Komplo Teorisi

Yener Özen

14.01.2021 Thursday 13:24

Birey olarak insan doğal, toplumsal ve kültürel bir çevrede doğar. İnsanın doğal, toplumsal ve kültürel bir varlık olması onun yaşadığı bu çevreyi, aklını, duygularını vb. diğer özelliklerini kullanmasına başlıdır. Bu bir anlamda insanın yaşadığı çevre ile etkileşim sürecine girmesi ve olgunlaşması demektir.

Yaşamını devam ettirmek, geliştirmek, sağlık, dengeli, uyumlu olmak, yeteneklerini harekete geçirmek, kendini tanımak, gerçekleştirmek ve aşmak gereksiniminde olan bireyler çağdaş toplumlarda, içinde yaşadıkları çağın yaşam koşullarına ekonomik, sosyal ve kültürel ortamlardaki hızlı değişim ve etkileşimlerine uyum sağlamak zorunluluğu hissetmektedir.  Her düzeyde sürdürülen eğitimin bu konuda etkin bir katkı sağlaması beklenmektedir.

İnsan yaşamı boyunca karşılaştığı çeşitli durumlarla etkileşim içindedir ve genel tanımı ile öğrenme, bu etkileşim sonucu kişide oluşan kalıcı davranış değişiklikleridir. Öğrenme yoluyla da insanlar bilgi, beceri, tutum ve değerler kazanırlar. İnsanlar günlük yaşamın gerektirdiği birçok davranışı öğrenme yoluyla elde ederler.

Ne birey, ne de toplum birbirinden soyutlanmış olarak gereğince incelenemez, çünkü birey toplumun içinde; toplum da değerler, normlar, tutumlar vb. nitelikleriyle bireyin içindedir. Toplum bireyi şekillendirdiği ve doğumdan ölüme kadar etkilediği gibi, birey de içinde bulunduğu toplumu etkiler.

Bireyi etkileme, değiştirme ve geliştirme iddiasında olan eğitim süreçlerinin de sosyal psikolojinin,  birey-toplum ilişki ve etkileşimini anlama ve anlamlandırma süreçlerinden yararlanması kaçınılmazdır.  Dolayısıyla sosyal psikolojinin, hem yöneten hem de yönetilen olarak, eğitim süreci içerisinde yer alan insanı, anlama ve davranışlarını kontrol etmede yol gösterici olduğu görülmektedir.

İnsan diğer insanlarla sevgi ve işbirliği yoluyla birleşebilir ya da topluma ve otoriteye boyun eğerek güvenlik sağlar.  İlkinde özgürlüğünü daha iyi bir toplum yaratabilme amacında kullanır, ikincisinde köleliği kabullenir. İlişki, aşkınlık, köklülük, kimlik, değer yargıları gereksinimi olmak üzere insanın beş temel gereksiniminden söz edebiliriz. Bu gereksinimlerin tümü insana özgü, insan yapısının doğal parçasıdır. 

Bireyin kişiliğini geliştirebilmesi, içinde yaşadığı toplumun kendisine tanıdığı olanaklarla orantılıdır. Bu olanaklar kişinin doğal yapısına karşıt gerekli olan temel koşullardan yoksun bırakır. Var olan ekonomik, politik ve toplumsal sistemler kişiyi önemsiz ve köle haline getirmiş ve çoğu kez normal dışı, topluma karşı ya da kendine karşı yıkıcı davranışlara iter.

Bireyin duygulanımı ve davranışı dünyayı nasıl yapılandırdığına bağlıdır. Dünyayı yapılandırma bilişlere ve çıkarsamalara dayanır.  Çıkarsamalar geçmiş deneyimler sonucu oluşturulan şemalardır.  Hatalı çıkarsamalar sonucunda oluşan ve dış olaylara duygusal tepkiyi belirleyen bilişleri otomatik düşünceler olarak adlandırmaktadır.

Modern dünyada bireyler çoğunlukla saldırganlık şeklinde olmak üzere pek çok olumsuz duygular taşırlar, kendilerindeki bu duygularıyla tolere etmek de zorlandıklarından, nesnelerini parçalayarak bazı kısımları ayırdıklarını düşünülmektedir. Bu saldırganlık yapısal (yani kalıtsal) bir nedenle olabileceği gibi çevresel güçler nedeniyle de (örneğin, istismara maruz kalmış olmak gibi) olabilir. Kaynağı ne olursa olsun, bu duygular kişiler arası ilişkilerde olumsuz bir tonun egemen olmasına neden olmaktadır, bu nedenle de olumsuz nesneler (gerçekte nesnelerin bazı kısımları) içselleştirilmektedir. Burada nesnelerin tanıtımları benlikte bütünleştirilememiştir, kimliğin erimesi denen bir durum ortaya çıkmıştır.

Kimlik erimesi, anlamlı kişilerin ve benliğin bütünleştirilmesinin zayıf olması demektir. Kimlik erimesinde kişinin kronik bir şekilde kendini bomboş hissetmesi, kendi algılarıyla çelişmesi, çelişkili davranışlarda bulunması gözlenir çünkü kişi nesneleri anlamlı bir şekilde bütünleştirilmemiştir, başkalarıyla ilgili algıları çok yüzeysel, zayıf ve sığdır.

Kişinin benliği kırılgandır, sürekli olarak iyi ve kötü arasında gidip gelmektedir. Bu gidip gelmeler kişinin günlük yaşamında başkalarıyla olan ilişkilerinde onlarla ilişki kurarken kendini göstermektedir; bu kimseler insanları ya çok kötü ya da çok iyi olarak görmektedirler, insanlarla olan ilişkilerinde de bu algılamalarını gösterecek şekilde davranmaktadırlar.

Sefa İle…

13.01.2021 11:21

20 Mayıs 1963 Talat Aydemir ayaklanması ordu tarafından bastırılıp Millici denilen askeri kanat 1964’e kadar tamamen tasfiye edilip Amerikancı ve daha o tarihte Gladyocu organizasyonlar TSK’ya sızmaya başlamışlardı FETÖŞ itinin orduda istihbarat elamanı olarak Hatay’da görev verilmesi ’de bu tarihe dayanır. Demirel’in AP başına Genel Başkan olarak seçilmesi ile birlikte 1965 seçimlerine sözde özgürlükçü bir anlayışla girilmesi TİP’in 1965 seçimlerinde örgütlü bir parti olarak girmesine de yol açmıştır.

1965 Seçimlerinde öyle bir seçim sistemi (Milli Bakiye Sistemi) kullanıldı ki; hiçbir parti çoğunluğu sağlayamasın ve CHP her şekilde hükümet ortağı olsun. Ama sonuç istenildiği gibi olmadı AP 240 millet vekili ile tek başına iktidar oldu. Bu Merkez Sağın ve Menderes Hükümetlerinin devamı olarak yorumlandı. TİP %3 ile 14 Milletvekili çıkararak Sosyalist Hareketler ilk kez TBMM’de yer aldı. SSCB’ye bağlı Marksistler,  Milli Demokratik Devrimciler, Marksizm postuna bürünmüş ayrılıkçı Kürt Hareketi öncüleri bu partide yer aldı. Ancak 1966’dan itibaren bölünmeye ve DEV-GENÇ hareketinin başlamasına neden oldu. DEV-GENÇ’in içinde Marksistlerin yanında Kürtçü ayrılıkçılar ve Alevi örgütlenmeleri de yer aldı. Ayrıca kökenini ta Osmanlıda bulduğumuz Ermeni ve Yahudi Komünistler de bu Dev-GENÇ hareketinde varlık buldular.

1969 seçimlerinde seçim sistemi değiştirildiğinden TİP 2 Milletvekili kazanabildi ve 1971 Muhtırası ile kapatıldı. Aşırı sol hareketler parti ile devrimin gerçekleşmeyeceği söylemi ile yer altına çekilerek terör eylemlerinin kapısını açtılar. Ortanın solunda kalan CHP’de İnönü’nün CHP Genel Başkanlığını Ecevit’e kaybetmesinden sonra Sendika Kökenli Marksist siyasetçiler ve bunun yanında Kürtçü-Sosyalist eğilimde olan siyasetçiler ve Alevi ayrılıkçı söylemde yer alan Alevi Sosyalistler CHP’de yer buldular.

1960’larda Forum ve Dönüşüm Dergileriyle başlayan ve önce liberal ve sonra bir elin uzanıp değiştirmesiyle Sosyalist çizgiye geçen Fikir Kulüpleri Federasyonu kendi içinden Bölücü-Marksist Devrimci Doğu Dernekleri Birliğini oluşturdu. Hem Kürtçü Bölücü hem de Alevi Bölücü ve tabii ki sözde Marksist olan bu dernekler Türkiye’de Dev-Yol, Dev-Sol, MLKP, TİKKO ve DHKP-C örgütleri ile PKK’nın öncüleriydi. 1978-80 arasında Doğu ve Güneydoğuda Sosyalist yapılara saldırı düzenleyerek Türkiye bütünlüğünde sol hareket isteyen Kürt-Türk sosyalistleri ortadan kaldırdıktan sonra, Milli duruş sergileyen Bucak Aşiretine savaş açıp kayıplar verdirdikten sonra 1980 darbesiyke Suriye-Irak hattına çekilip 1984’de Türkiye içerisinde eylemlere başlaması aslında Ahrar Partisinden başlayan sözde Adem-i Merkeziyetçi söylemden liberal Fikir Kulüpleri ve DDD’den PKK’ya uzanan Bölücü-Kürt Hareketini oluşturmuşlardı.

1983’de seçime giremeyen SODEP içinde kümelenen Kürtçü hareketler, 1991’de SHP’ile birlikte meclise taşındılar Kürtçe yemin hareketi ile tamamen Türk Solundan ayrımlaşarak Bölücü Kürt Partilerini kurmaya başladılar. HEP, DEP, HDP, HADEP ve vs… Bu minvalde kurulan ayrılıkçı ve PKK’nın siyaset sahnesinde kullandığı siyasal partiler oldular. Bölücü Kürt Partileri ve Ayrılıkçı Alevi Hareketler Baykal’ın 1995’de CHP Genel Başkanı olmasıyla birlikte 2010 yılında Kaset Kumpası sonrası Alevi Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkan seçimine hem CHP’den hem de DSP’den uzak durdular.

Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkan seçilmesinden sonra arkasını PKK’ya dayayan Bölücü Kürtçü Partiler yani HDP gibiler ve Ali’li ve Alisiz Almanya destekli Bölücü Alevi gruplar CHP’de yer edinmeye başladılar. Hatta bazı Devrimci Hınçak hareketinin torunları ile Selanik Kökenli Yahudi Hareketi olan Sosyalist İşçi Federasyonun 21.YY yansımaları CHP’de yer buldular. Ayrıca Aralık Hareketi, Haziran Hareketi gibi Marksist Sol Hareketler ve DHKP-C ve MLKP gibi tarihin çöp sepetinde olması gereken azınlığında azınlığı olan Marksist Silahlı Hareketler bugünün CHP’sinde başköşede yer almaktadır. CHP’nin 1922’den 2010 kadar olan siyasal tavrı ve Altı Ok prensipleri Atatürk’e Atatürk demeyen İl Başkanları sayesinde berhava olmuştur. Bugünkü CHP’nin ne Atatürk’ün Kurucu genel Başkan Olduğu CHP’dir ne İnönü’nün Milli Şef olduğu CHP’dir ne Karaoğlan’ın CHP’si nede Baykal’ın bıraktığı CHP’dir. Bugünün CHP’si tamamen Marksist-Leninist düşünen bir azınlığında azınlığı olan bir grubun elinde aslında önceden planlanan bir oyunun oyuncağı olarak siyaset alanına sürülmüştür. PKK darbe aldıkça ve Bölücü-Kürtçü hareketin boğazı sıkılıp tamamen sınır dışına itilip ve sınır dışında da top yekûn imha edildikçe sesi soluğu kısılarak oy oranı %5’in altına doğru giden HDP ve türevleri gibi partilerin sığınak yeri %20’yi bulmayan CHP olacak.  Ve daha önceki yazılarımızda dediğimiz gibi Gazi Mustafa Kemal’den eser kalmayan CHP tüm siyasal azınlığın bir araya geldiği Marksist Sol söylemede bir parti haline gelecek ve CHP HDP’lileşecek, HDP CHP’lileşecek. Hepsi bu…

Sefa ile…

12.01.2021 15:40

Osmanlı topraklarında Sosyalist fikirler 1880’lerin sonu itibari ile küçük gruplar ve fikir dernekleri şeklinde kendini göstermeye başlamıştı. Ancak 1. Meşrutiyetin kısa sürmesi ve meclisin askıya alınması her türlü fikrin yer altı yapılanmasına kaymasına yol açmıştır. Osmanlıda Sosyalist hareketler özellikle gayrimüslimler ve azınlıklar ekseninde sosyalizm Osmanlı ülkesinde yer ediniyordu. DEVRİMCİ HINÇAK PARTİSİ bu kapsamda değerlendirilmektedir. Selanik coğrafi konumu nedeniyle Avrupa'yla olan etkileşimde önemli yer tutuyordu. Gelişmiş yapısıyla da işçi hareketleri ve sosyalist düşüncelerin önemli bir merkezi idi. 1909 yılında Selanik’te kurulan Sosyalist İşçi Federasyonu 15 kadar işçi örgütünü birleştiren ve sosyalizmi amaç olarak gören ciddi bir müessese idi, kapsayıcı bir iddiayla yola çıksa bile zamanla YAHUDİ güdümünde bir ayrılıkçı parti oldu.

1908’den sonra Osmanlı tebaalı komünistler İŞTİRAK PARTİSİNİ kurdular. Aslında bu parti CHP ya da TKP’nin öncülü değil TİP’in öncülü idi. CHP aslında İttihat Terakkinin 2.grubu denilen yapıdan gelen asker ve bürokrat yapılanmasının 1920’de 1. Mecliste Halk Fıkrası olarak neşvi neba buldu. 1924’de CHF adını aldı. 1946’ya kadar tek parti diktatörlüğü nedeniyle CHP içerisinde bugünün tabiriyle Merkez Sağ ve Liberal düşündeki bireyleri de barındırıyordu. 1946 itibariyle CHP’den ayrılan bir grup Sağcı-Liberal diyebileceğimiz DP’yi kurdular hatta Mareşal Fevzi Çakmak milliyetçi bir yapıya sahip Millet Partisini 1948’de kurdu. Kaderin cilvesi Türkiye’de Sağ Partiler Kemalist Sol Parti olan CHP’den türemiştir. Sol-Marksist partiler ise 1908’de kurulan İştirak Partisinin 1965’de yansıması olan TİP’ten türemişlerdir. İşin ilginç yani bugünkü liberal ve ayrılıkçı fikirlerin babası ise perde arkasında Prens Sebahattin’in bulunduğu Osmanlı Ahrar Fırkası bulunur. Yerinden yönetim (Ademi Merkeziyetçilik) ve eyalet sistemleri yani bugünkü liberallerin Güneydoğunun eyalet olması ya da ayrılmasını istediği ve birde Kürt bölücü hareketlerinin akıl babası işte bu Ahrar Hareketidir. Ahrar Hareketinde çoğunlukla Avrupa’da eğitim almış Ermeni, Yahudi azınlıklar ile Balkan kökenli Gayr-i Türk sözde liberaller yer almaktaydı.

