! Hiç bir zaman milletin fikr-i hürriyeti ve kanaati silahla öldürülemez. Tehdit ile söndürülemez.

Ardından Erzurum Meb’usu Hüseyin Avni Bey kürsüye çıktı:

“Efendiler! Bu şerefli kürsü bugün elîm bir vaziyete sahne oluyor. Bu şerefli milletin meb’usları bugün kalbleri kan bağlamış bir zavallı, bîçâre gibi birbirlerine bakıyorlar. Ey kâbe-i millet! Sana da mı taarruz! Ey ârâ-yı millet, sana da mı taarruz? Ey milletin mukaddesatı sana da mı taarruz?” (Lânet sesleri, bu millet ölmez, zihniyet ölmez, fikir ölmez sesleri).

Kayboluşunun üçüncü günü kardeşi Şevket Bey, Başbakan Rauf (Orbay) Bey’e başvurur. İkinci Grup üyeleri tarafından Meclis gündemine taşınan konu, vekillerce ateşli biçimde tartışılır, “kaybolan tavuk değildir, bir milletvekilidir! Meclis derhal harekete geçmelidir” çağrısı üzerine Ankara Valisi Abdülkadir Bey’in emriyle tüm polis ve jandarma teşkilatı seferber edilir.

Bütün aramalara rağmen nerede olduğu hakkında herhangi bir sonuç alınamadı.Son olarak 26/27 mart akşamı, Karaoğlan Çarşısı’ndaki Kuyulu Kahve’de dostlarıyla sohbet edip ve nargile içtikten sonra Mustafa Kemal’in muhafızlığını yapan Topal Osman’ın adamlarından Mustafa Kaptan’la kol kola yürürken görülmüştü.

Yapılan soruşturma ve araştırmalar sonucunda yakalanan Topal Osman’ın yardımcısı Mustafa Kaptan’ın itiraf ettiğine göre, Mustafa Kaptan tarafından, yemek bahanesiyle Topal Osman’ın Saman Pazarı’ndaki evine götürülen Ali Şükrü Bey, burada Topal Osman ve sekiz adamı tarafından kementle boğulmuştur. Mustafa Kaptan cesedin nereye gömüldüğünü söylemedi.

1 Nisan günü bir çobanın ihbarıyla Ali Şükrü Bey’in ölüsü Ankara civarındaki Mühye (Mehye) Köyü civarında şu andaki Çankaya Köşkü civarında gömülü olarak bulunur. Ölünün vücudundaki izlerden anlaşıldığına göre Ali Şükrü Bey son nefesine kadar direnmiştir. Öyle ki sıkılmış yumruğunun arasında Topal Osman’ın evindeki sandalyeden kopardığı bir parça bulunmaktadır.

Mühye köyü camisine kaldırılan cenazeye burada otopsi yapıldı:

“Bîçâreyi en büyük ızdırablar içinde boğmuşlar”dı. “Sağ gözünde kuvvetli biryumruğun ezici darbeleri görünüyordu. Başının sağ tarafında hiç kan akmamış, sekiz santimetre uzunluğunda bir bıçak yarası vardı.Avucunun içinde hasır parçalarıgörüldü.Paltosunda ve ceketinde lekeler görüldü”

Ortada açık bir tezat görünmekte ise de kesin olan bu sandalye ayağının veya sandalyeye ait hasır parçalarının Topal Osman’ın evindeki sandalye ile birebirörtüşmesi idi. Gerek maktulün en son Topal Osman’ın adamı ile görülmüş olması vegerekse bu sandalye kanıtı dolayısıyla Topal Osman’ın sorgulanmasına  karar verildi

Topal Osman, kendisine Mustafa Kemal tarafından verilen Papazın Bağı denen yerdeki evde saklandığı öğrenildi.

Topal Osman’ın nasıl teslim alınması gerektiğine dair harekât planını bizzat Mustafa Kemal hazırlar.

