#SENSİZOLMAZ

Semra Aydın

23.07.2020 Thursday 15:44

Tüm Dünya’da yayılan ve kitlesel ölümlere neden olan Koronavirüs salgınının, ülkemizde ortaya çıkmasının üzerinden, neredeyse 2 ay geçti.

Virüsün tüm dünyada neden olduğu kaos, çok yakınlarımızda bile şahit olduğumuz kayıplar ve tüm bu sürecin karşısında çaresiz kalmak…

Tarih kitaplarında okunacak günlerden geçerken, dayanışmanın ve empatinin önemini hep birlikte anladık. Hepimiz anlatılması da, anlaşılması da zor olan duygular yaşıyoruz.

Bizim neslimizin bu güne kadar yaşamadığı kadar büyük ve küresel boyutta bir pandemi ile karşı karşıyayız.

Özellikle bu süreçte birçoğumuzun aşırı kaygılı, aşırı titiz, aşırı koruyucu kollayıcı yaklaşımları olabilir.

Ebeveynlerin abartılı panik hissi, çocukları ve ergenleri olumsuz etkileyebilir. Eşler arasında ani öfke patlamaları, kırmalar ve kırılmalar yaşanması da mümkün. Evde çok çocuklu hayatta stres yaşıyor olabiliriz.

Çocuklarımız veya bebeklerimiz bize yapışmış ve bir dakika bile yalnız kalmamıza müsaade etmiyor olabilir. Veya biz eşimizi kafaya takmış, sürekli onun olumsuz davranışlarına odaklanıyor olabiliriz.

Eşimizin evde attığı her adımı kontrol etmeye çalışıyor olabiliriz. Pandemi öncesi genel bir evhamlı yapımız varsa, bu süreçte “kaygı bozukluğuna” adım atmış olabiliriz.

Yatağını ayıran çocuğumuz yeniden bizimle uyumak istiyor olabilir. Ailecek iştah sorunu yaşıyor olabilir ya da duygusal yeme davranışı sergiliyor olabiliriz.

Tüm bunları yaşamamızda genetik yatkınlıklarımız etken olsa da, ana neden pandemi günlerinde deneyimlediğimiz yoğun korku ve kaygı halidir.

Oysa kaygılanmak ve korkmak son derece insani duygular. (Lütfen tek başınıza bu süreci yönetemeyeceğinizi hissettiğiniz an, profesyonel destek istemekten çekinmeyin.)   

Sağlıklı iletişim, aile içi mutluluğun en önemli anahtarıdır. Aile içi ilişkiler emek ister ve zor zamanlarda dayanışma duygusu yeterince ortaya çıkmazsa, yol ayrımları kaçınılmazdır.

Fiziksel sağlığımız için evde kaldığımız bu dönemde, ruh sağlığımızı korumak, aile içinde şiddetsiz iletişimde bulunmak, kaygı ve öfke temelli duygularımızı sağlıklı ifade edebilmek, duygu regülasyonu yapabilmek çok önemli.

Eşimiz veya çocuğumuz tarafından doğru anlaşılmak ve yanlış yorumların önüne geçmek, aile içinde doğru iletişimin önkoşulu.

Ne Yapabiliriz?

Hepimiz öncelikli olarak yaşadığımız kaygının veya korkunun şu günlerde normal olduğunu kabul edelim.

Ama bu kaygı ve korku kontrol edilemezse, zeminimizde olan ve şimdiye kadar bizi rahatsız etmeyen bazı sorunlarımız ortaya çıkabilir veya rahatsız edici şekilde artabilir.

Örneğin geçmiş travmalarımıza bağlı bazı bozukluklar, depresif olma hali, takıntılar, öfke kontrol problemleri bu dönemde bizi ve aile bireylerimizi zorlayabilir. 

O zaman bu zor dönemleri en az hasarla atlatmak için, psikolojik dayanıklılığımızı güçlendirecek önlemler almalı, çocuklarımıza bu süreçte destek olmalıyız.

Kaygıyla baş etmede en önemli nokta kişinin karşı karşıya bulunduğu riskin boyutlarını net olarak belirleyip, kontrolü dahilinde yapabileceklerini yapmasıdır. Bunu en iyi doğru bilgiye ulaşarak yapabiliriz ki, bilginin doğru adresi Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu’dur.

Diğer yandan ebeveynlerin sosyal medya platformları hakkında bilgi sahibi olmaları, çocuklarının hangi platformlarda aktif olduğunu bilip iyi bir sosyal medya okur yazarı olmaları gerekir. Böylece çocukların çeşitli olumsuz görüntülere ve yanlış bilgilere anne babanın kontrolü olmadan erişimi sınırlandırılabilir.

Evde ne yapacağını bilmeyen, sürekli kaygı ve korku halini sürdüren ebeveynlerin çocuklarına da “panik” bulaştırması kaçınılmaz olacaktır.

Diğer yandan hiçbir şey yokmuş gibi umarsız ve umursamaz olmak da, yine çocukların olumsuz duygular yaşamasına neden olabilir.

Çocuğunuzu anlamaya çalışmak, korkusunu kabul etmek veya duygularını ifade etmesine fırsat vermek hem çocuğa hem de anne babaya iyi gelecektir.

“Sen büyüdün niye korkuyorsun ki”, “İradenle bu duyguyu yenersin”, “Korkacak bir şey yok” gibi üst perdeden vereceğiniz tavsiyeler, çocuğun kafasını daha çok karıştıracak ve çocuk anlaşılmadığını hissettiği için panik duygusu tetiklenecektir.

Şu günlerde çocukların en fazla ihtiyacı olan duygu, “güvende olma” duygusudur. Çocuklar en çok “belirsizlik” ortamlarında kaygı yaşarlar. Siz bu belirsizliği gidermezseniz, zihinleri onları çok zorlayacak senaryoları üretmeye başlayacaktır. ,

Yaşadığımız süreci, çocukların yaşına ve anlama kapasitesine en uygun şekilde anlatmalı, umut ve güven verici bir tavır sergilemeliyiz. İletişimi sadece sözel değil, beden dilimizle de sürekli sürdürmeliyiz.

Evde kalmamız gereken şu günler, belki de işlevsiz korkularımızı tanımak ve onlarla baş etme yöntemlerini öğrenmemiz gereken günlerdir. İlişkilerimizin ve sevdiklerimize karşı duygularımızın sınandığı şu günlerde, kendinizle savaşmak yerine konuşmayı deneyin. Dinleyin bakalım, kendiniz size yıllardır ne anlatmaya çalışıyormuş….

Sağlıcakla… #evdekal

Semra Aydın Avşar

Aile Danışmanı

Twitter: @Semra1071

08.05.2020 13:48

Bu fani dünya yolunda “yolcu” olduğunun farkında olan insan, yani düşünen, anlayan ve hissedebilen insan aynı zamanda çok “acı” çekiyor. Çünkü düşünen insan, düşüncesizlerin pas geçtiği bütün vebal duyguları da sırtlanıyor… Çünkü düşünmeyenlerin ve dahi düşüncesizlerin, düşünmedikleri ve sorgulamadıkları her mesele “farkında” olanın omuzlarına yükleniyor…

Saatlerin zamansızlığı gösterdiği anlardan biri…

Yer, mazlum bir kalbin yanı… Gece kapımızı çalmış.

Pencereden içeri karanlık sızarken, gözlerim hilâlde kalmış.

Gecenin zifiri karanlığında elim mazlum bir eli avuçlamışken, kalbim yaralı bir kalple atarken, gözüm kırmızı renkli bir hilâlde… Yakalarında “kırmızı hilâl” taşıyan onlarca düşünce ve yürek insanı da benimle. Saatler zamansızlığı gösterirken, evimden ve kızımdan çok uzakta, günlerdir yemek yemediği için bebeğine süt veremeyen bir annenin ellerini tutuyorum…

İnsan, Allah’ın yaratmış olduğu en şerefli mahlûk. Bu gerçeğin unutulduğu bir çağda, “bizi bekleyen birileri var” diyerek çıktığımız yolda Türk Kızılay ile birlikteyiz… İnsanın taşıdığı değeri anlatabilmek ve her insanın mutlaka açması gereken bir kapısının olduğunu göstermek gerek dünyaya...

Elini tuttuğum o annenin yanından ayrılırken kafamda sorular uçuşuyor yine…

Kalp kapısını veya gönül penceresini hiç açmayana, güneşin doğuşu nasıl anlatılır ki? Mazlum bir eli tutmayan biri, çiçeklerin renklerindeki çağrıyı duyabilir mi hiç? Küçük bir çocuğun gözündeki yaşı silmeyen biri, nefis bir yağmur sonrası gökyüzüne çizilen ebemkuşağındaki tebessüme nasıl cevap verir?

Unutuyoruz, unutturuluyoruz…

Oysa bizi bekleyen birileri var…

İnsan, sonsuzluğa uzanan yolculuğunu sürdürebilmesi için sisli bir vadi olan düşüncenin derinliklerinde bir yerde, kalbin en karmaşık lâbirentlerinin ucunda, ruhun gezindiği boyutların bittiği noktada bulunan o kapıyı mutlaka açmalı…

Çünkü o kapı açılmadığı takdirde kör, sağır ve dilsiz bir dünyada yaşamaya mahkûm olacağız.

Bu kapı aynı zamanda hilâle, aynı zamanda güneşe ve aynı zamanda iyiliğe açılan kapıdır. Anahtarı ise bütün karanlıklara ve acılara rağmen “sabırdır.”

Duymuyor musun?

Güneş senin de kapını çalıyor.

Haydi durma! Aç kapını!

Tak göğsüne hilâli ve göğsünü gere gere çık güneşe…

İyilik üzere gidilen yol bitmez.

“Ve sabret! Çünkü Allah iyilik edenlerin mükâfatını yitirmez”

Vesselâm!

Semra Aydın Avşar

Twitter: @semra1071

04.04.2020 09:57

Küresel bir salgın ve bu salgın sonucunda tüm Dünya çapında bir kırılma yaşıyoruz. Belki de yıllar sonra “dijital devrim” diye tarih kitaplarına geçecek bir döneme şahitlik ediyoruz. Bir çağ kapanırken başka bir çağa mı geçiyoruz bunu zaman gösterecek…

Özellikle son 20 gündür hepimiz ellerimizi 20 saniye boyunca yıkıyor, dışarıdan gelen her şeyi ve dip köşe her yerleri dezenfekte ediyor, evlerimizde bekliyoruz. Çocuklar eğitimlerine, çoğu çalışan da işine evden devam etmeye başladı. Pek çoğumuzun günlük rutinleri değişti. Bu süre içinde “vaktim olsa da yapsam” dediğimiz şeyleri bile yapar olduk. O hep merak ettiğimiz filmleri izleyip, okumak isteyip de okuyamadığımız kitapları okumaya başladık. Yattık kalktık, yattık kalktık hâlâ değişen bir durum yok. İyi ama ne zamana kadar bu durum sürecek? Ya sonra ne olacak? Ekonomi ne olacak? Bu virüs belası gittiğinde, tehlike bittiğinde, geri sosyal hayatlarımıza döndüğümüzde bizi neler bekliyor olacak?