1950’de DP iktidara geldikten ve 1951’de NATO’ya dâhil olmamızdan sonra Komünizmle Mücadele Kanunu işlerlik kazanması ile birlikte Türkiye’de Sol adına söylem CHP’de kalmıştır. 1960 İhtilaline kadar ter altı faaliyetleri dışında Sol Sosyalist ve komünist hareket adına dişe dokunur bir faaliyet olmamıştır. Marksist grupların yavaş yavaş CHP içinde Sol Kemalist yapılanma oluşturması da bu on yıl içinde olmuştur. Hatta Bölücü-Kürtçü yapılanmalar dahi CHP içinde aşırı sol yapılanmalar ve klikler olarak yer alması da 1950-60 arasında oluşmaya başlamıştır.

1960 ihtilalinden sonra Adnan Menderes'in idamından üç hafta sonra 15 Ekim 1961'de Demokrat Parti'nin oy tabanının "mirasçıları" Adalet Partisi, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi oyların % 62'sini alarak 277 milletvekili çıkarmışlardır. Buna karşı Cumhuriyet Halk Partisi 173 milletvekili çıkarabilmiştir. Bu seçim "Menderes'in zaferi" olarak nitelendirilmiş ve ordu durumdan rahatsız olmuştur. 25 Ekim 1961'de 12. dönem TBMM toplandı ve askeri rejim sona erdi. Ordu içinde MBK kadar etkili olmaya başlayan SKB, seçimlerin millî iradeyi tam olarak yansıtmadığı ve yeni bir darbenin gerektiğini savunmuştur. 21 Ekim'de MBK'nın İstanbul kanadına bağlı 10 general ve 18 albay toplanmış ve en geç 25 Ekim'e kadar yönetime el koyacağını kararlaştıran "21 Ekim Protokolü" imzalamıştır.[149] 22 Ekim'de MBK'nın Ankara kanadı aynı içerikteki "Mürted Protokolü" imzalamıştır. Fakat SKB onursal başkanı durumunda bulunan Cevdet Sunay'ın müdahalesiyle protokoller askıya alınmış ve siyasi parti liderleriyle uzlaşma yolu tercih edilmiştir.

Bunun için 24 Ekim'de Çankaya'da Ragıp Gümüşpala (Adalet Partisi),Ekrem Alican (Yeni Türkiye Partisi),İsmet İnönü (Cumhuriyet Halk Partisi),Osman Bölükbaşı (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi),Cevdet Sunay, Cemal Gürsel ve generallerin önünde Yassıada mahkûmlarına af çıkarılmayacağına, Emekli İnkılap Subaylar Derneği'ne bağlı subayların orduya geri alınmayacağına ve Cemal Gürsel'in cumhurbaşkanı seçilmesi için çalışacaklarına dair protokolü imzalamışlardır. Ali Fuat Başgil'in MBK üyeleri tarafından ölümle tehdit edilerek adaylıktan çekilmesiyle 26 Ekim 1961'de yapılan seçimle tek aday Cemal Gürsel cumhurbaşkanlığına getirildi.

55'ler olayı ya da diğer adıyla Sivas Kampı, 27 Mayıs Darbesinin ertesinde doğu ve güneydoğudan seçilen 55 ağa, şeyh ve aşiret reislerinin Batı Anadolu'ya sürgün edildiği bir olaydır. Milli Birlik Komitesi, DP'lileri "Kürdistan Hükümeti tesis etmek" üzere çalışmalar yapmakla suçladı. 31 Mayıs 1960'ta Cumhuriyet gazetesinde MBK'nin bu konuyla ilgili çeşitli belgeler bulduğu ve Şeyh Said'in oğlunun DP iktidarı döneminde doğuda propaganda gezileri yaptığı ortaya çıkarılmıştır.

Darbeden 4 gün sonra Doğu ve Güneydoğu'dan seçilen 485 ağa ve şeyhler Sivas Kabak Yazı'da bir kampa yollanmıştır. Sivas'taki kamp 19 Ekim 1960 tarihinde çıkan 105 numaralı Mecburi İskân Kanunu ile boşaltılıp Milli Birlik Komitesi tarafından "55 ağa" DP'yi destekliyor iddiasıyla Antalya, Isparta, İzmir, Afyon, Manisa, Denizli ve Çorum'a sürdü. Bu kanun 1962 yılında kaldırıldı.

Irak'ta Molla Mustafa Barzani'nin önderliğinde Kürdistan Demokratik Partisinin başlattığı ulusal kurtuluş mücadelesi Türkiye'nin Hakkâri, Van, Siirt, Mardin, Diyarbakır, Muş, Şırnak gibi yörelerine de etki yaratmış ve bu yörelerde Barzani'nin mücadelesi için toplama faaliyeti de başlamıştır.

Molla Mustafa Barzani, toprak ağası, şeyh ve aşiret reisi olarak değerlendirilmiş ve Türkiye'de de ağa, şeyh ve aşiret reislerinin Kürt hareketini kışkırttığı düşünülmüştür. O yüzden hedef seçilmişlerdir.1961 Anayasası'nda birtakım değişiklikler yapıldı. 1924 Anayasası'nın 3. maddesi olan "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" sözü "Egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletinindir" şeklinde değiştirildi.

Devamı gelecek yazıya…

Sefa ile

11.01.2021 13:58

Eleştirel söylem analizi, güç, hâkimiyet, hegomanya, sınıf farkı, cinsiyet, ırk, ideoloji, ayrımcılık, çıkar, kazanç, yeniden oluşturma, dönüştürme, gelenek, sosyal yapı ya da sosyal düzen gibi temaları ön plana çıkaran ve araştırma alanı olarak bu konuları işleyen söylem analizi yöntemidir. Eleştirel söylem analizi güç ilişkileri, değerler, ideolojiler, kimlik tanımlamaları gibi çeşitli toplumsal olguların dilsel kurgulamalar yoluyla bireylere ve toplumsal düzene nasıl yansıdığı ve nasıl işlendiği ile ilgilenir.

Söylem bir meta-eylemdir ve ideoloji, bilgi, diyalog, anlatım, beyan tarzı, müzakere, güç ve gücün mübadelesiyle eyleme dönüşen dil pratiklerine ilişkin süreçlerdir. Söylem sosyal, siyasi, kültürel, ekonomik alanlar gibi, sosyal hayatın tüm yönleri ile ilişkilidir.  Söylem kavramı, iletişimin en temel unsuru olarak kabul edilen dilin kendine has özellikleriyle birlikte sosyokültürel ve ideolojik bağlamlarıyla kendini gösterir. Her söylemde ifade edilmek istenen temel bir düşünce, bir mesaj diğer bir ifadeyle ideoloji gizlidir.

26 Ocak 1969 kurulan Milli Nizam Partisi’nden bugüne kadar söylem bütünlüğü taşıyan Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi ve oradan ayrılan ekibin gömlek değiştirdik söylemiyle hayat bulan AK PARTİ (bir nevi çeşitli siyasal eğilimlerin cem ettiği ANAP benzeri bir yapılanma). Her türlü özgürlüğü sağlama ve neo-liberal ekonomiyi öncülleyerek ama özgürlük kapsamı içinde İslami tavrı elinden bırakmayarak 2013 yılına kadar süreci başarı ile götürdü.

Ak Partinin, parti kuruluş gerekçesi ve kuruluş metni söylemi ve söylemin ne demek istediğini iyi irdelemek gerekir. Söylem, farklı yaklaşımlara dayanarak farklı açıklanmalar getirilmesi mümkün olan bir kavramdır. Metnin söylemediğini duyabilmek, anlayabilmek, söylemediği veya söyleyemediği şeyi bulabilmek için metnin de ötesine gidilmesi gerekir. Söylem-eylem birlikteliği bazen AK Partinin ana kitlesine anlatmakta zorlandığı işleri yapmasına da yol açtı. Özgürlükler verilirken zinanın suç olmaktan çıkarılması, faizin bir türlü dizginlenememesi vs gibi. AB uyum yasalar ile ilgili düzenlemeler yapılırken AB vatandaşlarına geniş haklar ve mülk edinme hakları, AB tarafından Türkiye vatandaşlarına verilmezken, topuzunun katarı biraz fazla kaçması gibi. Bu düzenlemeler mütedeyyin seçmenin küsmesine yol açtı.

Söylem belirli kurallar, terminoloji ve konuşmalardan oluşan sistematik dilsel düzenleri betimlemek üzerine kullanılan bir kavram olarak kategorize edilir. Söylem bir iletinin tüm boyutlarını, sadece iletinin içeriğini değil, onu dile getireni (kim söylüyor),otoritesini (neye dayanarak),dinleyiciyi (kime söylüyor?) ve amacını (söyleyenler söyledikleri ile neyi başarmak istiyor) kapsar. Söylem belirli bir zaman dilimi içinde belli insan grupları arasında olan ve diğer insan grupları ile ilişkili olarak geliştirilen fikirleri, ifadeleri ve bilgileri içerir. İktidarın uygulanması böyle bir bilginin kullanımına içkindir. Bireyler söylem yaratamaz. Bunun yerine söylemler sosyal düzeyde mevcutturlar. Söylem, anlamı inşa eder ve böylelikle toplumlar mevcut semboller ve anlamlar arasında bağ kurar. Bu yolla toplumlar konular, olaylar ve olgular üzerinde nasıl düşünecekleri ya da iletişim kuracakları söylemler üzerinden kazanırlar.

AK Partinin 2002-2013 arası söylem-eylem uyuşumu onu tek başına %50’lere varan bir oy oranına getirmişti. Her ne kadar Türkiye’de ki vesayet odakları ile çarpışımı ve eko-siyasal konjonktür AK Partiyi sürekli mağdur ama zenginlik ve özgürlükler bayrağı haline getirmesi bu oy oranını yakalamasına yol açmıştır. 2008’den sonra dünyadaki neo-liberal dalga ve ABD ekonomisindeki sıkışma Türkiye’yi de aslında teğet geçmemesi iktidarı bazı düzenlemelere mecbur kıldı. Bu durum iktidarın yeni yasal düzenlemeler yapısı ile birlikte onu mağdur ve mazlum durumdan muktedir ve yeni vesayet yapısı durumuna getirdi. AK Parti her ne kadar söylem olarak 2002’de ki söylemi devam etse de, eylemsel bazda muktedir olması ve bu muktedirliği halkın beklentileri ile örtüşümünün zayıflaması yeni yapılanmaların dillendirilmesine neden olmuştur.

AK Partinin söylem-eylem kırılması yaşaması 2002’de yola çıkılan fikirlerin tali olarak atıl duruma düşmesi yeni oluşum ve düşünceleri harekete geçirmiştir. Ancak 2021’de olduğumuz bu dönemde 2002’nin şartlarının da olmadığını bilmek gerekir. 2002 söyleminin artık realitesi kalmadı çünkü Z kuşağı ve önümüzdeki seçimde oy veremese de 2013 ve sonrası doğumluları ifade eden Alfa kuşağı dikkate alınarak bir oluşum yapılanması planlanmalı. Ayrıca eski Psikolojik ve İdeolojik seçmen olgusu yerini Ekonomik ve Sosyolojik seçmen yapılanmasına bıraktığı iyi idrak edilmeli.

Yeni söylem; toplumsal bir pratik olarak karşımıza çıkar. Bu bağlamda taraf veya tarafsızlığın ifadesi, suçlamalar, kültürel alanlardaki insan ilişkilerini yansıtan eylemlerin, pratiklerin sergilenmesi olarak değerlendirilir. İnsanlar günlük yaşamlarındaki tutum, inanç, fikir gibi birçok konuyu söylem pratikleriyle ortaya koyar. Bu yönüyle de toplumsal bir pratik olan söylem, insanların hayata ilişkin tanımlamaları, anlamlandırmalarında önemli bir rol oynar. Yeni oluşturulacak olan siyasal yapılanmalar yeni söylemi göz önünde bulundurarak tutum, inanç ve fikir ortaya koymalı.

Açıkçası diyebiliriz ki; CHP yeni bir söylem-eylem yapılanmasına girerek dünyadaki “sol demokrat” yapılanmaya evirildiğini görmek gerekir. Bu içsel bir dönüşümüdür yoksa komplo teorisyenlerinin ifade ettiği gibi dış dayanaklı yeni bir örgütlenmemidir bunu zaman gösterecek. Ancak Temmuz ve Ağustos aylarında parti içi değişim ve dönüşüm yaşanacağı kesin. CHP, Amerikan Demokrat yapılanmaya benzeşeceğini ve birazda İsveç Sol yapılanmasını esas alacağını siyasal bilimciler ve gözlemciler ifade etmektedir.

AK Parti yeniden yapılanmasını Milli-Muhafazakâr çatı üzerine kurgulayarak, ABD’deki Cumhuriyetçiler ve İngiltere’deki Muhafazakâr Parti yapılanmasına evirilmesi gibi bir durum oluşursa; Yeni Oluşumcular hangi farklı söylem-eylem yapılanması ile halkın ve seçmenin karşısına çıkacağını sorgulamak gerekir.

Bugünün dünyası mass-medya dünyası ve Y kuşağının ikinci dönemi, Z kuşağı ve oluşturulan Alfa kuşağı ile Ekonomik Seçmen ve Sosyolojik Seçmen dikkate alınmadan oluşturulacak siyası-ekonomik ve eğitsel hiçbir yapının hayat bulma şansının olmadığını söyleyebiliriz…

Sefa ile…

10.01.2021 15:30

Post-Truth Propoganda: Kara-Gri-Beyaz

Günümüzde topluluklar etkilemek, onları yönlendirmek açısından belli bir metod izlenir. Bu metodu açıklamak, tanımlamak amacıyla terimlere başvurulur. Propaganda; (Fr.) Bir fikri veya malı herkese bildirmek veya kabulü için yapılan ilan. Çok kıymetli olduğu veya olmadığı halde bir şeyin kıymetini artırmak maksadıyla yapılan konuşma veya ilânat. Başka bir tamımda da Propaganda; (Lat.) Yeni fidanlar elde etmek üzere toprağı ekmek; aynen benzerini yapmak suretiyle çoğaltmak; yapmak anlamına gelen propare kelimesinde, herhangi bir fikri yaymak, bir harekete taraftar kazandırmak için düzenlenen programların bütünü, bu maksatla girişilen her türlü fiil ve gayret.

