Yabancı Servisler (İstihbarat Kurumları / Kuruluşları ve Teşkilatları) bilinenin aksine her zaman düşman unsur ya da düşman ülkelere karşı “Hollywood” tarzı gösterişli ve abartılı ajan/eğitilmiş personel temelli harekâtları ile operasyon düzenlemezler. Birçok farklı çeşidi ve türevi vardır, düşman unsurlara karşı operasyon gerçekleştirebilmeleri için.

Bunu bir liste yapmak tabii ki çok zordur. Ancak ülkemizin içinde bulunduğu şu günlerde yaşanan bazı “patolojik” olaylara baktığımızda yabancı servislerin belli başlı “klasik” operasyonlarından en belirgini; Kullanışlı ve etkin lider hedeflemeoperasyonlarıdır. Hedef ülkede önde giden siyasi – bürokratik – medyatik ve yönetici vasfındaki kişilerin ajanlaştırılması – beklenti ve isteklere göre algı oluşturmasını talep ederek, operasyon ya da operasyonlar için alt zemin hazırlığıdır. Teorik olarak bu şekilde açıklanabilir.

Yabancı Servisler için en lezzetli, en keyifli ve diğerlerine göre en ucuz “düşman unsur yıpratma”operasyonu hiç şüphe yok ki; Kullanışlı ve Etkin Lider Hedefleme operasyonlarıdır.

Yöntem basittir. Düşman / Hedef ülke içinde ki kendi çıkarlarınıza göre ters hareket eden bir yapıya karşı planlar yapmaya başladığınızda basit bir liste oluşturursunuz. “Bu yapıya karşı kimlerle mücadele edebilirim?” listesidir bunun adı.

Elbette ki siz anakaranızdan birini o ülkeye gönderip orada “halkı kışkırtmak – ayaklandırmak ve mevcut idareye hasar vermek” için bir personelinizi gönderemezsiniz. Akla da eşyanın tabiatına da aykırıdır bu tip bir adım. Hedef ülkede ki, geçerli olan yapıya zarar vermesi veya zarar verebileceğini düşündüğünüz muhtemel hedefleri belirlersiniz.

Kullanacağınız bu hedefler ilk özelliği; kesinlikle kullanışlı olmasıdır. İkinci en önemli özellik; O ülkeye ait olmalıdır. O ülkede yetişmiş, büyümüş, o ülkenin kültürüne – değerlerine – hassasiyetlerine ve yazılı olmayan kurallarına hâkim bir hedef olmalıdır. Ve tabii ki bu hedefin bir kitleye ve / veya birçok farklı etnik – siyasi oluşuma hitap yeteneği, ikna yeteneği ve hatta takipçilerinin de olması şarttır. Yoksa mahallede ki Emlakçı Rıfat amcayı kandırmak sadece o mahalleyi kazandırır ama ulusal bazda yayın yapan bir hedef seçersiniz ki ulusal tabanda bir hareketlilik sağlasın. Hedefinizde ilk baktığınız özellikler bunlardır.

Ardından belirlenmiş hedefler içinde bir eliminasyona gidersiniz. Hepsi kullanışlı, hepsinin ciddi bir takipçi kitlesi olan ve hepsi ulusal anlamda medyatik. Sonra? Sonra başka bir cetvel alırsınız elinize. Listenin en üstünden başlarsınız. Muhtemel Ajan adaylarınızın“Hangisi kolay kandırılabilir?” Bu ilk sorunuz olacaktır kendi ekibinizle cevaplamanız gereken. İlgili hedef eğer IQ ve EQ olarak iddialı bir seviyedeyse onu eler bir sonrakine geçersiniz.

“Hangisinin duygusal olarak travmaları mevcut ve ne seviyede?” Yine ekibinizle çalışmaya başlarsınız. Her soru bir önceki soruya göre daha da kolaylaşır aslında. Bu duygusal travma kısmı önemlidir. Hedefin bir şekilde kendi öz değerlerine kızmış, öfkelenmiş olması size büyük yarar sağlayacaktır. O yarayı kurcalayarak hep taze, kanlı ve acılı tutarsınız. Ki belirlediğiniz ajan her geçen gün ilgili hedef yapıya karşı öfke ve nefret dolu kalsın.

Listeden birkaç ismin daha üzeri çizilir. Geriye kalanların hepsi sizin için kullanışlı ve uygun ajanlardır ama yeterli değildir. Bu operasyonunuzun %100 başarısı için daha fazla çalışmalı daha fazla sorular sormalısınız. “Hangisinin kullanılabilir / işlevsel ve değiştirilebilir fikir ve görüşleri mevcuttur?” Yine listenize bakarsınız. Bu parametrede, ajanın ideolojik – siyasi ve hayat görüşleri çok çok önemlidir. Tamamen bağlı, kemikleşmiş ve eğilmez görüşleri olan hedefleri anında elersiniz. Esnek, esneyebilecek hatta değiştirilip, üzerinde oynama yapabilecek fikirleri olanları öne çıkartırsınız. Burada ideolojinin çeşidi, türü, hedefin o düşünce yapısı hakkındaki entelektüel bilgisi ve temeli de muhakkak ki çok önemlidir. Ütopik fikirlere sahip olan insanların bu tip operasyonlarda kullanışlı olması her zaman daha doğrudur. Gerçekçi, realist ve rasyonel ideolojilere sahip insanlar kolay kolay kandırılmazlar.

Listeniz daha küçülmüştür. Elinizde kalanlara sormanız gereken sorular da azalmıştır. Kişisel sorulara geçersiniz; “Hangisinin narsisim, megaloman yapı hatta ego sorunları vardır?”Bu kullanmak istediğiniz ajanda olmazsa olmaz bir konudur. Narsis eğilimi olan insanlar birazcık destekle çok işlevsel hale dönebilirler. Keza megaloman bir yapı mevcutsa ona göstereceğiniz suni teatral şovlarla kendinize daha da bağlayabilirsiniz ve tüm bunları yaparken size koşulsuz şartsız itaat etmesi için egosunu daha da şişirirsiniz. Şişmesini sağlarsınız. Onun vazgeçilmez derece de önemli bir insan olduğuna inandırırsınız.

Ve en son sorunuz daha da basittir; “Hangisinin asla ret edemeyeceği zafiyetleri vardır?” Bunu sakın insanları hor görme olarak değerlendirmeyin. Her insanın bir zafiyeti vardır önemli olan bunu ne kadar kontrol edebildiğiniz ve çevrenize nasıl servis ettiğinizdir. Kapsamlı bir çalışma ile ajan adayınızın zaaflarını rahatlıkla öğrenebilirsiniz. Her şey olabilir bu; para, karşı cins, unvan, medyatiklik, gizli bilgilere sahip olma (bilmesi gerekeni kadarı),uyuşturucu maddeler, lüks, spor araba(lar),alışveriş, pahalı bir teknoloji marketinde limitsiz bir çek, bir tatil hatta sulu, az pişmiş bir bonfile… Yani herkesin bir fiyatı vardır ve herkes satın alınabilir. İlgili ajanın belirlenmiş zaaflarına karşı çalışmaya başlarsınız. Ona istediği tüm imkânsız talepleri verir, karşılarsınız. Kendini bulutlarda hissetmeye başlar. Arada bir bunları çekersiniz ya da çekmekle tehdit edersiniz ve o an o panik ile size daha da bağlanır. Artık sahip olduklarını kaybetme kaygısı başlamıştır ve onu sadece sizin verebileceğinize inanmıştır.

Ardından, pırıl pırıl, işlevsel, son derece kullanışlı ve her teklifinize açık, hedef ülkede istediğiniz gibi koşturup, değerlendirebileceğiniz “milli ve yerli”bir ajanınız oluşmuştur. Artık gerisi sizin hayal gücünüze kalmıştır. Standart bilgi, teknoloji ve menkul değerlerle destekleyeceğiniz ajanınızın ister sırtına binersiniz, ister tarlanızı sürdürtür, isterseniz şarkı söyleyip, dans etmesini bile isteyebilirsiniz. Asla ret etmeyecektir.

Minimum emek, minimum masraf ve maksimum kazanç. 

31.05.2021 15:30

Dün akşam saatlerinde Rusya Hava Kuvvetleri, Şam’ın 215 km Kuzeydoğusunda bulunan Tedmür/Palmira bölgesine yoğun bir hava taarruzunda bulunmuş ve 200 kişinin öldüğünü de resmi haber ajanslarından duyurdu. 

Palmira ya da Tedmür… Neydi buraya bu kadar ağır bir saldırının amacı? 

Suriye’deki “Tarafları Uzlaştırma Merkezi Başkanı” Alexander Karpov yaptığı açıklamada; aldıkları istihbarat raporlarına göre militanların Palmira’nın kuzeydoğusunda kamufle ettikleri bir kampta “teröristlere temel ve uzmanlık derecesinde eğitim verdikleri” bir tesis olduğunu ve ülkenin çeşitli yerlerinde ki terörist eylemler için buradan dağıtıma çıktıklarını iddia etti. Saldırının teorik olarak temel amacı buydu.

Ancak Karpov’a bir de biz bir istihbarat raporu sunalım; Palmira Antik Kentinin bulunduğu lokasyon, Rus Özel Kuvvetlerinin cirit oynadığı bir yerdir. Kaldı ki sadece burada konuşlanmış olmalarının dışında 150 km batıda ki Humus yine aynı Rus Özel Kuvvetlerinin en büyük karargâhlarından birine ev sahipliği yapmaktadır. 

Karpov’a bir bilgi daha verelim, Rusya’nın ısrarla tanımak istemediği Wagner Paramiliter Çeteleri de Şam’a Palmira üzerinden intikal ederler. Yani hem Rus Özel Kuvvetlerinin hem de Wagner oluşumlarının uğrak yeri olan bu “Vaha” da nasıl terör unsurları bir kamp, bir tesis hatta bir eğitim merkezi kurmuşlar onu anlamak mümkün değil. Ya Ruslar çok yeteneksiz ya da bu yarı profesyonel teröristler işlerinde çok iyiler. Karpov’un bu söylediklerine eminim kendisi de inanmamıştır. Ama resmi açıklama bu yönde. 

Öldürülen 200 kişi içinde 25 kadar DAEŞ üyesi olduğu da başka raporlarda yayınlandı. Ve hava saldırısı yapılan bölge de birçok sivil ve masum insanın da bulunduğu da malumdu. Biliniyordu. Kimse için gizli ya da sürpriz bilgi değildi. Ancak Rusya elini tetiğe hiç tereddüt etmeden götürdü. Ve çekti. Sonuç bu. 

Ölen 200 kişinin yanında Rus kaynaklı haber ajansları bölgede bir de “uçak ve hava savunma sistemlerinde kullanılmak üzere” ateşleyici ve hammadde işleyen bir tesisisin de olduğunu ve oranın da ortadan kaldırıldığını iddia etti. Terlikle birbirleriyle savaşan insanların yaşadığı bir coğrafya da “Uçak ve Hava Savunma üretim fabrikasının” olduğu da birazcık akla zarar bir açıklama gibi olmuş. 

Gelgelelim; aynı Rus kaynaklı siteler şunları söylemedi; Palmira ya da Tedmür bölgesi Esed Rejimine karşı oldukça sert duran bazı muhalifleri barındırdığını ve 25 Mayıs’ta seçimler öncesinde Esed’e karşı hummalı bir çalışma içinde olduklarını ve bundan hoşlanmadıkları için orayı tarumar ettiklerini söylemediler. Rusya’nın bu saldırı emrinin Moskova’dan değil Şam’dan geldiğini söylemediler. ABD’nin bu saldırıdan çok memnun olduğunu hatta gizliden gizliye Rus meslektaşlarını tebrik eden ABD’li bürokratların olduğundan hiç bahsetmediler. Rusya’nın Suriye üzerinde ki taktik ve psikolojik harekâtının bir parçası olarak; “Rusya istediği yere istediği zaman operasyon yapar” havası verilmesinin, asıl gayenin bu olduğu hiçbir yerde geçmedi, yazılmadı ve bizlerde okumadık. Ama durum ne yazık ki tam olarak buydu. Bu saldırının amaçları gerçekte işte bunlardı. 

ABD’nin bu Palmira Saldırısı için avuçlarını ovuşturduğu çok net. Bu saldırı ABD’nin istediği; “Türkiye ve Rusya’nın arasının açılmasında” da kullanılacak güzel bir parametre olarak servis edileceği de çok ortadadır. Bu tuzağa düşmemek lazımdır. Çünkü yakında hatta çok yakında bu hepimizin karşısına çıkacak ve ülkemizde çok meşhur olan, algı ve toplum mühendisleri bunun üzerinde çalışacak ve pırıl pırıl bir “krizimiz” daha olacak kucağımızda. Bu yüzden şimdiden söyleyelim, Bu bir mayın, bu bir tuzak ve nerede gömülü olduğunu biliyoruz. Göz göre göre gidip üzerine basmayalım.

Bu saldırı bir suçtur hatta bu bir savaş suçudur. İstenilen kanuna, yönetmeliğe, anlaşmaya bakılsın. Kimse bu “suçu” asla aklayamaz. Devletlerin siyasi ve stratejik planları farklıdır bu planlar neticesinde atılan adımlar, yürütülen operasyonlar farklıdır. Dün akşam atılan bu adım sabahında bir suç olarak karşımıza çıkmıştır. 

İç savaş başladığından beri ikinci kez seçime gidecek olan Suriye’de ilk defa Esed ensesinde demokratik, halk tabanlı, insansı bir korku hissetmiş ve bu saldırı ile tüm o panik ve endişesini yerini “rahatlamaya – derin bir oh çekmeye” bırakmıştır. Siyasi bir saldırıdır Palmira saldırısı. Esed isteği, ABD desteği ve Rus “Oligark İç Yapılanmasının” emri ile gerçekleşmiş bir taarruzdur. Kesinlikle ama kesinlikle ilgili bölgede ki terör unsurlarına karşı girişilmiş bir operasyon değildir. İlgili bölgede ki Esed muhaliflerine karşı yapılmış bir saldırıdır.

Ve başarıya ulaşmıştır. 200’ün üzerinde sivil insan hayatını kaybetmiş, 1000’in üzerinde yaralı yardım beklemektedir. “Esed Muhalifleri” olmak ise tek suçlarıdır bu insanların. 


20.04.2021 15:52

12 Nisan günü, Kanada Dış İşleri Bakanı Marc Garneua; “Türkiye’ye ihraç edilen Kanada Savaş Teknolojisi ürünlerinin Dağlık Karabağ’da kullanıldığına dair güvenilir kanıtlar bulmalarından dolayı 2020 sonbaharında askıya alınan izinlerin iptalini” duyurdu.

Sadece bununla da kalmadı Kanada, Hürkuş eğitim uçaklarında kullanılan, sadece askeri değil sivil havacılıkta da önemli bir envanter olarak kabul edilen PT6 turboprop motor ihracatını da durduracağına yönelik söylentiler Silah ve Savunma Sanayi kulislerinde kulaktan kulağa yayılmakta. Başka bir dolaylı ambargoda; Geçtiğimiz yıl HAVA SOJ projesinde kullanılmak üzere satın alınan 4 adet Bombardier Global 6000 tipi uçakların gerekli eğitim, bilgi paylaşımı ve teknik – tedarik çalışmalarının durdurulmuş olması. MILGEM Projesi kapsamında ki döner kanat platformunun desteği de şuan durmuş durumda. Tüm bunların bir sebebi olmalı değil mi?