Rauf Bey’in anlattığına göre önce Muhafız Taburu Kumandanı İsmail Hakkı (Tekçe) çağrılmış, Mustafa Kemal bizzat sarmalama harekâtının krokisini hazırlamış, ardından eşi Latife Hanım’la birlikte Çankaya Köşkü’nden ayrılıp, Rauf Bey’in İstasyon’daki dairesine çekilmiştir.

Latife Hanım’ın kızkardeşi Vecihi İlmen’e göre ise Topal Osman ve adamları Çankaya Köşkü’nü sarıp da silah atmaya başlayınca, Mustafa Kemal çarşafa bürünüp Latife Hanım’la birlikte köşkten gizlice çıkmıştır.

Hangi anlatım doğrudur bilinmez ama, alınan tedbir yerindedir. Çünkü Topal Osman Ağa teslim olmayı kabul etmediği gibi Çankaya Köşkü’ne gidip öfke ile her yeri kırıp dökecektir.

Görgü tanıklarına göre Topal Osman  başı kesilerek alelacele gömülmüştür. Meclis Ali Şükrü Bey’in katilinin yakalanarak Ulus Meydanı’nda idam edilmesi kararını oybirliği ile aldığı için, Topal Osman’ın başsız cesedi mezardan çıkarılmış, Meclis’in kapısında, ayağından darağacına asılmıştır.

Resmî tarihe göre ise, Ali Şükrü Bey’in cesedinin bulunmasından sonra, Topal Osman Papazın Bağı’nda kıstırılmış, 1923   yılının 1 Nisan’ını 2 Nisan’a bağlayan gece sabaha kadar süren çatışmada yaralı olarak ele geçirilmiş, hastaneye götürülürken yolda  ölmüştür.

İlginçtir, hemen her konuda bir şeyler söyleyen Mustafa Kemal, bu konuda suskunluğunu korumuş, Topal Osman’dan “suçlu” diye değil “zanlı” diye bahsetmiştir.

Mustafa Kemal’in sıkı muhalifi Rıza Nur “Hayat ve Hatıralar” isimli kitabında olayın arka planını şöyle anlatır:

Osman Ağa Beni severdi, bana itimadı vardı. Ben de onu severdim. Meclis’in önünden geçerken dedi ki: ‘Yahu Mecliste birçok vatan haini mebus varmış, bunlar memleketi satıyorlarmış. Niye bana söylemiyorsun? Meclisi basıp hepsini keseceğim. Başka çare yok, bu kadar emek, bu kadar kan. Memleketi kurtardık, şimdi bunlar çıktı.’.

 Dedim ki bu hainleri sana kim haber verdi?

 Dedi ki ‘Orasını sorma’

Hayır, illa söyle dedim ve zorladım.

Dedi ki ‘Gazi söyledi’

“İş anlaşıldı. Mustafa Kemal İkinci Gruptan kurtulmaktan için bunları Topal Osman’a katlettirecek.” diye düşündü   

Rıza Nur’un anlatımına göre etrafları sarılan Topal Osman ve sekiz adamı mukavemet etmeden Muhafız Alayı Kumandanı İsmail Hakkı Bey’e teslim olmuşlar, İsmail Hakkı Bey bu dokuz kişiyi tabanca ile öldürmüştür.

Dönemin önemli komutanlarından Ali Fuat Cebesoy Siyasi Hatıralar adlı eserinde Mustafa Kemal’in Topal Osman’ın aşağılayıcı bir şekilde öldürülmesi sırasında sessiz kalışını imalı biçimde anlatarak;

“Topal Osman ve çetesi şehirde nizam ve intizamı, hem de nizamiye askeri kışlasında askerî disiplini bozacak tavırlar takınmaya başlamıştı. Elbette bu anormal durum devam edemezdi. Galiba ‘bir taşla iki kuş vurulsun’ diye Ali Şükrü Bey’in vücudunun ortadan kaldırılması Topal Osman’a havale edildi” diye yazar.

Mustafa Kemal’e ömrü boyunca sadık kalmış olan Falih Rıfkı Atay, Çankaya adlı kitabında, “Topal Osman da en sonunda nizamlı ordunun kıta kumanlarından İsmail Hakkı Tekçe tarafından ve Mustafa Kemal’in emriyle Çankaya sırtlarında vurulmuştur” diye yazar.