Tarihi süreç içerisinde propaganda, Eski Yunanistan’da başlarken, Eski Roma’daki siyasi platformda siyasi propagandanın başlıca yeri olmuştur. Dinlerin yayılmasındaki temel izlek iman ve inanca göre yaşamak olmasına rağmen, dinin yayılması için dine ait propagandalar dünya üzerinde özellikle Ortadoğu ve Avrupa’yı sarsmıştır tarih boyunca.

Tarihi akış sürecinde günümüze yaklaşırken, yeniçağda hürriyet, eşitlik ve milliyetçilik kavramlarının yayılmasında propaganda karşımıza çıkar. Savaşlarda propagandanın etkili çarpışması cephe ardındaki halkı çökertmek veya dinamik bir halde tutmada her iki dünya savaşında etkili oldu. Derken, savaşa iştirak etmeleri için diğer ülkeleri kendi saflarına çekmede kullanmaya aday oldu. Propaganda savaşta çok güçlü bir silahtır. Bu durumda amaç genellikle içerideki veya dışarıdaki düşmanı insanlık dışı olarak göstermek ve ona karşı nefret yaratmaktır. Bazı özel kelimeler kullanarak veya bazı özel kelimeleri kullanmaktan sakınarak düşman hiç yapmadığı şeyler için suçlanır ve bu sayede zihinlerde hatalı bir imaj oluşturulur. Çoğu propaganda düşmanın gerçek veya hayali bir haksızlığın sebebi olduğu hissini vermek ister. Aynı zamanda halkın kendi milletinin haklı olduğuna da inanması gerekir.

Kelimenin daha da dar ve daha az kullanılan anlamıyla propaganda zaten inanan insanlara onlara inançlarını destekleyecek yanlış bilgi vermek anlamına gelir. Varsayıma göre insanlar doğru olmayan bir şeye inanırlarsa sürekli kuşkular yaşayacaklardır. Bu kuşkular rahatsız edici olduğundan onlardan kurtulmak isteyecekler ve dolayısıyla güç sahiplerinin onaylamalarına açık olacaklardır. Bu yüzden propaganda çoğunlukla amaca hali hazırda inananlara yönelik yapılır.

Propaganda çok sinsi yollarla uygulanabilir. Örneğin yabancı ülkelerle ilgili yanlış enformasyon eğitim sisteminde desteklenebilir. Çok az insan okulda öğrendiklerini kontrol etme ihtiyacı duyacağından bu yanlış enformasyon gazeteciler ve aileler tarafından tekrar edilecek ve yanlış enformasyonun herkes tarafından bilinen bir gerçek olduğu fikri medyaya direkt bir müdahale olmadan kimse gerçeği veya kaynağı fark etmeden yayılacaktır. Bu tip yayılan propaganda politik amaçlar için kullanılabilir. Vatandaşa ülkelerinin politikaları hakkında yanlış bir görüntü verip aksi görüşleri ret etmeleri veya görmezden gelmeleri sağlanabilir.

Propaganda teknikleri ilk defa 20.yy'un başında gazeteci Walter Lippman ve halkla ilişkilerin babası kabul edilen Edward Bernays (Sigmund Frued'un kuzeni) tarafından tanımlanmış ve bilimsel bir şekilde uygulanmıştır. I. Dünya Savaşı sırasında, Lippman ve Bernays ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından görevi İngiltere yanında savaşa girmek için kamuoyunun fikrini etkilemeyi amaçlayan Creel Komisyonu'na katılmak üzere tutulmuşlardır. Lippman ve Bernays'ın propaganda kampanyası altı ay içinde o kadar büyük anti-Alman histerisi yaratmıştı ki, Amerikan iş âlemini (ve diğerlerinin yanında Adolf Hitler'i de) kamuoyunu geniş boyutlu propaganda ile kontrol etme potansiyeli ile etkilemiştir. Bernays "grup zihni" ve "niyetin tasarlanması" gibi pratik propaganda çalışmalarında kullanılan tanımları ortaya atmıştır.

Mevcut Halkla ilişkiler endüstrisi Lippman ve Bernays'ın çalışmalarının direkt sonucudur ve hâlâ ABD hükümeti tarafından kullanılmaktadır. 20.yy'ın ilk yarısından sonra Bernays ve Lippman çok başarılı bir halkla ilişkiler şirketi işletmişlerdir. Bir devleti içinden çökertmek dâhil, birçok sonuç, zora başvurmadan propaganda gücü ile elde edilebilmektedir. “Soğuk Harp” veya “Psikolojik Harp” denilen mücadelenin başlıca vasıtasını propaganda teşkil etmektedir.

Propaganda tarihi gelişimini bu şekilde sürdüre dursun; amacına ulaşabilmek için insana ihtiyaç duyacaktır. Çünkü propagandanın temelinde insan vardır. İnsan olmayınca, propaganda da olmayacaktır.

İnsana baktığımız zaman propagandanın içinde üç türlü rolü vardır. Propagandayı bir insan yapacaktır; bu aldığı ilk rol. Daha sonra hazırlanan bu propagandayı insanlara iletme, insanları ikna etme çabasında bir rol üstlenecektir. Ardından üçüncü rolü üstlenen insan ise; hazırlanmış olan propagandayı, kendilerine kabul ettirmek gayreti olan ikinci rolü üstlenmiş bir insanın çabası ve propagandadan etkilenen insandır. Propagandanın temelinde olan insanın ne kadar önemli olduğu burada ortaya çıkmaktadır. Propagandacı etkili ve sürekli bir etkileme arzu ediyorsa eğer, propagandanın hitap ettiği, etkilenen tarafı sürekli propaganda içerisinde tutmak zorundadır.

Farkında olsak da olmasak da her gün bize propaganda yapılıyor. Sadece siyasi yönünü düşünmeyin. Propagandanın birçok çeşidi var. Siyasi partiler, farklı çıkar grupları da bu yolla kendi fikirlerini benimsetmeye çalışır. Propaganda nefret hedeflerinin yerlerini belirleyerek saldırıların yer değiştirmelerini sağlamalıdır. Propaganda kuvvetli karşı eğilimleri hemen etkileyemez ise bunun yerine bazı çeşit eylem veya değişik anlatımlar sunmalıdır. Bazen de her ikisi birden denenmelidir.

Propagandacı, amaçları doğrultusunda yalan veya yanlış bir bilginin üretimini gerçekleştirir. Çünkü insanlar bilgiyi, o gerçekten doğru olduğu için değil, doğruluğuna inandıkları için bilgi olarak kabul eder ve bilme fiilini gerçekleştirirler. Propagandacının amacı, sadece kitlelerin fethidir. Propaganda için önemli olan propagandacısına amaçlarına ulaşma imkânı sağlayacak her aracı ve her yöntemi kullanma imkânı sağlamasıdır. Zaten propagandacının temel amacı ister ideolojik olsun ister toplumsal olsun kitlesel manada hedef olanların etkilenmesi ve tesir altına alınabilmesidir. Bunun dışında bir istek veya gerekliliğe dayanmamaktadır

09.01.2021 11:43

Politik psikoloji konusunda ikinci yazımızı ilginize sunmak istiyorum.

Genel bir söylem vardır uluslararası ilişkilerde; Devletlerarası ilişkilerde dostluk yoktur, çıkarlar vardır. Bu her zaman ve her zeminde böyle midir? Dünya siyasi tarihine göz atınca saldırmazlık paktlarının dahi kâğıttan helva olduğunu ve kolayca yenildiğini en azından her iki dünya savaşından önceki anlaşmaların berhava olduğunu görünce bu kanaat yetkinleşiyor.

1945 sonrası dünya sözde iki kutuplu bir yapıya dönüşünce ve Stalin’in aptalca istekleri 1947 itibari ile Türkiye Cumhuriyetini ABD ve BATI ittifakının yanına itmiştir. Aslında Türkiye’nin ABD ile sarmaş dolaş olması 1949 “FULBRİGHT ANLAŞMASI” ile Eğitimin teslimi ve 1950 Kore Savaşı sonrası 1951’de NATO’ya dâhilimizle Askeri yapılanmanın uluslararası bir güce daha doğrusu ABD ve İngiltere’ye teslimi gerçekleşmiştir. Bu gücün 1961’den itibaren Kıbrıs ve benzeri konularda bizi müttefik değil aslında düşman gördüğünü anladık ama o konjonktürde yapacak bir şey yoktu. Sözde Sovyet tehdidi olabildiğince bir gerçeklikti. 1974 Kıbrıs Hareketi bizim aslında olabildiğince yalnız olduğumuzu gösteren bir gerçeklikti.

1969’lardan itibaren başlayan Milli çizgideki siyasal oluşumlar MHP ve MNP(MSP),yeni söylemler oluşturmaya çalışırken NATO ve AET (AB) Paktlarını fazlaca rahatsız etmeden tam bağımsızlık söylemlerini kurgulamaya çalışıyorlardı. Ancak 1971 muhtırası ve 1980 ABD darbesi (“Bizim çocuklar başardı”, yeterli kanıt olsa gerek),bağımsız söylem ve eylem yapılanmasını aslında 2013 yılına kadar öteledi. 2013’de başlayan ittifaklara rağmen bağımsız girişimcilik anlayışı 15 Temmuz 2016’da tamamen durdurulmaya çalışıldı. Halkın, Hükümetin ve MHP’nin direnmesiyle bertaraf edilen darbe girişimi bizi yeni siyası ve ekonomik burgaca soktu. Görünüşe göre; bizi eski düşmana yakınlaştırırken, 1947’den beri aynı ittifaklar içinde olduğumuz sözde dostlarımızdan da uzaklaştırmaya başladı.

2013 Gezi organizasyonlarıyla başlayan operasyonlar hem ekonomik savaş hem de PKK/PYD ile askeri savaş olguları ile Türkiye hizaya getirilmeye çalışıldı. 1.80 liradan 7 liraya çıkarılan döviz kuru ile bankalara yapılan uluslararası kredi kuruluş darbeleriyle, ihracat kotaları konulmasıyla ve söz verilen kredilerin verilmemesi yöntemi ile ülke darboğaza sokulmaya çalışıldı ve çalışılıyor.

2016’dan sonra oluşturulan yeni hükümet modeli AK Partiye en çok eleştiri getiren MHP’nin desteği ile olması bir takım odakların harekete geçmesine yol açtı. Kurulan hükümette bakanların bir kısmının siyaset dışı olması; iş insanlarından ve yüksek bürokratlardan oluşması siyaset içi kişilerin ve taraftarlarının küsmesine yol açtığı söylenebilir. Ancak yeni modelin oturması ve pekişmesi açısından bu doğru bir yönelimdir. Bir yıllık süreden sonra sistemin artı ve eksilerinin masaya yatırılması da doğal bir gelişimdir.

Bu kısa tarihi gelişimi özetledikten sonra gelelim yeni oluşumlar neşvi neva bulur mu? 2001’den sonra oluşturulan ekonomik yapı dün istifa eden ekonomi bakanı döneminde fazla değişime uğratılmadan devam ettirildi. Ekonomiden sorumlu Başbakan yardımcısı olarak kabinedeki Hazine ve Maliye bakanları ile ortak yürütülen tüm çalışmalarda AB müktesebatına uygun davranarak AB, İngiltere ve İngiliz destekli ABD yatırımlarından istenilen düzeyde olmasa da bir yalancı bahar havası 2002’den 2009’a kadar yaşatıldı. 2009 ve 2013 arası İngiltere ve AB yatırımları devam etse de ABD yatırımları tamamen durma noktasına geldi.

Bugünün dünyasında dahi devletlerarası ilişkilerde ve kredi yapılanmalarında kişisel tanınırlık ve ilişkiler hala çok önemlidir. Mesela ÖDTÜ mezunu Ankaralı bir genç yüksek lisans yaptıktan sonra; “ABD’de finans sektörünün üst düzey yöneticilerine danışmanlık yapan özel şirkete çalıştı” cümlesinde hangi finans şirketleri ve nasıl bir çalışma birlikteliği sorusu sorulmayan bir konu. Ben söyleyeyim ABD şirketleri ama İngiltere bağlantılı Kraliyet bağlantılı şirketler. Bu şirketler Türkiye’de 62. Hükümet bitene kadar destek oldular. Bu aşamadan sonra özellikle Cumhurbaşkanı değişimi yaşandıktan sonra İngiltere bağlantılı tüm para akışı ve AB kredi kuruluşlarının sözde alarm vermesi hap bu bağlantıların kesilmesi sonundadır. Bu ilişkiler hiçbir siyasiyi vatan haini filan etmez ancak farklı ve girift ilişkilerin olduğu gerçeğini gün yüzüne çıkarır.

Perde arkasında kalan ve kraliçeden “Şövalyelik Unvanı” alan değerli devlet adamımızın tüm ilişkilerinin Kraliyet ile olduğunu söylemeye gerek yok. Bu ilişkiler de hiçbir siyasiyi vatan haini filan etmez. Ama ilişkinin mahiyeti ve getirileri sorgulanabilir. Değerli devlet adamının yanındaki kişilerin hemen hepsinin İngiltere ve AB nezdinde yeterli kredilerinin olduğunu ve kurulacak olan YENİ PARTİLERE destek olunacağı aşikârdır. Eğer başarırlarsa 2002-2009 arasındaki mali rahatlamaya benzer bir durum yaşayacağımızı söylemek kehanet değildir ama ne karşılığında bunu bilemiyoruz.

Diğer yazımızda da açıkladığımız gibi; “CHP yeni bir söylem-eylem yapılanmasına girerek dünyadaki “sol demokrat” yapılanmaya evirildiğini görmek gerekir. Bu içsel bir dönüşümüdür yoksa komplo teorisyenlerinin ifade ettiği gibi dış dayanaklı yeni bir örgütlenmemidir bunu zaman gösterecek. Ancak Temmuz ve Ağustos aylarında parti içi değişim ve dönüşüm yaşanacağı kesin. CHP, Amerikan Demokrat yapılanmaya benzeşeceğini ve birazda İsveç Sol yapılanmasını esas alacağını siyasal bilimciler ve gözlemciler ifade etmektedir.”

Ayrıca AK PARTİ içinde; “AK Parti yeniden yapılanmasını Milli-Muhafazakâr çatı üzerine kurgulayarak, ABD’deki Cumhuriyetçiler ve İngiltere’deki Muhafazakâr Parti yapılanmasına evirilmesi gibi bir durum oluşursa; Yeni Oluşumcular hangi farklı söylem-eylem yapılanması ile halkın ve seçmenin karşısına çıkacağını sorgulamak gerekir.”