Steven Taylor’ın 2019 yılı Aralık ayında yayınlanan “Salgınların Psikolojisi: Bir Sonraki Küresel Bulaşıcı Hastalık Salgınına Hazırlanmak” isimli kitabında, salgınların esas olarak psikolojik bir olay olduğundan ve konuyla ilgili yaptığı araştırmaların verilerinden bahsediyor. Salgınların, basitçe bazı virüslerin insanları enfekte etmesinden ibaret olmadığını, bir toplumun salgına karşı nasıl tepki verdiğinin, psikoloji ile çok ilgili olduğunu söylüyor.

Salgın psikolojisinin temelinde kaygının korkuya ve paniğe dönüşmesi ve hastalıktan daha hızlı bulaşıyor olması var. Olaylar karşısında hissettiğimiz duygular ve o duyguya göre gösterdiğimiz davranışlar, düşünce süreçlerimizden etkilenir. Duygularımız ve davranışlarımız, bir durumu nasıl algıladığımıza yani bakış açımıza göre değişir. Yani ne hissettiğimizi yaşadığımız olay değil, o olayı nasıl anlamlandırdığımız ve yorumladığımız belirler. Bu süreçlerde genel olarak “otomatik düşünce” lerimiz devrededir. Rahatsız olduğumuz bir duyguyu değiştirmek istiyorsak, farkında ve bilinçli olarak düşünme sistemimizi yeniden düzenlemeliyiz.

Örneğin;

  • “Evde hapis durumundayım, kısıtlandım” şeklinde DEĞİL, “güvende olmak ve ailemle güzel vakit geçirme fırsatını kullanmak için evdeyim” diye düşünebiliriz.
  • “Evde kalacağım süre belli değil. Aldıklarım yetmeyecek ve mağdur olacağım” şeklinde DEĞİL, “Şuan için ihtiyacım olan her şeye sahibim. Ayrıca aldıklarımı israf etmeden kullanabilecek, bittiğinde de yeniden alacak bilince sahibim” diye düşünebiliriz.
  • “Her yer şey çok belirsiz. İşler güçler ne olacak” YERİNE “Bu küresel bir salgın. Etkisi tüm Dünyayı sardı. Bunu değiştiremem. Ama davranışlarımı kontrol edebilirim. Yeterli uyku ve yeterli besin alıp, sağlıklı düşünerek, değişecek sisteme uygun bir iş modeli düşünebilirim. Şuanda öncelik benim ve sevdiklerimin sağlıklı olması. Diğer her şey için zamanla ve şartlar oluştukça çözüm üretebilirim” diye düşünebilir ve psikolojik dayanıklılığımızı artırabiliriz.

Zihinsel olarak beynimiz neye inanırsa, vücudumuz ona göre hareket eder. Zihnimiz bize oyun oynamaya çok müsaittir. Unutmayalım ki panik, bağışıklık sistemini zayıflatan en önemli nedenlerden biridir. Şu günlerde ihtiyacımız olan ise güçlü bir bağışıklık sistemi.  Korku veya stres anlıktır ve bizi hayatta tutar, tehlikeye karşı önlem almamızı sağlar. Ama kaygı veya panik uzun sürelidir ve bize hata yaptırır.

İnsanların çoğu genellikle gözünün önündeki sorunlara odaklanır da, uzakta olan ve yaklaşmakta olan sorunlar burnunun dibine gelene kadar fark etmezler. Bu noktada “miyop” olmayan herkesin, yaklaşmakta olan sorunlara odaklanmasını öneriyorum:

Eğer bu salgının yayılım hızı yavaşlatılamazsa, daha farklı toplumsal sorunlar kapıda. Bu yüzden evde kalmak, sosyal mesafeye dikkat etmek, temizlik kurallarına uymak gerçekten çok önemli. Eğer evde kalamıyorsanız ve evde kaldığınız süre içinde bazı sorunlar yaşadığınızı düşünüyorsanız, lütfen “online terapi” hizmeti veren “gerçek ruh sağlığı profesyonelleri” ile iletişime geçin.

Charles Duhigg’in yazdığı “Alışkanlıkların Gücü” isimli kitapta şöyle diyor: “Krizler, alışkanlıkları değiştirmek ve yenilerini yaratmak için birer fırsattır. Bazen her şey yokuş aşağı gider ve durdurmaya gücümüz yetmez. Bu durumlarda olanları analiz edemeyiz veya farkında olsak da kötü gidişata engel olamayız. Her şey tam da bitti dediğimiz yerde ise alışkanlıkların doğasına hâkim biri çıkar ve tüm gidişatı tersine çevirebilir. Geçmiş, bunun örnekleri ile doludur.”

Bu salgın hayatımızda bazı alışkanlıkları değiştirmemiz için bir fırsat olabilir. Belki de bazı şeylere yeniden başlamanın, kendimizle gerçeklerimizle yüzleşmemizin zamanı gelmiştir. Belki de iş yapım biçimlerinin, sermaye sahiplerinin, ilişkilerin, teknolojinin ve daha onlarca şeyin değiştiği ve değişeceği bir Dünya’ya hazırlanmamız gerekiyordur.

Ne dersiniz?

Semra Aydın Avşar

Aile Danışmanı

semra.aydin@izu.edu.tr

Twitter: semra1071

24.03.2020 12:48

SEN OLMADAN DA DÖNECEK DÜNYA

Son birkaç hafta içinde ne kadar da değişti hayatlarımız. Hızla yayılan ve çıkışı hakkında fikrimizin olmadığı küresel bir virüs salgını ile karşı karşıya kaldık. Şuan bu virüs salgınından korunmak için bildiğimiz en etkili yol, virüsün yayılım hızını düşürmek. Bunun için de sosyal izolasyon uygulamak.

Tedbirli olmak, önlem almak, sosyal izolasyona ve hijyene dikkat etmek şüphesiz çok önemli. Ama atladığımız bir konu var ki, topyekün bir korku ve kaygı sürecinin de içine çekilmiş durumdayız. Endişeli düşünceler hepimizi bir kısır döngüye sürüklüyor. Sosyal medya platformlarında virüs salgını ile ilgili haberlere fazlasıyla maruz kalmak, birçoğumuzda kaygıyı ve endişeyi tetikliyor.

Sürekli takip halindeyiz… Virüsün nerelere yayıldığı, kaç kişinin öldüğü, nasıl öldüğü hakkında meraktayız. Oysa kadim bilgiler der ki, “seni mutsuz edeni takip etmekten vazgeçersen, mutlu eden şeyleri görmeye başlarsın”. Sadece bu virüs konusunda değil, bize acı veren veya bizi kötü hissettiren her konuyu, gündemimizden çıkarmaya veya gündemimize kontrollü almaya ihtiyacımız var. Burada endişelerimizi veya korkularımızı bastırmaktan bahsetmiyorum. Kaygımızı veya korkumuzu bilinçli farkındalık temelli bir dizi yöntemle, yönetmeyi tavsiye ediyorum.

Örneğin; zihnimiz ne olacağını tahmin etmeye meyillidir. Beynimiz tehdit ve tehlikeye karşı aşırı duyarlıdır. Otomatik düşüncelerle, otomatik tepkiler veririz genelde. Düşüncelerimizin bir kısmı hayatta kalmaya yönelik gerçekçi tepkilerdir, bir kısmı ise endişeye iten asılsız tepkilerdir. Nesnel ve gerçekçi veriler ışığında, hangi düşünceyi kabul edip etmeyeceğimizi seçebiliriz mesela…

Zihnimiz sürekli hikâye yazar. Güvenliğimiz, sağlığımız, sevilip sevilmediğimiz ile ilgili hikâyelerdir bunlar... Bunların büyük çoğunluğu, geçmiş bilinçaltı deneyimlerimizle ilgilidir ve tüm bu hikâyelerin çoğu doğru değildir. Bu nedenle şuan ki bize, şuan ki deneyimlerimize odaklanmamız gerekir. Kendinizi fark edin… Hangi düşünce sizi içine çekiyor, hangi düşünceden uzak durmanız gerekiyor bunu en iyi siz bilebilirsiniz. Olaylara veya konulara otomatik tepki vermeden önce kendinizi, kendi iç sesinizi duymaya çalışın.

Fotoğrafın tamamını görmeye çalışmak, sizi daha emin hissettirebilir. Kaygı ve korku bizi daha geniş düşünmekten alıkoyar, olayları etraflıca yorumlayamayız. Acil tehditlere odaklanır, endişeyi döngüye çeviririz. Tersi de mümkündür. Ne kadar geniş açıdan bakıp, gerçekçi veriler ışığında etraflıca düşünürsek, anksiyete oranımız düşer ve süreci yönetmeye başlarız.

Sosyalleşmemek, güvenli mesafede olmak, hijyen kurallarına dikkat etmek şartıyla hayatımızda nefes alacağımız alanlar açabiliriz kendimize. Eğer size yakın bir orman veya açık alan varsa, sabahları yapacağınız düzenli yürüyüş ve koşular bağışıklık sisteminizin güçlenmesine yardımcı olacaktır.       

Bağ – bahçe işleri ile ilgilenmek, hep okumak isteyip de fırsat bulamadığınız kitapları okumak, zihin açıcı filmler izlemek iyi gelebilir mesela…

Kendimiz ve sevdiklerimiz için yavaşlayalım artık… Kızılderililerin dediği gibi:  

“Dinle! Yoksa dilin seni sağır eder.

Yüzleş! Yoksa kalbin seni esir eder.

Anla! Yoksa zihnin seni deli eder.”

Semra Aydın Avşar

Aile Danışmanı

Twitter: @semra1071

16.03.2020 16:07

İngiliz akademisyen Noreena Hertz, 2015 yılında bir araştırma yapıyor. 1995-2002 yıllarında doğan ve 13-22 yaşlar arasındaki 2000 gençle çeşitli çalışmalar ve araştırmalar yapıyor. Sonuçta bu yaş grubu gençlerin, dünyanın farklı bölgelerinde farklı çevresel, kültürel ve eğitim ortamlarında büyümüş olsalar da hayata dair bazı ortak özelliklere sahip olduklarını tespit ediyor ve onlara K kuşağı ismini veriyor. Bu yazı sosyolojik bir analiz yazısı değildir ve konuyla ilgili ayrıntıya girmek istemiyorum ama Hertz’in K kuşağına dair bazı tepsilerini önemsiyor ve paylaşmak istiyorum.

Hertz’e göre bu kuşak, önceki kuşaklardan daha endişeli ancak “benzersiz olma” konusunda daha istekli. K kuşağı sadece teknolojiye olan aşırı bağlılığıyla değil, aynı zamanda durgunluğu ve var olan tehditlere karşı duyarlı davranışlarıyla da dikkat çekiyor. Yeni medya teknolojileriyle; ekonomik çöküş, işsizlik, terör, savaş ve göç gibi olumsuz koşullarla erken yaşlarda yüzleşen K kuşağı bireylerinin, fiziksel olarak etkilenmeseler bile psikolojik açıdan olumsuz etkilendikleri düşünülüyor. Yani teknoloji, çöküş ve tehlikeyle tanımlanan K kuşağı bireyleri aynı zamanda ‘Biz her şeyi yapabiliriz’ diyen önceki kuşağa göre, daha adaletsiz bir dünya içerisinde yaşadıklarını düşünüyorlar ve bu durum bu kuşağı biraz daha derin karamsar ediyor.