Aynı ürünleri Barış Pınarı Harekâtında kullanırken aynı Kanada nedense bundan rahatsız olmazken aynı o Kanada, aynı o ürünlerin Dağlık Karabağ’da kullanılmasından çok rahatsız olmuş ve ihracatı durdurmakla kalmayıp tamamen iptali için Dış İşleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu’yla görüşmelere başladı.

Şimdi akıllarda tek bir soru var;“Bu Kanada’dan satın aldığımız ürünler çok elzem bir şey mi ki ona muhtacız?”

Şuan teknik olarak, bu soruya cevabım ne yazık ki; “Evet” olurdu. Kanada’dan aldığımız bu “çok elzem” ürün aslında bir “görüntüleme sistemi.” Yani elektro optik ve kızılötesi kamera sistemleri. Hem BAYKAR Grubunun ürettiği Bayraktar TB2 İHA’larda, hem de TUSAŞ’ın üretiği ANKA İHA’larında kullanılan, yüksek çözünürlükte görüntü elde eden bir kamera, o görüntüyü stabilize eden bir gimbal, bu gimbalin iki eksende (Aşağı – Yukarı, Sağa – Sola) dönüşünü sağlayan ayrı bir mekanizma ve hepsini birden konfüre eden 4 veya 5 motor. Tabii bu motorlar oldukça hassas olması gerekir ki, yapay zekâ ile yakalanan görüntüyü sabitlesin, zomlasın ya da fotoğraflasın. Ve yine bu sistem içerisinde olan bir işlemci ile bu görüntüler önce oto-pilota ardından da operatöre iletilsin. Ve İHA’larda SİHA’larda görüntü sistemi çalışabilsin. İşte o “elzem” parça, bu dediğim parça. Yani bu parça olmazsa elimizde uzaktan kumada ile çalışan, çok pahalı bir uçurtma dışında hiçbir şey olmaz.

Oldukça kötü geliyor kulağa değil mi? Evet buraya kadar okuduklarınızdan bu sonucu çıkartmanız çok normal. Ancak bu konuda profesyonel olarak naçizane fikrim ve hissim şudur ki; Kanada’nın gösterdiği bu siyasi ve ideolojik direnç bize “milli” olarak büyük bir kazanıma sebebiyet doğurdu.

ASELSAN bu konuda uzun zamandır çalışmalarına devam etmektedir. Ve tamamen yerli olarak üretilen milli elektro optik görüntüleme sistemi ASELSAN CATS şuan hali hazırda kullanılmakta olup Kanadalı Wescam firmasının ürettiklerine göre bazı teknik farklılıklar olsa bile yine de geliştirilmeye devam edilmekte hatta bu ambargo ile çok kısa sürede ne Kanada’ya ne de başka yabancı bir firma ürününe ihtiyaç kalmayacaktır.

İşte Kanada’nın uyguladığı bu ambargo krizi bize böyle bir artı olarak geri dönecektir. Ki dönmeye de başladığını biliyorum. Şuan ASELSAN CATS üzerinde çok ciddi çalışmalar devam etmektedir.

Şimdi madalyonun diğer yüzüne bakalım; Kanada dünyanın öbür ucunda kendi silah ve savaş teknolojisinin kullanılmasından neden bu kadar rahatsız oldu? Bu üretilen malzemeler ve ürünler adı üstünde “Savaş Teknolojisi”yani siz bunu mutfakta kullanamazsınız. Siz bunu tehditlere, saldırılara, taarruz ve terör destekli risklere ya da dost ve müttefiklerinizin size başvurduğu yardımlarda kullanırsınız. Ki Türkiye’de böyle yapmış Can Azerbaycan’ın yanında yer almıştır. Burada bir suç, yanlış ve hata yoktur. Alınan Savaş Teknolojisinin, bir tehditte karşı kullanılmasında ne sakınca olabilir? Ama Kanada böyle dememiş, bunu sağlam gerekçelerle ortaya atıp, bu ticareti tamamen durdurmuştur. İşte ben buraya takılıyorum; “Neden?”

Tehlikeli bir sorudur “Neden?” çoğu zaman sorulduğunda…

Sebebi basit, Kanada dayanıklı lüks ürünler işlenmesi ve üretiminde dünyada çok önemli sıralarda. Bu lüks ürünler, elmas işçiliği, elmas endüstrisi ve elmas ince işleme teknolojisi. Ve en büyük müşterileri de ABD, İngiltere ve Fransa. Hammadde kısmında değilim burası çok önemli. Hammaddenin elde edilip, onun işlenmesi kısmındayım. Bu ciddi bir iştir. Getirisi yüksek, vergisi bol ve ülke içinde ciddi bir gelirdir. Dünyanın “Akciğerleri”olarak bilinen ve dünya üzerinde en fazla ağaç ve ağaç ürünleri ithalatçısı Kanada’nın milli geliri bir liste yapıldığında ikinci sırada “dayanıklı lüks ürünler endüstrisi”gelmektedir.

Peki, bu “elmas endüstrisine dayalı” zemin hangi etnik grubun elindedir? Evet, doğru bildiniz. Ermeni Zanaatçılarının. Ermeni Atölyelerinin hatta Ermeni fabrikalarının. Ve bu gücü elinde bulunan bir diasporanın ülke kararlarında nasıl bir etkisi olabilir? Görüldüğü üzere sert ve hacimli bir reaksiyona sebep olup, bir ülkenin Savaş ve Silah İhracatına dahi etki edebilir.

Kanada’nın uygulamaya başladığı bu ambargoda kesinlikle Kanada Ermeni Diasporasının çok büyük bir etkisi olduğunu rahatlıkla iddia edebilirim. Bunu görmek, anlamak ya da bunu okumak için uzman olmaya ihtiyaç yoktur. Ancak bu diasporanın beslenme kanallarını kesmek için kesinlikle uzman olmaya ihtiyaç vardır. “Üstün Devlet Aklının” bu konuda çalıştığından da asla şüpheniz olmasın.

13.04.2021 14:51

26 Mart’ta 4 Ukraynalı askerin ölmesiyle Donbass’ta kriz patladı. Peki, kriz o gün mü ortaya çıktı? Elbette ki hayır. 2014’den beri bölgede bir kriz vardı ve hep üstü kapatılıyordu. Ancak bu krizin doğum tarihine resmi olarak 2014 desek bile Rusya için bu çok daha önceleri planlanmış bir harekâttı. Kırım gibi başka bir “İlhak planıydı bu.”

Rusya, Kırım İlhak Planında olduğu gibi Donbass içinde aynı strateji ile hareket etti. Donetsk bölgesine 2010’ların başında yerleştirilen FSB(Rusya Federal Güvenlik Servisi – Eski KGB) Ajan Provokatörlerinin uzun ve hummalı çalışması artı küçük kitlesel nüfus hareketleri sonucunda ilk aksiyon 2014 yılında ortaya çıktı. Bölgede asayiş olarakta ciddi bir huzursuzluğa sebep olan bu grubun birçok illegal operasyona imza attığı da bilinen bir gerçekti. Tamda olması gerektiği gibi ilerliyordu taktik harekât.

Yani Donbas’ta oluşan krize bugünün, önceki günün, geçen ayın krizi diyemeyiz sonuç olarak. “Çok uzun zaman önce planlandı şimdi icra ediliyor” diyebiliriz. İcra yöntemi de tabiatın tüm kurallarına göre olması gerektiği gibi ilerliyor. Ve elde olan donelere, bilgilere ve tarihin bize öğrettiklerine bakarsak Donetsk Havzası da Ukrayna’nın elinden çıkacak gibi duruyor. Yani tüm Dünya’nın “Ukrayna’nın Toprak Bütünlüğü” ve “Egemenliği”için yarışır gibi birbiri ardına beyanatlar vermesine bakıp, aldanmayın. Tahminim odur ki; 2022’ye gelmeden Eylül – Ekim gibi Donetsk ya da Donbass bölgesi Rusya topraklarına girecek, haritalar bir kez daha şekillenecektir. Şuan içinde bulunduğumuz duruma bakarsak bu “kaçınılmaz son” gibi gözüküyor.

Günümüzde uygulanan ve dolaylı olarak bağınız olan toprakları ilhak etme planı artık evrim geçirip, bu hale gelmiştir. Önce içeriden başlarsınız, işinde uzman personelinizi bölgeye gönderirsiniz. Nüfus kaydırması ile altını doldurursunuz yapacağınız provakatif eylemlerin. Küçük çaplı başlayan ayrılıkçı eylemler daha sonra yerini asayişi ve kamu düzenini sarsmaya kadar götürür. Terör eylemleri ile yerli ve lokal halkı baskı – korku ve göç üçgenine alırsınız. Bu aşama tamamlandıktan sonra en son hamle olarak orduyu kullanırsınız. “Kendi vatandaşlarınızın güvenliği, Barışı ve Demokrasiyi muhafaza etmesi için” tabii ki de. Ve işe yarar. Kırım’da yaradı, orada olduğu gibi. Şimdi aynı Rusya Donetsk Havzası içinde bu stratejiyi uyguluyor. Başka ülkelere de uygulanabilir bir “İlhak Planı” gibi gözükse de yürürlükte öyle olmayabilir. Ancak Rusya ve Ukrayna arasında ki dolaylı kan bağına bakılırsa bir bölgeyi işgal etmek için izlenecek yegâne yol da tam olarak budur. Ve Rusya’nın kazançlı çıkacağını öne sürdüğüm iddialar da işte bu teknik bilgiye dayanmaktadır.

Ve Donbass’ta ki Rusya yanlıları ile Ukrayna ordusu arasında ki 2014’den beri süren çatışmalarda 13.ooo kişinin öldüğü öne sürülüyor. FSB Provokatörlerinin bir başarısıdır bu konuya teknik olarak bakarsak. Ve artık iş Rusya ordusuna kalmıştır. Çömlek yeterince pişmiş, hamlıktan çıkmış ve fırından alınmayı beklemektedir.

Diğer yandan biz bu krizi 27 Mart sabahında işitip, dikkat kesilmeye başladık. 7 yıldır süren bir “provokasyon – enformasyon – sosyal istihbarat ve espiyonaj / kontrespiyonaj” taktikleriyle, asayişi sarsma – huzur kaçırma temeline dayanan terörist faaliyetlerle süren bir savaş zaten vardı orada. Yani demem o ki; “Savaş başlayacak. Savaş kopacak. Dünya savaşı geliyor” diyenler için alt bilgi olarak verelim bunu. Orada zaten kocaman bir savaş vardı. Ama “Savaş Yanlılarına” üzülerek söylemeliyim ki bu asla bir dünya savaşına dönmez. Kitlesel bir kara harekâtına dönüşmez hatta herhangi bir asker tetiği bile çekmeden bu işgal tamamlanır. 

Sosyal ve Provakatif istihbarat operasyonunun tamamlanması ardından tabii ki taktik olarak Rusya ve hiçte sürpriz olmadığı üzere Ukrayna sınırına askeri birlikleri yığınak yapmaya başladı. Ne zaman masaya geldi peki bu plan? 2020 Ocak ortasında. Ve en nihayetinde 2020 Aralık sonunda Rusya ordusu ilgili bölgeye intikal yapacak birliklere kriptolu mesajları çoktan çekmiş ve intikal için ikmal ve lojistik hazırlıklarına başlanılması emrini yayınlamıştı. Haber Ajanslarında 23 Taburdan bahsediliyor ama bu komik bir rakamdır. Akla da mantığa da aykırıdır. Amerikan Wester uydu sistemlerinin son raporlarına göre Rusya sınır bölgesine 2 tane Zırhlı Tugay, 4 Komando Alayı, 3 İstihkâm alayı ve 30’un üzerinde Hafif Zırhlı Piyade Taburu hareket ettirmiştir. Bu kesinlikle ama kesinlikle bir “müdahale” ya da bir “Sınır bütünlüğünü koruma” gücü değil tam aksine bir “işgal / ilhak ordusudur.” Bu ebatta ki bir askeri gücü siz oraya antrenman yapsın diye götürmezsiniz.

Diğer yandan Ukrayna’da bu durumun farkına çoktan varmış ve NATO, AB, ABD ve hatta Türkiye ile bile dirsek temasını yakınlaştırmış, Rusya’ya karşı bir tampon bölge olma görevini seve seve yıllar önce kabul etmişti. Hemen akabinde NATO ile kendi topraklarının Rusya sınırında NATO tarihinin görüp görebileceği en büyük “Kara Savunma / Kara Taarruz” tatbikatlarından birinin yapılması için masaya oturup el sıkışmıştı. Ancak ne yazık ki, avuçlarında maytap patlatıyorlardı. Ve kendileri dışında herkes bunun farkındaydı.

Ardı arkasına tüm Batılı devletlerden Ukrayna için destek mesajları yağmaya başladı. Ukrayna için “ölümcül bir rahatlama” sebebiydi bu. Tarihe bakıldığında Anadolu’yu işgal etmek isteyen Yunan ordusuna da aynı şekilde destek çıkılmış ancak Yunan Tarihine “Küçük Asya Faciası” olarak kazınılan bir enkaz olarak yerini almıştır. Korkarım Ukrayna’nın sonu da böyle olacaktır. Topraklarının altında madenlerden ya da zenginliklerden dolayı değil Rusya’nın yürürlükte olan planından dolayı bu acılar ortaya çıkacaktır.

Kaldı ki Rusya stratejisi ve taktiklerine bakıldığında, bölgede ki huzursuzluk ve görüntüde ki bir referandum sonrası çıkacak sonuca göre askerlerini hareket ettirecektir. Bu koşullar olgunlaşmadan tek bir asker tek bir adım bile atmayacaktır. Hem dünyanın gözü önünde haklılık paydası oluşturacaklar hem de bu işgali legal bir zemine, demokratik bir seçime dayandıracaklardır. Yine aynı Kırım’da yaptıkları gibi. Rus Savaş Zekâsı bu şekilde hareket edecek ve tereyağından kıl çeker gibi Donbass bölgesini topraklarına katacaktır.

Savaş Sanatının çok basit bir kuralı vardır; “Savaşlarda suçlu yoktur. Yanlış vardır. Suçlu aranmaz, yanlışlara bakılır.” Burada ki krizde de suçlu aramak, “Savaş Terbiyesine”ters düşer. “Rusya suçludur, çünkü şunu yapmıştır, Ukrayna’nın hak etmiştir çünkü suçu budur” demek hem size bir çözüm sunmaz, hem de sizi ister istemez rasyonel – realist ve gerçekçi sonuçlardan, kazanımlardan ve avantajlardan uzaklaştırır. Suçlu aramak, suçluya bakmak için “duygusal zekâ”kullanırsınız ve savaşlarda, bir taraf olmasanız bile bu en büyük hatadır. Çünkü sizi bir tarafa çeker. Kapılır gidersiniz.

Bu kuraldan hareketle bizde bu krizde suçluyu aramamalıyız. Ülke olarak, Türkiye Cumhuriyeti olarak çıkarlarımıza en uygun şekilde davranmalı, ona göre kararlar almalıyız.

03.04.2021 20:06

Son zamanlarda yazılı ve görsel basında sizlerin de takip ettiği gibi MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı)’in bir dizi başarılı operasyonlarını okuduk, gördük. Bu tip haberler geçmiş yıllara oranla daha çok önümüze gelmeye, daha çok dikkat çekmeye başladı.

Peki değişen neydi? Ne oldu? Neler farklılaştı?

Yıllar önce istihbarat politikası “Yurt içinde ki Milli Tehditlere karşı önlem ve karşı istihbarat” olan teşkilat son yıllarda daha çok yurt dışı operasyonlarında etkin bir güç haline geldi. Geliyor.

Peki, bu nasıl oldu? 