Kısacası yeni parti oluşumu bize İngiltere ve AB bağlamında hareket alanı açmayı vaat edecek. Ayrıca İngiltere’nin Çin ile oluşturmaya çalıştığı Kuşak-Yol yapılanmasında daha fazla ekonomik getiri vaat ediyor. Ama Rusya ile ilişkiler, Suriye ve Irak’ın kuzeyi hakkında Milli Güvenliğe dair endişeleri gidermediği gibi doğru bir siyaset söylemi de önermiyor. Şuan Cumhur İttifakının Ekonomiden sorumlu bakanının bağlantısı ve para kaynağı ABD olmasına rağmen, İngiltere ve AB baskıları nedenliye istenilen düzeyde yatırım ve para akışı sağlanamıyor. Bu durum yeni parti söylemcilerini heveslendiriyor. Ayrıca yeni partide “Ekrem Müdafaa’yı” ve benzeri yeni siyasi kimlikleri görmemiz sürpriz olmayacak. Yani göle ekşi maya çalınıyor tutarsa bile yoğurdumuz ve ayranımız çok ekşi olacak. Allah bu milletin ve devletin yar ve yardımcısı olsun…

Sefa ile…

08.01.2021 14:45

Karizmayı iyi anlayabilmek için kavramın kaynağına inmek yararlı olacaktır. Karizma kavramı yeni ahit’ te özellikle de Romalılar 12 ve 1 corinth’ liler 12 adlı st. Paul’ un iki mektubunda mevcuttur. Kral James İncil’ inde söz konusu kısımların tercümesini yapanlar,  yunanca karizma kelimesini yerinde olarak “ ilahi bir lütuf” şeklinde çevirmişlerdir. Tarihsel olarak “ yetenek” manasına gelen eski bir yunan kelimesinden türeyen karizma kavramı, daha sonra Hıristiyan kilisesince tanrı tarafından iyileştirme, tahmin gibi olağanüstü, beceri gerektiren işleri gerçekleştirebilmek için gönderilen yetenekleri açıklamak gayesi ile kabul edilmiştir. Kelime, Max Weber öncülüğünde, liderlik olgusuna uygulanmıştır.

Karizma, niteliksel bakımdan belirli alanlar için geçerli olabilmekte ve olmaktadır. Bu ise, karizmatik kişinin sahip olduğu misyona ve güce niteliksel kısıtlamalar getiren, dışsal olmaktan çok içsel bir sorundur. Karizmatik kişinin sahip olduğu misyon, mana ve içerik yönünden yerel, etnik, toplumsal, siyasi, mesleki veya başka bir bakımdan sınırlı bir guruplara hitap edebilmekte, eğer söz konusu misyon bu şekilde sınırlanmış bir gurup insana hitap ediyorsa ki kural olarak böyledir, o insanların çevresi ile sınırlı kalmakta ve o kişinin diğer insanlar gözünde de karizmatik olması beklenememektedir. Bununla birlikte zamanla karizma anlayışında da değişikler söz konusudur.

Karizma hakkındaki en yaygın yanlış kanı, onun karizmatik bireyin doğrudan kişiliği ile bağlantılandırılmasıdır.  Karizmanın bir kişinin bir özelliğinde veya özelliklerinin kombinasyonunda yaptığı ve çoğu insan ‘ karizmatik bir kişiliğe’ sahip olmazken bazı liderlerin buna doğal olarak sahip olduğu seklinde yanlış bir fikir vardır. Karizmanın fiziksel niteliklerle alakası yoktur. Karizma, insanın fiziki yapısından değil, aklından, ruhundan ve kalbinden kaynaklanmaktadır. Tüm büyük güçler gibi fiziksel varlığı yoktur. Bariz biçimde karizmatik olan özellikler olağanüstü olanı öne çıkardıklarından, her türlü akıcılığın karşısında yer almakta, fakat akıl için en büyük genişleme potansiyeli de anlamın sınırları içinde kalmaktadır.

Karizmatik liderliğin; yalnızca içsel bir irade kabul ettiği, var olan otorite biçimlerini yıktığı, her yönüyle bürokratik egemenliğin karşısında olduğu, yeni sorumluluklar, fikirler ve toplumsal ilişkiler oluşturduğu, diğer birçok liderlik biçiminde olduğu gibi karizmatik liderliğin de güven, ilham etmek gibi psikolojik bir yönünün bulunduğu, rasyonel ekonomik davranışların tümünü reddettiği karizmanın olumlu ve olumsuz olmak üzere iki yönünün bulunduğu, karizmatik eğilimli toplumların tamamında farklı derecelerde ortaya çıktığı, rutinin ve kurumsal kalıcılığın karşısında yer aldığı karizmanın kaos ve kargaşanın yaşandığı ortamlarda ortaya çıktığı, yenilikçi ve değişken olduğu anlaşılmaktadır.

Karizmatik liderin karizma gücüne sahip olduğu bilinir. Bu güç; liderin çalışanlar veya grup üyelerinin tutum ve davranışları üzerindeki potansiyel etkisidir. a) uzman gücü: tecrübe ve bilgiden kaynaklanır, b) karizmatik güç: bireyin istisnai özelliklerinden kaynaklanır, c) yasal güç: resmi otoriteden kaynaklanır, d) ödül ve/veya zorlayıcı gücü: kaynakların çalışanları ödüllendirmek veya cezalandırmak için kontrol edilmesi. Bilginin kontrolü de bir başka güç formu olabilir. Son olarak politik güç etki yaratmak için şu taktikleri ortaya koyar: a) Karar sürecinin kontrolünü sağlamak, b) Birleşmeyi sağlamak, c) Muhaliflerin desteğini almak.

Bu anlamda karizma gücü, bireyin başkalarına tepki vermesinden çok başkalarının bireye tepki vermesini sağlama yeteneğidir. Karizma gücünü kullanabilen yöneticiler astlarında özdeşleşme, hayranlık duyma ve kendilerini yöneticiyle tanımlama gibi özellikler oluşturmanın yanı sıra, onlara yeni amaçlar, umutlar verebilmekte ve bunlara ulaşmada başarı göstermelerini sağlayabilmektedirler. Karizma gücü, önderin yasal, zorlayıcı ve ödül güçleri olsun veya olmasın astlarda yoğun bağlılık ve bunun sonucu kesin uyma davranışı yaratabilmesine imkân verir.

Karizmatik güç kullanan liderler çoğunlukla örgütleri için bir vizyona sahiptirler. Vizyon ise, liderin idealize edilmiş bir gelecek hayali göstermek için kullandığı imgedir. Meydan okuyucu imge ile donanmış olan karizmatik liderler, izleyicileri üzerinde derin ve olağanüstü etkilere sahip olabilirler. Bu etkilerin bireysel ya da sosyal anlamda yararlı etkiler olması daha olasıdır. Fakat tam tersi de olabilir. Bazı mensuplarını intihara yönlendiren 1990’ların “Cennetin Kapısı” ve Japonya’daki cinayetlerden sorumlu “Aum” tarikatları gibi pek çok tarikat bunlara örnek olarak gösterilebilir. Bu tarikatların liderleri, ortaya koydukları güçlü vizyon sayesinde, izleyicilerini toplumun kabul edemeyeceği kadar sıra dışı değer ve davranışlara yönlendirebilmişlerdir. İş dünyasında da bu anlamda vizyonun önemi giderek daha fazla vurgulanmakta ve çalışanları, liderlerinin misyonu uğrunda kişisel fedakârlıklar yapmaya ve görev sınırlarının ötesinde çalışmaya ikna edebilecek kadar güçlü bir karizmatik liderlik üzerinde durulmaktadır.

Karizmatik liderlik ve karizma gücü demokrasinin kurlarının işlerlik kazandığı toplumlarda otoriterlik olarak algılanır. Bunun yerine transformasyonel liderlik ve ilişki gücü daha anlamlıdır. Bu liderlik ve güç tarzı ile kişi karizmatik yönetim anlayışını ve güç kullanma ve irade ortaya koyma yönünden elini daha güçlü kılabilmektedir.

İlişki Gücü; güç kazanmanın en doğrudan yollarından biri de daha güçlü olanlarla ilişki içerisine girmektir. Bunu başarmanın birkaç yolu vardır. Örneğin düşük güç düzeyindeki bir kimse, çıkarlarını koruması için kendisinden çok daha güçlü bir akıl hocası’nın (mentor) desteğini alabilir. Diğer bir yol ise insanların işe başlamadan önce ortak amaçlara ulaşmak için bilinçli bir biçimde ittifak kurmalarıdır (şirketin mevcut CEO’sunu devirebilmek vb. için). Güçsüz kişi ya da grup, daha güçlü kişi ya da grupla yakınlaşabilmek için “kendini sevdirme” yoluna da gidebilir. Daha güçlü bir kimseyi, kendisiyle fikir birliği içerisinde olduğuna inandıran bir insan, o güçlü kişinin kendisini bir müttefik olarak görmesini sağlayabilir. Böylesi bir ittifak ise örgüt ortamında yaşamsal öneme sahiptir. Başarılı bir ittifak için, tarafların arkadaşlığın ötesinde karşılıklı yarar sağlama ve ortak düşmanları etkisiz hale getirme amaçlarının da bilincine varmış olmaları gerekmektedir.

Karizmatik lider şu özellikleri ortaya koyar: yüksek özgüven, konuşma yeteneği, inanç ve ideallerinde etik yaklaşım, amaçları açıkça ortaya koyma ve bu amaçlar doğru motivasyonu harekete geçirme. Karizmatik liderler güçlü ikna yeteneklerine ve bireysel güce sahiptirler. Transformasyonel liderlik karizmatik liderlikten bir basamak yukarda değerlendirilmiştir. Araştırmalar bu tip liderlerin takipçilerinin üst düzey gereksinimlerini karşılayabildiklerini, bağlılık ve sorumluluklarını arttırabildiklerini, çalışanları özel ilgilerinden vazgeçirip organizasyon yararına yönlendirebildiklerini ortay koymuştur. Transformasyonel liderlik için 6 adımdan söz edilmiştir. a) Değişim için bir gereksinim yaratma. b) Değişime karşı koymayı ortadan kaldırma, c) Değişim için bireysel sorumluluk ve özveride bulunma, d) Vizyon belirleme, e) Sorumluluk duygusunu oluşturma, f) Vizyonu kurumsallaştırma.

Karizmatik Lider ve Karizmatik Güç ile Transformasyonel Lider ve İlişkisel güç aslında akımlar arasında rasyonel kurumsallaşmadaki bu zıtlar dengesidir.

Sefa İle…

07.01.2021 10:26

Siyasal şiddet üstüne psikoloji çalışmaları, savaş, soykırım, terörizm gibi konular yanında, protesto ve devrim gibi konuları da işliyor. Kötülüğün psikolojisiyle devrimler ve protestolar psikolojisinin ayrı ayrı incelenmesi, zorunlu.

Büyük kötülükler yapanların (işkence, katliam vb.) patolojik vakalar değil normal insanlar olarak çalışılması, ceza almaları için önemli. Kötülüğün psikolojisi için, bireysel kötülük (kötü insanlar) ile kurumsallaşmış kötülük (kötü kurumların kötülüğe ittiği iyi ya da normal insanlar) arasında ayrım yapılıyor. Ancak, kötüleri sistemin kurbanı saymak, onların cezadan muaf tutulması gibi doğru olmayan bir sonucu doğuruyor.

Ana hatlarıyla, iki tür siyasal şiddet açıklaması var: Olumsallık (contingency) ve kalıtsallık. İlki, siyasal şiddeti, gereksinimlerin karşılanmamasıyla açıklıyor. İkincisiyse, bunu, insandaki güç açlığına bağlıyor. Buna göre, fırsatını bulursa güç uyguluyor insan. Şiddetin yararı, zararından çoksa, şiddet uyguluyor. Bu, hem kalıtımsal belirlenimcilikle hem de homo economicus modeliyle uyuşan bir açıklama. İki açıklama için de, çözüm, kurumlar. 

Önyargı, ayrımcılık, baskı, çoğulculuk gibi konuları inceleyen gruplararası çalışmalar alanında yaygın olan dört kuram, gerçekçi çatışma, kimlik, sistemi meşrulaştırma ve toplumsal baskınlık kuramları.

Toplumsal baskınlık kuramının kullandığı önemli kavramlardan biri, meşrulaştırıcı mitler. Bunlar, “bir toplumsal sistem içinde, toplumsal değeri dağıtan toplumsal pratikler için ahlaki ve entelektüel meşrulaştırmayı sağlayan tutumlar, değerler, inançlar, kalıpyargılar ve ideolojiler” olarak tanımlanıyor.

Toplumsal baskınlık kuramının esin kaynakları arasında, Marks’ın ‘ideoloji’ kavramı ve Gramsci’nin ‘ideolojik hegemonya’ kavramı da var. Meşrulaştırıcı mitler, işlevleri açısından, hiyerarşiyi güçlendirici ve hiyerarşiyi zayıflatıcı tipler olarak ikiye ayrılıyor. Toplumsal baskınlık kuramı, hem sistemi meşrulaştırma kuramından hem de evrimsel psikolojiden etkileniyor. Toplumsal baskınlık yönelimi ölçekleriyle görgül çalışmalar yürütülüyor. Hiyerarşi ve eşitlik, temel araştırma konuları.

Siyasal kararlar konusunda, son zamanlarda, ekonomik modelden etkilenen bilişsel yaklaşımlar yaygınlaşıyor. Siyasal davranış için, ussal ve usdışı modeller söz konusu. Grup düşüncesi (groupthink),usdışı modele örnek. Bir parti/lider/ideoloji izleyicisi, bir noktadan sonra, lidere kör bir itaat geliştirip eleştirel düşünce yetilerini yitirebiliyor. Aynı biçimde, politik karar verme davranışı için, normatif (-meli, -malı; ideal durum ya da olimpik durum) ve pozitif (betimsel) ayrımı yapılıyor. Birincisi, ‘olması gereken’e, ikincisi ise, olana karşılık geliyor.

Kısa kısa notlara geçelim:

- Irkçılık, yeraltına iniyor; gizli yapılıyor. Bu nedenle, geleneksel ırkçılık kuramları yerine, simgesel ırkçılık kuramları geliştiriliyor.

- Haberlerde verilen siyasal içerik, siyasal propagandayla verilen içeriğe göre daha etkili oluyor; çünkü izleyici, ikinciye ta baştan alerjik tepki veriyor. Haberde ise, bir ölçüde nesnellik yanılsaması oluşuyor.

- Birbirine benzeyen partiler ve parti-içi adaylar nedeniyle, siyasal reklamcılığın bir meslek ve araştırma alanı olarak yükselişi sözkonusu.

- Tutucuların düşünce yapısının daha az karmaşık olduğu ve hayatın daha çok düzenli olması ve hayatta belirsizliklere yer olmaması gibi eğilimlere sahip olduğu bulgulanıyor.

- Kimi durumlarda, kamuya hesap verirlik (public accountability),siyasetçilerin yanılgılarını arttırabilirken, bazen de azaltıyor.