Ülkemizde kısa süre önce yaşadığımız deprem ve çığ felaketleri ile göç ve mülteciler konusu bizim kadar çocukların da gündeminde. Sosyal medya kanalları başta olmak üzere çocuklar felaket haberleri ile kontrolsüz bir şekilde karşılaşıyor ve her problem onları biraz daha kaygılı ve biraz daha umutsuz olmalarına neden olabiliyor.

Arno Gruen diyor ki; “bir sonu korkuyla yaşamak, korkuyu sonsuza kadar yaşamaktan daha iyidir” Yani, bir şeyden korkarak sürekli zihnimizi onunla meşgul ederek yaşamak, o korkuyla yüzleşmekten daha zor ve yorucudur. Corona virüsü küresel bir salgın. Ondan korkarak, panik davranışlarda bulunarak ne kendimize ne de sevdiklerimize fayda sağlayamayız. Tedbir alarak, önlemlerimizi artırarak kendimizi ve sevdiklerimizi koruyabileceğimiz bir kriz yaşadığımız…

Sosyal medya üzerinden gelen asılsız haberleri ve ses dosyalarını dikkate almak yerine, konuyu bilinçli bir şekilde ele almalıyız. Böylelikle çocuklarımızın hem beden sağlıklarını hem de ruh sağlıklarını koruyabiliriz.

Peki konuyu çocuklarımıza nasıl anlatacağız?

Depremde ve diğer felaketlerde olduğu gibi bu konuda da, konuyu çocukla konuşmaktan çekinmeyin. Çünkü sokakta daha sık yüz maskesi takmış insan görecekler ve neden olduğunu bilmediklerinde endişeleri artabilecektir. Çocuğunuzun anladığı dilden, anlama yaşına uygun kelimeler kullanarak olanı en uygun şekilde anlatmaktan çekinmeyin.

Çocuğunuza gereksiz ve ayrıntılı bilgi vermek yerine, temel bilgilendirmeyi yapıp daha çok sorularını cevaplamanız daha iyi olacaktır. Burada önemli olan net olmanız ve kendi kaygınız varsa bu kaygıyı ona yansıtmamak için özen göstermeniz.

Çocuğunuz okulda arkadaşlarından yalan yanlış bilgiler duymuş olabilir. Neler bildiğini, duyduklarının ona neler hissettirdiğini öğrenmeye çalışın. Ve sorularına mantıklı cevaplar verin. Bilginiz yeterli değilse konuyu iyice araştırarak bilgilenin. Bilgi verirken korkutucu olmamaya lütfen özen gösterin. Bunun için kendi kaygınızla başa çıkmaya çalışın. Kendi kaygınızı yönetemiyorsanız, lütfen destek alın. 

Unutmayın eviniz güvenli olduğu halde, karanlık olduğunda bütün çocuklar karanlıktan korkar. Çünkü onların olayları algılaması bizden çok farklı. Hele ki, yazının başında bahsettiğim K Nesli kavramını hatırlarsanız, bazı çocuklar sorunu biraz daha derinden hissedebilirler. Güven verici olmanız, tedbirler konusunda net ve açıklayıcı bilgiler vermeniz çok kıymetli.  Çocuğa güven verebilmeniz için, aldığınız güvenlik önlemlerini konuşabilirsiniz. Örneğin biz kızımla, normal zamanlardan biraz daha fazla sıklıkla ve uzun süreli ellerimizi yıkıyor, evin havalandırmasını yapıyoruz. Çantamızda limon kolonyası ve kullan at mendilleri var.

Çocukların rutini bozulmamasını tavsiye ederim. Örneğin ciddi bir risk teşkil etmiyorsa, okulunda ciddi hijyen problemi yoksa normal rutinine devam etmesini tavsiye ederim.

Şuan hepimizin ihtiyacı olan sağduyu ve sakinlik…

İrade ve basiret…

Panik yok, tedbir var.

Semra AYDIN AVŞAR/ Aile Danışmanı

Twitter: @semra1071

11.03.2020 12:35

Aile; toplumun en küçük yapı birimi ve temel unsurudur. İnsanlığın başlangıcından beri süreç içerisinde çeşitli etkileşimler sonucu değişikliklere uğrasa da, varlığını günümüze kadar koruyabilmiş bir kurumdur. Aile; insanların yaşamlarını idame ettirdikleri ilk sosyal çevredir. Bireyin topluma, toplumsala geçişini sağlayan, bireyi hayata bağlayan köprüdür.

Aile; bireylerin birbirlerine sevgi ve sadakatle bağlanıp, kendilerini güvende hissettikleri, hak ve yükümlülüklerin dengelendiği toplumun en küçük yapısıdır.

Toplumun güçlenmesi ailenin güçlenmesine, ailenin güçlenmesi ise kadının güçlenmesine bağlı olan bir döngüdür. Kadının güçlenmesi, bireysel hak ve menfaatlerine erişim sağlaması, aile ve toplumsal yapımızın güçlenmesi bakımından son derece hayati bir öneme sahiptir. Çünkü; kadının güçlü olduğu bir toplumda aile de güçlü olur, toplum da güçlü olur.

Kadınlar zayıf mı? Veya kime göre, neye göre zayıf? Neden kadını güçlendirmeye ihtiyacımız var?

Endüstri Devrimi, her ne kadar kadını ev dışında çalışmaya yönelttiyse de, bir yandan geleneksel rol ayrımının etkileri, öte yandan toplumsal kurumlaşmanın kadının yükünü azaltacak gelişmeler göstermemesi, kadının toplumsal statüsünün iyileşmesini geciktirmiştir.

Bu nedenler, kadının mesleki kariyerine önem vermesini de geciktirmiş, dolayısıyla bir meslek bilincinin oluşması zorlaşmıştır. Oysa; kadının iş gücünde ve toplumsal hayatta yer alması, ailenin birliğini tehdit eden bir unsur değildir. Aksine aileyi güçlendiren bir etkendir.

Peki evin içinde durum nedir? Kadın anne kimliği ve eş kimliği ile neler yaşamaktadır?

Hepimizin bildiği gibi, artık dijital bir dünyada yaşıyoruz. Alkol ve madde bağımlılığının yanı sıra, sosyal medya bağımlılığı ve teknoloji bağımlılığı görmezden gelinemeyecek boyutlara ulaşmıştır. Marc Prensky’nin 2001 yılında ortaya attığı “dijital yerliler ve dijital göçmenler” kavramlarından önceki yazılarımdan bahsetmiştim.

Dijital yerli çocukların dijital göçmen ebeveynleri, dijital göçmen anneler; bu dijital dünyada, yeni bir iletişim modeli olduğunu bilmeliler artık. Dijital dünya her ne kadar haberleşmeyi kolaylaştıran bir dönüşüm olsa da, bireysel ilişkiler ile aile yapısı bu durumdan çok etkilenmekte, özellikle bireylerin “mahremiyet” algısında ciddi tahribata yol açmaktadır.

Güçlü toplum için önemli olduğunu düşündüğümüz bir diğer konu ise kente bakışımız…

Mevcut şehir planlamasının, mimarisinin toplumun ihtiyaç ve beklentileri doğrultusunda yeniden ele alınması gerekmektedir. Örneğin; yaşlı veya engelli bireylerin, bebek arabasıyla yolda yürümek isteyenlerin bunu rahatlıkla yapamadıklarına her gün şahit oluyoruz. Diğer yandan, hala şehrin bazı ilçelerinde, bazı mahallelerinde, kadınlar ulaşım ve güvenlik konularında sorun yaşamaktalar. Yerel yönetimler “Kadın Dostu Kentler” olması için yerel projeler üretmeliler.

Şiddetin Önlenmesi ve İstanbul sözleşmesi

Tarihin her döneminde, insanlık onuruna yakışmayan vak’alar olagelmiş ve toplumlar bu utançla mücadele etmek durumunda kalmıştır. Hiç şüphesiz, hangi canlıya karşı olursa olsun şiddet ve istismar, hiçbir mazeret kabul etmez. Açıkçası biz sadece kadına yönelik şiddetin değil, “şiddetin” tam karşısında duruyor ve kadına, çocuğa, hayvana, insana şiddete hayır diyoruz.

“Bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmek gibidir” düsturundan hareketle, kadına yönelik şiddetin ağır mağduriyetlere sebebiyet verdiğini görüyoruz. İstatistikler bize şiddeti uygulayanların eğitim seviyesinin doktoralısından, ilk okul mezununa kadar geniş bir aralıkta olduğunu gösteriyor. Yani şiddet konusunu eğitimle çözemediğimizi görüyoruz. Kadınlar başta olmak üzere, ev içindeki tüm bireylerin şiddete karşı devletin korumasına ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz.

Bu yüzden gündemde “İstanbul Sözleşmesi” olarak bilinen ve 2011 yılında imzalanan “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi” siyasi tartışmalara kurban edilmemelidir.

“6284 sayılı” kanunla ilgili uygulama hataları varsa uzmanlar bu konuda düzenleme yapsınlar ama kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda kanuni güvencelerin korunması da olmazsa olmazımızdır.

Güçlü kadın demek, erkek zayıf kalsın demek değildir. Aile içindeki kadın ve erkek, birbiri ile güç savaşı yapmadan, kendi iyi oldukları alanlarda birbirlerini destekleyerek aileyi güçlendirebilirler. Aile güçlü oldukça toplumda güçlü olacaktır.  

Gandhi’ye atfedilen bir sözle son vermek istiyorum yazıma…

“Toplumun bir kanadı kadınlar, bir kanadı erkeklerdir. Hiçbir kuş tek kanatla uçamaz. Toplumun bir kısmını zayıf bırakıp diğerini güçlendirerek, topluma ancak zarar verirsiniz…”

Twitter-Instagram: @semra1071

09.03.2020 10:16

İstanbul Kadın Akademisi Platformu, bir süredir kitap okuma atölyeleri yapıyor. Aynı kitabı okuyan, farklı demografik yapılara sahip kadınların bir araya gelerek etkileşimde bulunmalarını çok kıymetli buluyorum. Bu ay için seçilen kitap Dr. Clarissa Pinkola Estés’in en bilinen kitabı Kurtlarla Koşan Kadınlar. 29 Şubat Cumartesi günü yapılacak atölyenin kolaylaştırıcılarından biriyim ve kitaptan çıkardığım birkaç dersi buradan da paylaşmak istedim.

Yazar Dr. C.P. Estes, Jungcu bir psikanalist ve mitolog. Nasıl ki rüyalarımız bilinçaltımızda olan bitenin şifrelerini veriyorsa, mitler ve masallar da toplumsal bilinçaltına dair ipuçları veriyor. Yazar; masallar üzerinden kadınların korkularını, savaşlarını, dertlerini, sorularını, sorunlarını, sevinçlerini ve en çok da farkında olmadıkları gücünü paylaşıyor bizimle. Sağlıklı kurtların ve sağlıklı kadınların belirli ruhsal karakteristikleri olduğunu ifade ediyor.