Gazetemiz yazarlarından Hasan Mesut Önder her Cuma “İstihbarat” temel konusu ile TUİÇ kanalında çok güzel, akıcı ve ilgi çekici programla bu konuda uzman kişilerle söyleşi yapıyor. Geçtiğimiz Cuma günü konuğu Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı yapmış (E) Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’di. ( https://www.youtube.com/watch?v=QwQqzmKUzs4Mutlaka izlemenizi tavsiye ederim) Söyleşinin birçok can alıcı noktası vardı ama konumuzla ilgili bir mihenk taşını koydular karşılıklı. Sayın Pekin; Hakan Fidan’ın ilk Mit Müsteşarı olduğu dönemde “yapmak istediklerinden – hedeflerinden” kısaca bahsederken tamda bizim dediğimiz noktalara değindi.

MİT’i sadece bulunduğu coğrafya da değil tüm dünya üzerinde etkin bir güç haline getirmek istediğini ve bunun için, içinde bulunduğu imkânların çok kısıtlı olduğunu belirten Pekin, MİT’in bugün ki geldiği konumadan oldukça memnun gözüküyordu.

Yiğidi öldürelim, hakkını yemeyelim.

Doğru! Hakan Fidan’la MİT bir “fişleme” biriminden çıkıp, istihbarat toplayan, değerlendiren, uzman kadrolarıyla, tam zamanında – etkin ve sonuç odaklı operasyonlar düzenleyen bir “İstihbarat Şirketi” haline geldi. Bulunduğu ve tercih edemediği bu coğrafya dışına çıkıp, Avrupa’da ve uzak okyanus ötelerinde operasyon dizayn eden bir teşkilat kıvamına geldi. Hala da gelmekte.

Tekrar soralım; “Ne değişti?”

Öncelikle MİT kadrolarında bir devrim gerçekleşti. Zamanında gazete ilanı vererek “İstihbarat Uzmanı” topladı diye çok eleştirilen MİT, önce personel kaynağının tabanını geniş kitlelere yayarak, tek ve besili “Devlet Kadrolarından” (Emniyet – Ordu – Kamu) kurtardı. Başvuru sayısını artırarak, en doğru, en isabetli ve hatta en profesyonel personel temin imkânı buldu. Sadece alanda operasyon görevde bulunan personelle olmazdı Ulusal Güvenlik İstihbaratı… Ve Hakan Fidan ilk bunu fark etti. Uygulamaya koydu. Alanda Operasyonel İstihbarat uzmanları bir “İstihbarat Operasyonun” son noktasıdır. Ve işler o noktaya gelene kadar “düzenli – düzgün – disiplinli ve tam bir gizlilik içinde” ilerlemezse isterseniz sizin elinizde en iyi operasyonel birimler olsun o iş kesinlikle sarpa sarar, çamura batar. Bu yüzden istihbarat ve istihbarat bilgi çarkında her birim çok çok önemlidir. İşte Hakan Fidan buna göre teşkilat şemasını baştan yarattı.

Peki bu yeterli olur muydu? Elbette ki olmazdı, olamazdı.

MİT’e bir misyon ve vizyon yenilemesi getirildi. Görsellikten, harekât planlarına, personel davranışlarından, MİT politikalarına kadar yenilendi. Güncellendi. Hatta işler biraz daha büyüdü ve bugün “KALE” adı verilen, tozlu – rutubetli kamu dairesi binalarından kurtarılıp, modern bir yerleşkeye taşındı MİT. Modernleşen sadece istihkâm ve bina durumları değildi. Teknolojik İstihbarat birimleri de değişti, gelişti. Aktif olarak SİHA ve İHA ’larla çalışma imkânları daha da kolaylaştı. Kendi Taktik Harekât Merkezini kurarak, diğer kurumlarla bağı kesildi. Gizlilik, kurum içinde çekirdek kadroda kaldı. Yayılmadı, tacize uğramadı. İşinin ehli, liyakat sahibi, uzman istihbaratçılar görevlerinin başlarına tam bir profesyonellikle oturdular.

Ardından PR çalışmaları hızlandı. MİT birkaç araştırmacı yazarın tozlanmış hayal gücünden kurtarılıp, mafya konulu dizi senaryolarından arındırılıp, gerçekte ne olduğu, ne yaptığı, personelinin nasıl seçildiği, nasıl çalıştığı konusunda Medya ile ortak çalışmalara girerek, “MİT’in Gizli Tarihi” ve insanların merak ettikleri her soru titizlikle cevaplanmaya başlandı. Farklı, gerçekçi ve kurgudan uzak yapımlara danışmanlık yaptı. Siyah Pardösü, pala bıyıklı, yaz kış takılan güneş gözlüklü “MİTÇİ” personel etiketinden sıyrılıp, entelektüel, akademik, bilinçli, prezantabl ve işinde gerçekten uzman personel oluşturuldu. 

Dünya İstihbarat Servisleri arasında yerini sağlamlaştırma ve ciddiyetini artırmak için bir dizi Yurt Dışı çalışmalarına katıldı. Kurslar, seminerler, konferanslar ve ortak operasyonlarla MİT artık eski MİT olmaktan çok uzaklaştı. Saygınlığı ve tanınırlığı da bu çizgide paralel olarak arttı.

Yukarıda sayılan tüm bu MİT için küçük ama aslında kocaman adımlarla, kendi işini yapma sırası geldiğinde alnının akıyla her operasyonu tamamladı, bitirdi. Elbette ki, başarısızlık – kazalar ya da istenmeyen sonuçlar olacaktı. Bu “insan tabanlı” olarak yürüyen her işte / alanda olduğu gibi istihbarat dünyasında da olması çok normaldi. Ancak genel ve yüksek bir perspektiften bakıldığında karşımızda; “Modernleşmiş, Gelişmiş, Çağa ve Çağın gereklerine ayak uydurmuş, Teknolojiden sonuna kadar faydalanan ve işinin ehli – profesyonel kadrolarıyla gelecek vaat eden” bir İstihbarat Servisi olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Allah yar ve yardımcıları olsun, yolları açık – kazaları mübarek olsun.

28.03.2021 14:21

Henüz daha saatler öğleni bulmadan ajanslardan ardı arkasına haberler gelmeye başladı. Ermenistan Genelkurmay başkanı Gasparyan ve kuvvet komutanları bir muhtıra ile Ermenistan Başbakanı Paşinyan’ı istifaya davet etti.

Bu panik haliyle Paşinyan destekçilerinin sokaklara çıkmasını istedi ancak meydanlara çıkan göstericilerin sayısı haber peşinde olan gazetecilerin sayısının çok çok altında kaldı.

Başka bir kriz daha hemen arkasından doğdu. Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan, Genelkurmay başkanı Gasparyan ’ın “emekliliğe sevk” (!!!) belgesini imzalamadı ve inceden de olsa tarafını belli etti. Bu durumda Gasparyan hala daha “Genelkurmay’ın Başındaki” isim olarak görevine devam etmektedir.

Gasparyan ‘ın ılımlı ve oldukça samimi olarak yaptığı “Ermenistan Başbakanı ve hükümetinin istifasını talep ediyor, aynı zamanda Vatan ve Artsakh'ı korurken oğulları ölen kişilere karşı güç kullanmaktan kaçınmaları için uyarıda bulunuyor. İnsanlar her zaman ordunun yanında olduğu gibi, ordu da her zaman halkın yanında olmuştur.” Bu oldukça ses getiren ve destek gören bir açıklama olmuş olmalı ki Paşinyan’ ın “Darbe yapılıyor, herkes sokaklara” çığlıkları hedefine ulaşmamış gibi duruyor.

Olayların buraya kadar olan kısımları, buz dağının görünen kısımlarıydı. Birde suyun altına bakmakta fayda var.

Ermenistan yenildi. Ordusu “firarlarla” ve “kaçaklarla” dağıldı. Elde kalan toplama 6 tümenle Silahlı Kuvvetlerinin omurgasını korumaya çalışıyor Gasparyan. Ateşleme eksikleri olan füze sistemleri, yerden kalkmayan / kalkamayan uçakları ve Azerbaycan Kuvvetlerinin eline geçmiş binlerce silah ve mühimmatla bence Ermenistan Ordusu artık “askeri olarak önemi kalmamış” silahlı, yarı milis gücüne dönüşmüştür.

Ancak bu darbeyi doğru okumak gerekir. Paşinyan’ ın gideceği kırk gün öncesinin Ermeni Medyası ve Ermeni Diasporası tarafından ince ince işlenmeye başlamıştı. Toplum ve Algı mühendisleri çalışmalarını yapmaya O tarihten çok öncesinde başladı. Paşinyan, bu sabah verilen muhtıraya çok şaşırmış gibi görünse de suyunun kaynadığını Aralık ayından beri biliyordu.

Ancak bu suyu dökmesi gerekenin ve bu “operasyona” liderlik edenin Gasparyan olması bana ilginç gelen noktadır.

Gasparyan, Rus yanlısı ve FSB (Rusya Federal Güvenlik Teşkilatı / Eski adı ile KGB. Ben daha iyi anlamanız için KGB diye bahsedeceğim)  ile çok sıkı ilişkiler içinde olan bir generaldir. Karabağ Savaşında her ne kadar yazılmasa / çizilmese de Ermeni Genelkurmayı Stratejik olarak birçok gizli bilgiyi Gasparyan ve KGB arasında kurulmuş “Sempatik Kanaldan” alıyordu. KGB’nin “Zafer Kutlamalarına” davet edilen birkaç yabancı yüksek rütbeli askerden biriydi Gasparyan. Diğerleri ise çokta yabancı sayılmazlar zaten.

Bu “Muhtıra” üzerinden yürüyen darbede kesinlikle ama kesinlikle KGB parmağı olduğunu iddia etmek sırf Gasparyan ve KGB ile sempatik ilişkileri yüzünden bana oldukça mantıklı gelmektedir.

Bir diğer kritik amaç ise; Gasparyan’la tekrar ve en başından başlayan Ermeni Bürokrasisi ve Siyasi Aklı, tekrardan Karabağ’a saldıracaktır. Hatta tüm bu şamatanın altında yatan tek sebep belki sadece budur. Kaybedildi, yenildi, tekrar ayağa kalkıp, “intikam” hırsıyla değil “güç” gösterisi temelli tekrar Karabağ Savaşı başlayabilir. Gasparyan’ın emellerinin bu olduğu bilinmekte, bunu açıkta deklare etmekte Paşinyan’ı bu yüzden suçlamaktadır. Verdiği Muhtırada da bu çok bellidir.

Tabii tüm pastayı Gasparyan ve onun KGB’sine bırakmak istemeyen “çıkar ortakları” ve “yabancı servislerde” uzun zamandır bölge de çalışmakta ve bu konuda projeler üretmektedir. Paşinyan’dan memnun olmayan ancak kendi “bürokrat” ve “siyasetçilerini” çoktan hazırlamış Fransız DGSE’si, Amerikan CİA (Kafkaslarda güçlü bir Rusya istememesi) hatta MOSSAD bile (İran ile sınır yakınlığını stratejik önem olarak gördüğünden) şuan bölgede bir it dalaşına girmişlerdir.

Azerbaycan ve Türk Güvenlik unsurlarının da bu konuda gerekli, ihtiyaç duyulan ve stratejik olarak çıkarlarımıza hizmet edecek çalışmaları yaptıklarını herkes gibi bende düşünmekteyim.

Umalım ve umut edelim ki, Ermenistan’da ki bu “istihbarat teşkilatları” ve yabancı unsursavaşlarında “ülkemiz” ve “kardeşimiz” Azerbaycan’ın çıkarlarına ve beklentilerine en güzel kazançlarla masadan kalkalım.

İkinci bir Karabağ savaşını kimse istemez ama gerekirse biz postallarımızı da henüz kaldırmadık. 

25.02.2021 14:59

10 Şubat gece saatlerinde başlayan “Pençe Kartal 2” operasyonunu iki şekilde incelemekte fayda olduğunu düşünüyorum. 

İlki, Bu Terör Unsurlarını imhaya yönelik geniş çaplı bir operasyon muydu? İkincisi; Terör unsularının elinde rehin tutulan 13 vatandaşımız için bir kurtarma operasyonu muydu?

Terör unsularına yönelik imha / imhaya yakın derecede gerçekleştirilen geniş çaplı bir operasyon olarak bakıldığında “harika bir zaferdir” Evet, sayılar ve rakamlar size “harika” gelmese bile operasyonun icra edildiği coğrafya açısından, iklim ve zorluklarla mücadele doğrultusuna bakıldığında eşsiz bir zaferdir. 

İlki, coğrafya çok zordur. Ve hava harekâtına çokta uygun değil hatta imkânsızdır. Terör Örgütünün mağara stratejisi geliştirmesinin en büyük sebeplerinden birisi de zaten Türk Hava Kuvvetlerine karşı doğal ve tabii bir gizlenme, savunma taktiğidir. Orta ve düşük dereceli irtifalarda, dar yarıklarda oluşturulan mağaralara karşı muharip savaş uçaklarının havadan yere füze sistemleri ne yazık ki avucunuzda maytap patlatmaya benzer. Size verdiği maddi zarardan başka hiçbir amaca hizmet etmez.

İkincisi, İklim. Bölgeye yakın yerlerde zamanında bazı görevlerde bulunduğum için net olarak diyebilirim ki; yılın bu ayında gece hava sıcaklığı inanılmaz derecede eksilere düşer. Bu durumda orada mücadele eden kahraman Mehmetçik ayrı bir takdiri hak ediyor. Hem iklimin olumsuzluğu hem de arazinin engebeli oluşu orada bir “üs” kurma imkânı da vermemiştir. Bu yüzden taktik olarak “Bölük – Takım” seviyesinde harekât icra edilmiştir. Bu da işleri başka zorlaştıran bir faktördür.

Bu tip operasyonlar, ancak döner kanat hava araçları vasıtasıyla havadan yere personel ikmali ile gerçekleştirilebilir. Kullandığınız personel Özel Kuvvetler Komutanlığı gibi dünyanın sayılı elit askeri birimleri ise “başarısızlık” çok düşük bir ihtimaldir. Nitekim öyle de olmuştur. Verilen, bu şanlı toprakların bağrında ebedi istirahate yatırdığımız 3 Vatan Evladımız hepimizin yüreğini dağlasa bile intikamları misli misli alınmıştır. Mağara içinde girilen ilk sıcak temasta şehit düştükleri bilinmektedir. Ve bu şanlı görev için, taktik ve strateji olarak ölüm-kayıp riski çok yüksek bu ilk adımda en önde giden kahraman 2 Subayımız ve 1 Astsubayımızın da bu fedakârlıklarını unutmamalıyız. 

Gece 02:00’den sonra başlayan Hava Taarruzundan sonra 04:00 gibi bölgeye intikal eden Kara Güçlerimizin verdikleri kahramanca mücadele sonrası şuan resmi olarak 52 denilse bile ben bu sayının çok çok üstüne çıkacağını düşündüğüm, teröristler etkisiz hale getirilmiş ve dün itibariyle de “Pençe Kartla 2 Harekâtı” kesinlikle diyorum ki; “Başarılı” olarak sonlandırılmıştır. 

Bu operasyonun ikinci aşamasını incelersek; yani “Rehine Kurtarma Operasyonu” ise, durum ve sonuç sizin de gördüğünüz ve bundan kaçamayacağınız gibi “başarısızlıkla” sonuçlanmıştır. Çünkü matematik yalan söyleyemez. Rehinelerimizin hepsi şehit edilmiş ve hiçbiri kurtarılamamıştır.