- Sivil itaatsizlikten yalnızca ordu karşıtlığını anlayan ve otoritenin ve otoriterliğin farklı alanlardaki farklı biçimlerini göz ardı eden liberal tez, sorgulanmalı; çünkü otorite, heryerde, itaatsizlik de, aynı biçimde her yerde olmalı

Politik psikoloji, politikacıların geçmiş hatalarından ders çıkarmak üzere ve yeni kararlarda yanılgıyı en aza indirmek amacıyla önerilerde bulunabiliyor. Siyasal kararlarda yanlışları engellemek için, politik psikologlar, temel bilişsel ve toplumsal yanılgılar hakkında, siyasetçilere eğitim verebilir.

Sefa İle…

06.01.2021 11:57

Hakikatin Kendinden Menkul Bir Enerjisi Yoktur, Hakikati Savunmak Gerekir. Post-truth kavramının; manipüle edilen bilginin üzerine yaratılmış “sahte gerçek” olması, elbette kitlelerle ilişkili olan bir durum. Burada amaç söylenenin sorgulanması değil, kitleleri iki dudak arasında coşturabilmektir. Bu da teatral bir şovun gerekliliğini gösterir. Söylemlerin yetersizleştiği, söylenme şekillerinin önem kazandığı post-truth kavramı ancak bir şekilde mümkün olabilir: Öfke ve Yalan. Yitirilen ya da kendince yaratılan “yeni gerçek” vurgusuyla samimiyetin, içtenliğin ve dürüstlüğün heba edilmesi kavramın günümüzde geldiği anlamı karşılıyor.

Bu kavramı esas olarak gündemimize getiren olay ise Oxford sözlüğün “post-truth” kavramını 2016’da “yılın kelimesi” olarak seçmesi oldu. Özellikle ABD başkanlık seçimleri ve İngiltere’deki Brexit referandumu süreçlerinde yaşanan gerçeklikten kopuk tartışmalar, “post-truth” kavramını öne çıkarttı.

Post-turth, gerçeğin kasten çarpıtılmasıyla meydana gelir. Bir başka deyişle, insanların fikirlerini etkilemek amacıyla birtakım inançların manipüle edilmesi anlamına da gelebilir. Gerçek ötesi, insanların duygularını kullanarak onların düşüncelerini değiştirmeye yarar ve bu sayede gerçek olan şey de gizlenmiş olur. Gerçek ötesi kavramı en çok politikada kullanılır. “Popüler söylem” ve “yalan haber” gibi terimler de bu kavramla bağlantılı olarak ortaya çıkmıştır.

Psikiyatristlere göre yalan (lie) ve sahte (falsehood) arasında bir ayrım yapmakta fayda bulunmaktadır. Kişisel çıkarlarını kollamak için gerçek olarak bildiği şeyleri kasıtlı olarak yanlış beyan eden birisi yalan söylüyor iken kandırma niyetiyle olmaksızın, gerçek olduğunu düşündüğü bir iddiayı yayan kişi ise yalan söylememektedir. Gerçeklerden habersiz olabilen veya mevcut kanıtlara inanmayı reddedebilen bu kişinin eylemi sahte bilgi yaymak olarak adlandırılabilir.

Okuyucuların, izleyicilerin medya kullanımlarında politik görüşleri uyumlu olanları tercih ettikleri, bunlar yanlış bilgi veriyor olsa bile, kendi inançlarına uygun tek taraflı bilgi ve görüş alışverişine yönelmeleri bilinen bir insani zaaftır. Bilgi dünyada bu denli hızla dolaşırken, biz ne yazık ki, görüşümüze uyduğu sürece, inandığımız şeyin doğrulanabilirliği ile daha az ilgilenmekteyiz.

Eskiden tarih, dönemine göre din adamı, komutan, kral veya padişah gibi güç sahipleri tarafından tutulan yazıcılarla yazılırmış. Her devlet veya güç sahibi kendi politikasına göre yazdırdığı için tutulan tarih notları taraflı ve çoğu zaman abartılı olurmuş. Modern zamanların tarihini ise artık yazıcılar yazmıyor, basın, TV, kitaplar ve internet aracılığıyla milyonlarca kişi yazıyor. Ancak yazılan tarihin gerçek olup olmadığı noktasında kimse hem fikir olamıyor. Çünkü bugün kim güçlüyse, kim iletişim kanallarına hakimse, kim bu kanallardaki bilgiyi yönetebiliyorsa onun yazdığı doğru kabul ediliyor. Popülist söylemlerle ve uydurulmuş gerçekliklerle desteklenen tezler, bir müddet sonra kamuoyunda resmi tarihin veya bilimsel gerçekliğin yerini alabiliyor.

Teknolojinin geliştiği günümüzde, internet ve sosyal medya önemli bir haber alma aracına dönüşmüştür. Bu durum uluslararası alanda da etkisini hissettirmiştir. Nitekim Arap Baharı süreci, gerek halkın baskıcı rejimlere karşı organize olmasını kolaylaştırması gerekse de bir bölgede yaşanan değişimin diğer toplumları etkileme ve domino etkisi yapabilmesini kolaylaştırıcı bir özelliği bulunması nedeniyle internet ve sosyal medyanın uluslararası alandaki rolünün daha fazla öne çıktığı bir dönem olmuştur. Tunus’ta başlayan devrim ve dönüşüm hareketi, medya ve diğer iletişim araçları sayesinde bölge üzerinde de etkili olmuş ve nitekim bütün bir bölgeyi saran halk hareketleri görülmüştür. Bu durum zamanla iletişimin dönüştürücü etkisini daha da anlaşılır kılmıştır. Ancak internet ve sosyal medyanın toplumsal ve uluslararası alandaki etkisi zaman içerisinde farklı gruplara gerçeklikle ilişkisi zayıf olan bilgi ve haberleri üreterek ulusal ve uluslararası toplumu yönlendirme imkânı sağlamıştır.

Günümüzün en sinsi ikilisi post truth (gerçek ötesi) ve popülizm kavramları, dünyayı farklı bir noktaya taşıyor. Kuşkusuz bu durumun sebeplerinden birisi ekonomik sınıf farklılıkları arasındaki uçurumun gitgide artması ve herkesin kendisine göre daha steril alanlarda yaşamayı talep etmesi. Bu dönemde, herkes için aynı anda kabul edilebilir, objektif gerçeklerin önemi kalmadı. Kitlelere en popülist yöntemlerle yöneltilen, kitlelerin inançlarına, duygularına, toplumsal değerlerine oynayan ifadeler, bir müddet sonra gerçekliğe dönüşebiliyor ve o kitle için başka bir gerçeğin anlamı ve önemi kalmayabiliyor. İşin en ilginç kısmı ise, uydurulmuş veya manipüle edilmiş gerçeğin ısrarla ve körü körüne bu kitleler tarafından ölümüne savunulması. Birbirleriyle internette tavla okey oynayan, birbirleriyle mizah paylaşan kitleler, artık sosyal medyada birbirlerinin gerçeklerini çarpıştırıyorlar, birbirlerinin gerçeklerini manipüle etmeye çalışıyorlar. Komplo teorileri kolaylıkla taraftar bulduğu gibi, bilimsel gerçeklikler mizah ve alay konusu yapılabiliyor.

Nitekim, gerçeklikle ilişkisi zayıf olan söylem ve açıklamalar, yalan haberler ve bilgisayarlar üzerinden yapılan saldırı ve dezenformasyon çalışmaları sadece ülkelerin iç politikalarını değil güvenlik algılamalarını da etkilemektedir. Özellikle ülkelerin birbirinin istikrarını bozmak için siber saldırılar gerçekleştirmesi ve gerçek dışı bilgileri bir propaganda aracı olarak kullanması, günümüzde ülkelerin güvenlik kaygılarını artıran nedenler arasında sayılmaktadır. Nitekim Rusya’nın Russia Todays ve Sputnik gibi medya organları üzerinden Batılı ülkelerin güvenliğini bozmaya çalıştığı uzun süredir tartışılmaktadır. Bu bağlamda Rusya’nın yalan haberlerle Batılı ülkelerin kamuoyunu etkilemeye çalıştığı, seçim süreçlerine müdahale ettiği ve ülkelerin istikrarını bozmaya yönelik faaliyetler içerisinde olduğu iddiaları sürekli gündeme gelmektedir.

Gerçekliğin yozlaştırıldığını ve hakikatin anlamını yitirmeye başladığını ifade eden “post-truth” kavramı, son dönemde uluslararası ilişkileri de etkilemeye başlamıştır. Kavram, özellikle ABD başkanlık seçimleri ve Brexit referandumu sürecinde Rusya’nın medya ve siber saldırılar üzerinden süreci etkilemeye çalıştığı iddiaları ile daha fazla gündeme gelmeye başlamıştır. Rus medyasının yaptığı yayınların Avrupa kamuoyunda ve liderler seviyesinde tartışılması ile bu konu uluslararası ilişkileri de etkilemeye başlayan bir tartışmaya dönüşmüştür. Bu kapsamda yalan haber ve dezenformasyon Türkiye’nin de son dönemde hem içeride hem de dışarıda karşı karşıya kaldığı bir sorun olmuştur. Türkiye’ye dönük dış basında yer alan haberlerde kullanılan etiketler, kavramlar ve verilen bilgiler, Türkiye’nin uluslararası alandaki imajını olumsuz etkileyebilmektedir. Bu durum ülkenin güvenliğine dönük bir meydan okumaya da dönüşebilmektedir. Medyada yalan ve gerçek dışı bilgilerin dezenformasyon amaçlı kullanıldığı bu çağda, Türkiye’nin bu alanda güçlü bir stratejiye ihtiyacı vardır.

Sefa ile…

05.01.2021 11:40

Her ülkede politika yapmanın bir amacı ve kuralları vardır. Bu amaç ve kurallar genellikle bir politik söylemin örgütlenmiş şekli olan siyasal partiler aracılığıyla yapılır. Bağımsız politika yapma şansı biraz farklı ögeleri içerdiğinden bu konuyu daha sonra izah ederiz. Politikacı olmaya karar veren bir kimse artık bütün yaşam biçimini bu kimliğin gerekli gördüğü kuralları uygulamak için bunun gerektirdiği değişimi de kabul etmek zorundadır.

Seçmen tercihlerinin belirlenmesinde önemli bir etmen olan bir husus da hiç şüphe yok ki, siyasal iletişim ve politik psikoloji çalışmalarının kesişme noktalarından biri olan kamuoyudur. Siyaset bilimcilerin kamuoyunu, kanıların toplanması ve açığa çıkma olayının ya seçim sonuçları ya da kamu siyasasının isteği doğrultusunda belirlenmesi şeklinde açıkladıkları görülmektedir. Buna karşılık sosyal bilimciler, psikologlar, sosyologların kamuoyunu açıklamak bakımından ortak noktaları, kanıların biçimlendirilmesi, yoğunluğu ve etkisidir.

Türkiye’de partili demokrasi ve seçim sistemi Osmanlıdan günümüze değin var olduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı döneminde hem 1. Meşrutiyet hem de 2. Meşrutiyet döneminde ve dahi 1. Meclis denilen 1920-22 arasında bu topraklarda farklı düşünüş ve kavrayışın yansımaları olarak çeşitli siyasal partilerin örgütlendiği görülmüştür. Halk Fırkasının Cumhuriyetin ilanı ile CHF dönüşmesi ve tek parti diktasının tevessül etmesinden beri 1946’da sözde serbest seçimin açık oy gizli tasnif gibi bir garabetin 1950 seçimlerinde tekrar edememesi nedeniyle CHP 14 Mayıs 1950’den bu yana tek başına iktidar yüzü görmemiştir.

1961’in 15 Ekiminden 1965’in 10 Ekim’ine kadar Askerin muktedirliğinde koalisyonun büyük ortağı olarak iktidarda kaldı. Kurulduğu günden beri Askeri ve Sivil bürokrasinin sesi olmaktan öteye gidemeyen CHP 1973’de bir mucize gerçekleştirdi. 14 Ekim 1973 genel seçimleri iki parti için önemli olmuştu. Geniş çaplı "düzen değişikliği" ve siyasal özgürlük talebini savunagelen Bülent Ecevit'in Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) yüzde 33 oy oranıyla 185 milletvekilliği elde ederek başarılı olmuştu. Böylece CHP, 1961 Anayasası sonrasındaki seçim sayılmazsa çok partili döneme geçildiğinden beri ilk kez seçim kazanıyordu. Fakat CHP bunu 1977 seçimlerinde berhava edecek ve %41’lik oy oranına rağmen iktidarı MC hükümetlerine devredecekti. Unutmadan 1970’li yıllarda kurulan ERİM, MELEN VE TALU hükümetleri bürokrat hükümeti olarak görülse de millet tarafından CHP olarak algılanmıştır ve İsmet Paşanın parmağı aranmıştır.

1980 darbesiyle Atatürk’ün partisi denilen CHP sol ve sosyal demokrat söylemlerle ABD’nin politikalarına artık cevap vermeyeceği düşünülerek cunta tarafından diğer partilerle birlikte kapatıldı. 1983 yılındaki seçimlerde CHP söylemini HALKÇI PARTİ’ye söyletme arzusu işe yaramadı ve ÖZAL büyük bir zaferle çıktı. Sol kendi içindeki Halk-Vatandaş ikilemini hep yaşattı. CHP’ye oy verenler Vatandaş vermeyenler cahil halk. Ecevit kendi partisini kurdu ve ulusal sol söylemini güçlendirmeye çalıştı. İsveç yönelimli bir sol yapı. Halkçı Parti, SODEP ile birleşmesi ve SHP’nin siyasal aflar çıkması ile CHP’ye dönüşme sürecinde bir DYP-SHP koalisyonunu ve Büyükşehirlerde SHP yerel iktidarlarını gördü. Halk aslında bir daha ebesinin terekesini görmüş oldu. Umutmuş olacak ki; 2019’da bir maceraya daha evet dedi…

1999 Ecevit önderliğindeki koalisyon hem iç hem de dış komplolarla uğraşırken DSP kendi içinden aldığı darbelerle 2002’de yok olup gitti. Karşımızda BAYKAL önderliğinde yine CHP vardı. Solun Türkiye’de oy oranı %20 ila 30 arasında 2010’lu yıllara kadar devam etti. Ancak Kürt sol oyların CHP’den ayrılarak Kürtçü partilere kayması CHP’yi %20-25 oy oranında sabitledi. Başkanlık sistemi %50+1 oy sistemine mecbur olması yeni yapılanmaları elzem kıldı.