Kurtlar ve kadınlar, doğaları, araştırıcılıkları, büyük bir dayanıklılık ve güce sahip olmaları bakımından ortak özellikler taşırlar. Sezgileri çok güçlüdür, söz konusu yavruları, aileleri, eşleri, sürüleri ise kurtlar da, kadınlar da “cesaretle” hareket ederler. Diğer yandan kurtların ve kadınların, kendilerini yanlış anlayanlar tarafından yok edilmeye çalışılması da başka bir çarpıcı benzerliktir.

İtiraf etmek gerekirse, kitap tek seferde okunup bir köşeye bırakılacak bir kitap değil. Okuması zor ama içindeki psikolojik tahlilleri fark ettikçe ve kendi hayatınızla bağ kurdukça keyif alacağınız bir kitap. Ve ben bu kitabı sadece kadınların değil, erkeklerin de okumasını çok isterim. Özellikle kız çocuğu olan babalara tavsiyemdir.

Kitabın önsözüne şu cümlelerle giriş yapıyor Estes; “Hepimiz vahşiye özlemle doluyuz. Bu özlemin kültürel olarak onaylanmış pek az panzehiri var. Bize bu tür bir arzudan utanç duymamız öğretildi. Uzattığımız saçlarımızı duygularımızı saklamak için kullandık. Ama Vahşi Kadın’ın gölgesi gündüz ve gecelerimiz boyunca pusuya yatmış bir halde hâlâ varlığını sürdürmekte. Nerede olursak olalım, arkamızda tırıs giden bu gölge, kesinlikle dört ayaklı…”

Kendin Ol, Güçlü Ol!

“Güçlü olmak kas yapmak anlamına gelmez” diyor yazar. Korkmadan, kendi içinize yapacağınız yolculuk, kendi aydınlığınızla buluşmanız, hep yeni şeyler öğrenme çabası kadını güçlendirir. Bir başkasının seni kabul edip etmemesine, seni önemli bulup bulmamasına takılma. Biricik ve özel olduğunu hatırla. Gerçekten kim olduğunu aramaktan vaz geçme. Kendini bulmak istediğinde aradığın güç, yine senin içinde. İçine doğru, özüne doğru bir yolculuğa çık. Karanlık yönlerinden korkma…

Bu yolculukta, bizi güçlü yapacak en önemli değer “kendimiz” olmak… “Kendimiz olmak, başkaları tarafından sürgün edilmemize neden oluyor ama başkalarının istediklerine uymak, kendimizden sürgün edilmemize yol açıyor” diyor yazar. Kadın bedenini ve kadın ruhunu yaralamaya, kadını kendinden uzaklaştırmaya çalışan bir düzenin içinde, düzene uymayan kadınlar güçlüdür. “Eğer kalıba uymaya çalıştıysanız ve bunu beceremediyseniz, şanslı olduğunuz söylenebilir. Bir şekilde dışlanmış olsanız da, ruhunuzu korumuşsunuzdur… ” diyor Estes.

Yaralarından Utanma!

“Derin bir yara izin varsa, o bir kapıdır. Eski, çok eski bir öykün varsa, o bir kapıdır. Gökyüzünü ve suyu tarifsiz çok seviyorsan, o bir kapıdır. Daha derin bir hayatı, eksiksiz bir hayatı, ortalama bir hayatı özlüyorsan, o da bir kapıdır… ” Her kapı, bulunduğumuz bir yerden çıkış veya yeni bir yere giriştir. Öldürmeyen her acı, bizi sadece güçlendirir. Bir bitiş varsa, mutlak yeni bir başlangıç da olacaktır. Korkma…

Kendi iç sesimizi duymaya, içimizdeki dişil gücü fark etmeye başladığımızda, hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Özgür, özgün ve üreten olarak, yola devam ediyorsunuz ve hem yolunuz hem de yol arkadaşlarınız değişiyor. O zaman son sözü yine Estes’e bırakalım:

"Kendi vahşi güzelliğimizi kabullendiğimizde, artık o da bakış açısının bir parçasıdır ve bir daha bundan ne etkilenecek kadar haberdar oluruz ne de onu yüzüstü bırakır ya da reddederiz. Bir kurt sıçradığı zaman ne kadar güzel olduğunu bilir mi? Bir arslan oturduğunda ne kadar güzel bir şekil oturduğunu bilir mi? Bir kuş gürültüyle kanatlarını açtığında duyduğu ses karşısında hayranlıkla karışık bir duygu hisseder mi? Biz de onlardan öğrenerek, sadece kendi gerçek tarzımızda davranır ve doğal güzelliğimizden geri çekilmez ya da saklanmayız. Yaratıklar gibi biz de olduğumuz gibiyizdir ve doğru olan da budur."  

24.02.2020 14:58

Bilmediğiniz bir sisteminin içinde hep elinizde olmadan “değişik bir formülasyonla” düşünmek ve diğerlerinden farklı bir zekâ biçimine sahip olmak… O kadar aşırı hassas ve duygu yüklü olmak ki, yaşıtlarınızla “aynı duyguları paylaşamayınca” kişiliğinizi bir yerden sonra sorgular hale gelmek ve bu sorgulamaları çok erken yaşlarda yapıyor olmak… Kendinizi çoğu zaman yalnız, anlaşılmaz ve uzaylı gibi hissetmek… Terminolojideki karışıklığı da eklersek, zekânın, aklın veya herhangi bir şeyin “fazlası” olduğu sanılan ama doğru ellerde büyümezse “hebâ” olacak çocuk: Üstün zekâlı, üstün yetenekli veya üstün potansiyelli çocuk!

Dünden beri tüm sosyal medya platformlarında ve haber kanallarında “Atakan Kayalar” isimli ortaokul 5. Sınıf öğrencisi bir “üstün potansiyelli” çocuk ile tanıştık ülke olarak. Dünden beri konuyla ilgili sessiz kalmaya çalışsam da, sosyal medya üzerinden gelen yoğun sorular nedeniyle bu yazıyı yazma ihtiyacı duydum. Çünkü 11 yaşında “tanılı” bir kız çocuğu annesiyim aynı zamanda.

Kızımın “farklı algısı” olduğunu ilk anaokulu öğretmeni tespit etmişti. Öğretmenimizin ısrarı üzerine henüz 5 yaşını doldurmuştu ki, bölgemizdeki kısa adı RAM olan ve Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olarak çalışmalarını yürüten Rehberlik Araştırma Merkezi’ne götürdük. Çeşitli testler yapıldıktan sonra, “çocuğunuz üstün zekalı” diyerek “tanı” koydular.

Yıl 2013. Eve geldiğimizde, kendimi çok çaresiz hissettiğimi hatırlıyorum. Ne yapacaktık, nasıl bir eğitim planlaması olacaktı, çocuğun psikolojisi ne olacaktı, her şeyden önemlisi mevcut eğitim sistemi bu çocuklara göre değildi… İlkokula başlayana kadar, hatta ilkokul 2. Sınıfa kadar bu bilgiyi kimseyle paylaşmama kararı aldık eşimle. Sadece öğretmeni, ben ve babası bilecekti. Aldığımız bu kararın ne kadar doğru olduğunu, yıllar sonra anlamıştık… “Üstün yetenek” konusunda hiçbir fikri olmayan öğretmenlerle yaşadığımız mücadeleyi, ortalıkta dolanan şehir efsaneleri yüzünden muhatap olduğumuz handikapları belki başka bir yazıda anlatırım.

Ama bugün ifade etmek istediğim şu ki, “Atakan Kayalar” olayına çocuk psikolojisi açısından bakmayı ihmal ettiğimizi düşünüyorum. Bu çocuğun bu kadar sosyal medyaya düşmesi, mahremiyetinin ihlali ve bu süreçte ailenin duruşunu çocuk açısından çok riskli buluyorum.

Diğer bir sorun da, “filozof çocuk” diye basının lanse etmesi ile diğer çocuklar üzerindeki etkisi ve baskısını göremedik bence. Dün haberleri ailecek izliyorduk ve şahsen kızımın etkilenmemesi için haberin 2. dakikasında kanal değiştirme ihtiyacı duydum. “Kıyaslanma” fikri hiçbir çocuk için faydalı değil. Şahsen ben, Atakan yaşındayken o kadar kitap okumamıştım. Hatta şuan onun okuduğunu ifade ettiği onlarca kitabın kapağını bile açmadım. Küçücük çocukların kalın kitaplarla fotoğrafını çekip, sosyal medyaya koyan velilere sesleniyorum. Kendi yapmadığımız bir şeyi çocuğumuzdan beklemek, ne kadar adil?

Dünden beri bir “indigo çocuk” ve “kristal çocuk” kavramları dolaşıyor ortalıkta, o konu zaten başlı başına bir sorun. Hiçbir çocuk etiketlenmemeli. Kendini “farklı”, “ayrı”, “diğeri” hissettirilmemeli.

Eğitim psikolojisi veya pedagoji alanında okuma yapmış olan herkes bilir ki, ortalama bir çocuğa verilecek eğitim onun fiziksel ve ruhsal gelişimi ile de paralel yürütülmelidir. Bu çocuğun yetişkin tavırları, ergenlik döneminde karşılaşması muhtemel bunalımların işaretini veriyor. Sadece okumak değil, yaşamak ve deneyimlemek öğrenmenin bir parçası. Kişisel tavsiyem bu tarz “potansiyelli” çocuğu olan ailelerin, hem kendileri için hem de çocukları için ruh sağlığı profesyonellerinden destek almaları gerekiyor. Aksi halde çocuklar gerçekten çok acı çekiyor.

Son olarak şu soruları ortaya bırakıyor ve çekiliyorum: Üstün yetenekli çocukları toplumsal olarak yeterince tanıyor muyuz? Üstün yetenekli çocukların velilerinin bürokrasi ile mücadelesini, ego problemi olan okul yöneticileri ve konuyla ilgili fikri olmayan bazı (hepsini kastetmiyorum) öğretmenlerle nasıl karşı karşıya gelmelerinden haberimiz var mı? Çocuğun hiçbir tanısı olmadığı halde, sırf BİLSEM öğrencisi olsun diye çocuğuna baskı yapan, kursa yollayan “aile”lere farkındalık eğitimi verilebilir mi?

Umarım bu çocuk sayesinde, ülkemizde “üstün yetenekli çocuklar” olduğu ve eğitim-öğretim sistemleri yüzünden çoğunun yitip gittiği de konuşulmaya, nedenleri araştırılmaya başlar.

Semra Aydın Avşar

Aile Danışmanı

20.02.2020 16:28

Her anne baba, çocuğunun kendinden emin, ne istediğini bilen, kendini en doğru şekilde ifade edebilen bireyler olarak yetişmesini ister.

Ve böylece kendi kişisel referanslarından da faydalanarak çocuk yetiştirirler. Aslında birçok ebeveyn kendi yaşadığı sıkıntıları, çocuğunun yaşamasını istemez. Kendi çocukluğu ile empati yaparak kendisine gösterilmeyen ilgiyi ve şefkati çocuğuna göstermek ister.

Fakat ne yazık ki kendince kötü bir çocukluk geçirmiş ebeveynlerin “çocuğum benim yaşadığımı yaşamasın” kaygısı, çoğu zaman çocuğa olumlu olarak yansımaz. Ve biz tam da, anne babamızın hoşlanmadığımız tavırları içinde buluruz kendimizi…

Çocukların kendilerine yeten, güvenli ve ruhsal açıdan sağlıklı bireyler olabilmeleri için anne ve babalarından yeterli sevgi, şefkat ve ilgiyi görmeleri, hayatta bir takım sınırların ve kuralların var olduğunu öğrenmeleri gereklidir. Ve bu noktada ebeveynlerin “özgüvenli olmak ile şımarık olmak” arasındaki ince çizgiyi, çok iyi ayırt etmesi gerekmektedir.