Bu harekâtın bir “Rehine Kurtarma Operasyonu” olduğunu düşünmemiz için icrasına ve planına bakmakta fayda var. Rehine Kurtarma ve İşgal konusunda Özel Kuvvetler Komutanlığı personeli, seçildikten sonra bu konuda ayrıca “uzmanlık” seviyesinde kurs ve eğitim görürler. İlgili bölgeye komando ve harekât kabiliyeti açısında montanlı bir askeri birlik yerine bu konuda eğitim almış “Özel Kuvvetler Personelinin” sevk edilmesi bu operasyonun bir nevi “Rehine Kurtarma Operasyonu” olduğunu bizlere düşündürmektedir. Öz. Kuv. Personeli bölgeye iniş gerçekleştirdikten sonra operasyonun ilerleyişi, sis bombaları ile görüş mesafesi kısıtlaması, gizlenme ve tabii yollarla kamuflaj tekniklerinin uygulanmasına da baktığımız da diyebilir ve iddia edebiliriz ki; Bu bir “Rehine Kurtarma Operasyonudur” Ve eğer bu şekilde lanse edersek ve kurtarılan rehine sayısına bakarsak ne yazık ki “başarısızlıkla sonuçlanmış” bir görevdir.

Ancak, bunun tam tersini düşünmek içinde elimizde yeterli parametreler mevcuttur. İlki; Rehine Kurtarma Operasyonlarında “Gizlilik” ve “İKK Tedbirleri” (İstihbarata Karşı Koyma) en üst seviyede oluşturulur. Arazi ve bölgenin güvenliği çok öncesinden sağlanmış olması da başka bir gerekliliktir. Ve siz eğer bir “Rehine Kurtarma Operasyonu” düzenliyorsanız bunu bir “Baskın” olarak planlarsınız. Öncesinde Hava taarruzu gerçekleştirip; “Biz geliyoruz” demezsiniz. Günlerce TV ve açık medyada bu operasyonu gündeme taşımazsınız. “Ani bir baskınla bölgeye gider, operasyonu icra etmek için gerekli güvenlik önlemlerini alır, bu konuda ki uzman personelinizle zayiatın en az tutulması için birden ve eş zamanlı olarak operasyonu gerçekleştirir ve rehineleri kurtarırsınız. Ancak harekâta bakıldığında böyle yürümediği için bu harekâta “Rehine Kurtarma Operasyonu” da diyemeyiz. Kurtarılsa tabii ki her şey çok daha güzel olurdu ancak panik halinde insanların daha hızlı koşmaları ironik bir gerçekliktir. Bu bilinen en basit savaş kuralıyken siz o mağara üzerine Hava Taarruzu düzenlerseniz mağara da bir panik oluşur. Ve öğrendiğimiz kadarıyla 13 Rehinemizde Hava Saldırısı başlar başlamaz şehit edilmiştir. 

Bölgenin Arazi Etüt ve İstihbaratı hakkında mutlaka ilgili unsurların bilgisi vardır. Tersi düşünülemez zaten. Ancak burada, bu harekâtın başarı veya başarısızlığını değerlendirmek için, “Amacın” ne olduğunu en net haliyle belirtilmelidir. Ve hiçbir askeri sözcüden bunun bir “Rehine Kurtarma Operasyonu” olduğuna dair bir beyanat gelmediği için, bu operasyonu, “Terör Örgütüne verilen imha derecesinde planlanmış harekât” olduğu ilan edildiği içinde “Başarılı” sınıfına rahatlıkla sokabiliriz. 

Ve tabii birde Psikolojik Harp üstünlüğünü de eklememiz gerekir bu zafere. PKK terör örgütünün en büyük üslerinden biri olan Kandil’e bu kadar yakın bir bölgede gerçekleştirilen bu operasyon birçok düşman sathında da travmaya sebep olmuş, korku enselerinden tüm vücutlarına yayılmaya başlamıştır. Hatta bir nevi “Kandil Operasyonunun” bir tatbikatı gibi de düşünülürse “başarı” oranı daha da artar.

15.02.2021 12:02

Aleksandar Vucic. Sırbistan Cumhurbaşkanı. Gençliğinde fanatik ve ayrılıkçı bir görüşe sahipken daha sonraları bu fikirlerinde yumuşama olmuş ve AB’ye yüzü dönük, serbest piyasa ekonomisini benimsemiş ve Balkanlarda normalleşme süreçlerinde hızlı adımlar atan bir reformiste evirilmiştir.

Bugün sabah DHA’nın haberine göre kendisine suikast girişimi son anda önlenmiştir. Ve Sırbistan Kiriminal Polis Departmanı Başkanı Bogdan Pusic, “karşılarında çok ciddi bir örgüt olduğu, bu örgüt içinde bir çok siyasetçinin, bürokratın, kamu personelinin hatta hâkim ve savcılarında mevcut bulunduğunu” iddia etmiş ve örgüt merkezlerine yapılan baskınlarda “medya tarafından kayıp ilan edilmiş kişilerin parçalanmış bedenlerini” bulduklarını söylemiştir.

Size de tanıdık geldi değil mi? Devam edelim…

Vucic, Sırbistan’daki bazı muhalif medya gruplarının ve halkın bir kısmının genel intibaıyla “baskın parti sistemini” (Bir ülke içinde, bir siyasi partinin diğer tüm partilerden baskın ve geniş yetkiye sahip olmasına verilen isim) oluşturup, kendi idaresini Otoriteryenizm (Siyaset üzerinde otokratik bir pozisyon. Otorite ve bu otoritenin idaresine yönelik itaat ile nitelenen bir sosyal organizasyon biçimi. Bireysel özgürlük karşıtıdır ve mutlak itaate dayanır.) ve otokrosi (Yönetici, bütün siyasi yetkileri tek başına elinde bulundurur ve yasalara karşı olarak herhangi bir yargılanmaya maruz kalmaz.) üzerine kurmakla suçlanır ve itham edilir. Ve bunlar sadece iddiadır. Belki de malum kuruluş ve örgütlerin “algı operasyonudur” Tanıdık geldi mi?

Bu ithamların hepsini birden bünyenizde taşımak ya da size yakıştırılması için mutlaka bir yerlerde bir ocak yakmanız lazımdır ki dumanı çıksın ve o dumanda boş yere çıkmasın. Belki ocağı yakan siz değilsinizdir ama siz yakışmışsınız gibi birçok operasyona maruz kalmışsınızdır.

Ancak son suikast haberleri beni o coğrafya da uzun yıllar çalışmamanın da vermiş olduğu tecrübe ile bir soru işaretine itti.

“Sırbistan’da FETÖ benzeri bir örgütsel yapı olabilir mi?”

Öncelikle bölgeyi ve o halkı iyi tanımak lazımdır böyle bir saptama da bulunmak için. Ve kurulan “kumpası” iyi irdelemek lazımdır. Vucic, Sırp Fanatizmi ile yoğrulduğunda, bundan vazgeçmesi şu olayla başlar; 5 Ekim 2000 tarihinde, Yugoslavya’da, seçimlerde şaibe olduğunu iddia ederek Cumhurbaşkanı Slobodan Miloseviç’e karşı gerçekleşen ve onun istifasına sebep olan “Buldozer Devrimi.” O dönem Haberleşme Bakanı olarak görev yapıyordu. Ve basına Miloseviç tarafından gelen kısıtlamalar onu kendi çıktığı yuvaya karşı bir eyleme sürükledi. Ve Muhalefetin bir numaralı adamı haline geldi.

Kendi çıktığı yuva neresiydi peki Vucic’in? “Çetnikler” Oraya dikkat etmesi gerekir kanımca… Çünkü Yugoslav iç savaşında elinde silah gücü bulunan, bürokratik ve politik birçok isme sahip bir oluşumdu. Ne oldu peki bunlar? Buharlaşıp, atmosfere karışmadığı çok ortada… Bir yerlerde nefes alıp, kalbi atıp, hayatlarına devam ediyorlar. Konumuza dönelim birazdan bu kısma neden dokunduğumu anlayacaksınız.

Ardından siyaset ve politika basamaklarını hızla çıktı. Zaman içinde yukarıda da dediğimiz gibi, Avrupa Yanlısı, Muhafazakâr, Popülist ve Kosova – Bosna Hersek’le normalleşme çalışmaları içine girdi. Yani kendi “ideal görüşüne” karşı oldu. 

09.02.2021 16:44

Son zamanlar istikşafı görüşmeler, Yunan Dış İşleri Bakanının açıklamaları ve dün Yunanistan Eski Savunma Bakanı ve AB Komisyonu üyesi Dimitris Avramopulos’un, Venizelos ve Mustafa Kemal arasındaki ilişkiyi gündeme taşıyan açıklamaları sonrası bu yazı mecbur oldu.

Ve tabii ki; Kardak Kayalıkları Krizinin de 25 yılı arkada kaldı. Nasıl başladı, nasıl bitti sorusundan çok her iki ülkenin de bu “krizde”sakinliğini ve sükûnetini koruyan Silahlı Kuvvetleri mensuplarıyla direkten döndüğünü belirtmeden geçmeyelim.

Kardak üzerinden çeyrek asır geçti ve bu süreçte bugün Yunanistan Savunma Bakanı Nikolaos Panagiotopoulos’un söylediği gibi “sadece 2020 yazında Türkiye ile 3 kere silahlı çatışmanın eşiğine” gelindiği bilgisi ajanslara düştü.

Yani “Kardak Krizinden” çok daha büyük krizler kapımıza kadar gelmiş, gitmiş ya da gittiğini düşünüyoruz. Durum muallakta…

Tabii bir de Yunanistan’ın bu “yarı saldırgan – Şımarık” tavrının psikolojik analizini iyi yapmak lazım. Osmanlı İmparatorluğu zamanında yabancı bir devletin boyunduruğu altında yaşayıp, yapay destekli kışkırtmalar sonucu isyan edip, toprak bütünlüğünü kazanıp sonrasında “Kurtuluş Savaşı” ya da onların deyimiyle “Küçük Asya Faciası” ile (yine kendilerince) yalnız ve çaresiz Anadolu bozkırında saplanıp kalan Yunanistan’ın Lozan’da imzalamak zorunda kaldığı antlaşma ve 1960’larda başlayıp, 1974 Kıbrıs Barış harekâtı ile zirveye çıkan travmalar… Bu travmaların hepsi objektif bakıldığından kendisinden çok daha büyük komşusuna karşı muhakkak ve haklı olarak bir “saldırgan politikaya”sebep olur. Savunmanın – korunmanın hatta var olmanın bu tip çıkmazlarda en güzel uygulanabilir taktiği “sebepsizce saldırmaktır”. Nasıl, nerede, ne amaçla bunu yaptığınızın bir önemi yoktur. Küçük Asya Faciasında batılı devletler tarafından çaresiz ve yalnız bırakıldıkları konusunda oluşan “uluslararası güvensizlikte”buna eklenince çok doğal olarak; bu yıl Savunma Sanayii harcamalarını beş kat yükseltmeleri de oldukça mantıklıdır. Geçmişleri bu büyük komşuları yüzünden travmalarla dolu çünkü. Travmanın sözlük anlamı ise; Geçmişte yaşayıp bir türlü etkisini üzerinizden atamadığınız kötü sonuçlanan olaylardır. Tüm bu liste içinde oldukça popüler ve medyatik “Kardak Kayalık Krizi” fark ettiğiniz üzere yok bile.

Bu “saldırgan ve travma sebepli” dış politika ile şekillenen Yunanistan, Türkiye’yi kendi çevresinde yalnız bırakma politikasını da son zamanlarda oldukça başarılı bir şekilde yürütmüştür. Doğu Akdeniz’de, 2020 Eylül 22’de altı ülkenin imzasıyla ortaya çıkan “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” ile Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’ın dışlanması yetmiyormuş gibi şimdi Biden’lı ABD’de bu foruma katılmıştır. Biden ABD’si sadece bununla kalmayıp, Savunma İşbirliği Antlaşmasının süresini de uzatma kararı almaları da an meselesidir. Bu “Egede 10 aslan gücünde denilen” Türkiye için, kendi bölgesinde biraz daha güç kaybetmesi anlamına gelecektir. Yunanistan Başbakanı Miçotakis ile Biden’in yakın arkadaş olması ve Biden yönetiminin aleni olarak Atina’yı destekleyeceği konusunda birçok açıklama ile biraz daha yalnızlığa mahkûm gibi olacak gibiyiz. Fransa ve İtalya’yla birlikte Mısır – İsrail ve BAE’nin de Yunanistan’a arka çıkması ile işler bizim için biraz daha daraltıcı ve baskıcı olmaya başlıyor. Bu kara listeye Suudi Arabistan’ı da eklememiz gerekiyor muhakkak.

İstikşafı görüşmeler tabii ki çok büyük bir diplomatik adımdı Türkiye adına. Görüşülen konular, Türkiye’nin daha önce ki yazılarımızda belirttiğimiz gibi, Lozan’a bağlı olarak adaların silahsızlandırılması konusunda ısrar ve dik duruşu Yunanistan heyetine oldukça zor anlar yaşattı. Masada bir kazanan bir kaybeden aramaktan çok bunun bize nasıl bir faydası olduğunu düşünmek, irdelemek daha yararlı olacaktır.

Peki, rasyonel olarak düşünürsek, ne kazandık bu görüşmelerde? Mart ayındaki NATO toplantısına “Yunanistan Hakkında” elimiz güçlü olarak katılma lüksüne sahip olduk. Bu çok büyük bir değerdir şu zamanda. Ve tamda bizimde yazdığımız gibi, Türkiye istikşafı görüşmelerde “zamana karşı oynayan” ve yakaladığı pozisyonları çok çok iyi değerlendiren bir taktikle çıkmış, sonuçta beklendiği gibi olmuştur. AB’ye karşı, “Biz sorunlarımızı çözmek adına masaya oturduk. Konuştuk.” deme artı değeri de cebimizdedir. İstikşafı görüşmelerde neler olduğunun hiçbir önemi yoktur. Önemli olan bunu başarmaktır.

Tahminim ve analizim şudur ki; Türkiye, Yunanistan ile oluşan gerginlikleri “alanda” askeri stratejilerle değilsiyasi ve bürokratik ataklarla gidermeye devam edecektir. Çünkü geçmişte uyguladığımız sert ve irrite edici üslubumuz bizi daha da yalnız bırakmıştır bu coğrafya da ve pekte işe yaradığını söyleyemeyiz. Ve Türkiye şuan buna hazır değildir, razıda değildir. AB ile ilişkilerimizi düzeltme çabamızda bunu göstermekte ve bunun bir yolu da önce Yunanistan’la sorunu çözmekten geçmektedir. Ve bunu anlamak için uluslararası uzman olmanıza gerek yoktur.

Yunanistan’la sorunlarımız da “askerlerle” değil “diplomatik ve siyasi irade” ile çözülür. Kural basittir; askerler savaşır ve en iyi bildikleri iş odur. Siyasi ve diplomatlar ise; barış yapar ve zaferi masada kan dökmeden kazanır. Askerle çözeceğiniz kriz kanla biter, siyasi irade ile çözeceğiniz kriz karşılıklı tokalaşma ile biter.

İlerleyen süreçte; İlişkilerimiz çok daha iyiye gidip, Fransa & Almanya örneğinde olduğu gibi, ekonomik, siyasi, ticari ve bürokratik olarak yapılan “karşılıklı tokalaşmalar” sonucu Ege Denizi, donanmaların birbirini kovalayan manevralar yaptığı, hava kuvvetlerinin birbirleriyle “it dalaşına” girmeleri yüzünden gürüldeyen bir savaş alanından çıkıp ortak bir turistik havuza dönüşecektir. Türkiye’nin bu amaçla attığı adımlar tüm uluslararası arenada açıkça gözükmekte ve şuan bile takdirle karşılanmaktadır.