2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi CHP ve MHP’nin ve dahi irili ufaklı 16 partinin birlikteliğine rağmen seçimi AK PARTİ kazandı. Ayrı seçime giren HDP oylarını da eklesek oy oranı %48,2 ye ulaşıyordu. Bunu bu ortaklıktan çekilen MHP’nin yerine yeni ittifak yapılanmasında CHP’nin yanına HDP’yi eklemleyerek oluşturma gayretine girildi. 2018 seçimlerinde ayrı ayrı seçime girip 2.tura seçimi bırakıp böylece iktidar olma hayali AK PARTİ+MHP+BBP birlikteliği karşısında ilk turda çöktü. İki yıldır bu duruma alışma süreci ile geçtiğini görüyoruz. 2023’e kadar terör baskısının oylara yansımasının önüne geçildiğinde HDP’nin oy oranın %5’den yukarı çıkmayacağı biliniyor. Partilerinin kapatılarak mağduru oynama senaryoları işe yaramazsa 2023’de CHP önderliğindeki ittifakın % 40’ları göremeyeceği bir gerçek.

CHP Kılıçdaroğlu elinde tam dört parçalı hale geldi. Kemalistler, Aralıkçılar, Hazirancılar ve Enternasyonal Solcular… Bir Karpuzcular eksik. CHP’nin sağa yaklaşma politikası tam bir fiyaskodur. Aslı varken taklidine kimse bakmaz. Hele içlerinde Kaftancıoğlu, Soyer ve Fikri Durmuş Sağlar gibi müstesna tipler devamlı önde oldukça ve bir de (Müdafaa) İmamaoğlu İstanbul’u batırsın siz seyreyleyin gümbürtüyü. İnce ve Sarıgül yapılanmaları ise Davutoğlu ve Babacan yapılanmalarının soldaki muadilleridir. Dördünden de hiçbir şey olmaz.

Türkiye 2010’dan sonra daha Milli ve İslami bir söylem taraftarı bir yapıya büründü. 15 Temmuz’dan sonra daha Milli bir anlayışa sahip oldu. Bunun adı “Milli ve Yerli” kavramıyla öncülleştirildi. Eğer sizin Ünal Çeviköz gibi bir dış politika belirleyiciniz varsa siz bittiniz demektir. Bu gidişle sözde seküler milliyetçileri bünyesinde toplayan İP’in ipliği Fergana Yahudileri ile pazara çıkar ve kapanır gider. Terör baskısı kalktığında Müslüman Kürt oylarının nereye gideceği zaten bellidir. Doğu’da, Karadeniz’de ve İç Anadolu’da 1980 öncesi ve 1999’da sola giden oylar CHP’nin Mezhepçi ve Meşrepçi tavrı nedeniyle Türk Sünni oylarının bir daha asla CHP’ye gitmeyeceğini söyleyebiliriz. İstanbul seçimlerinde oynadıkları YASİN okuyan aday retoriği bitmiştir. CHP en ideal ittifak yapısı içinde dahi oy oranı kendi başına %20 ve ittifak ile %43 geçemeyecektir.

Sefa ile…

04.01.2021 11:53

Başkanlık Sistemine Ufak Bir Dokunuş Yeterlidir

Hukuk açısından yasama, yürütme ve yargı olmak üzere devletin üç işlevi bulunmaktadır. Hükümet sistemi, modern bir devlette mevcut olan bu üç temel devlet fonksiyonuna bağlı olarak ortaya çıkar ve üç erkin hangi organlar tarafından ve nasıl kullanılacağını ifade eder.

Devlet niteliğini taşıyan her siyasi organizasyonda, yasama, yürütme ve yargı erklerinin bulunması ve bu erklerin farklı ellerde olması, kuvvetler ayrılığı ilkesinin esasını oluşturmaktadır. Demokrasi kavramından bahsedildiğinde ilk akla gelen devlet organı yasama organıdır. Yasama yetkisinin varlığı, devlet olmanın zaruri bir sonucudur. Bu nedenledir ki yasama fonksiyonunun devletin ortaya çıkışıyla beraber başladığı kabul edilir.

Tarihsel olarak demokratik serüveni parlamenter sistemle beraber hız kazanan Türkiye Cumhuriyeti’nde sistem, yaşadığı kronik sorunlar ve hükümet krizleri ile tartışmalı bir hale gelmiş ve parlamenter sisteme alternatif model arayışları başlamıştır. Bu kapsamda başkanlık sistemi, özellikle son otuz yılda birçok devlet adamı ve akademisyen tarafından parlamenter sisteme alternatif olarak önerilmiştir.

Başkanlık sistemini savunanların gerekçe olarak gösterdikleri temel kanıtlar, özünde istikrar ve kuvvetler ayrılığıdır. Başkanlık sistemi, hükümet istikrarını da beraberinde getirir. Zira sert kuvvetler ayrılığı ilkesi gereği parlamento, yürütme organını tek elinde bulunduran başkanın görevine son veremez. Halk tarafından doğrudan seçilen başkan, bir dahaki seçimlere kadar hükümet etmekle görevlendirilmiştir. Ancak, başkanın, halkın ve meclisin desteğini kaybettiği durumlarda, görevine son verilememesi, sistemde katılık yaratabilir.

Başkanlık sistemi, teorik olarak sert kuvvetler ayrılığına dayanır. Bu ayrılık, yasama ve yürütme işlevlerinin farklılığı bakımından işlevsel ve işlevlerin farklı organlar tarafından yerine getirilmesi bakımından organiktir. Sert kuvvetler ayrılığı gereği, parlamento, başkanın görevine son veremeyeceği gibi, başkan da parlamentoyu feshedememektedir. Kuvvetler arasında parlamenter sistemdeki kadar belirgin olmasa da belli ölçülerde işbirliği bulunmaktadır. Ancak başkanlık sistemini uygulayan her ülkede, sert kuvvetler ayrılığı uygulamada işlemez hâle gelebilir. Çünkü parlamento çoğunluğu ile başkan aynı partili olduğunda, yasama ve yürütmenin birliğinden söz edilebilir. Yüksek yargı görevlilerini de meclis onayı ile başkan atadığında, yargının da diğer iki kuvvetle birleşmesi tehlikesi ortaya çıkabilir. Yani, teorideki sert kuvvetler ayrılığı, uygulamada tam bir kuvvetler birliğine dönüşebilir.

Çift meclis yapısının ülkelerin temel dinamikleri çerçevesinde geliştiğini ifade etmek mümkündür. Çift meclis, kısaca devletin üç temel kuvvetinden biri olan yasama kuvveti ve bu kuvvetin kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak olan en temel fonksiyonunu elinde bulunduran yasama organının iki meclisli olmasını anlatan bir örgütlenme biçimidir. Günümüzde dünya üzerinde bulunan ülkelerin yaklaşık üçte birinde çift meclis sisteminin uygulandığı ifade edilmektedir. İngiltere, ABD, Fransa, İspanya, İtalya, Almanya gibi ülkelerin de çift meclisli parlamento sistemi işleten ülkeler arasında olduğu görülmektedir. Ancak bu ülkelerin neredeyse tamamı federatif devlet yapılanmasında olduğunu da belirtmek gerekir.

Çift meclis sistemi, federal devletlerde bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü bu tür devletlerde, biri federe devlet, diğeri federal devlet olmak üzere birbirinden farklı iki ayrı yapı vardır. Dolayısıyla halkın temsili ve federe devletlerin temsili gibi iki ayrı temsil olgusu söz konusu olmaktadır. İşte iki meclisli yapı ile birlikte, ilk meclisin bütün ülke yurttaşlarını temsil etmesine karşılık; ikinci meclis, federe devletleri temsil edebilmektedir. Federal sistemlerde parti sisteminden vazgeçme düşünülemeyeceğine göre hiç olmazsa bu sistemin sakıncalarını azaltmak için ikinci meclisin varlığı önemlidir.

Türkiye’de çift meclisli sistemin getirilmesini savunanlar, genel itibariyle aristokratik geleneği sürdürme, federal devlet yapısını muhafaza etme ya da iktisadi ikinci meclis oluşturma ihtiyacı gibi gerekçeler üzerinde durmamaktadırlar. Çift meclis sistemi savunulurken daha çok bu sistemin iki faydası ön plana çıkarılmaktadır: Bunlardan birincisi siyasi iktidarın, birinci meclisin ya da çoğunluk iradesinin gücünü frenleme; ikincisi de yasa yapma fonksiyonunda kaliteyi arttırma faydasıdır.

Türkiye’de 1961-1980 arası çift meclis denendi ve ihtilal’a giden yola taşlar döşedi. Çift meclis sisteminin, yasama faaliyetlerinin yapılmasında, bir kaygısızlık, bir sorumsuzluk doğurduğu, daha doğrusu meclislerin karşılıklı olarak sorumluluklarını birbirlerinin üzerine atmak istediklerini ve bu sebeple de aksayan siyasi mekanizmada, gerçek sorumluyu bulmanın mümkün olmadığı söyleyebiliriz.

Türkiye’de daha birinci yılını dolduran başkanlık sistemini eleştirmenin bir anlamı yok. Türkiye’de denemiş olan çift meclis anlamalı değil. Ancak CHP’nin İstanbul kazanımı üzerine ağzındaki baklaları çıkarmaya başlaması dikkate alınmalı. Türkiye’de yapılacak tek bir değişiklik olduğunu düşünüyorum; başkanın parti başkanlığından ayrılması. Seçilene kadar parti başkanı olabilir seçimden sonra ayrılması tartışılabilir.

Biz ulus kimlik ve üniter yapılanmaya sahip bir devletiz. Aynı zamanda Lider odaklı bir siyaset yönelimimiz var. Parlamenter sistem çalışmadı ve Başkanlık sistemi elzem oldu. Ancak çift meclis uygulaması hem üniter yapıya zarar verir hem de davul başka elde, tokmak başka elde olmasını doğurur ki; buda devleti ve hükümeti çalışamaz hale getirir. Bu yeni sistem korunmalı, ancak seçimi kazanan lider eğer parti başkanı ise bundan ayrılması düşünülebilinir. Bu ilk başlarda sıkıntı doğurabilir ama zamanla aşılır. Kötü örnek Reisçiler-Hocacılar örneğiydi, bunu aşmak için başkanın aynı zamanda parti başkanı olması normal görüldü. Bu özel bir durumdur genellenemez.

Başkanlık sistemi kalmalı, tek meclis yeterlidir (Ulus devlet-Üniter yapı için farzdır). Başkan seçilen liderin varsa parti başkanlığından ayrılması yeterli bir uygulama olacaktır. Her ülkenin kendine özel durumu olduğu dikkate alınarak örnekler verilmelidir.

Sefa ile…

03.01.2021 13:52

Post modern dönemde tüketim nesneleri narsistik arzularının tatmininde önemli bir işlevi görmektedir. Tüketim kültürü, genellikle hedonizmi, burada ve şimdi zevk peşinde koşulmasını, dışavurumsal hayat tarzlarının yeşertilmesini, narsistik ve bencil kişilik tiplerinin geliştirilmesini vurgular. 

İnsanların başarılarına ve kişiliklerine göre değer gördüğü, alçakgönüllü ve başkalarına yardımın yerini günümüzde kibir, bencillik ve kendini beğenmişlik almaya başladı. 21.Yüzyıla girdiğimiz bu yıllarda özellikle medyanın yönlendirmesiyle şöhret duygusu insanların içinde ve zihin dünyalarında hızla büyümeye başladı. Medya insanlara arzuladıkları ilgiyi arama fırsatı ile beraberinde kısa yoldan zengin olma ve şöhret sahibi olma kültürü yarattı.

Yazılı  ve  görsel medyanın baş döndürücü bir hızla gelişmesi neticesinde şöhret ve zenginlik eskiye nazaran daha görünür bir hale geldi ve reality şovlar gibi yayınlanan değişik programlar özel hayatın teşhirini olağan bir durum haline getirdi. Bu durum toplum tarafından yadırganmadığı gibi, teşhircilik de çabucak kanıksandı. “Daha iyisine lâyıksınız”, “saraylara lâyıksınız”, “siz buna değersiniz”, “bir farkınız olsun” vb. değişik slogan ve kelime oyunlarıyla değişik kitle iletişim araçları kullanılarak insan zihinleri sürekli bir mesaj bombardımanına tabi tutuldu.

Modern tüketim kitle iletişim araçları, mağaza vitrinleri ve reklamlardan yararlanır. Modern tüketim, özellikle reklamların arzuları harekete geçirmesiyle biçimlenir. Modern tüketim,  alışveriş merkezlerinde tüketim mallarının arzu yaratacak ve arzuları uyaracak şekilde sergilenmesine ve reklamlarının yapılmasına bağlıdır. Postmodern dönem, tüketim kültürünü hep canlı tutmak için tüketimin bireyselliğini ve toplumsallığını aynı anda telkin etmektedir. Tüketim bir eksiklik üzerine kurulmuştur. Tüketim kültürünün sonluluğu da burada ortaya çıkmaktadır. Postmodern tüketicilerin doyuma ulaşmaları hiç bir zaman mümkün olmayacaktır.

Bunun nedeni; izlenilen filmler, diziler, reklamlar, gördüğü ürünler gibi onlarca maruz kalınan deformasyon neticesinde kişi olması gerekenden hep daha fazlasını isteme eğilimine girdi. Aile, kültür, etik ve din gibi hiçbir değerin olmadığı; zevk, hırs, kazanma, güç ve iktidar üzerine kurulu bir toplum modeli kurgulanmaya başlandı. Görsel basının, video sitelerinin, YouTube, Facebook, MySpace, Yahoo ve Twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinin özellikle çocukları ve gençleri etkileme ve davranışlarını değiştirmede büyük etkisinin olduğu görülmeye başlandı.

Medya ve diğer iletişim vasıtalarıyla adeta insanlara dayatılan bu egoist söylemler neticede enaniyet, bencillik ve kendinden başka kimseyi düşünmeyen bir sonuç verdi. Günümüzde salgın bir hastalık gibi yayılan bu hasletler, insanın kalbî ve ruhî hayatı için büyük tehlike oluşturmaya başladı. Bu durum sadece dindar olmayanları değil dindarları da etkisi altına aldı. Bunun neticesi olarak da “dünyevilik ve menfaat düşüncesi” toplumun bütün katmanlarına ve hayatın her alanına sirayet etti. Bir de bu duruma para, teknolojik imkânlar vb. gibi değişik imkânların eklendiği göz önüne alındığında insanın sürekli tetiklenen enaniyet ve benlik duyguları sarmalından kurtulması epeyce zor gözükmektedir.

Lasch ‘Narsisizm Kültürü‛  isimli çalışmasında Batı kültürüne ve özellikle Amerikan kültürüne egemen olan yarışmacı bireyciliğin artık yok olmaya yüz tuttuğunu anlatmıştır. Ona göre bu çöküş sırasında Batı kültürü; bireyciliği, mantığını da aşan bir şekilde, her şeye karşı açılmış bir savaşa dönüştürmüş durumdadır. Bunun sonucu, mutluluğu bulmak isterken, insanlar kendileri ile narsisistik biçimde ilgilenmenin çıkmazında kaybolmaktadırlar. Narsisizm ise yaşanmakta olan artan bağımlılığın psikolojik boyutu olarak giderek yaygınlaşmaktadır.