Ali Şükrü Bey cinayetinin arkasında kimlerin olduğu sorusu o günlerde de, daha sonra da çok kişiyi meşgul etmiştir. Mustafa Kemal’in neden İstasyon’daki eve geçtiği, Topal Osman’ın neden Çankaya Köşkü’nü talan ettiği, yaralı halde yakalandığı halde neden ifadesi alınmadan kafasının hemen kesilip gömüldüğü, konuşmasına izin verilseydi kimi ele verecekti gibi konular hala tartışılmaktadır.

Tarihte, bu kadar yakın bir zamanda cereyan etmiş olan bir cinayet hakkında,bu kadar farklı bilgilerin aktarılmış olması ilginçtir. Bu bilgi kirliliğin özel olarak yaratılıp yaratılmadığının de ayrıca incelenmesini gereklidir.

Ali Şükrü Bey’i şehadet makamına ulaştıran bu kirli cinayetin değişmeyen gerçeğiAli Şükrü Bey’i Topal Osman Ağa’nın öldürtmüş olduğunun resmen kabul edilmiş olmasıdır.Bir başka gerçek ise “katilin de çatışmada katl edilmiş” olmasıdır. Böylece ifadesi alınamadan öldürülen Topal Osman Ağa hayatındaki birçok sırrı beraberindegötürdüğü gibi, bu cinayetin perde arkasındaki sırrı da beraberinde mezarınagötürmüştür.

Şimdi geriye Giresun Kalesi’nde ve Trabzon’da birer anıt mezar ve hiç bitmeyecek bir tartışma kalmıştır.

Topal Osman’ın başsız cesedi Ulus’ta sallanırken, TBMM kendini feshederek seçim kararı almış, ardından geçici seçim kanunu tadil edilmiş, 15 nisanda 1920 tarihli Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na alelacele bir ek yapılarak “TBMM hükümetlerinin kararlarına muhalefet etmek ve Saltanat’ı geri getirmeye çalışmak vatana ihanet suçu” olarak tanımlandıktan sonra Meclis kapanmış ve seçim ortamına girildi..

Ali  Şükrü Bey’in aşağılık bir şekilde şehid edilmesi üzerine ,Rize ve Gümüşhane livalarını da içine alan Trabzon Vilayeti’nde Mustafa Kemal’in ekibi aleyhine büyük bir çalışma başlar. Bazı Trabzonlular muhalefetin dozunu öyle arttırırlar ki, Mustafa Kemal’in fotoğrafları yırtılır, Latife Hanım ile Mustafa Kemal birlikte filmlerde göründüğünde ıslık çalınır.

4 Nisan 1923’te Barutçuzadelerin İstikbâl gazetesinde başyazar Faik Ahmet Bey ve  eski Trabzon Valisi “Deli” Hamit (Kapancı)  Bey imzasıyla Mustafa Kemal’i hakarete varan ağır sözlerle eleştiren bir yazılar yayımlanınca Mustafa Kemal, Kazım Karabekir’e “Trabzon’da kaynayan bir kazan var. Sen bunu vaktiyle söndürmedin. Şimdi de yine kaynamaya başladı. Bu sefer kuvvetli bir yumruğu hak ettiler” diye telgraf çeker.

Mayıs ayında İttihatçıların eski Maarif Nazırı Şükrü Bey Trabzon’a vali olarak atanarak durum tamamen kontrol altına alınır.Barutçuzade Faik Bey ve Hamit Beyler nedamet getirince affedilir.                                                                                         

Lazistan Mebusu Ziya Hurşit Bey’in adaylığı kabul edilmeyerek Meclis dışında kalması sağlanır, yerine ağabeyi Faik Günday Bey seçilir. Böylece Milli Mücadele’nin başından beri Ankara’yı meşgul eden “Trabzon Meselesi” sona ermiş olur.