Çocuğunuzla yemek yeme konusunda problem yaşıyorsanız ve duygusal düşünerek “aman aç kalmasın - aç uyumasın” diye ona alternatifler sunuyorsanız, daha büyük problemlerin alt yapısını hazırlıyor olabilirsiniz. Çocuğunuz adına konuşuyor, çocuğunuz adına karar veriyorsanız yolunda gitmeyen bir sürecin içindesiniz demektir.

Çocuğumuzun şımarık olup olmadığını anlamak için birkaç soruyu kendimize sorabiliriz. Örneğin; çocuğumuza rahatlıkla “hayır” diyebiliyor muyuz? Hayır demek bizim için zor bir tavır ise neden?

Hayır dediğimizde ne oluyor ve tam olarak ne hissediyoruz? Aslında kabul etmememiz gereken bir takım talepleri, dayanamayarak kabul etme sıklığımız yoğun mu? Ne kadar yoğun? Bir kural koyduğumuz halde, kurala uyulmadı mı bu ihlali kabul ediyor muyuz?

Çocuğumuza sık sık hediye alıyor muyuz? Bu hediyeler gerçekten ihtiyacı mı, yoksa hediye aldığımızda çocuğumuz değil de biz mi mutlu oluyoruz?

Bazen de çocuk şımarık olmasın diye aşırı tepki veren ebeveynlere de şahit oluyoruz. Kızmak ve bağırmak çocukları susturur ve suçlu hissettirir. Ama çocuğun hatasını anlamasına veya davranışını değiştirmesine katkı sağlamaz.

Yapılan tüm bilimsel araştırmalar gösteriyor ki, hangi sosyoekonomik seviyede olursa olsun, çoğu anne baba “negatif ebeveyn tutumlarını” sergileyebiliyor. Negatif ebeveyn tutumu dediğimiz şey, tehdit, bağırma, vurma ve sevgiden mahrum etme gibi davranışlardır. Bu olumsuz davranışları en aza indirmek için “bilinçli farkındalığımızı” artırmalı, annelik ve babalık kimliklerimizi unutmamalıyız.

Hayatımızın birçok alanında olduğu gibi, çocuk yetiştirme konusunda da “dengeli olmaya” ihtiyacımız var.

Afrika kabilelerinden şöyle bir söz vardır; “Kabilesi tarafından sevilmeyen çocuk, o sevgi sıcaklığını hissetmek için sonunda kabileyi yakar”. Yani çocuğumuzun bizi ve kendisini yakmasını istemiyorsak, öncelikle zamanında ve ihtiyacı olan sevgiyi, ilgiyi, şefkati ona vermeliyiz. Ama sevgi ve şefkati vermek demenin, sınırsız ve kuralsız çocuk yetiştirmek olmadığının bilinciyle…

Semra Aydın Avşar
Aile Danışmanı

17.02.2020 18:14

Türk Dil Kurumu’na göre “gizlilik” olarak tanımlanan mahremiyet kavramı, Osmanlı – Türkçe sözlükte “herkesçe bilinmemesi gereken” şeklinde tarif edilmiştir. Mahremiyet en genel anlamda, bireyin kişilik hakları ile diğer kişilerden bağımsız olarak sahip oldukları ve gizli kalması gereken şeyler olarak tanımlamaktadır.

Mahremiyet hakkı, toplumsal hayatın ve günlük hayatın önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Çocuklarımızı dış dünyaya hazır, kendileri ile barışık ve özgüvenli bireyler olarak yetiştirmeye çalışırken, onlara yaşlarına uygun mahremiyet eğitimini vermek öncelikle anne-babaların sorumluluğundadır.

Çocuklarımızın bedenlerindeki değişimi anlamaları, olumlu beden algısına sahip olmaları, yaşları büyüdükçe bedenlerindeki değişimlere hazır olmaları, kendilerinin ve diğer insanların özel hayatlarının farkına varmaları, sosyal hayatın içinde kendi özel alanlarını koruyabilmeleri, diğer insanların özeline saygı duyabilmeleri, kendileri ve çevreleri arasında sağlıklı sınırlar koyabilmeleri için “mahremiyet eğitimi” gerekir. Yanlış kaynaklardan, yanlış bilgiler edinmemeleri için ebeveynlerin bu konuya gereken özeni göstermesi gerekir.

Mahremiyet eğitimi sadece cinsel konuları kapsayan bir eğitim değil, çocuğun duygu dünyasını yönetmesini sağlayan bir kişilik eğitimidir. Kendisinden hem fiziki olarak hem de zekâ olarak güçlü bir yetişkinin karşısında, çocuğun duygularını yönetebilmesi ve ‘içten gelen bir reaksiyonla’ kendisini koruyabilmesidir “mahremiyet eğitimi”. Çocuğun zarara uğrama riskine rağmen, etkili bir şekilde kendini savunabilmesi, o çocuğun iç dünyasında adım adım oluşacak duygusal yapılanma ile mümkündür. Örneğin; suçlayıcı, baskıcı, sürekli negatif bir anne-baba ile büyüyen çocuk, risk altındadır. Çünkü ezilmiş, ürkek, korkak, kaygılı bir çocuk, tacizcinin aradığı çocuktur. Kendini saygın, değerli ve güçlü hisseden, duygularını bilen bir çocuğa tacizci yaklaşmaya cesaret edemeyecektir.

Mahremiyet eğitimi, çocuk doğduğunda başlar ve 3-7 yaş arasında temelleri atılır. Mahremiyet eğitimi “sana şeker verirlerse alma, seni kaçırırlar” şeklindeki bir korku eğitimi değildir.

Bu tarz cümleler çocuğun öz güvenini zedeler, çocukta korku oluşturur. Çocuk korunmak için değil korktuğu için kaçar insanlardan. Mahremiyet eğitimi almış olan küçük bir çocuk, başına gelen herhangi olumsuz bir olayda, olayı tam anlamıyla idrak edemese de; bir şeylerin yanlış ve ters olduğunu fark edecek ve kendini alarma geçirecektir.

Mahremiyet eğitiminin bana göre en önemli noktası, çocuğun kendi sınırlarını ve başkalarının sınırlarını net bilmesidir. Çocuklara 3 ana alanda sınırlarını doğru bir şekilde öğretebilmeliyiz. Bunlar; fiziksel sınır, duygusal sınır ve zihinsel sınırdır. Çocuk; fiziksel sınır ile “bedenine saygınlık”, duygusal sınır ile “direnç”, zihinsel sınır ile “itiraz edebilme becerisi” kazanır…

Fiziksel sınır; kişinin belirli bir mesafeden daha yakına başkalarının girmesinden rahatsız olması hissine erişmesidir. Eğer bir ebeveyn, çocuğun fiziksel sınırlarını önemsemez, ihlal eder, umursamazsa çocuğun fiziksel mahremiyet alanı oluşmaz. Temel fiziksel sınır 40-45 cm dir. 3 yaşından sonra çocukla ebeveyni arasına temel sınır konmalı. Anne babalar, çocuğa 45 cm’den daha yakın olmak istediğinde çocuktan izin almalıdır.

Bu kulağa biraz garip gelebilir ama 11 yaşındaki bir kız çocuk annesi olarak, ısrarla tavsiye ediyorum. “İstersen” veya “izin verirsen” kelimeleri anahtar kelimelerdir, kullanmaktan lütfen çekinmeyin.

Çocuğunuzun duygularını yönetmesine izin verin. Kolundan tutup sürüklerseniz, itip kakarsanız, çocuk elbisesini ters giydi diye “bu nasıl elbise giymek” deyip elbisesini zorla değiştirirseniz, yemek istemediği bir şeyi ağzına zorla koyarsanız, çocuğun fiziksel sınırlarını yerle bir edersiniz.

Duygusal sınır çocuğun duygularına saygı duymakla başlar. Çocuğunuzun duygularını yaşamasına izin verin. Öfke, mutluluk, üzüntü, utanma, kızgınlık, hayret, sevinç… Çocuk korkup ağladığında “bunda korkacak ne var, ağlama” derseniz, hayret veya sevinç çığlıklarını “o ne biçim ses” diye bastırır, duygularına müdahale ederseniz, duygularını örselerseniz çocukta korku veya kaygı oluşur. Unutmayın ki korku ve kaygı her türlü tacize boyun eğdirir.

Zihinsel sınır çocuğun düşündüğünü söyleyebilme gücü, kendini ifade edebilme özgürlüğüdür. Her konuşması eleştirilmiş, duygularını ifade etmesine izin verilmemiş bir çocuk kendisine yapılan kötü bir davranışa nasıl itiraz edebilir ki?

Son olarak çocuğunuzla bedenimizdeki bölgelere dair açık ve net bir şekilde konuşmaktan çekinmeyin. Eğer yetişkin biri çocuğunuzu güldürmek için, onu suçlu hissettirecek veya kafasını karıştıracak şekilde uygun olmayacak şekilde dokunmak istiyorsa, HAYIR deme hakkı olduğunu lütfen öğretin.

Çocuk istismarına dair belli belirsiz izleri kaçırmamak amacıyla çocuğunuzu her zaman dikkatle dinleyin. Her gün, her fırsatta çocuğunuzla iletişim kurun.

Çocuğunuz ilkokul veya ortaokul düzeyindeyse ve siz bu konularda çocuğunuzla konuşmak için kendinizi yeterli hissetmiyorsanız, lütfen çocuğunuzun okulunun rehber öğretmeninden destek isteyin.

Okullarımızdaki tüm rehber öğretmenler bu konuda size ve çocuğunuza en doğru şekilde destek olacaktır.

Semra Aydın Avşar

Aile Danışmanı

Twitter: @semra1071

Instagram: @semra1071

10.02.2020 13:32

Son zamanlarda tv’de veya sosyal medya platformlarında rast gelip izlediğim ilişki yorumcuları, ağız birliği yapmış gibi benzer tavsiyeleri veriyorlar nedense : “Sen arama, bırak o arasın. Azıcık sürünsün. Her düşündüğünü hemen söyleme, Kaçan kovalanır…” vs.

Bu tarz tavsiyelerin faydasını görmüş kimse var mıdır bilmiyorum. Ama bu tavsiyeleri verenlerin bağlanma kuramından habersiz olduğunu söyleyebilirim.

Bağlanma kuramı; psikolojide bireyin, başka bir kişiden yakınlık bekleme eğilimi ve bu kişi yanında olduğunda bireyin kendisini güvende hissetmesidir.

Bağlanma teorisinin kuramcısı John Bowlby, bir bebeğin birincil bakım veren figürüne (ki, bu genellikle annesidir) arzu ettiği yakınlığı kurması ve devam ettirmesi için gösterdiği her tür davranışı bağlanma davranışı olarak tanımlar.

Bağlanma kuramına göre çocuk, bebeklikten itibaren annesiyle geliştirdiği ilişkisini ilerleyen yaşlarda yakın ilişkilerinde model olarak kullanır.