Özellikle globalleşme ve büyük kentleşmeler; bireyi, aile bağlarından ya da toplum normlarının baskısından özgürleştirmiş görünse de birey, artık kendi ayakları üzerinde duramamakta ve bireyselliği yaşayamamaktadır. İnsanların kendilerine saygı duyabilmesi,   her zaman olduğundan daha çok, başkalarına bağımlı bir hale gelmiş durumda ve pek çok insan artık seyircisi olmadan yaşayamamaktadır.

Narsistiğin arzuladığı şeylerin–çekicilik, güzellik ve kişisel popülerliliğin- ‘uygun’ mal ve hizmetlerin tüketimiyle sağlanacağını vaat eder. Bu yüzden hepimiz, post modern koşullarda, aynalar tarafından kuşatılmış olarak yaşarız; bu aynalarda kusursuz, toplumsal olarak değerli bir benlik görüntüsü ararız. Tüketim toplumundaki birey narsisizmi,  farklı olmanın hazzı değil,  kolektif niteliklerin yayılmasıdır. Birey her yerde öncelikle kendini beğenmeye, kendinden hoşlanmaya özendirilmektedir. 

Âdet, ibadet, itaat etme ve kullukta bulunma manalarına gelen din; inanç ve bu inanç üzerine kurulan bir hayat tarzı, bir yaşam sistemi, insanları kendi hür irade ve ihtiyarlarıyla doğru ve güzel olan şeylere sevk eden ilâhî kanunların bütünü olarak tanımlanmaktadır. Bu anlamda tüm dinler, kişinin nefsini terbiye etmesini, kendini diğer insanlardan üstün görmemesini, nefsin arzularından kurtulmasını, aç gözlülük, kıskançlık haset gibi duygulardan arınmasını inananlarından beklemektedir. Yine dinlerde, insanların sahip oldukları şeylerin birer emanet olduğu, insanın gelip geçiciliği, mülkün gerçek sahibinin Tanrı olduğu, bu nedenle de tevazuuyla hareket etmesi gerektiği vurgulanır.

Dinlerde genelde tevazu, büyüklenmemek, başkalarını hatta evrendeki hiçbir canlıyı aşağı görmemek emredilirken; haset, kin, kıskançlık ve büyüklenmek yasaklanmıştır. Evrendeki hiçbir varlık değersiz görülemez. Vefa, kadir kıymet bilmek, paylaşmak önemli erdemlerdir. Zaten dini tasavvurda kardeşlik hukuku vardır. Bencillik, cimrilik, övünme ve kibir onaylanmayan davranışlardır. Oysa narsisistik kişiler minnet, vefa, karşılıklı sevgi konularında duyarlılık göstermezler.

Narsistik insanların bir özelliğinin de övülme ve kendilerini pazarlama isteği olduğu söylenmişti. Kur’ân bunun daha ileri bir versiyonu olarak insanların sadece yaptıklarıyla ve sahip oldukları bir kısım vasıflarla değil, yapmadıkları işlerle ve hiçbir katkıda bulunmadıkları başarılarla da övülmeyi arzuladıklarını belirtir. “Zannetme ki, yaptıklarından ötürü sevinip şımaran, yapmadıkları işlerden dolayı da övülmek isteyen kimseler” (Kuran,3/188) ifadeleriyle gururlanan, övülmekten hoşlanan ve yaptığı işi dolayısıyla kendini büyük göstermek isteyenlerin olabileceğini belirtmektedir.

Narsistik tavır ve davranışların sadece inanmayanlarda değil inanan insanlarda da görülebileceğini belirten Kur’ân, bu tür tavır ve davranışları hoş karşılamamaktadır (Kuran, 2/264). Dinin emirlerini yaşamadığı halde çok dindar ve takva sahibi görünen ve bundan dolayı da takdir edilip övülmeyi bekleyen insanların var olması narsisizmin inanan insanlar için de bir problem olabileceğini göstermektedir.

Narsisizmin kişilikle ve dini yönelimle ilişkisi de değerlendirilebilir. Watson ve diğerleri, dini yönelim, hümanisttik değerler ve narsisizm ilişkileri ile ilgili 85 kolej öğrencisi üzerinde yaptıkları araştırmada; Allport ve Ross’un geliştirdikleri kavramlardan hareketle iç yönelimli kişilerin diğer dini ve dini olmayan yönelimli kişilerden ayrıştıklarını ifade etmektedirler. İç yönelimli kişilerin inanç sistemi narsistik tutumları engellemektedir.

Nitekim  bir  dini  veya  inancı  kabul  etmek  narsisizmi  engelleyen  yollardan  birisidir. Kur’ân, Allâh’ı; gökleri, yeri ve ikisinin arasındaki varlıkları yaratan, gökten yere kadar her işi düzenleyip yöneten, O’nun bilgi ve izni olmadan canlı ya da cansız hiçbir şeyin olamayacağı birisi olarak tanıtır. İslam, insanlardan bütün kâinatın tek sahibi önünde boyun eğmelerini, her türlü kibir, gurur ve kendini beğenmekten vazgeçip Allâh’ın iradesine teslim olmalarını ister.

Dolayısıyla dini   (İslâm)   kabul eden kişi,   bencilliğinden,   sadece kendi gücüne güvenmekten vazgeçip alçak gönüllü bir kul olarak Allâh’ın huzurunda durmayı kabullenmiş olur. Fromm’a göre Allâh’ın varlığını kabul etmek hiç kimsenin Allâh olamayacağını, her şeyi yapıp her şeyi bilemeyeceğini kabul etmek demektir ki;  bununla insanın yaratılan bir kul olduğu hatırlatılmış ve insanın narsisizme kapılarak kendini yüceltmesine bir sınır getirilmiş olur.

Dinin narsisizmi engellemede kullandığı yöntemlerden birisi de, inananları ısrarla uyardığı, bu tür olumsuz davranışların sonuçlarına, kâr ve zararlarına dikkat çektiği pragmatik çürütme metodudur. Kur’ân, narsistik tavırları neticesinde Şeytan’ın Allâh’ın huzurundan kovuluşunu örnek verir ve pek çok yerde Şeytan’dan ve ona benzemekten sakınılmasını emreder. Aynı şekilde tarihsel süreçte narsisizmin göstergeleri olan teşhircilik, hak iddia etme ve tüm güçlülük (her şeye gücünün yeteceği) yanılsamalarına kapılıp kendini ilahlık seviyesine çıkaran Nemrut, Firavun ve Karun gibi tarihi şahsiyetlerden ve onların kötü sonlarından bahsederek, inananları bu tür davranışlardan uzak tutmaya çalışır.

Narsisizmi engelleyici diğer bir faktör ibadetlerdir.  Çünkü ibadetler,  insanlardaki üstünlük duygusunu/kibri yok edip istiğna duygularını asgari düzeye indirilmesine katkı sağlar. Zekât ve sadaka; insanı kendini üstün görme, bencillik, mala ve paraya olan bağlılık gibi hoş görülmeyen ve olumsuz sonuçlar doğuran duygu, düşünce ve tavırlardan arındıran, bunların yerine ise, cömertlik, fedakârlık, başkalarını düşünme gibi ahlâkî özellikleri geliştiren bir ibadettir.

 İşte dini referanslarla oluşan, gerektiğinde maddî  ve  manevî fedakârlık ederek hakkından vazgeçen, her türlü olumlu işte birbirlerini destekleyen olumsuzluklarda ise, birbirlerini uyaran insanların oluşturduğu böyle bir toplum yapısında narsisizmin temel vurguları olan üstünlük duygusu, başkalarını küçümseyici tavırlarla kendilerine farklı davranılmasını bekleme gibi davranışların yaşam alanı bulması mümkün görülmemektedir.

Din,  narsisizmle baş edebilme konusunda Allâh’ın varlığını kabul etme, narsistik tavır ve davranışların Allâh’ın sevgisini kaybetmeye sebep olduğunu ifade etme, insanın aciz, muhtaç ve sonlu varlık olduğu ve gücünün sınırlı olduğunu hatırlatma vb. gibi gerek zihinsel; alçakgönüllülüğün teşviki, ibadetlerin etkisi, ilgi çekmekten kaçınma gibi gerekse davranışsal açıdan bir takım öneri, emir ve tavsiyelerde bulunur. Gerek bireye gerekse topluma zarar verecek hâle dönüşen narsisizmle mücadelede, bu olumsuz duygu ve davranışlarla baş edebilmeye yönelik önemli katkılar sunar.

02.01.2021 14:47

Psikopatolojileri ne kadar rahatsızlık verici olursa olsun narsistikler, onları psikozlardan ve sınırda durumlardan ayıran, kendilerine özgü güçlü yanları da olduğunu ayrımsamak önemlidir. Psikotiklerden ve sınır durumlardan farklı olarak, narsistik kişilik bozukluğu olan hastalar temelde birleşmiş bir kendiliğe sahiptirler ve birleşmiş, idealleştirilmiş arkaik nesneler inşa etmiş durumdadırlar. Yine psikotiklerden ve sınırda durumlardan bir farkları, bu hastalar için arkaik kendiliğin ya da narsistik yatırım yapılmış arkaik nesnelerin geri dönüşsüz olarak bütünlüğünü kaybetmesi gibi bir tehlikenin olmayışıdır.

Narsistik kişilik bozukluğu olan hastaların belirti tabloları genellikle kötü tarif edilmektedir; hasta da genellikle rahatsızlığın temel özelliklerine odaklanamaz; ikincil yakınmalarını fark edip tarif eder. Hastanın başlangıç yakınmalarındaki muğlâklık; patolojik olarak rahatsız yapıların, benin kendini gözlemleme işlevlerini yürüttüğü yere yakın olmasına bağlı olabilir. Analiz ilerledikçe, özellikle narsistik aktarımın herhangi bir türü kuruldukça, en önemli belirti özellikleri gittikçe açıklığa kavuşur ve ayırt etmeye başlanır. Hasta belli belirsiz yaşadığı, ama tüm yaşamına yayılan bir boşluk ve depresyondan söz edecektir. Bu duygular narsistik aktarım yerleşir yerleşmez yatışacak, analistle kurduğu ilişkide bir bozulma olduğunda ise yoğunlaşacaktır.

Narsistik kendilik bozukluklarını analiz ederken, kendilikte var olan bütün eksiklikler kendilik nesnesi aktarımı olarak anında harekete geçirilir. Olası bir yanlış anlamayı engellemek üzere şunu da eklemeliyim ki; bu bağlamda aktarımın kendiliğinden harekete geçmesinden bahsederken, bu gelişmeye karşıt aktarım dirençlerinin var olduğunun, bunların farkında olunması ve sonrasında yorumlamayla ele alınması gerektiğinin tamamen farkındayım. Ancak bu aktarımların açığa çıkmasını engelleyen güçlerin varlığını kabul etmek elzemdir. Psikanalitik durumun tahrik edici matrisi göz önüne alındığında, benim narsistik kendilik bozukluğuna sahip hastanın eksik kendiliğinin tüm çabasını bu eksikliği tamamlama yolunda harcayacağı, yani temel yeteneklerinden ve becerilerinden yararlanarak, yeniden temel hırslarından temel ideallerine uzanan kesintisiz bir gerilim arkı kurmaya çalışacağı yönündeki iddiamla çelişmiyor. Bu gerilim arkı tam, noksansız kendiliğin dinamik özünü oluşturuyor; kuruluşu yaratıcı-üretken, tatmin edici bir yaşamı mümkün kılan yapının kavramsallaştırılması anlamına geliyor.

Kendilik psikolojisinin narsistik kendilik ve davranış bozukluklarına karşı geliştirdiği terapötik yaklaşım, şimdiye kadar psikanalistlerin hastalarına karşı geliştirdi tutumdan farklı mı? Bu soruya net bir yanıt vermek kolay değil, çünkü psikanalistlerin başvurduğu yöntemler ve analizlerini yürütürken içinde bulundukları duygusal iklim çeşitlilik arz ediyor. Yine de, kendilik psikolojisinin analiz edilebilir kendilik bozukluğuna sahip hastaya yaklaşımıyla, geleneksel psikanalizin yaklaşımı, prensipte, aynı.

Kohut’un ciddi narsistik bozukluklar gösteren hastaların psikanalitik tedavisi sırasında edindiği izlenimler sonucu geliştirdiği kendilik psikolojisi, insanın kendine verdiği değeri ve bütünlüğünü koruyabilmesinde diğer insanlarla olan ilişkisinin önemini vurgular. Bu yaklaşıma göre, tedaviye gelen kişi, kendini iyi hissedebilmek için diğer insanlardan gelecek olumlu tepkilere aşırı bir ihtiyaç duyar.

 Narsistik kendilik ve davranış bozuklukları: Psikozun ve borderline tersine, narsistik kendilik ve davranış bozukluklarında erken gelişim aşamasında özgül bir çekirdek kendilik ana hatlarıyla inşa edilmiştir. Fakat kendilik örüntüsünün yapılandırılması; kendiliğin narsistik hasarlara geçici dağılma, zayıf düşme ya da uyum göstermeme şeklinde tepki vermesi sonucu tamamlanmamıştır. Ancak, psikozun tersine, burada psikanalitik durum kendiliğin yapısındaki ciddi, psikoz benzeri semptomların geçici olarak belirmesine yol açan eksikliklerin bile çocukluk çağında sağlanmayan narsistik süreklilik ihtiyacın yeniden aktive edilmesiyle giderildiği bir matris sunar.

Yapısal çatışma nevrozları: Psikozlara ve narsistik kendilik bozukluklarının ve ilintili terapötik yaklaşımın özüne dair açık ve net bir tanım yapılabilir. Ancak söz konusu yapısal nevrozlar olduğunda, maalesef aynı ölçüde olumlu bir tavır geliştirmek mümkün değil. Yapısal nevrozlara dair geliştirilen geleneksel bakışı kendilik psikolojisi terimleriyle formüle etmemiz gerekseydi, yapısal nevroz vakalarında çekirdek kendiliğin erken çocuklukta iyi kötü yerleşmiş olduğunu, fakat bu kendiliğin, geç çocukluk döneminde maruz kaldığı çatışmalarla enerjisi tükendiğinden, eninde sonunda yaratıcı-üretken potansiyelini gerçekleştirmede başarısız olacağını söylerdik. Bu vakalarda, psikanalitik durumun; geç çocukluktaki çözümlenmemiş çatışmaların aktarım esnasında yeniden aktive edildiği, bilinçli hale getirildiği, incelendiği ve sonunda çözümlendiği, böylelikle de kendiliğin sonunda asıl hedeflerine döndürüldüğü bir mahal haline geleceğini de eklerdik.