11 Ağustos 1923’te açılan İkinci Meclis’e muhaliflerden sadece Gümüşhane Mebusu Zeki Kadirbeyoğlu bağımsız olarak girebilmiştir.

Titizlikle tek tek belirlenen muvafık isimlerden oluşan Muhalefetsiz 2. Meclis Lozan Barış Antlaşması’nı imzalar (yine de 14 kişi ret oyu verir), ardından Ankara başkent yapılır ve Cumhuriyet ilan edilir.

Artık yeni bir döneme girilmiştir. Gücü elinde bulunduranların diledikleri karar, kanun ve devrimler  muhalefetsiz, dikensiz gül bahçesine dönen Meclisten dakikalar içinde geçmeye başlar.

Mustafa Kemal protesto gösterilerine neden olur endişesi ile Ali  Şükrü Bey’in naşının İstanbul üzerinden  götürülmesine karşı çıkar.Cenaze İnebolu üzerinden Trabzon’a gönderilir ancak yol boyunca ve Trabzon’da hükümet aleyhine olaylar yaşanır.

Ali Şükrü Bey’in naşı 10 Nisan 1923 Salı günü Trabzon’a ulaştı. İskenderpaşa Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Amerikan torpidosu komutanı mülâzım Lolberi ve Trabzon Rus konsolosunun da aralarında bulunduğu büyük bir kalabalığın katılımıyla Belediye Meydanı’nda yapılan merasimin ardından Boztepe’de Trabzon’u tepeden gören bir araziye defnedildi.

Çocukluğumuzda kimliği belirsiz, mezar taşı olmayan bir tümsek gibi duran kabri 1984-1989 yılları arasında  Belediye Başkanlığı yapan   Orhan Karakullukçu tarafından  70 yıl sonra kısmen düzenlenerek mezbele görünüme son verildiyse de Trabzonluların büyük bir bölümü konudan habersiz kaldı.

Sayın Cumhurbaşkanımız 2014 yılında Trabzon’da yaptığı konuşmada;

“Trabzonlu bir kahraman, bir şehit üzerinden Türkiye’de oynanan oyunu anlatmak istiyorum. Ali Şükrü Bey Trabzon’un meclisteki ilk mebusuydu. 1920’de meclis açılırken Trabzon’u temsil etmek üzere oradaydı. Ali Şükrü Bey Osmanlı’nın kahraman bir subayı olduğu kadar en yürekli vekillerinden biriydi. Her türlü haksızlığa karşı çıkıyordu. Esarete, korkaklığa tahammülü yoktu. Ne yaptılar biliyor musun? Bu kahraman Trabzonlu’yu tam 91 yıl önce Ankara’da alçakça şehit ettiler. Ali Şükrü Bey’in katledilmesinin çok önemli bir manası vardı. Ali Şükrü Bey’e suikast düzenlerken herkese korku salarak, ‘Sonunuz Ali Şükrü Bey gibi olur’ mesajı veriyorlardı. Merhum Trabzonlu Ali Şükrü Beye ve Menderes’e yapılmak istenen neyse bize de yapılmak istenen aynısıdır.”

Ali Şükrü Bey’in resimde görülen şu andaki kabrini inşa eden Trabzon Büyükşehir Belediye Eski Başkanı Dr. Orhan Fevzi Gümrükçüoğlu, 28 Mart 2019 da düzenlenen  törende  yaptığı  konuşmada  “Geçtiğimiz tarihlerde bu kabir  gizlenmek istenmiştir. Kimse farkında olmasın istenmiştir.1984-1989 yılları arasında Belediye Başkanlığı yapan   Orhan Karakullukçu abimiz  bu kabri ortaya çıkarmıştır. Yerini tescil etmiştir.

Ali Şükrü Bey'in kabrinin yeniden düzenlenmesi için bizatihi talimat veren Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın bu talimatını yerine getirmiş olmanın mutluluğunu yaşıyorum.