03.02.2021 14:45

Dikkatlerimiz dağılmışken, dikkatlerimiz başka yöne yığılmışken komşumuz İran’ı gözden kaçırmamız lazım. Özellikle son günlerde ardı arkasına yapılan açıklamalar işinde ciddi birçok uzmanı rahatsız etti.

Son zamanlarda yabancı servislerin istihbarat operasyonları ile itibarı zedelenmiş İran Rejiminin politik bir kurtuluş reçetesi gibi gözüken peş peşe manşet açıklamalar sanıldığı gibi politik çıkışlar değildir. Bir karşı provokasyon hamlesinden daha ciddidir. İran incelendiğinde dezenformasyon ve karşı provoke açıklamalarının çok daha farklı olduğu da ap açık görülebilir.  Bu bağlamda yapılan açıklamaları dikkatle ve tek tek incelemekte fayda vardır.

İsrail’in İran’daki nükleer çalışmalar neticesinde Genelkurmay düzeyinden yapılan tehditkâr açıklama sonrası İran bunu ciddiye almamış gibi gözükse de son alınan bilgilere göre; İran Silahlı Kuvvetlerinde acil kod ilan edilmiş, ilgili birimlerde izin ve istirahatler kesilmiş, kırmızı alarm konumu ile görev yerlerinde hazır bekler nöbetine geçmişler. Sumar – Mehran ve Serpol Zehab’daki “Uzun Menzilli Füze Üs ve Filolarında” tüm personel teyakkuz halinde bekler durumunda. Ve ardından İran’dan bir açıklama daha gelir; “Tel Aviv ve Haifa’yı darmadağın ederiz. Hatta İsrail’in bizi vurmayı düşündüğü üsleri bile şuan yok edebiliriz.” Sonrasında konvansiyonel füze sistemlerinden, dairesel sapma mesafesi en az olan, Tondar 69 – Ra’ad ve Fateh 110 füzeleriyle ilgili üs ve filoları beslemeye başladılar.

Pek şaka yapıyor gibi gözükmüyorlar doğrusu.

İsrail Genelkurmayının başlarda ciddiye almadığı bu çıkış, uydu ve dijital istihbarat raporlarının, alan ve insan istihbarat raporlarıyla birleşmesi sonucunda durumun vahametini kavramış olmaları gerekir ki kendi yerel basınlarından bu durumun hemen unutulup – geçiştirilmesi için bir dizi medya çalışmasına girdiler. İsrail’in standart alarm durumunda ki bilindik hedef şaşırtma taktiğidir. Ve artık ezberlenmiş, yenilenmesi gereken bir adımdır. Gerçeklerin öyle olmadığı da çok net bilinmektedir.

İran’ın en son geçtiğimiz günlerde, Garmeh’de ki İran Hava Kuvvetlerine bağlı Yedek Meydana, 1.300 km menzilli Kimyasal – Konvansiyonel ve Nükleer olarak üç tipi bulunan Shahab-3 füze sistemlerini intikal ettirmesiyle, bambaşka bir savaş kıpırdanmasına sebebiyet vermiştir.

Evet, durum bu noktadan bakılınca kriz büyümemiş hatta daha doğmamıştır bile. Ancak sancıları ve emareleri mevcuttur. Ve bu doğum sonrası nasıl bir kriz ortaya çıkar bu ise oldukça bellidir.

İran’ın bu hamlesine İsrail’in de mutlaka karşı hamle vereceği düşünülmekte ve bunun en az İran kadar “ikna edici” bir hamle olacağı hesap edilmektedir. İşte o zaman pırıl pırıl “Global bir Krizimiz” olur hepimizin kucağında. Çünkü her iki ülkenin de “karakteristik dış politikasına” baktığımızda ilkel, üçüncü sınıf ve oldukça “kibirli” olduklarını görebiliyoruz. Bu parametre düşünüldüğünde “Global Kriz” riski de oldukça yükseliyor.

Şimdi gözler İsrail’e dönmüş durumda. Bu hamleye karşılık nasıl bir reaksiyon verecekler? Nasıl bir karşı hamle yapacaklar ya da “sessizlik ve sükûnet” (ki hiç sanmıyorum ama) politikası ile krizi doğmadan boğacaklar mı onu göreceğiz. Umut edelim ki böyle medeni – uysal ve gereksiz gururdan uzak bir hamle yapsınlar.

Yoksa durum daha da içinden çıkılmaz bir hale girer. Sadece bölge için değil tüm dünyayı içine alan bir kelebek etkisine dönüşür.

Gelgelelim İran Dış İşleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’in dün yaptığı; “Ermenistan’ın sınır bütünlüğü kırmızı çizgimizdir” açıklaması bir kez daha gündem oluşturdu. Ancak bu pek bizim gündemimizde kalmadı. Hatta çoğu haber ajansları bunun haber niteliğinde bile olmadığını düşündüklerinden sayfalarına taşıma gereği bile görmediler.

Oysa durum hiçte öyle değildi. Muhammed Cevad Zarif sadece bununla kalmayıp, Ermenistan’ın İran’ın önemli bir komşusu olduğu, İran’ın Ermenistan’ın dördüncü büyük ekonomi ortağı olduğu, iki ülke arasında bankacılık, ulaşım, İran ürünlerinin ihracatı gibi önemli konuların konuşulduğu ve Paşinyan’ın ileriye dönük politik adımlarından övgüyle söz etti.

İran kozmopolit yapısı düşünüldüğünde ve İran’daki Türklerin yoğunluğuna bakıldığında resmi İran Rejiminin böyle bir açıklama yapması normaldir. Kendi bünyesinde ki Türklerde bir kıpırdanmanın, mutlak Azeri zaferi ile sonuçlanıp Ermenistan’ın yenilmesi sonrası oluşacak dip dalgasının önüne geçmek ve / veya geçebilmek adına bu tip söylevler – demeçler normal karşılanabilir. Ama kim için normal? Kimler için anormal? Bizim için hiçte normal değil doğrusu. Karabağ Kaosunda, İran’ın Ermenistan tarafında olacağını kendi köşemizden defalarca yazdık. Çok tepkiler aldık, birçok linç kampanyasına alet olduk. Ancak Cevad Zarif bu açıklamasıyla beni de haklı çıkartmakla kalmadı kendi “karınlarında” olan niyetleri de göstermiş oldu. 

İran, Ermenistan ile görüşmeler sonrası Türkiye ile de görüşecek. Ve umalım da birileri çıkıp, dün Fenerbahçe’nin Mesut Özil imza töreninde bir gazetecinin Temmuz 2019’da “Mesut Özil bırakın Fenerbahçe’ye Kadıköy çarşısına bile gelmez. Gelirse çıkar şarkı söylerim” beyanını duvarda gösterip, aynı gazeteciden şarkı istemesi gibi, İran Dış İşleri Bakanının bu sözlerini duvara yansıtıp, mikrofonu uzatıp, “Buyurun, sizi dinliyoruz” demez. Bu diplomatik bir hatanın yanında, amatörce de atılmış bir adım olur. Ama o masada birilerinin İran yetkilisinin kulağına eğilip, fısıldadığını ve “Ne yaptığını biliyoruz” dediğini duymasakta görmek isteriz.

Dikkatlerimizi toplayıp, İran’a bir kez daha bakmak, üzerinde fokuslanmak gerektiğini düşünmekteyim. Krizler ya başlamadan boğulup öldürülür ya da başlamadan akıllıca bir politika ile kriz – faydaya dönüştürülür. Ancak kucağınızda kundak içinde bir kriziniz olduğunda “Şimdi ne yapacağız?” derseniz “çanlar sizin için çalmaya başlamış” demektir. 

29.01.2021 09:41

01 Ocak 2021 günü yine bu köşede “Türkiye – Yunanistan ilişkilerinin bu yıl düzeleceğini iddia edip” Ocak ayının sonunda istikşafı görüşmelerinin başlayabileceğini söylemiştim. ( https://www.haber365.com.tr/2021-ve-dis-siyasetimizin-basliklari-m758.html ) Dış İşleri Bakanlığı 10 gün sonra, 11 Ocak 2021’de Yunanistan’la istikşafı görüşmelerine başlanacağını bildirdi. En nihayetinde 25 Ocak günü Yunanistan’la aramızda “Araştırma – Tanıma” görüşmelerinin 60 ncı turu yapılacak.

2002’de başladı bu görüşmeler 2016’da ara verilmişti. Ve Türkiye’nin AB ile “ilişkilerini geliştirme” açısında atılmış, Doğu Akdeniz’de barışçıl bir çözüm olması için planlanmaya koyulmuş bir adımdı tekrar görüşmelere başlanması için yapılan bu davet. Diğer yandan Yunanistan’la ilişkilerimizin de olumlu bir yöne doğru yol alacağını düşündürüyordu.

Ancak bir yerde yanıldım. “İlişkilerimizin iyiye doğru ilerleyeceği / düzelebileceği” konusunda. Beni yanıltan Türk Hükümetinin “olumlu ve pozitif” adımlarına karşı, bilindik ve hiçte yabancı olmadığımız Yunan Hükümetinin “şımarık ve ayak sürüyen” politikasıydı.

Türkiye’nin Sismik Araştırma Gemisini, Haziran ayına kadar Antalya körfezine demirlemesi, İstikşafı Görüşmelerine daveti ve barışçıl bu politikası, suyun diğer tarafında çok yanlış anlaşıldı.

Evet, Yunanistan “Tüm iyi niyetimizle katılacağız” dedi. Ama kendi iç basınında yazılanlar pek öyle değildi. Geçtiğimiz hafta Yunan Medyası; “Türkler hizaya geliyor” başlıkları atarken bu ateşten nasıl bir duman çıkacağı belli olmuştu. Yunan Medyası bu durumu çok güzel servis ederek, bir hükümet başarısı olarak duyurdu. AB’nin Aralık ayında almış olduğu yaptırım kararları sonrası Türkiye’nin buna mecbur kaldığını da ilan etti.

Bir bakıma haklı olabilirler. Ancak uluslararası ilişkilerde ve diplomaside bunlar çokta yanlış adımlar değildir. Atılan bu adımları değerlendirme ve süreci planlamada yapacağınız ya da uygulayacağınız politikanın ciddi bir önemi vardır. İşte burada Türkiye’nin ne yapacağı merakla bekleniyor.

Yunanistan’ın tüm geçen sürede, İyon deniz sınırını 12 mile çıkartması, bunu parlamentosunda oylaması ve aynı politikanın Ege Denizinde de uygulanabileceğini açıklaması da Yunanistan’ın istikşafı görüşmelerine nasıl bir “iyi niyetle” geleceğini de bize gösteriyor. Ege Denizinde Yunan hükümeti tarafından atılacak böyle bir adımın, bizim için savaş sebebi olacağını pekâlâ Yunan hükümeti de çok iyi bilmektedir. İşte böyle bir açıklama “Lümpence” yapılmış bir açıklamadır. Ve niyetin nasıl olduğunu net bir şekilde göstermektedir.

Arkasına AB desteğini alan, AB’nin de Türkiye’ye karşı yaptırımlarını koz olarak cebine koyan, Maraş’ın açılmasını da elinde tutan ve Biden ile ABD rüzgârını da arkasına alan Yunanistan’ın masaya dört asla geldiğini düşünmesi aslında bizim işimize bile gelebilir. 1923 Lozan ve 1947 Paris Antlaşmalarına göre Ege Denizinde ki adaların silahsızlanma maddesine aykırı davranan Yunanistan içinse bizim elimizde ciddi bir koz bulunmaktadır. Eğer iş kartların çekilmesine gelirse “Çarşı Pazar” biraz karışabilir.

Yunan hükümetinin 25 Ocak günü hangi niyetlerle oraya geleceği belli olmuştur. Benim tahminimdir ki, bu niyetle karşımıza oturan bir tarafla “bir anlaşma, bir uzlaşma hatta barışçıl bir çözümle” masadan kalkılması pek mümkün gözükmemektedir. Eşyanın tabiatına da aykırıdır bu. Uluslararası haysiyete ve onura da yakışmamaktadır.

“Madem konuşmak, çözüm oluşturmak istiyorsun al o zaman önce bunları kabul et sonra bizde uzattığın eli sıkarız…” demek “tecrübesiz – şımarık ve mahallenin delisinin” uygulayacağı bir politikadır. Ve ne yazık ki istikşafı görüşmelerinde muhatabımız tamda bu şekilde karşımıza gelmektedir.

Uzlaşmak pek mümkün gözükmemektedir.

Peki, ne yapmalıyız?

Elbette ki üstün devlet aklının bu konuda bir çözümü vardır ancak ben bu psikoloji ile karşımıza oturanlar karşısında uygulanacak en iyi politikanın doksan dakika bitene kadar, top çevirmek olduğunu düşünüyorum. Bunda kötü bir şey yoktur ve çoğunlukla işe yarayan bir taktiktir. Mart sonunda AB Zirvesinde görüşüleceğiz ve yüzümüzü / geleceğimizi AB’ye dönmüşken bu iyi bir plandır. Şubat ayında Biden’da katılacağı NATO zirvesinde “Yunanistan’la sorunlar” başlığı açıldığında elimizi güçlü kılacaktır.

Basit bir çözüm gibi geliyor ama bence şuan, şu atmosferde uygulanacak en iyi, en çözümsel ve en sonuç odaklı plan budur. Top ayağımıza geldikçe taca atacağız. Uzatacağız. Uzun toplarla, kanatlarda ayağında iyi top tutan oyuncularımızla masada maçın uzamasına, bir sonrakine erteleyeceğiz. Daha önce 60 tane görüşmede olan bu değil miydi? Yine hava sahanlığı, deniz suları sorunları ile 2002’den beri bu yaşanmadı mı?

Ben bu sefer ümitliydim. İddialıydım. Ancak Yunan Dış Politikasının “şımarık” tavrını hesaba katmamıştım. Ve yine aynı duvara çarptık. Bizim de yapabileceğimiz pek bir şey kalmıyor bu duvarın karşısında… Ayakla, kısa paslarla top çevireceğiz, topu çizginin dışına atıp, sıklıkla oyunu durdurup, başka bir tarihte oynanması için oyunu soğutacağız. Bize başka bir yol bırakılmadı çünkü…

Bu kabul edilebilir bir politikadır özellikle karşınıza “ukala bir tavırla gelmiş” muhataplara göre.

22.01.2021 13:02

Geçtiğimiz günlerde Savunma Bakanı Sn. Hulusi Akar, ikinci parti S-400’ler içinde görüşmelere başlandığını ancak diğer yandan da Türkiye’nin de ortağı olduğu F-35 programına dönüş yapmak istediğini açıkladı. Güzel ve ılımlı ancak gerçeklerle pek bağdaşmayan bir açıklamaydı. Gönül elbet her ikisini de ister, envanterimize katalım ister. Hiçbir “Vatansever” buna itiraz etmez eminim ki. Ancak birde gerçekler vardır.

Birinin Amerikan diğerinin Rus yapımı olmasının yanında “Dost / Düşman” tanıma sistemleri de farklı. Elbet bu üstesinden gelinebilecek bir durum ki gelindiğini de biliyoruz. Ancak bir “Artı / Eksi Listesi” yapıldığında çıkan sonuç önemlidir. Bu listenin bize söyledikleri önemlidir. Dikkat edilmelidir. İyi dinlenmelidir bu liste.