Kişinin “benlik” modeli ve “başkaları” modeli bu sayede gelişir. Benlik modeli, kişinin kendini ne ölçüde sevgiye layık, değerli bir birey olarak gördüğüdür. Başkaları modeli, kişinin diğerlerini ne ölçüde güvenilir, ilgi ve sevgi sunmaya hazır olarak algıladığıdır.

Üç farklı temel bağlanma stili vardır: Güvenli bağlanma, Kaçıngan bağlanma ve Kaygılı bağlanma.

Güvenli Bağlanma varsa, çocuk annesinden “buradayım, seni duyuyorum, sana değer veriyorum” mesajlarını almıştır. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, hayatın ilk yıllarında güvenli bağlanan çocuklar, zorluklar karşısında “ben başa çıkabilirim” inancına sahiptirler.

Stresli durumlarda yaşadıkları olumsuz duygularla daha iyi başa çıkabilirler. Araştırmalar, erken çocukluk dönemindeki güvenli bağlanan çocukların ileriki yıllarda sosyal ilişkilerinde daha yetkin olduklarını göstermektedir.

Eğer siz çocukluğunuzda ebeveynlerinizden güvenli bağlanma öğrendiyseniz, ilişkilerinizde empati yeteneğiniz yüksek olacaktır. Hayatınızda daha uzun ve güven temelli romantik ilişkiler yaşayabilirsiniz.

Duygularınızı ve ihtiyaçlarınızı rahatlıkla ifade edebilirsiniz. Dünyayı keşfedilecek bir alan olarak görür, ilişkilerinizde yaşadığınız olası sorunlar sizi korkutmaz. Her seferinde yeniden başlama gücünü içinizde bulabilirsiniz.

Çocuğunuzun güvenli bağlanmasını istiyorsanız, çocuğunuza kesintisiz ve tutarlı bakım vermelisiniz. “çok kucağına alma, alışır. Her uyandığında emzirme, alışır. Her istediğini yapma, bebek haliyle seni kullanır” gibi önerilere kulaklarınızı tıkamanızı tavsiye edebilirim.

Kaçıngan Bağlanma varsa, çocuk annesinden “duyarsız” bir bakım almış demektir. Anne ya yoğunluğu veya farklı sorumlulukları olduğu için muhtemelen uzak, soğuk ve tepkisiz davranışlar sergilemiştir.

Çok çocuklu ailelerde, geniş ailelerde, çocuğa bakımı anne dışında başkalarının da verdiği ailelerde, daha sıklıkla rastlanan bir durumdur. Yani bebek ağladığında annesi veya bakımverenler onu sakinleştirmek için acele etmemiş, karnı acıktığında hemen doyurmaya çalışmamıştır.

Bebek bağımsızdır. Çevreyi keşfederken annenin varlığına bel bağlamaz. Annenin fiziki varlığı çocuğun yanındadır ama çocuk anneyi duygusal anlamda yanında hissedememektedir.

Bu çocuklar yetişkinlik hayatlarında, yakın ilişki kurmakta bir hayli zorlanırlar. İlişkilerine duygusal yatırım yapmaktan kaçınır ve ayrılık olduğunda olumsuz duyguları çok az hissederler.

Duygularını ve düşüncelerini partnerlerine ifade etmede güçlük yaşarlar. Eğer siz ebeveynlerinizden kaçıngan bağlanma stilini öğrendiyseniz, yakın ilişkilerden rahatsız olursunuz.

Daha bağımsız ve kendine güvenen, merkeze kendinizi ve isteklerinizi koyan biri olursunuz. Samimiyeti çok yoğun hissettiğinizde ilişkiden uzaklaşmak, kaçmak istersiniz. Hep kendinize zaman ayırmak ister, partnerinizle uzun süreli vakit geçirmekten huzursuz olabilirsiniz. Temel motivasyonunuz bağlanmaya karşı koymanız olur.


Kaygılı Bağlanma varsa, çocuk muhtemelen tutarsız davranışları olan bir ebeveyn ile büyümüştür. Bakım veren kişi önceden yordanamayan tepkiler vererek, ya duyarsız ya aşırı müdahalecidir.

Anne bebekle ilgilenmek istediğinde bebek reddeder. Diğer zamanlarda bebek anneye adeta yapışkan ve bağımlı davranır. Bebek ağladığında annenin varlığı çoğu zaman bebeği sakinleştirmez.

Kaygılı bağlanma stilini öğrenen çocuklar, ilerleyen yaşlarında başkalarına aşırı bağımlı bir yapıda olurlar. Ayrıca kaygılı-kararsız bağlanmış çocuklar, yetişkinlik hayatlarında başka kişilere yaklaşmada tedirgin olur, duygularının karşılıklı olmaması onları çok endişelendirir. Bu kişiler romantik ilişkilerinde sıkça ilişkinin soğuk ve uzak olması nedeni ile ayrılıklar yaşarlar.

Eğer ebeveynleriniz ihtiyaçlarınızla ilgilenme konusunda bir ilgili, bir ilgisiz olup tutarsız davrandıysa size, bazı ihtiyaçlarınızın karşılanması için mücadele vermek zorunda kaldıysanız, kaygılı bağlanma stili geliştirmiş olabilirsiniz.

Siz ilişkilerinizde samimiyete ihtiyaç duyarsınız ve gösterilen samimiyet hiçbir zaman size yeterli gelmez. Partnerinizin sizi gerçekten sevip sevmediğini veya kendinizin sevilecek biri olup olmadığınızı sık sık sorgularsınız.

Kaygılı bağlanma ile ilişkide ‘muhtaç’ ya da ‘yapışkan’ modundan çıkmanız neredeyse imkansız olur.

Partnerinizden umutsuzca güvenlik ve ilgi ararsınız ama çoğunlukla bu onu sizden uzaklaştırabilir.

Peki bütün bu bağlanma stillerini neden açıkladım?

Diyelim ki siz, yazının başında bahsettiğim yorumcuları dikkate aldınız ve partnerinizin telefonlarına bakmadınız.

Mesajlarını okudunuz ama cevap vermediniz. Gerçek ihtiyacınızı ifade etmek veya duygularınızı paylaşmak yerine ilişkiyi yönetmek adına strateji yaptınız.

İşte tam da o sırada, en büyük yanlışı kendinize yapıyor olabilirsiniz.

Örneğin partneriniz “güvenli bağlanma stilinde” biri ise empati yapacak ve onu istemediğinizi düşünecek. Siz ilişkiyi yöneteyim diye strateji yapmaya çalışırken, olası bir romantik ilişkiyi kaybedeceksiniz.

Ya da diyelim ki partneriniz “kaçıngan bağlanma stilinde” biri. Siz “ilgisiz” gözükerek strateji yaptığınızı sanıyorsunuz ama o zaten yakınlık sevmiyor. Mesafeli ilişki isteyen bu kişiye ilgi gösterdiğiniz, mesajlarına düzenli geri dönüş yaptığınız an yine sizden uzak kalmasına şahit olursunuz.

Siz acaba nerede hata yapıyorum diye kendinizi suçlarsınız ama konunun sizinle bir ilgisi yoktur. Ve bu git geller sizi yorar. Siz sanarsınız ki, ilgi gösterdim kaçtı.

Hayır, o iş öyle değil! Sizin temel ihtiyacınız ve aynı zamanda partner olarak hakkınız olan yakınlığı ve bağlılığı gösterdiniz. Ama onun bağlanma stili bu yakınlığı doğru anlamaya veya ilişkiye emek vermeye müsait değil.

Peki çözüm ne?

Bağlanma türleri zaman içinde, kişinin hayat deneyimine bağlı olarak değişebilir. Sevgi dolu bir öğretmen, anneanne, babaanne, sevecen bir eş vb. ile güvensiz bağlanma güvenli bağlanmaya dönüşebilir.

Zaten güvenli bağlanma çocuklukta kurulmuşsa, güvensize dönüşmesi çok olası değildir. İlişki problemlerinizle ilgili olarak yapacağınız ilk şey, kendi bağlanma stilinizi keşfetmek olsun.

Eğer kaygılı ve kaçıngan davranışlarınız varsa, bunları fark etmeniz çok büyük bir adım olacaktır sizin için. Neye ihtiyacınız olduğuna ve ne hissettiğinize dikkat edin.

Bağlanma stilinizi değiştirmek göründüğü kadar kolay değildir. Profesyonel destek alın ve bir terapist ile çalışın. Ve lütfen terapinin ancak “ruh sağlığı profesyonellerince” verildiğini unutmayın.

Sorularınızı sosyal medya hesaplarım üzerinden veya semra.aydin@izu.edu.tr mail adresinden bana ulaştırabilirsiniz.

Aile Danışmanı

Semra Aydın Avşar

Twitter: @semra1071

Instagram: @semra1071

03.02.2020 12:25

Öncelikle geçtiğimiz Cuma günü yaşadığımız Elazığ depremi sonucu hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır dileyerek yazıma başlamak istiyorum. Acımız büyük, milletimizin başı sağ olsun.

Ülkemiz fay hattı üzerinde ve konunun uzmanlarının ifade ettiğine göre bu durum artık ülkemizin bir gerçeği. Coğrafyamızda tarih boyunca meydana gelen depremlerde birçok kayıplar yaşadık. Ve Elazığ’daki 6,8’lik deprem, Türkiye’nin 9 yıl sonra gördüğü en büyük deprem olarak kayıtlara geçti. 

Depremden etkilenmek için sadece birebir o anı yaşamak şart değil. Nitekim Elazığ depreminin haberleri ve deprem hakkındaki yetişkin konuşmaları çocukların da bu konuya dair merak, endişe, kaygı ve korku duygularını tetiklemiş olabilir. Hafta sonu söyleşi yaptığımız ailelerimizle “çocuklarımıza depremi nasıl anlatabiliriz?” sorusunu konuştuk…

Deprem gibi hayatı tehdit eden beklenmedik olaylar karşısında, insan beyni anında iki tür tepki verir: İlki tehlikenin değerlendirmesini yapmaktır ve ikincisi ise tehditten korunmaktır. Tehdit sorusunun cevabı, ‘’Savaş veya Kaç’’tır.

Tehlikeden kurtulmak için ortaya çıkan bir dizi fizyolojik değişim sonucu, kalp atımı ve soluk alıp verme hızının artması, korku, şaşkınlık, olanlara inanamama hali, uyuşma hissi, terleme, titreme ve bulantı bulguları ortaya çıkabilir. Tehdit ortadan kalktıktan sonra ise, yaşanan zorlu sürecin, insanın duygu ve düşünce dünyasına ve yaşamının anlamına yaptığı etkiyle baş edebilme sorunu ortaya çıkar.

Kişiyi aşırı korkutan, dehşete düşüren, çaresiz hissettiren, çoğu kez olağandışı ve beklenmedik olayların yol açtığı etkilere “ruhsal travma” diyoruz. İnsan hayatında sıkıntı ve üzüntü meydana getiren birçok olay gerçekleşir ama her olay “ruhsal travma”ya neden olmaz.