 Devlet Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan, 3 yıl önce Trabzon’a geldiğinde Ali Şükrü Bey ve onun davasına sahip çıkmaktan bahsetmişti. Sonra da akşam karanlığında buraya gelmiştir. Yanında bakanlarımız, komutanlarımız vardı. Bende âcizane refakat ediyorum. Döndü ve bana dedi ki, ‘Orhan Bey, Ali Şükrü Beye yakışan ama mütevazi bir düzenlemeyi senden bekliyorum’ dedi. ‘Baş üstüne’ dedim. Allah nasip etti, vefat yıldönümüne yetiştirmek nasip oldu. Allah’a şükür bu kabri yeniden düzenlemek nasip oldu” dedi.

Devlet eski Bakanı Faruk Nafiz Özak yaptığı konuşmada herkesin tarihini çok iyi öğrenmesi gerektiğini ifade etti. Özak, “Ali Şükrü Bey rahmet ve minnetle anıyoruz. Kısa ömrüne çok önemli ve değerli işler sığdırmış bir büyüğümüzdür.                          Biz çocukken bize Ali Şükrü Beyi öğretmediler, anlatmadılar. Daha sonra öğrenmeye başladık. Orhan Karakullukçu burayı mütevazı bir kabir olarak ziyaret açtı. Geçmişimizi iyi öğrenmemiz lazım.

Benim bir projem var. Milli Eğitim Bakanımıza da buna söyleyeceğim. Trabzonlu öğrenciler, Trabzon tarihini, Yozgatlı öğrenciler Yozgat tarihini, Giresunlu öğrenciler Giresun tarihini okumalılar.

Bugün Trabzonlu olup Ali Şükrü beyi bilmeyen Trabzonlular var. Bu Milli Eğitim müfteradına girmeli. Hepimizin tarihimizi öğrenmeliyiz” diye konuştu.
AraştırmacıYazar Sadık Albayrak, Ali Şükrü Bey'in yaşamı ve şehit edilmesine ilişkin detaylı açıklamalarda bulundu.         Albayrak, “Çocukluğumda Cudibey’de okurken akşamları buralara çıkardık. Maalesef gözleri kapalı dolaşan bir nesildik. Osmanlı İmparatorluğunun beş büyük şehrinden biriydi Trabzon. Bize kimliğimizi unutturmak istediler. Kimliğimizi bilmek, tarihimizi öğrenmek zorundayız” şeklinde konuştu.

Tarihçi-Yazar Kadir Mısırlıoğlu, Topal Osman'la ilgili bir söyleşisinde ;“Ali Şükrü Bey'in katilidir. Bu işi kim emretti, 'İngiliz casusu' diyerek, Topal Osman'ı kim kandırdı?.. Bu halk Çankaya'dan Ulus'a kadar sürükledi Topal Osman'ı. Başını halk kopardı. Bugün Ulus'ta Mustafa Kemal'in heykelinin olduğu yerde ayağından asıldı.                                                             Ali Şükrü Bey M. Kemal’e hilafet ve Lozan konularında muhalifti. Dindar, muhafazakâr, tarih şuuru olan bir adamdı. Hilafete, saltanata, Osmanlı'ya, İslâm'a bağlıydı. Ehemmiyeti bu. Onun ölümünden sonra Mustafa Kemal, hakim-i mutlak olmak için çok önceden yaptığı planları hayata geçirdi. Tek seçici, tek hâkim oldu.

Ali Şükrü Bey Cinayeti aydınlatılmalı, gerçek katiller ortaya çıkarılmalı, devlet konuyla yüzleşmelidir” dedi.

Refah Partisi’nin  19. dönem İstanbul Milletvekillerinden Hasan Mezarcı; verdiği soru önergeleriyle, Ali Şükrü Bey-Topal Osman-M. Kemal mevzuunu meclise taşıması, Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri'nin mezarının bulunması ve itibarının geri verilmesi için kurulan TBMM İnsan Hakları Komisyonundaki faaliyetleri, M.Kemal'e karşı planlanan “İzmir Suikasti Davası” sanıklarının itibarlarının iadesi için verdiği önergeler laik çevreleri rahatsız etmiş, Mezarcı hakkında inanılmaz bir “linç kampanyası” başlatılmıştı.