Şahsen ben ilerleyen süreçte; ikisinden birini tercih etmek zorunda kalacağımıza inanıyorum. Emareler de onu gösteriyor. Ve S-400’lerle ilgili çok ciddi bir bedel ödendiğini de biliyorum. Şimdi ödenen bu bedelin yanında birde Biden Krizi sonrası F-35 projesinde “Üretici” vasfında bulunan Türkiye’nin S-400’ler yüzünden bu projeden dışlanma tehlikesiyle karşı karşıyayız.

F-35 projesi neden bu kadar önemlidir? İlki; Savunma Sanayimiz bu proje ile 12 ila 15 Milyar Dolar arası bir girdi kazanacaktır. Ki şuana kadar yaptığımız tüm askeri ihracatın 2-3 Milyar dolar olduğunu düşünürsek sözü geçen meblağ oldukça ciddi bir tutardır. Diğer yandan F-35 Projesinin tam ortasında “üretici sıfatında” bulunan Savunma Sanayimizin, tüm bu gelişim içinde kazanacağı “Teknolojik ve Askeri Gelişmeler” açısında da oldukça mühimdir. Diğer yandan Türkiye, F-35 kullanan tüm Avrupa ve Arap dünyası ülkelerinin de filolarının “Bakım ve Onarım” üssü olacaktır. Bu da her yıl düzenli olarak giren döviz girdisi demektir.

Ama bence en önemli kayıp bunların hiç biri değildir.

Asıl acı olan; F-35 gibi Beşinci Nesil bir savaş uçağının Hava Kuvvetleri envanterine giremeyecek olmasıdır. Hava Kuvvetlerinin 2008’den beri bu konu üzerinde hummalı bir çalışma yaptığı bilinirken verilen kaybın faturası Türk Hava Kuvvetlerinin teknolojik açıdan sınıf atlamasının önünde ulu orta durmaktadır. Bu ise sadece bugüne değil geleceğe de yansıyacaktır.

Üstün Hayalet özelliği, çok hassas sensörleri, uzun menzilli havadan havaya, havadan karaya füze sistemleri, ortak ağ merkezli teknolojik harekâta uygunluk, enformasyon ve motor gücü merkezi ile büyük bir caydırıcı güç olarak F-35’lerden mahrum kalmak ise “Artı / Eksi Listemizdeki” en koyu maddedir.

Diğer yandan bölgesel alan rakiplerimiz Yunanistan ve BAE’nin Amerika ile F-35 alımı konusunda anlaşmış olması Hava Kuvvetlerimizin bu ülkelerin Hava Kuvvetlerine karşı da gardını düşürür. Siz dördüncü nesil F-16’larla kalkış yaptığınız anda sizin haberiniz bile olmadan düşman F-35 uçakları size kitleme yapmış olacaktır. Kağnı ile Kamyonun yarışı gibi düşünün bunu. Ve Türkiye şuan da elinde tuttuğu caydırıcı bir güç olan Hava Kuvvetleri kartını masada kaybedecek, geriye düşecektir. Artık bölgesel olarak göklerde söz sahibi biz olamayacağız. İstikbalimizi de başka yerlerde mi aramaya başlasak? Biden’la F-35 krizi, S-400’lere bağlı olduğu için çözülecek gibi durmuyor. Tabii biz S-400 ısrarımızda devam edersek… Ki yukarı da dediğim “Artı / Eksi Listesi”ni az çok sizde görmeye başlamışsınızdır.

F-35 Projesinden çıkartılmamız durumunda zarar göreceğimiz tek yer sadece Hava Kuvvetleri de değil. “TCG Anadolu” ile Deniz Kuvvetlerinin “Donanma Havacılığı” (ki bunun ne kadar stratejik öneme sahip olduğunu ABD ve İngiliz Donanmasına bakıldığında görülecektir) konusunda gelişim içine girmiş ancak proje dışında kalmamız durumunda bu da elimizden kayıp gidecektir. “TCG Anadolu” “Yarı Uçak Gemisi” gibi üretilmiştir. Ve onun üzerine konuşlandırabileceğiniz tek Muharip savaş uçağı F-35B sınıfıdır. Ancak bu proje dışına itilmemiz durumunda üzerinde uçakları olmayan bir uçak gemimiz olacaktır. Deniz Kuvvetlerinin, Donanma Havacılığı konusunda ki ısrar ve hevesini düşündükçe bu onları da çok üzecektir eminim ki. Artı; Denizlerde ki, Havacılık alanında “ilk kez” bu kadar yüksekleri hedeflemiş ve onu elde etmeye bu kadar yakınken, uzak kalmak motivasyonu da düşürecektir. Sebep? S-400 Hava Savunma Sistemleri…

Kendi “Milli Muharip Uçağımızı” yapmaya / üzerinde çalışmaya başladık. Evet, muhteşem bir gelişme. Ancak şuan bu işlem / proje son hızıyla ilerlese bile 2040 – 2045 ‘den önce havalanmış olamaz. 25-30 yıllık bir zamandan bahsediyorum. O zamana kadar F-16’ların modernizasyonu ile boğuşmak, uğraşmakta ayrı bir cost… Ayrı bir gider… Ki bir kağnıya lastik teker ve direksiyon takmanız onu kamyon yapmaz. Kamyonların olduğu bir yarışa direksiyon ve lastik tekerli bir kağnıyla katılmakta sizi anca rezil eder.

“Artı / Eksi Listesine” eklenen bir maddemiz daha oldu. Bir tarafta, tam ortasında olacağımız ve milyarlarca dolar getirecek, teknolojik ve askeri savunma sanayimize sınıf atlatacak, şuan sahip olduğumuz caydırıcı Hava Gücümüzü devam ettirebilecek, gelecek nesillere pırıl pırıl bir güven oluşturacak “F-35 Projesi”… Diğer tarafta kendi uçaklarımızı bile “Dost” olarak tanıyabilmesi için / tanımaması için paralar harcayacağımız / harcadığımız, ABD ve tüm NATO’yu karşımıza almamıza ve bu değerli projeden çıkartılmamıza sebep olan “S-400’ler”

Mantıklı mı peki? Neden S-400 yüzünden bu kadar kayba – zarara uğrayalım? Bunun cevabı bende değil ne yazık ki? Listemize hatta sizin de tuttuğunuza inandığımız meşhur “Artı / Eksi Listemize” lütfen tekrar bakınız. Cevap orada gizli…

18.01.2021 14:28

12 Ocak Salı günü Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, aralarında bir proje müdürü olan altı kişinin, tutuklandığını bildirdi. Tutuklanma sebepleri “Ekonomik ve Sanayi Casusluğu”. MİT “Korucuyu ve Önleyici İstihbarat” kapsamında 1 yıldır süren operasyon sonunda Savunma Sanayii Başkanlığında ki ihalelerde ki bilgi ve dokümanları “Yabancı Firma Temsilciği Yapan Şirketlere” aktardıkları ve bunun karşılığında maddi çıkar elde ettiklerini tespit etti. Evlerinde yapılan aramada birçok doküman ve yüklü miktarlarda döviz bulundu. Ve bu 6 şahıs tutuklandı.


Haber çok önemsiz bir haber gibi ajanslarda geçti, gitti. Ancak hiçte öyle değildir. Çünkü “Ekonomik ve Sanayi Casusluğu” bir ülkenin bağımsızlığına, hürriyetine ve hatta halkının özgürlüğüne bile sebep olabilir. Bir terör ya da espiyonaj operasyonunda elde edilen başarıdan kanımca çok daha önemli bir kazanımdır bu.


Teori de ve pratikte, “Ekonomi ve Sanayi Casusluğu” iki ayrı başlık olarak incelenebilir. Fakat sonuç her türlü aynı amaca çıktığı için, birleşik yazılmasında, kullanılmasında bir beis yoktur.


İstihbarat dünyasında “legal ya da illegal” bence en temkinli yaklaşılması gereken kişilerdir. Kendi aralarında “Fuar Elemanı / Fuarcı” denir, derler. Ve yukarıda dediğim gibi bir ülkenin, halkın bağımsızlığını dahi yok edebilirler. Bu çerçeveden, nesnel olarak bakıldığında MİT’in gerçekleştirdiği bu başarılı operasyon çok mühimdir.


Şöyle örnekleyeyim ve analizi sizlere bırakayım. Fransız İstihbarat Teşkilatı 1971 Kasım ayında, Fransa Cumhurbaşkanına Amerika’nın Aralık 1971 – Ocak 1972 tarihlerinde doları devalüe edeceğini bildirmiş, Fransa hükümeti elinde bulunan tüm doları satarak piyasadan frank toplamış ve karşılığında Fransa’nın son 40 yılda ki en büyük karına sebep olmuştur. İşte bu “Ekonomik Casusluktur.” O dönem bunu yapamayan, bilmeyen ve bunun farkında olmayan ülkelerin yaşadıkları ekonomik krize bakıp, Fransa’nın bir anda sınıf atlamasına herkes çok şaşırmıştır.


1990’lı yılların başında CIA ve CIA’in casus uyduları, Çin’in tahıl ekimi yapılan arazilerinde yeraltı su seviyesinin azaldığını tespit etmiştir. Ve buna bağlı olarak önlerinde ki 3’ncü ya da 4’ncü çeyrekte Çin’in tahıl üretiminin azalacağını, Dünya tahıl pazarlarına yüklenmek zorunda kalacağını ve bununda global anlamda tahıl fiyatlarında inanılmaz bir artışa sebep olacağına dair raporlar hazırlayıp, ilgili birimlere sunmuştur. Tahmin edilende olmuş, 90’ların başlarında dünyada tahıl pazarında inanılmaz bir fiyat artışı yaşanmış, bir krizden etkilenmeden hatta yüksek oranda tahıl satışı gerçekleştirerek kar eden tek ülke Amerika Birleşik Devletleri olmuştur. İşte bu da bir tür “Ekonomik Casusluktur.”


Ekonomik Casuslukta bence dünya da uzman olan ülke; İngiltere’dir. Sanayi devriminin yaşandığı ve dünyaya yayıldığı o topraklarda, o gün Kraliyet İstihbarat birimleri, sanayiciler, bankerler, bankalar hatta orta ölçekli üretim bandına sahip olan Kobilerin bile aralarına sızmış ve “Masonik” bir ağ kurmuşlardır. 1800’lerin sonu – 1900’lerin başında bahsediyorum. Bu ağın en büyük ve en başarılı operasyonu herkesin bildiği ve Holywood’a da ilham olan “Arabistanlı Lawrence” ve “Çöl Kraliçesi” lakaplı Getrude Bell’dir. Lawrence’in gerçekten ne kadar umurunda olduğunu sanıyorsunuz Arap halklarının Osmanlı mahiyetinde yaşaması? Ya da Bayan Bell gerçekten de çok mu seviyordu çöl kültürünü? Belki ikisi de o çölün altında yatan petrolden çok önceleri haberi vardı. Birileri düşündü, tasarladı, kurdu ve alana çıktılar. Bu ikilinin o bölgede ki “operasyonlarının” o dönem ve bugün bile hala İngiltere’ye nasıl ekonomik kazançlar sağladığını düşünün ve kararı siz verin.


Ekonomik Casusluğun işte bu kadar önemi vardır. Karşı koymanız - mücadele etmeniz gereken, en üst segmentte direnç kurgulamanızın şart olduğu yegâne “İKK” (İstihbarata Karşı Koyma) önlemidir. Ve bu analizden sonra az önce dediğim ve hepinizin abartılı bulduğu; “Bağımsızlığınız ve özgürlüğünüz elinizden gidebilir” imamı haklı bulacağınıza eminim.


“Sanayi Casusluğu” ise yine yukarı da dediğim gibi farklı bir başlık gibi gözükse ve ayrı incelenmesi gerekse bile yine de amaç aynı olduğu için birbirinden ayıramazsınız. Sanayi Casusluğunda bir nebze operasyonel faaliyetler içinde “Devlet” ve “Kamu” görevlileri dışında özel teşebbüste olduğu için Ekonomik Casusluktan ayrılabilir. Ancak devlet ve / veya birden çok devletin desteklediği bir casusluk türü olduğu içinde tamamen ayrılamaz.


Sanayi casusluğu biraz daha kapitaldir. Biraz daha acımasız. Ulus ya da devlet çıkarlarından çok “kazanç” odaklıdır. Ve dost / düşman ayrımı yapmaz. Genellikle müttefik ülkeler bile “Sanayi Casusluğu” arenasında birbirlerine saldırabilir, birbirlerini aslanların önüne atabilir. Bundan dolayı da kimse kimseyi suçlamaz.


1992 yılında FBI, Amerikan General Electric firmasında 24 Fransız Sanayi Casusunu yakalamış ve sınır dışı etmiştir. Fransa & ABD? Düşmanlar mı?


 1977 yılında yine CIA, Japon teknolojisini incelediğinde birebir ABD teknolojisinin kopyası olduğunu fark etmiş, bu olayın peşine düştüğünde ABD Hawaii’de bir merkezde ABD teknolojik veri tabanına ait birçok dokümanın deniz yoluyla Japonya’ya götürüldüğünü fark etmiştir.


1939’da Alman Hava Kuvvetlerinde bir birim açılmış ve adına da “Teknolojik Gelişim Birimi” denilmiş başına da Nikolus Ritter isimli bir mühendis atanmıştır. Alman Hava Kuvvetleri karargâhında 2 göz odadan oluşmuş bu birimin altında 2500 mühendis çalışmaktadır. Ve hiçbiri orada değildir. Hepsi Almanya dışında “Sanayi Casusluğu” yapan profesyonel ekiptir. II. Dünya Savaşı öncesi Alman Hava Kuvvetlerinin Avrupa’nın işgalinde ne kadar önemli bir rol oynadığı ve bunun sebepleri incelendiğinde Nikolus Ritter’in o kadar çok madalya almasının bir sebebi de “Sanayii Casusluğunda ki” devrimleridir. Bugün bile birçok istihbarat birimi tarafından “Sanayii Casusluğunun” atası olarak kabul edilir.


 1992 yılında İran İstihbaratının Sanayi Casusluğunda attığı adım birçok ülkeyi titreterek kendine getirtmiştir. CRYPTO A.G., Dünyanın en ileri teknolojisine sahip kripto cihazlarını üreten bir İsveç firmasıdır. Hemen hemen dünyanın bütün ülkelerine kripto cihazları bu firma satar. İran İstihbaratından işgüzar (!!!) dört istihbarat uzmanı CRYPTO A.G. firmasında birkaç çalışanı İran’da tutuklayarak aylarca sorgulamaya başlar. Ve öğrenilen gerçek tüm dünyayı şok eder. CRYPTO A.G. firmasının bu çalışanları belli bir çıkar karşılığında cihazlarında yaptıkları bir update sayesinde cihazlardan giden ve gelen her mesajın ABD’ye de bir kopya olarak otomatik olarak gönderildiğini itiraf eder.


 Yani “Sanayi Casusluğu” için kendi yetişmiş elemanınızın olmasına hiç gerek yoktur. Çuvallarla ödenek ayarlayıp operasyon düzenlemenize, topa – tüfeğe – kana ve gözyaşına hiç ihtiyacınız yoktur. Birkaç mühendis bulmanız yeterlidir. Hatta sarışın – gözlüklü ve kemerine yerleştirilmiş küçük bir kamera ile etrafta işsiz işsiz gezinip, saf saf soruları soran bir stajyerde işinizi görebilir. Kahvenizi masanıza bırakan bir Office boy? Masum bir şeytan… Neden “Fuar Elemanı / Fuarcı” derler peki? İşte bu yüzden; fotofobik hafıza ve çizim yeteneği çok iyi olan bir stajyer, bir Office boy şirketinize – ülkenize hatta size inanılmaz kazançlar sağlayabilir. Bu yeteneklerinizin iyi olduğunu düşünüyorsanız sizin için iyi bir kariyer planı olabilir. Oldukça eğlenceli ve adrenalin yüklü bir hayatınızın olacağından hiç şüpheniz olmasın.