Yaşanılan olay sonucu; korku, dehşet veya çaresizlik hissi yaşanılmışsa ya da olayda kişinin kendisinin veya yakınlarının ölümü veya yaralanması söz konusu olmuşsa bu durumu ruhsal travma olarak adlandırırız. Deprem her yaş insan için “travma” nedeni olabilir ama özellikle çocuklar bu travmadan yetişkinlere oranla daha çok etkileniyor.

Çocuklarda, depreme bağlı psikolojik sıkıntılarla ilgili olarak dikkat edilmesi gereken birçok bulgu vardır. Bunlar arasında, huzursuz ve ajite davranışlar, öfke nöbetleri, uyku sorunları, korkunç rüyalar görme ve ağlayarak uyanma, kaybettiği kişinin hayaletini gördüğünü söyleme, arkadaşlarıyla beraber olma ve oyun isteğinin azalması, bebeksi davranışlar, dikkat bozukluğu, büyüklere aşırı bağımlılık geliştirme, yatak ıslatma, tanısı konulamayan ağrılardan yakınma, kusma, okul başarısında düşme sayılabilir. Bu bulguları tanıyıp, ilgili bir yaklaşımla çocuğa yardımcı olmak gerekir.

Çocuğa özel zaman ayırıp onunla konuşmak, güven vermek, ortak aktiviteler düzenlemek, günlük yaşamda sorumluluk almasına destek olmak, gereğinden fazla sorumluluk yüklememek, sorunun daha kısa sürede çözümüne destek olacaktır. Eğer yukarıda ifade ettiğim bulgular 10 günü geçerse ve artarak devam ederse, profesyonel destek almak ihmal edilmemelidir.

Çocukların travma yaşaması demek, illaki o olaya maruz kalması demek olmuyor. Özellikle yaşı küçük çocukların olayı televizyondan izlemesi ya da aile bireylerinden duyması da travmatik etkilere neden olabilir.

Depreme doğrudan maruz kalmamış, deprem haberlerini televizyondan veya aile içi konuşmalardan öğrenen, etkilenip kaygı duyan çocuklara ise ilk olarak deprem hakkında yumuşak bir dille bilgi vermek faydalı olacaktır.

Deprem nedir, nasıl oluşur, deprem anında neler olur gibi sorulara, çocuğun anlayacağı bir dille anlatılmalıdır. Burada çocuğun kafasını karıştıracak gereksiz bilgileri vermemeye, korkutmamaya, düz ve yalın bir dil kullanmaya dikkat etmek gerekecektir. Kaygıya ve korkuya kapılan bu çocukların “senin yanındayız” “güvendeyiz” gibi sözleri duymaya, hatta sarılmak gibi fiziksel temaslara ihtiyacı olacaktır.

Eylül 2019’da İstanbul’da gerçekleşen depremde 10 yaşındaki kızım okuldaydı ve arkadaşları ile korku dolu bir deneyim yaşamıştı. Deprem sonrası yaşadığı kaygı ve korku birkaç gün devam etti. O birkaç gün boyunca, kendisi ile her istediğinde konuştuk depremi. Yaşadığı kaygıyı görmezden gelmedik asla. Deprem gibi doğal afetler kontrol edemediğimiz süreçlerdir.

Kızım ile kontrol edebileceğimiz ve kontrol edemeyeceğimiz süreçleri, onun anladığı dilde konuştuk. Birlikte “Deprem Çantası” hazırladık. Her odaya birer küçük el feneri koyduk. Evdeki dolapları sabitledik.

Deprem anında ne yapacağımızı konuştuk. Hatta deprem sırasında yine okulda veya bizden uzakta bir yerde olursa, neler yapacağını biz ona ulaşana kadar neler yapması gerektiğini planladık. Tüm bunların sonunda kızımın deprem kaygısı tehlike arz etmeyen bir seviyeye indi.

Unutmayalım ki ebeveynler olarak bizler deprem ve alınması gereken önlemler konusunda süreçleri doğru öğrenmeli, çocuklarımıza doğru rol model olmalıyız. Deprem, kişinin yaşamını can, mal ve anlam boyutlarında tehdit eden önemli bir stres unsuru olduğundan, tepki olarak ciddi psikolojik, sosyal uyum ve performans sorunları yaratmaktadır. Ülkemizde, insanların deprem konusunda bilinçlendirilmesi, bedensel ve psikolojik etkilere yönelik kendi kendine ve yakınlarına yardım konusunda eğitilmesi, gerekli durumlarda profesyonel destek olanaklarından yararlanabilmesi, toplum sağlığı açısından, en az yapıların imarı kadar önem taşımaktadır.

Twitter: @semra1071

Instagram: @semra1071

27.01.2020 11:34

Son zamanlarda ailelerle bir araya geldiğimizde, sıklıkla çocukları için kaygılandıkları “komplo teorileri” üzerine konuşuyor olduk. Çoğu anne baba tüm hayatı bir kurgu olarak algılıyor ve dünyayı çocukları için güvensiz bir yer olarak tanımlıyor. Bir kaçı ile “paranoid düşünce” kalıplarını “anne-baba atölyesinde” konuştuk birkaç gün önce. Fark ettik ki; saldırganlık, kin, nefret, utanç, suçluluk gibi kabul edilmesi zor olan duyguları, önce inkâr ediyoruz. Sonra bu kabul edemediğimiz duygularımızı ve eğilimlerimizi, dışımızda bir nesneye veya “şey”e yansıtıyor ve yansıttığımız şeyden gelen bir tehdit olarak algılıyoruz.

Paranoid düşünce yapısının temel inanışı, insanların potansiyel olarak tehlikeli olması fikridir. Bu inanışa göre insanlara güvenilmez çünkü her an herkes ihanet edebilir. Bu nedenle temel savunma mekanizması “kaygı ve kuşku” üzerine işlemeye başlar. Aşırı güvensiz, aşırı kuşkulu olmak, her şeyin ardında bir komplo aramak bir sorun olabilir. Bunun için bir ruh sağlığı profesyonelinden destek istemekten çekinmemek en iyisi. Ama “öğrenilmiş ebeveynlik” rolümüz nedeniyle yaşıyorsak bu kaygıyı, o zaman öncelikle farkında olmaya ihtiyacımız var diyebiliriz. Çünkü olayların ardındaki gerçekleri araştırmak, çocuklarımız veya ailemiz için doğru olanı öğrenmeye çalışmak ve yaşadıklarımızın nedenini anlamaya çalışmak insan olarak ihtiyaç duyduğumuz normal bir duygudur.

Neyin, niçin olduğunu bilmek, hangi davranışlarımızın nasıl sonuçlanacağını anlamayı istemek ve değerlendirme yapabilmek, düşünen her birey için kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Buradaki hassas nokta, ebeveynler olarak endişelerimizi paranoyaya dönüştürüyor muyuz? sorusuna gerçekçi bir cevap verebilmek.

Ebeveyn olmak bir keşfetme sürecidir aslında. Eğer farkında olursanız, kendinizi keşfetme yolculuğunuzda çocuğunuz size öğretmenlik yapabilir. Örneğin “annelik kimliği” ile çocukluğunuzda karşılanmayan her duygusal ihtiyacınızla, bastırmak zorunda olduğunuz kaygılarınızla mecburi olarak yüzleşirsiniz. Babalık sizi; “sahip olmayı hayal ettiğiniz” çocukla değil, gerçekte “sahip olduğunuz” çocukla karşı karşıya getirir. Bu yüzden iyi bir ebeveyn olma yolculuğu, çocuğunuzun tam da olması gereken çocuk olduğunu anladığınız gün başlar.

Çocuklar geçmiş ve gelecek arasında bir köprü gibidirler. Hepimiz gibi çocuklarımızın da sosyal kimlikleri, geçmişin etkisinde, bugünün gerçekliğinde ve geleceğin varsayımı ile meydana gelir. Çocuklarımız geçmiş ve gelecek tasavvurlarından etkilenseler de, bugünün düşünce, kaygı, inanç, umut ve fikirleri ile şekillenirler. Çünkü her çocuk doğduğu andan itibaren bir ilişkiler sarmalının içerisinde bulur kendini. Bu ilişkiler farklı derecelerde çocuğun hayata bakış açısının oluşmasına ve toplumsal düzene katılmasına etki eder.

Çocuğun küçük dünyasında ruhunu zorlayan, yetişkinliğe yürümesi yolunda donanım kazandıran mücadeleler vardır. Bu mücadele sürecinde öğrendikleri, onun nasıl bir yetişkin olacağının da işareti olur. Eğer biz ebeveynler olarak fazla “şefkatli”, aşırı “ilgili” ve her seferinde “sorun çözücü” olursak, çocuklarımıza en büyük zararı verme riski ile karşı karşıya kalabiliriz. Aşırı kaygılı ebeveynler yüzünden, çocuklar mutsuz ve öz güvensiz.

Psikoloji Profesörü Neil Montgomery, 2010 yılında üniversiteye yeni başlayan üç yüz öğrenci ile bir çalışma gerçekleştirmişti. Bu çalışmaya göre baskıcı ailelerin çocuklarının diğerlerine göre yeni fikirlere ve eylemlere daha az açık, daha savunmasız, daha endişeli ve daha içine kapanık olduğunu ortaya koydu. Aynı yıllarda Tennessee Üniversitesi tarafından yapılan bir başka çalışmada, sürekli ailesi tarafından takip edilen üçyüzden fazla üniversite öğrencisinin anksiyete ve depresyon gibi rahatsızlıklar nedeniyle ilaç tedavisi gördüğü açıklanmıştı yine. 2016 yılında yapılan bir çalışmada ise ergenlikte çıkan problemlerin, “yetişkin olma yolunda gerekli becerileri gelişmedikleri” için müdahaleci ebeveynlerin eseri olduğu açıklandı. Ve son yıllarda yapılan araştırmalar ile artık emin olduğumuz bir şey var ki, o da aşırı yapılandırılmış çocukluk geçirenlerin, kendini yönetme becerisi düşüyor, depresyon ve hayat memnuniyetsizliği artıyor…

On parmağında on marifet olan çocuklar birçok anne babanın hayali. Bu yüzden çok planlı ve programlı aktivitelerle çocuklar oradan oraya sürüklenirken, en önemli ayrıntıyı atlıyor olabiliriz: Acaba çocuklarımız ne istiyor ve bizim istediğimiz bu etkinlikler için çocukların yeteneği uygun mu? Siz iyi bir keman virtüözü olmasını istiyor olabilirsiniz çocuğunuzun ama ya onun yeteneği bunun için uygun değilse? Kendi hayallerimizi yaşatmaya çalıştığımız, pamuklar içinde bir hayat sunduğumuz ya da kendi doğrularımızla ördüğümüz duvarlarla çarpıştırdığımız çocuklar bir başarı değil ne yazık ki.