28 Şubat'ta “postmodern darbe” ile alaşağı edilen merhum Erbakan, 1994 senesinin 28 Şubat'ında yaptığı basın toplantısında şunları söylemiştir: “İstanbul Milletvekili Hasan Mezarcı kendi inisiyatifleriyle bir araştırma önergesi vermişlerdir. Partimiz MKYK, kendisini parti disiplinine aykırı söz ve davranışlarından dolayı “kesin ihraç talebiyle” Müşterek Disiplin Kurulu'na verdi. Kurul, Mezarcı için kesin kararı verecek.”

16 Mart 1994 tarihli Milliyet'e konuşan, dönemin Genel Başkan Yardımcısı ve Kocaeli Milletvekili Şevket Kazan: “Hasan Mezarcı bizi arkadan bıçakladı. Kimse teşkilattan izinsiz kurşun bile sıkamaz.”derken, dönemin Refah Partisi Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk'ün “Hasan Mezarcı Mit Ajanıdır” suçlaması, tarih sahnesinde yerini almıştır.

Tamamen yalnız kalan Hasan Mezarcı, aynı gün partisinden istifa etti.

1996 senesinin ilk aylarında Almanya'ya geçen Mezarcı, Türkiye'ye döndüğünde, havaalanında gözaltına alındıktan sonra, DGM tarafından tutuklanarak Metris cezaevine konulmuştur.

Mahkemede “beni zehirliyorlar” diye bağıran Mezarcı hapishanede nasıl bir psikolojik ve biyokimyasal işkenceye maruz kalmıştı ki, Cezaevin­den çıkarken kendisini bekleyen gazetecilerin sorularını yanıtlarken sözlerine, şifreli olduğunu ileri sürdü­ğü Farsça bir şiirle başladı.

“Gün döner, keser dö­ner, sap döner          

Gün gelir, hesap döner                                                                     

Mezarcı gelin­ce deccaliyet sona erer.”

Çıktığı Reha Muhtar’ın programında;                                      

 “Hasan Mezarcı öldü, Allah rahmet eylesin. Günahıyla, sevabıyla onu defnettik.                                                                              Ben, Meryem oğlu İsa'yım ve inananlarım, havarilerim meydana gelmiş, dua ediyoruz. Cenabı Allah'ın verdiği güç nispetinde vazifemizi yapmaya devam ediyoruz”diyerek gelinen noktayı özetliyordu.

Anlaşılan Hasan Mezarcı’nın akıbetine uğramak istemeyen 

Trabzon veya bölge milletvekilleri istisnalar dışında Ali Şükrü Bey konusunda dişe dokunur tek bir kelam sarf etmemiş,kayda değer girişimde bulunmamıştır.

Sayın vekiller, siyasetçiler, bürokratlar, devir değişti. Bakın Sayın Cumhurbaşkanımız yine öncülük yapıyor.Onu yalnız bırakmayın.Korkmayın.

Dersim olayları" trajik bir biçimde ortaya konulup, Dersim'le ilgili devlet belgeleri açıklanırken, Devlet Dersim'le yüzleşirken, Ali Şükrü Bey cinayeti ile ilgili "YÜZLEŞME" de yapılmalıdır.

Ali Şükrü Bey’in zahiri katili Topal Osman Ağa ile ilgili yazımı da onun ölüm yıldönümü olan 2 Nisan’da istifadenize sunacağım.

Ahmet Tezcan

Beş Karışlık Bücür Büyücü

Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın

'Uluslararası İslam Bilim ve Teknoloji Üniversitesi' Projesi

Erdal Şimşek

Rusya’nın JİTEM’i Wagner’dir

Mehmet Hakan Kekeç

Yıldırım Bayezid’in Kemikleri Neden Yakıldı?

Dr. Ömer Aydın

27 Mayıs'ta Türkçe Ezana Direnen Alperen

Halit Emre Aydın

Biz Çocuklar Gibi Şendik, Ama Şenlik Yetmezdi