Ünlü bir Siber Güvenlik Yazılım şirketi, Sanayii Casusluğunun dünya ekonomisine ve şirketlere zararlarının her yıl 500 Milyar doları aştığını belirtiyor. Bu konuda en çok canı yanan ülkelerin başında Almanya gelir. Ve nasıl mücadele edeceklerini bilmedikleri için ülkelerin tüm siber güvenlik kurulum ve güncellemeleri devlet tarafından yapılır. Alman Özel Sektör Bilgi Güvenliği Çalışma Grubu başkanı, Berthold Stoppelkamp, Sanayi Casusluğundan Almanya’nın yılda yaptığı zararın 120 Milyar Euro civarında olduğunu açıklamıştır. Ve bu konuda en çok Çin ve Rusya’dan zarar gördüklerini de üstü kapalı ekler.


Almanya’nın kaybı olan ancak Çin ve Rusya’nın kazancına dönüşen bu parametrenin sebebi nedir peki? Basit; Çin ve Rus istihbarat birimlerinde, Espiyonaj - Alan ve Operasyon Görevlileri ortalama 1,5 – 2 yıl arası eğitim görürler. Ancak “Ekonomik ve Sanayi İstihbarat Uzmanları” yani “Fuarcı ve Fuar elemanları” 2,5 -3 yıl akademik eğitimin üstüne, bir o kadarda alan eğitimi, staj ve bazı komiteler sonrası mezun olup, görevlerine başlayabilirler.


Bu konunun ne kadar önemli olduğu işte bu kadar nettir. Hala “Bağımsızlığınız ve Özgürlüğünüzün bu alanda vereceğiniz zafiyetler konusunda risk altında olduğu” konusunda bana katılmıyorsanız lütfen en başından yazıyı bir kez daha okuyunuz. Ve MİT’in gerçekleştirdiği bu operasyonun önemini bir kez daha kavramanız açınızdan lütfen yazıyı bir kez daha en başından tekrardan okuyunuz. Anlamadıysanız tavsiyem o dur ki; Bir kez daha okuyunuz.

12.01.2021 15:38

5 Ocak’ta Körfez İşbirliği Konseyi Zirvesinde Katar’a uygulanan ambargo, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE),Bahreyn ve Mısır’ın ortak kararı ile kaldırıldı. Bu blok Katar’dan 13 maddelik bir değişimin olmaması durumunda ambargonun devam edeceğini 3,5 yıldır iddia ediyordu ancak Katar 13 maddenin hiçbirini uygulamadığı halde ambargo iptal edildi.

Buna sebep neydi? Herkesin aklında ki ilk soru bu…

Bölgede üçüncü güç olan ABD’de bir değişim söz konusu. 20 Ocak’ta çok anormal bir durum olmazsa Biden göreve gelecek. Ve Biden siyasi ve nesnel ideolojisi gereği bu bölgeye çok septik yaklaşıyor. Suudi Arabistan’ın ortada hiçbir şey yokken bu kadar “büyük” tavizler vermesi üstelik Veliaht Prens Selman’ın kibirli duruşuna rağmen buna imza atması kesinlikle “Biden’e güzel gözükme çabası” olarak değerlendirilir. Bir diğer makul sebep ise; Ambargonun sebepleri, ihtiyaca yönelik olup olmamasıyla ilgili. Körfez İşbirliği Konseyi Zirvesinde “Neden bu ambargoyu koymuştuk?” diye Suudi ve Mısır bürokratlarının kendi aralarında şakalaştıkları da sosyal medya da duyuldu. Elbette ki bu ciddiye alınamayacak kadar komik bir şaka ancak demek ki, alt benliklerde bu soru işareti mevcut. S. Freud’a göre böyle en azından.

Ambargo kalktı. Bu kimlere yaradı? Burada en kazançlı olanın Suudiler olduğu ortada. Büyük bir çıkmaz da olan bu ambargo Katar ile ilişkilerinin normalleşmesinin yanında bölge de “söz sahibi” ve / veya “yarı söz sahibi” bir konuma çıkarttı onları. Katar’ın Libya’da Mısır’ın aksine, Türkiye yanlısı bir politika gütmesi, Mısır’ın Libya üzerinde ki politikasında da bir yumuşama işareti olacağa benziyor. Bu ne kadar ya da nasıl bir ölçekte olur bunu zamanla göreceğiz. BAE ise hiçbir zaman kolay av durumuna düşmedi. Yok sayılamazdı. Sayılmadı. İtibar açısında onları da kazançlı sayabiliriz. Katar ve dolaylı olarak Türkiye. En büyük kazanan taraflar hanesine yazılacak iki ülke sanırım biz ve Katar’dır. Bu dört ülke ile gerilen ilişkilerimizin biraz daha sempatikleşeceği ortadadır. Katar’la aramızda olan “Ticari ve Stratejik” ortaklık atılan bu imzalar ile bir segment daha yukarı çıkmıştır. Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkilerimizi düzeltmesinde üstlendiği rolü bu sefer Katar, Körfez ülkeleri ile düzelmesinde üstlenmiştir. Ve tabii ki diplomasi işte budur.

Peki, ben size şimdi madalyonun bir de gözükmeyen tarafından açıklayayım olayları. Ki buraya kadar okuduklarınızı “ana akım medya”da da bulabilir, okuyabilir ve farklı bir cümle göremeyebilirsiniz.

Birde bu ambargonun kaldırılma sebebini benden dinleyin…

Katar’da bulunan Türk Askeri Üssü, (Doha’daki El Rayyan Askeri Üssü’nde başlangıçta Kara Kuvvetlerine bağlı “Kara Unsur Komutanlığı” olarak teşkilatlanmış 130 asker ve zırhlı araç bulunan) Katar’a ambargonun kaldırılması için dayatılan 13 maddeden biriydi. İstenmiyorduk orada. Tehdit görülüyorduk. Peki, kaldırıldı mı hayır? Üstüne personel sayımız, lojistik ve ikmal kabiliyetimizi artırarak, üssün daha da genişlemesi sağlandı. Katar’da ki üssümüz, bölgede ki siyasi çıkarlarımız ve beklentilerimiz için var olan en büyük dinamo. Taviz verilemezdi. Verilmedi. Ancak ambargo kalktı. Bölgede bulunan askeri üssümüzün envanter ve personel sayısı elbette ki “gizli bilgidir” ancak orada ki personelin “yetenek ve kabiliyeti” gizli bilgi değildir. Bir çok alanda, istihbarat – istihbarat karşı koyma – espiyonaj – dijital istihbarat – istihbarat çarkı değerlendirmesi, - bilgi toplama – bilgi değerlendirme konularında oldukça uzman ve profesyonel bir ekibin o üste görevli olduğunu bilmekteyiz. Bölgenin tam göbeğinde böyle bir güce sahip olmak, Türkiye’nin elini oldukça güçlendirmektedir. Peki, bu güç kimleri rahatsız eder? Bu zaten çok belli. Peki, bu gücün olması kimlerin yararınadır? Şöyle izah edeyim; Suudi Arabistan’da küçücük bir kıpırdanma dahi eğer ki orada bulunan Türk Gücü sayesinde Suudi Hükümetine bildiriliyorsa bu, tüm o bölgenin “geçerli” hükümetlerinin yararınadır. Katar’da usulsüz bir ticaret Katar hükümetine bildiriliyorsa, BAE’nde bir karşı casusluk aynı ülkenin birimlerine iletiliyorsa bu yine tüm o bölgenin yararınadır. Diğer yabancı servislerin cirit attıkları o bölgede, işler biraz olsun rayına girdiyse bu Türkiye ve yine tüm o bölge hükümetlerinin yararınadır.

Bu durumdan rahatsız olanlara gelince, bölgede istediği gibi koşup oynayamayan MOSSAD birçok karşı operasyon düzenlemiş (Bu noktada 2018 Aralık ile 2019 Eylül ayları arasına bakmakta fayda vardır) ancak hepsinde başarısız olmuştur. CIA, direk olmasa bile gayri resmi birçok operasyona kalkışmış ancak yine başarısız olmuştur. CIA + MOSSAD ortak operasyonları da vardır bölgede. Hatta alçakça düzenlenmiş ve “askeri – diplomatik terbiyeden” son derece uzak olarak ama yine başarısızlık kaçınılmaz olmuştur. Taktik ve stratejik olarak son resmi operasyon Mart 2020’de düzenlenmiş ve sonrasında atmosfer durulmuştur. Kazanan, disiplin – eğitim – cesaret olmuştur.

Suudilerin bu ambargoyu kaldırmalarında ki en büyük “teşvik” ve “tespit” yine Türkiye’nin bölgede ki yadsınamaz İstihbarati gücü ile olmuştur. BAE’nin ve Mısır’ın kaldı ki Mısır’la Libya üzerinde birçok kez karşı karşıya gelmemize rağmen bir ikna edici güç oluşturmuştur. CIA ve MOSSAD’ın üst üste imza attığı başarısız operasyonlar, sırtlarını onlara dayayan diğer kurumlar tarafından “ister istemez” bir değişime – tercih kaymasına sebep olmuştur. Yaptıkları tercihte ortadır.

El Rayyan’da, 130 askeri personelle başlayan gücümüz bugün “düşmana korku – dosta güven” veren, ne yaptığını – neden yaptığını ve nasıl yapıldığını çok iyi bilen ve disiplinden asla taviz vermeyen kadrolarla “imza da adı olmayan” ama bu ambargonun kalkmasında ki en büyük katalizör olarak var olan “zafere” dönmüş ve hem Türkiye hem Katar için “gözükmez” – “pelerinsiz” ve “reklamsız” bir kahramanlığa dönmüştür.

07.01.2021 10:24

2020’nin “Türkiye ve Dünya” arasında ki ilişkilerin ve yaşanan olayların “rasyonel” veyahut “irrasyonel” incelenmesi sonrası çıkacak sonuçlar herkese göre, her fikre ve hatta her ideolojiye göre ayrı / farklı ve değişken çıkabilir.

Peki ya 2021 nasıl olacak? Bu konuda birçok tahmin, strateji hatta “komplo teorileri” mevcut. Türkiye’nin 2021 Dış İlişkiler Stratejisi nasıl olmalı peki?

Gelgelim ben, ülkelerin “Dış İlişki Stratejilerinin” , “yıllık – üç yıllık – beş yıllık” olarak kısa vadelerle oluşturulmasına her zaman karşı olmuş bir insanımdır. Siz ülkenizin uluslararası arenada çıkarlarını bu kadar kısa tutmanız, sizi vizyon ve geleceği görme, krizleri yönetme konusunda eksik bırakır. Ve ne yazık ki bu durum 15 – 20 hatta 30 yıllık bir sorundur ülkemiz için. Gelen ve değişen her sistemle, dış ilişkiler ve bakış açımızda değişmiştir.

Türkiye ve AB:

2021 yılında ilk gözlerimizi ve yüzümüzü çevirdiğimiz yer, Cumhurbaşkanı ve Dış İşleri Bakanımızın dediği gibi; Avrupa Birliğidir. 10 – 11 Aralık’ta bizim için her ne kadar “iyi” olduğunu düşünsek bile çıkan hafif yaptırım kararlarını “iyi niyetli” bir adım olarak görüp, Mart ayını beklemeye başladık. AB’nin bizden istedikleri belli; Doğu Akdeniz ve Kıbrıs sorunu. Her ikisinde de gardımızı indirdiğimiz için bu kararın çıkmasına ben o kadar sevinemedim. Daha iyi bir sonuç bekliyordum. Çünkü bizden istenilenleri biz yaptık. Ancak AB politikasını hepimiz biliriz, bir madde ister, yaparsınız. Üç tane daha madde çıkar. Bu yıllardan beri böyle olmuştur. Ve onlar böyle diye biz oraya sırtımızı dönemeyiz. Çünkü AB ile girilecek bir düello da kaybeden ve ağır kaybeden yine biz oluruz. Libya – Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ta ibreler bizden yanayken bu kavga sonucu ibre tersine dönebilir. Uygulanacak ilk Ekonomik yaptırımların sonrası; Türkiye’nin uygulayacağı her plan “stratejisi olmayan”, öfkeyle alınmış kararlar olacağı için; durum daha da içinden çıkılmaz bir hale dönüşür. Türkiye’nin açıklayacağı “Demokratikleşme Reform Paketi” ve 18 Mart’ta ki Göç Mutabakatının yenilenmesiyle Türkiye’nin alacağı yardımların ulaşması durumu bu girift ve sert duruşu yumuşatacaktır. Ancak açıklanacak Reform Paketi burada çok önemli. Çünkü AB, Türkiye’yi Kopenhag kriterlerini uygulamamak hatta tamamen uzaklaşmakla, basın ifade özgürlüğü, uzun ve keyfi tutukluluk ve insan hakları ihlalleriyle ilgili “2020 Ülke Raporunda” ciddi olarak suçlamıştı. Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala’nın tutukluluk hallerinin devamı da AB ile aramızda çözülmesi zor krizler arasında yerini alıyor. AB’ye yüzümüzü dönüp gülümsemek istiyorsak, şimdilik talepleri bunlar. Tabii karşılığında bir tebessüm istiyorsak…

Türkiye ve ABD:

Biden’in 20 Ocak’ta görevi almasıyla oldukça büyük bir sorunla karşılaşacağımız şimdiden kendini göstermektedir. Bunun emarelerini çok öncesinde görmeye başladık işin aslı. Seçim öncesi Erdoğan’ın otokratik olduğunu suçlamasıyla başlayan bu tatsız süreç, S-400 ve bölgesel krizlerin tırmandırılmasıyla zirveye çıktı. Son olarak Dış İşleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu’nun “S-400’ler konusunda ortak çalışalım teklifi ABD’den geldi” beyanının ABD Dış İşleri Bakanlığı tarafından yalanması sonucu ufakta olsa bir krize gebe gibi ABD ile ilişkilerimiz. Ancak çok daha büyük sorunlar kapıdadır. S-400’ler sebebiyle Trump tarafından çıkan ABD’nin “Hasımlarına Yaptırım Yoluyla Karşı Koyma Yasası” olan CAATSA çerçevesinde Aralık 14’de alınan yaptırım kararlarını, Biden yönetimi sıkı sıkıya uygulayacak gibi. Türkiye elinde ki S-400’leri çıkartırsa Ocak 2021 sonunda görüşülecek Ankara – Washington arasında ki kriz kesinlikle ortadan kalkacaktır.

Diğer yandan, NATO’nun en güçlü ülkelerinden biri olan Türkiye’nin, jeopolitik durumu, Rusya ile olan sıcak ilişkileri, ABD’nin Türkiye’den tamamen vazgeçeceği / üstünü çizeceği ihtimalini de düşürmektedir. Yaptırımların yumuşama ihtimalini bu maddelere dayandırabiliriz. Elimiz de “üç as” var ve çok iyi kullanmalıyız ABD’ye karşı. Yanlış bir hamlede masada her şeyi kaybedebiliriz çünkü.