İbn-i Rüştün o muhteşem metaforu ile konuyu toparlayalım o vakit : “Yumurta dıştan kırılırsa yaşam son bulur, içeriden kırılırsa yaşam başlar.” İçten başlamayan bütün dönüşümler ölümcüldür. Çocuğumuz eğer acı çekiyor, yoruluyor, sıkıntı çekiyor diye dışarıdan müdahaleye kalkarsak, geri dönüşü olmayan arızalara neden olabiliriz. Tabi ki çocukları başı boş bırakmayalım, sınırlar koyalım. Ama hayatın her aşamasında olduğu gibi, çocuk yetiştirme konusunda da “denge” konusuna dikkat ederek, hassasiyet göstererek…

Yanlarında duralım, düşerlerse ellerinden tutalım, canları yandığında sarılalım, şefkat gösterelim. Ama onların bir birey olduğunu unutmadan, dünyaya ve insanlara güvenmelerine fırsat vererek, güvenilmez insanlarla karşılaştıklarında kendi baş etme yöntemlerini geliştirmelerine izin vererek… Tıpkı bir kelebek kozasının, kendi kozasından çıkması mücadelesine şahitlik eder gibi, sabrederek, özen göstererek…

Semra Aydın Avşar

Aile Danışmanı

Twitter: @semra1071

Instagram: @semra1071

20.01.2020 15:47

Bilgi toplumunu diğer toplumlardan ayıran en önemli özellik, bilgi ve insan sermayesidir. Alvin Toffler’in 3. Dalga kitabında ifade ettiği gibi Dünya’da birçok denge, kitle iletişim araçlarının etkisi ile değişmiş, bilgi hiç olmadığı kadar önem kazanmıştır. Sanal dünya ve dijital dünya olarak adlandırılan yeni toplumsal oluşumlar, internet ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerin neticesinde ortaya çıkmıştır. Bilişim alanındaki bu gelişmeler sonucu sosyo-kültürel ve ekonomik alanlarda ciddi değişimler yaşanmış ve yeni sınıflandırmalar gündeme gelmiştir. Bu sınıflandırmaları ilk yapanlardan biri olan Marc Prensky, 2001 yılında yayınladığı makalesiyle literatüre “dijital yerliler – digital natives” ve “dijital göçmenler – digital imigrants” kavramlarını dahil etmiştir.

Dijital yerliler; 80’li yılların başında, internet çağı içerisinde doğmuş nesli ifade etmektedir. Teknolojiye yabancı olmayan hatta teknoloji ile iç içe olan bu nesil, internetin olmadığı bir dünyayı düşünemezler. Teknolojinin bir ihtiyaçtan çok, gündelik hayatın gerekliliklerinden biri olduğuna inanırlar. Bu dijital dünyada kendilerine özgü dilleri ile yer alan dijital yerliler, kolayca yeni teknolojik aletlere uyum sağlayan, onları etkili kullanan ve kullanırken bozmaktan çekinmeyen kişilerdir.

Dijital göçmenler ise; dijital teknolojinin yaygın kullanımı öncesinde doğan, kaba bir tarifle 1980 öncesinde doğmuş insanları işaret eder ki onlar, sayısal dünyanın içine doğmuş dijital yerliler gibi sanal gerçekliğe aşina değil, sonradan uyum sağlamaya çalışan bir nesildir. Doğdukları dönemde internet teknolojisi bulunmayan ve internetle ergenlik dönemi sonrası tanışmış bu kişiler, teknolojik aletleri etkili kullanamayan ve bunları öğrenirken güçlük çeken, teknoloji okur-yazarlığı dijital yerlilere göre daha az gelişmiş olan kişilerdir. Teknolojiyi genelde bilgi edinmek için kullanan bu kişiler, basılı eserleri okumayı daha fazla tercih ederler.

Teknoloji ile çevrelenen dijital yerli çocuklar için bilgisayar, video oyunları, akıllı cep telefonları ve anlık mesajlaşmalar hayatlarının ayrılmaz bir parçasıdır. Dijital yerli çocukların dijital göçmen ebeveynleri ise her ne kadar bu teknolojiye ve sanal dünyaya ayak uydurmaya çalışsa da, duygu ve ruh dünyalarında hâlâ duygusal motivasyonla hareket ederler.

Dijital yerli çocukların dijital göçmen ebeveynleri son dönemlerde hep aynı kaygı ve soru ile karşımıza çıkıyor: “Çocuğum acaba internet bağımlısı mı?”

İnternet bağımlılığı; internet kullanımına sınırlama getirememe, sosyal veya akademik zararlarına rağmen kullanıma devam etme ve internete ulaşımın kısıtlandığı durumlarda kaygı duyma gibi belirtileri gösteren bir “teknoloji bağımlılık” türü. Ölçmek için çeşitli ölçekleri olan, klinik olarak da gözlemlenebilen bir bağımlılık. Hatta yapılan araştırmalar, bireylerin internet kullanım özellikleri ile psiko-sosyal değişkenler (depresyon, sosyal izolasyon gibi) ve hem iş hem de evdeki olumsuzluklar arasında ilişki olduğunu göstermekte.

Dünyayı ve olayları algılayışları tamamen farklı olan bu iki neslin davranışları, psikolojileri, iletişim modelleri de farklı. Bu noktada dijital göçmenler ile dijital yerlilerin “internet bağımlılığı” algılarının da farklı olması mümkün mü? Çünkü ebeveynler bu durumu, internette geçirilen süre üzerinden değerlendirmekteler. Bu noktada acaba dijital yerli çocuklar, dijital göçmen ebeveynlerinin gözlüğü ile haksız bir değerlendirmeye mi maruz kalmaktalar? Diğer yandan gelişmiş ülkelerin yapay zekâlarının yarıştığı, teknolojik gelişmelerin çok hızlı ilerlediği bir dünyada, çocuklarımızı internet gibi dev bir kütüphaneden ve kaynaktan uzak tutmak ne kadar makul ve mantıklı?

O vakit çocuğumuza “internet bağımlısı” demeden önce, bir ruh sağlığı profesyoneli ile görüşerek ilgili ölçeklerden veya testlerden faydalanmaktan çekinmeyelim. Aksi halde sadece “zaman” üzerinden yapacağınız bir değerlendirme, bu çocukları yanlış tanılamaya ve yanlış yönlendirmeye, sonuçta ciddi iletişim kopukluklarına sebep olabilir.

Semra Aydın Avşar

Aile Danışmanı

Twitter: @1071semra

Instagram: Semra Aydın

13.01.2020 08:45

Yeni medya; “iletişim teknolojilerinin gelişmesi” ve “sosyal medya uygulamalarında ki çeşitliliğin artması” nedeniyle hayatımızdaki ağırlığını her geçen gün artırıyor. Bugün sosyal medya uygulamaları artık hayatımızın bir rutini haline geldi diyebiliriz. Bireysel mahremiyet ve kamuya açık paylaşım olgusu her ne kadar zıt kavramlar olarak ele alınsa da, birbirleriyle iç içe geçmiş durumdalar. Sosyal medyanın zaman ve mekândan bağımsız paylaşım yapmaya imkân vermesi, mahremiyet sınırlarının da değişmesine neden oldu. Bu nedenle son zamanlarda medyanın farklı mecralarında da yer alan ve özellikle çocukları tehdit eden bazı sosyal medya uygulamaları, aileleri de haklı olarak tedirgin ediyor.

California Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırma, sosyal medya kullanımının çocuklar ve gençler üzerindeki olası negatif etkilerine odaklanıyor. Buna göre, arkadaşlarının veya akrabalarının içki içerken ya da sigara içerken fotoğraflarını Facebook üzerinden gören çocuklar, bu tür alışkanlıklar geliştirmeye daha meyilli oluyor. Öte yandan UCLA’nın Beyin Haritalama Merkezi’ndeki araştırmacılar, sosyal medyada beğeniyle takdir edilmenin, beyin taramalarında beynin ödül merkezlerini harekete geçirdiğinin görüldüğünü belirtiyor. Bu durum, ödüllendirilme beklentisi konusunda çok hassas olan, özellikle büyüme çağındaki çocukların neden sosyal medyaya girdiğini kısmen açıklayabiliyor. Uzmanlara göre kaç kişinin yayınlarını izlediklerinden, ne kadar hoşlanıldıklarından, kaç kişinin onları takip ettiğinden haberdar olmak zaman zaman çocuklarda pasifleşme ve sessizleşip içine kapanmaya neden olabiliyor. Bazı durumlarda beğeni yorumları, çocukların kendilerini düşündüklerinden daha önemli hissetmelerine yol açabiliyor.

“Bir çocuğun düşünce dünyasındaki küçük bir değişim, bütün dünyayı değiştirebilir” bakış açısıyla, bu küçük dünyada yer alan her detaya dikkat etmeli, her ayrıntıyı anlamaya çalışmalıyız. Sosyal medya, eğitim ve bilgi temini konularında oldukça faydalı ve eğlenceli olduğu gibi çocuklar için riskler de taşıyabiliyor. Ancak sırf riskleri var diye çocuğa sosyal medya yasağı getirilmeli mi? Çocuklar sosyal medyayı nasıl kullanmalı? Ebeveynlere bu noktada nasıl görevler düşüyor? Gibi soruları sormak kaçınılmaz oluyor tabi ki…

Ailelerin çocuklara karşı aşırı korumacı davranıp sosyal medyayı yasaklamaları ile çocukları sınırsızca özgür bırakması aynı tehlikeli alan diyebiliriz. Çocuklar sosyal medya araçları sayesinde kendi düşüncelerini dış dünyaya ifade etme şansı buluyorlar. Çocukların sosyal medya platformlarında yazdıkları şeylerin duyulabilmesi, kendilerini dünyanın dinlediği hissi, yine çocukların fikir ve kişilik gelişimlerinde oldukça etkili. Faydası var da zararı yok mu? Tabi ki zararları da mevcut. Kendisini ifade edebilen bir çocuk, paylaştığı içeriğin nerelere ulaştığının genellikle bilincinde olmuyor. Bu noktada maalesef aileler bilgisiz ve çoğu zaman yetersiz kalabiliyor. "Eyvah çocuklar sosyal medyada!" şeklindeki panik hali yasak koymalarına neden oluyor. Ama yasak koymak da çözüm olmuyor. Peki çözüm ne?

Bu noktada aileler kadar okul ve öğretmenlere de büyük iş düşüyor. Okul yönetimleri önce aileleri sonra ise çocukları bu konuda bilinçlendirmeliler. Eğer gerekli önlemler alınırsa ne çevrimiçi riskler var olur ne diğer zararlar. Tabi ki aileler de önyargılı davranmamalı ve konuyla ilgili gerekli eğitimleri alarak bilinçli davranmalılar

Özetle söylemek gerekirse, çocuklarımızın kullandığı teknolojik aletlere derinlemesine tarayıcı programlar yüklesek, yeni güvenlik duvarları eklesek veya çocuklara dijital güvenlik konulu özel eğitimler versek de, yeni medya hayatımızda oldukça çocuklarımız faydalı içerikler kadar, zararlı içeriklerle de her zaman karşılaşacaklar.

Çocuklarımıza yeni teknolojilerle “rekabet” etmeyi öğretemeyiz belki ama değerlerini bilmeyi ve korumayı, adaletli ve vicdanlı olmayı, özgür düşünmeyi, takım çalışmasını, başkalarını önemsemeyi, müzik- kültür ve sanat gibi güzel şeylerin önemini öğretebiliriz. Çocuklarımıza öğreteceklerimiz, yapay zekaların bildiklerinden daha farklı olursa, yapay zekalar çocuklarımızı yönetemez ve çocuklarımız yeni medyanın tehlikeli alanlarında da daha güvenli hareket edebilirler.

Semra Aydın Avşar

Aile Danışmanı

06.01.2020 12:15