Bu formülasyon, akla yatkınlığı ve basitliğinden ötürü oldukça çekici elbette. Fakat ayrıntılı olarak incelendiğinde, yalnızca yapısal nevrozlara ne tür bir terapi anlayışıyla yaklaşılacağı sorunu değil, aynı zamanda bu tür nevrozların psikanalitik kendilik psikolojisinin çizdiği çerçeve içerisinde nerede durduğu sorusu gibi pek çok soruyu cevapsız bıraktığı görülecektir. İlkin teorik meseleye bakmak gerekirse, yukarıda geçen yapısal nevroz vakalarında çekirdek kendilik iyi kötü yerleşmiştir cümlesi nasıl oluyor da normal öidipal evrenin patojenik olmadığı ya da bir diğer deyişle, klasik aktarım nevrozunu analiz ederken açığa çıkardığımız patojenik öidipus kompleksinin, bütünlüksüz ya da en azından zayıf düşmüş bir kendiliğin varlık gösterdiğini farz eden ayrışmış bir yapısal öge olduğu teorisiyle uyuşabiliyor.

Narsisistik bir kişi, ilişki kurduğu diğer insanları kendi zihninin dışında bir varlığı ve öznelliği olan gerçek insanlar olarak algılamakta zorlanır. Bunun yerine, kişileri sadece kendi zihnindeki bir imge ya da nesne olarak algılar ve kendi ihtiyaçları doğrultusunda onlarla olan ilişkilerini manipüle eder. Bu durum bir anlamda,  ötekinin haklarını ihlal etme,  ötekini kötüye kullanma ile sonuçlanır.  Kendi özgüvenini yüksek tutmak adına karşı tarafı beğenmemek, kötülemek, değersizleştirmek, yıpratmak, ondan karşılayabileceğinin ötesinde birtakım beklentiler içinde olmak, cesaretini kırmak kötüye kullanıma dair örneklerdir.

Narsisizm büyüklenmecilik, onaylanma ve beğenilme ihtiyacı, başkalarına karşı ilgisizlik ve empati yoksunluğuyla karakterizedir. Bu özelliklerin kişilerin erken dönemlerde bakıcılarıyla olan ilişkilerinden kaynaklandığına inanılmaktadır. Bağlanma kuramına göre kişilerin ebeveynleriyle kurdukları ilişkileri onların kendilik ve başkalarına ilişkin temsillerini etkilemekte, temel inançlarını oluşturmakta ve yaşamlarının ilerleyen zamanlarındaki ilişkilerini etkilemektedir. Eğer kişinin deneyimlediği ebeveynlik niteliği uygun değilse, bu kişiler büyük olasılıkla güvensiz bağlanma stillerinden birini geliştirmektedir ve güvensiz bağlanma stillerinin kişilik bozukluklarıyla ilişkili olduğu söylenebilir.

30.12.2020 13:40

Terörün yeni iletişim araçlarını kullanarak alacağı şekle işaret etmektedir. Mehmet Özcan siber terörü şöyle tanımlamaktadır: "Siber terörizm ise belirli bir politik ve sosyal amaca ulaşabilmek için bilgisayar veya bilgisayar sistemlerinin bireylere ve mallara karşı bir hükümeti veya toplumu yıldırma, baskı altında tutma amacıyla kullanılmasıdır." Siber terörizmi klasik anlamda terör eylemlerinin bilgisayar ve bilgisayar sistemleri kullanılarak icra edilmesi olarak tanımlamak da mümkündür.

Teknolojinin ilerlemesi ile birlikte, devletlerin zaman ve kaynak açısından tasarruf etmek amacıyla her türlü işlemlerini sanal alemde gerçekleştirmeye başlaması ile birlikte yeni bir terör çeşidi olan siber terör (cyber terror) ortaya çıktı. Siber terörizm söylemi ilk defa 1990’ların başında, internet teknolojilerinin hızla büyümeye başladığı, “bilgi toplumu” tartışmalarının yapıldığı, teknoloji ve bilgisayar ağına fazlaca bağımlı olan ABD’nin karşılaşabileceği riskleri inceleyen çalışmaların arttığı dönemde başlamıştır. ABD Ulusal Bilim Akademisi’nin 1990’ların başında yayınladığı rapor bilgisayar güvenliği üzerine şu yorumu yapmaktadır: “Risk altındayız. ABD’nin bilgisayarlara bağımlılığı giderek artmaktadır… Yarının teröristi bir klavye ile bir bombanın yaratacağı zarardan daha fazlasını yaratabilir.

Siber terörün hayatiyetini devam ettirmesi internete bağlıdır. Nitekim internet kullanımı yaygınlaştıktan sonra bu tehdit ortaya çıkmıştır. Gelişmiş toplumlar, hayati öneme sahip altyapıları bilgisayar ağlarına çok fazla bağımlı olduğu için kaçınılmaz olarak siber terörizmden korkmaktadır. Nitekim bu konu 3–4 Nisan 2004 tarihlerinde NATO’nun 60. yılı konferansında NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer tarafından; “Bilgisayar korsanlarının faaliyeti, kutuplarda buzların erimesi, enerji güvenliği altındaki riskler” gibi tehlikelerle birlikte, “bir siber saldırının, bir askerin başka bir ülke sınırını geçmesinden çok daha fazla şey ifade ettiği” şeklinde dile getirilmiştir.

Sürekli olarak saldırılara maruz kalan devletler bu terör çeşidine karşı önlem olarak çeşitli girişimlerde bulunmaktadırlar. Örneğin ABD’nin saygın gazetelerinden Wall Street Journal, hükümete yakın yetkililere dayandırdığı bir haberinde, hükümetin, Pentagon bilgisayar ağını korumaya ve siber savaşlara odaklı yeni bir `siber güvenlik askeri gücü` kurmayı planladığını yazmıştır. WSJ’nin, planı yakından bilen bazı yetkililere dayandırarak verdiği haberde, bu girişimle, orduya ait bilgisayar ağını özellikle Çinli ve Rus internet korsanlarının saldırılarından koruma çabalarını yeniden şekillendirileceği belirtilmiştir.

Kitle imha silahları ve terörizm uluslararası düzenin karşılaştığı güçlüklerdir. Geçmiş yıllardan günümüze milliyetçi, ideolojik ve dini fanatizmden yeterince miras almış olan yeni yüzyılın riskleri anarşi ve teknoloji tarafından yayılmaktadır. Buna ilaveten 21. yüzyılda bilgi ve iletişime dayalı oluşumlar, diyalektik olarak kendini tehdit edebilecek oluşumları da beraberinde getirmektedir. Küreselleşmenin en endişe verici yanı, yeni ve gerekçeleri zor anlaşılan modern bilimin yahut teknolojinin beraberinde getirdiği tehditlerdir.

21. yüzyılda bilgi ve iletişime dayalı oluşumların kendi doğasına uygun olarak ortaya çıkardığı tehdit, siber terörizmdir. Diğer bir ifadeyle Bilgi Tabanlı Ekonomi, Bilgi Toplumu, e-Devlet, FTP tarzı örgütlenme, Para Yerine Geçenler ve Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları düzeni temsil ederken siber terörizm düzene yönelik tehdidi temsil etmektedir. En dar tanımıyla bilgisayarları, ağları ve onların içerdiği bilgiyi isteyen terörizm olarak tanımlanan siber terörizm, çeşitli zihinsel formülasyonlarca farklı şekilde ifade edilmektedir.

Siber terörizm; ulus altı gruplar veya resmi olarak tanınmayan klikler (clandestine) tarafından savaşçı olmayan hedeflere karşı sonu şiddete varan bilgi, bilgisayar sistemleri, bilgisayar programları ve verilere karşı önceden tasarlanmış, siyasi amaçlı saldırılardır. Bu tanımda siber terörizmin referans noktaları belirlenmekle birlikte sonuç fiziksel olarak ızdırab veren bir şeye yani şiddete indirgenmiştir. Sonucun sadece şiddete indirgenmediği başka bir tanımda ise siber terörizm; siber sistemlere karşı şiddet, bozma veya ihlal etmenin kullanım tehdidi veya niyetli kullanımını kasteder. Böyle bir niyet gerçekleştiğinde ise sonuç kişi veya kişilerin yaralanması veya ölmesi, fiziksel mülkiyete muazzam zarar veya önemli ekonomik ziyandır.

Siber terörizm 21.yüzyılın terör biçimi olmaya aday bir oluşumdur ki bu da e-Devletin en büyük tehdit algılaması olarak da ifade edilebilir. Diğer bir deyişle, devletin ontolojik olarak yani var olma nedenini ağ ortamına taşıması ve siber terörizmin gelişim sürecinde olabilecek olası terör senaryoları, siber terörizmin e-Devlet karşısında başat bir güç olmak için faaliyette bulunabileceğine işaret etmektedir.


Siber terörizme dair yukarıda senaryolaştırılmış olası örnekler ayrıca uluslararası düzeyde acilen resmi bir tanıma ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Aksi durumda örneğin Libya’daki bir teröristin siber ortamda İngiliz borsasına yönelik bir saldırısı Libya’nın saldırısı olarak mı değerlendirilecek, yoksa yasadışı bir örgüt mensubunun saldırısı olarak mı değerlendirilecek netlik kazanmamaktadır. Bu ise siber terörizm ile mücadeleyi daha sofistike hale getirmekte ve zorlaştırmaktadır.

Sonuç olarak teknolojinin beraberinde getirdiği siber terör ve hatta siber savaş gibi tehditlere karşı çözümler daha iyi politikalar üretmekle mümkündür. Daha iyi politikalar ise uluslararası düzeyde gerçekleştirilebilecek yoğun diplomasi ve iş birliğiyle mümkündür.

 

28.12.2020 12:12

Komplo teorisi, kamuoyu tarafından belli bir şekilde algılanmış herhangi bir olay hakkında geliştirilmiş, kamuoyundan saklandığı iddia edilen bilgilerle, gizli bilgilere veya olayın arkasındaki görünmeyen güçlerle ilişkilendirilen alternatif açıklamalara verilen addır. Bazı kişiler komplo teorileri üreten kişileri paranoyak, ilgi çekmeye uğraşan ya da yanlış yönlendirmelerle toplumu yanıltarak bundan politik, ekonomik (ya da medyatik) çıkar sağlamaya çalışan kişiler olarak görür ve iddiaları gülünç ve önemsiz kabul ederler. Öte yandan bu tip iddialar popüler kültür alanında her zaman kendisine yer bulabilmiş, ilgi çekmeyi başarabilmiştir.

Bilim adamlarına göre komplo iddialarına yatkın toplumlar uzun süreli politik, ekonomik veya ahlaki çöküntü yaşayan veya kendilerine karşı önemli bir tehdit yöneldiğini düşünen insanlardır. Öte yandan, İngiliz sosyolog Mark Fenster'a göre belgelendirilebilen pek çok komplo teorisinin fos çıkması, bunların hepten önemsiz olmaları anlamına gelmiyor. Fenster, bu teorilerin ortaya koyduğu gerçeğin, toplumda var olan sisteme karşı genel güvensizlik ve özellikle her şeyin yüzeyde şeffaf ve özgür gözüktüğü demokratik sistemlerde aslında alttan alta süregiden başka mekanizmaların var olduğuna dair inançtır.

Bilişim Devriminin Komplo Teorilerine Katkısı

Tarım devrimine ardından da sanayi devrimine tanıklık eden insanlık tarihi, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren de geçirdiği bilişim devrimiyle uzmanların "bilgi toplumu" olarak nitelendirdiği toplumsal dönüşüm sürecine geçişe sahne oldu. Bu yeniçağın en önemli getirilerinden biri, gelişen teknolojinin doğurduğu, taşıdığı veri kapasitesi ve hızı inanılmaz derecede artmış bir iletişim ortamı yarattı. Bu yeni ortamda artık bireylerin istedikleri hatta kimi zaman da istemedikleri kadar çeşit ve yoğunlukta bilgiye erişme olanakları,televizyon, internet ve cep telefonu gibi çeşitli medyalar aracılığıyla neredeyse sınırsız bir biçimde arttı. Artık dünyanın hemen herhangi bir yerinde olan bir olayı neredeyse anında haber alabiliyor, konu hakkında ayrıntılara ve yorumlara ulaşabiliyor, dilersek kendi görüş ve düşüncelerimizi yine aynı medyaları kullanarak anında başkalarına iletebiliyoruz.

Öte yandan paradoksal şekilde artan bilgi akışı insanları gelen bu bilgilerin doğruluğundan daha az emin olmaya yöneltiyor. Eskiden az ve öz şeklinde nitelendirebileceğimiz kadar bilgi edinebilen insanlar, ellerine geçen bilginin doğruluğunu akıl yolu haricinde sorgulamanın zorluğundan ve çoğu zaman da buna gerek görmediklerinden, ellerine geçtiği haliyle benimseyip kabul ediyorlardı.

Günümüzdeyse manipüle edilmiş bilgilerin de en az gerçek bilgiler kadar kolay olarak iletilebildiği bu dünyada, bilgi tüketicilerinin kaynağı belli olamayan bilgilerin doğruluğundan şüphe duymaları şaşırtıcı değil. Böyle bir ortamda bu şüpheciliği ilerletip, gerçekleşen irili ufaklı her tür olayın aslında doğru yansıtılmadığı ve mutlaka arkasında başka bir şeylerin olduğundan şüphe edip komplo teorileri geliştirenlerin oranı son yıllarda bir hayli arttı. Özellikle internet ortamında aklınıza gelebilecek her türlü olayla ilgili komplo teorileri bol miktarda bulunmakta ama iddialarının arkasında güçlü kanıtlar da bulunduğunu öne süren bu tip teorisyenler, çoğunluğu başta Amerika olmak üzere Batı dünyasında televizyon programlarına da çıkmakta, gazetelere demeçler vermekte hatta görüşleriyle ilgili kitaplar da yayınlamaktalar. Bu tip komplo teorilerine halk ilgisi de her zaman yüksek oranda olduğundan dolayı, bu görüşlere sahip insanlara medya desteği her zaman bulunmaktadır.

Terör ve Komplo Teorileri

Günümüzde toplumsal güvensizliği yaratan en önemli unsurlardan biri de şüphesiz ki terörist eylemlerdir. Çok boyutlu komplo teorilerinin miladı olarak kabul edilen 1963 yılındaki Amerikan Başkanı John F. Kennedy suikastı ile üretimi ivmelenen komplo teorileri arasında dünya dışı varlıklardır. Dini teoriler, devlet sırları ve derin devlet gibi ana başlıkların arasında her zaman terörist eylemler de olagelmiştir. Ama özellikle 11 Eylül sonrasında terörün küresel bir önem kazanması ve en sonunda, bu tarihe kadar terörün sadece yerel olaylarla sınırlı kalacağını ve kendilerine bulaşmayacağını düşünen güçlü ülkelerin de terörden nasiplenebileceğinin anlaşılmasıyla, terör hakkındaki komplo teorileri Batı dünyasında da yaygınlık kazanmış ve geniş ilgi uyandırmaya başlamıştır.

 

24.12.2020 14:44