Türkiye ve Rusya:

2020 yılı içinde başarılı bir ağ kurulan Rusya ile 2021 de, Biden ve ABD yaptırımlarının uygulamaya konulması sonrası daha çok yakınlaşacağımızı düşünüyorum. Libya’da ve Suriye’de karşı karşıya gelsek bile çok akıllıca uygulanan diplomasi ile büyük krizlerin yakınından teğet geçildi. S-400 alımları, Erdoğan – Putin arasındaki sıcak ilişki ve en büyük pazarımız Rusya’nın Türk ürünleri üzerinde ki alımları kolaylaştırması, dış politikamızda rahat nefes aldırdı. Ancak Biden yönetiminin uzak ülkelerle ve Avrupa ile “yakınlaşması” politikası sonrası Türkiye, Rusya olan ilişkilerini ABD’nin araya girmesi ile daha da sıkı tutmaya çabalayacaktır. Ancak Libya’da Türk askerine artan ve gücü yükselen askeri tehditler 2021’de Türkiye ile Rusya arasında ki ilk ve en büyük kriz olabilir diye düşünüyorum. Elbette ki; Suriye’de verilen kayıplar ve Rusya’nın desteklediği rejim güçleri de her iki tarafı tedirgin eden başlıklar. Ancak yeni ortaya çıkmış sorunlar değildir bunlar ve Astana zirvesi bizi çözüm odaklı ülke sınıfına sokmaktadır.

Türkiye ve Yunanistan:

2021’de ben her iki ülke ile de ilişkilerimizin daha iyi olacağını düşünmekteyim. Türkiye’nin Haziran ortasına kadar Oruç Reis araştırma gemisini Antalya Körfezinde tutacağına yönelik açıklaması krizi noktalamış ve / veya ertelemiş gözüküyor. Yunanistan ile 2016 yılında sonlanmış olan “Araştırma ve Tanıma” görüşmeleri 2021 Ocak ayı gibi tekrar başlanacağını konuşuluyor. Ancak ben 2021’in bu başlıktaki en büyük krizinin “Kıbrıs” altında yattığını düşünüyorum. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde son seçimle başa gelen Ersin Tatar’ın, Birleşmiş Milletlerin yarım asırdır üzerinde durduğu federatif çözüme karşı “Çift Devletli” model planı Türkiye’nin de aklına yatmış gözüküyor. Ve kapalı Maraş’ın açılması yönünde destekleri de zaten bunu gösteriyor. Ancak kriz işte burada başlar. 2021 ilk çeyreğinde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) – Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve üç garantör ülkenin (Yunanistan – İngiltere ve Türkiye) bir araya gelmesiyle konu masaya yatırıldığında, kapalı Maraş’ın açılması bizim ve KKTC yönetiminin başını çok ağrıtacağını düşünüyorum.

Türkiye ve İsrail:

Mayıs 2018’de karşılıklı çekilen Büyükelçiler sonrası İsrail ile kopma noktasına gelen ilişkilerimiz; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Gönül ister ki İsrail’le ilişkilerimiz daha iyi olsun” açıklaması ile bambaşka bir boyuta geldi. Ancak daha öncesinde Aliyev’in arabulucuk rolü ile Türkiye ve İsrail arasında diyalog kurma çabası meyve vermiş olacak ki; 2021 Mart sonunda Türkiye ile İsrail arasında tekrar büyükelçi atamalarıyla, ilişkilerin normalleşmesi planlanıyor. Ancak olası bir düzelmenin, İsrail’de ki 23 Mart 2021 seçim öncesi olmayacağı söyleniyor kulislerde.

Gözüken o ki; ABD ile de krizleri aşabilirsek 2021 yılı; Türkiye için, Dış Siyasette bir sınıf atlama yılı olacak. Önceki dönemlerde oluşan kasaba üslubu bir siyaset yerini daha diplomatik ve bürokratik bir havaya bırakacak gibi. Bunun elbette ki birçok farklı alana çok güzel ve verimli yansımaları olacaktır.

Diğer yandan; “Sarı öküzü vermeyecektik” diye bir Anadolu hikâyesi vardır. Muhakkak herkes biliyordur. Ya da “Taviz, tavizi doğurur” diye bir motto vardır. Bunlar iyi ve korunması gereken erdemlerdir birey ya da topluluk olarak. Ancak ülkeler Dış İlişki Planlarını yaparken böylesine “amatör” ve “heyecanlı” kararlar almaları hiçbir zaman doğru olmamıştır. Daha çok zararlar, daha büyük yaralara sebep olmuştur. Gerektiğinde imzalar atılır ve şartlar kabul edilir. Bu bir taviz değildir. Sarı öküzün yularını tutup, “Buyur kardeşim, senindir” demek hiç değildir. Karşılıklı olarak kazanım söz konusuysa bu en basit haliyle bir “anlaşmadır” ve “diplomatik çözümdür”. Siz verdikleriniz karşılığında aldıklarınız sizi tatmin ediyorsa bu duruma bu kadar sığ ve primitif olarak yaklaşamayız. Devletler, Dış Politik kararlarını alınırken verilenler ne tavizdir ne de bir Sarı Öküzdür. Karşılığını alıyorsanız buna “Uluslararası İlişkilerde Kazanım” denir. “Devlet çıkarları” denir. “Ülkenin Değerleri” denir.

01.01.2021 11:03

Bazı kanunlarla ve yönetmeliklerle “Askerlik” mükellefiyeti altına giren, yemin eden ve özel kanunlarla devletin silahlı kuvvetlerinde görev alıp, üniforma giyen şahıslara “Asker” denir. Bu sözlük anlamıdır. Ama birde “Askerin” başka anlamı vardır. “Merhamettir” Gücü elinde bulundurmasına rağmen, güçsüze vurmamak, ona yardımcı olma merhametidir. “Liderliktir.” Ülkesi parsel parsel işgal edilmiş halkların önünde durup, “Kurtuluşa uzanan yolda” bir liderlik. “Fedakârlıktır.”  Sivil kayıplar olmasın diye el bombasının üzerine gövdesini siper eden fedakârlık. “Cefakârlıktır” Aç – Susuz – Islak – Çamur- Kar – Kış – Ova – dere – derenin içi – derenin üstü demeden askerlik görevini yerine getirecek cefakârlık. “Çalışkanlıktır” Depremde, selde her türlü doğal afette yorulmak, acıkmak, susamak ve dinlenmek bilmeden halkı için tüm tehlikelere rest çeken çalışkanlık. “Onurdur” –Aman- diyen, dileyen düşmanına şiddet uygulamayıp hatta ona bir zarar gelmesin diye tüm imkânları kullanıp, adli makamlara teslim edecek bir onur. “Namustur” Görevini, vatanını, milletini, halkını, toprağını, bayrağını ve astlarına hürmeti – üstlerine saygıyı bilen, bildiren bir namustan bahsediyorum burada. “Dürüstlüktür” çalmayan – çırpmayan – kayırmayan – liyakat sahibi - adil ve eşitlikçi bir yönetim vasfına sahip bir dürüstlük…

 

Elbette ki bunlar her insanda olmalı diyeceğiniz özellikler ama bu yazdıklarım kanunlarla belirlenip, üniforma giyen şahıslar tarafından “kural” olarak belirleniyorsa durum değişir. İşte “Asker” budur, “Askerlik” mesleği de böyle bir şeydir.

 

Birde “Paralı Askerler” vardır. Muhakkak ki içlerinde yukarıda tüm saydığım erdemleri barındıran askerler / Paramiliter silahlı gerillalarda vardır ama hepsinin üstünde bir tek kural vardır; “Parayı veren düdüğü çalar.” Yeterli ödemeyi yaparsanız sizin için çatılardan çocuklara da ateş edebilirler, eğer parayı verirseniz size en güzel köle kadınları toplayabilirler ve yine hesabı karşılarsanız sizin için şarkı söyleyip, dans bile edebilirler. Çünkü kural basittir. “Ödemeyi kim yaptı? O zaman kurallar onun kuralları”

 

Bu konuda paralı askerler içinde de ciddi bir ayrım vardır. Namusuyla çalışıp, gelenek ve göreneklerinden vazgeçememek içim mücadele eden (ki çoğu başarısız olur çünkü sermaye sahiplerinin etik kuralları, gelenek ve görenekleri olmaz. Kazanç ya da Kayıp olarak bakarlar her olaya) bir şekilde askerlik mesleği ile ilişiği kesilmiş ancak başka da bir sanatı olmadığı için o yolu seçenler. Kesinlikle masum değillerdir ancak seçenekleri yoktur. Birde yukarıda yazdığım gibi parayı verenin kuralları koyacağı ve o kurallara uymanın da bir abesle iştigal teşkil etmediğini düşünen askerler vardır.

 

Muhammed Dahlan ve onun paralı askerlerinden bahsedeceğim şimdi. Muhammed Dahlan kimdir sorusunun cevabını hepimiz kolaylıkla bulabiliriz. Konumuz bu değil ki kısaca anlatmam gerekirse Filistin, El Fetih hareketinin lideri. MOSSAD ve ABD ajanı olduğu düşünülen bir işbirlikçi. Sermaye müptezeli. Şimdilerde serveti yarım milyara dolara yaklaşmış, BAE Velihat Prens Muhammed Bin Zayid’in güvenlik uzmanı, danışmanı.

 

Muhammed Dahlan’ı konumuzla ilgili yapan özellik ise; Kurduğu Paralı Askerlik sistemi ve onun Paramiliter güçleri. Bu fikir aklına ilk kez sanırım Hamas tarafından, Gazze’den kovulduktan sonra geldi. İsrail ve MOSSAD’la Karadağ’da toplantılar yaptı. Günlerce orada Budva’da turistik bir belde de çalıştılar. ABD CİA’de geldi. Ve o hafta Karadağ vatandaşlığını aldı Dahlan ilginç bir şekilde. Ardından “Spear Operation Group” isimli emekli veya tard edilmiş ABD Özel Kuvvetler Komutanlığına bağlı Veteran askerlerle bir şirket kurulması için çalışmalara başladı. Kurduğu şirket elbette ki gidip Kamboçya’da kara mayınları arama ihalesine girmeyecekti. Arap coğrafyasında çalışacaktı. Ve askerlerin hepsinin Arap olması gerekiyordu en azından en alt sınıfın. Çalışmalar hemen başladı. Yemen ve Sudan’da bildiğiniz gazete ilanlarıyla “Güvenlik Şirketinde çalıştırılmak üzere genç arkadaşlar arıyoruz” ilanları verildi. Binlerce başvuru oldu. İlk gün 13.000, ikinci gün 19.000 üçüncü gün ise bu sayı daha da arttı. Neden Yemen ve Sudan? Basit, kaybedecek bir şeyi olmayan ve pekte peşine düşülmeyecek askerlere ihtiyacı vardı Dahlan’ın. İlk etapta 30.000 kişilik bir ordu kurdu. Ve eğitimler MOSSAD, Veteran ABD’li Öz. Kuv. Personeli tarafından verilmeye başlandı. Silah, mühimmat ve diğer ikmal yardımları ABD’den anında yapıldı. Pırıl pırıl 30.000 kişilik bir para asker ordunuz oldu.

 

Dahlan’ın ilk hedefi, Filistin ve Hamas liderleri oldu. Birçok suikast – kundaklama – obserbiyonaj eylemleri düzenledi askerleri. (Bunları da kolaylıkla bulabileceğinizi düşündüğümden tek tek yazmıyorum) Yemen’de, Lübnan’da, Suriye’de birçok kanlı operasyona katıldılar. Askerlik terbiyesi ve geleneği ile alakası olmayan, yakınından bile geçmeyen onursuz eylemler.

 

Dahlan Ordusu, en son Libya’da Hafter destekçileri arasında görüldü. Libya’da Türk askeri ile birkaç girdikleri sıcak çatışmada çok ciddi kayıplar verdiler. Dahlan komutanlarının kellerini istedi bir Tiran gibi. Olmadı, komutanlar değişti. Suriye’de sıcak bölgede yine Türk Askeri ile karşı karşıya gelmiş, ABD Veteran Öz. Kuv. K. personelinden birçok Yüzbaşı ve Binbaşı getirildi bölgeye. Sonuç yine aynı oldu. Ki bu sefer kayıp sayısı artmış ve bulundukları bölgeden de geri çekilmek zorunda kaldılar. MOSSAD yetişti imdadına. Anında Libya’ya sevk edildiler. 30 yakın MOSSAD subayı hemen Dahlan ordusunda yönetimi ele aldı. Destek kuvvet geldi Yemen’den ve Sırbistan’da. Sırbistan’da eğitimde olan Yemenli ve Sudanlı yeni mezun paralı askerler MOSSAD subaylarını tatmin etmiş olmamalı ki, kendi aile içine dönüp, her 9 Dahlan askerinin içine bir tane ABD’li Öz. Kuv. Veteran askerlerinden yerleştirilerek kadrolaşma tekrar yapıldı. En son girilen sıcak çatışmada durum değişmedi. Dahlan dağılıyordu. Ki nitekim dağıldı da. Hemen ailesini Sırbistan / Belgrad’a gönderdi ve onlara Sırp vatandaşlığı ayarlandı. Oradan Moskova geçtiler. BAE’ndeki nüfusunu kullanarak yakın korumaları ile önce Kıbrıs’a (orada yaklaşık 3 ay kadar ikamet ettikten sonra) Atina – Atina’dan Bükreş ve Moskova hattıyla ailesinin yanına geçti. Dahlan’ın toparlanmaya ihtiyacı vardı. Ve istediği destek Moskova’dan gelmedi. Hatta evi birkaç kez Wagner unsurları tarafından ziyaret edildi. Ortada bir pasta vardı ve kimse bölüşmek istemiyordu. Haksız sayılmazdı. Moskova rahatsızdı. Pastayı bölüşmek istemiyordu. Dahlan’dan kibarca (!!!) Moskova’yı terk etmesi rica edildi. Dahlan bir kez daha yalnız kalmıştı.

İşin başka bir ilginç yanı ise; Aynı Dahlan için geçen yıl bu zamanlarda Türk Hükümeti için başına 700.000 ABD doları ödül koyuldu. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hakkında “Kırmızı Bülten” çıkartıldı. Ancak o Dahlan, Moskova – Atina hattını tamamlamak için Türkiye üzerinden ayrıldı Moskova’dan Atina’ya doğru. FETO operasyonu için, S.Ş ve Y.H isimli şahısları Türkiye’de görevlendirip, Filistinli kanaat önderleri ve Mısırlı zengin iş adamları hakkında bilgi toplama suçu işlemiş ve sanıkları yakalanmıştı. Suçlu Dahlan mıydı bilinmez ama parayı kim verdiyse Dahlan onun düğünü üflemeye başlamış. Siz verin, sizin içinde yapar aynısını sorun değil yani isminin ne olduğu.

Şimdilerde ABD / Teksas’da olduğu tahmin ediliyor ama bence yanılıyorlar. Dahlan çok daha yakınımızda. Uzaklarda değil. Suriye’ye bakmakta fayda var. Esad güçleri ile birlikte. Yeniden Paralı Ordu topluyor. Nereden mi biliyorum? İster tecrübe deyin, ister hisler, isterse uyduruyor. Ama her şekilde de haklı da haksız da çıksam bir gerçek var; O da “Askerlik Mesleği” ile yakından uzaktan alakası olmayan, şeref – onur – haysiyet ve namus duygularından mahrum sadece parayı kıble edinmiş, eli silah tutan insanların oluşturduğu tehlike… Ve bu tehlikenin sonuçları… Benim bilip bilmemem önemli değil, bizler ne kadar hazırız buna? Orası önemli… Çünkü Dahlan’ın bir sonraki eylem planının Türkiye’de olacağını tahmin ediyorum.

28.12.2020 12:11

27 Eylül’de başlayıp 9 Kasım günü Azerbaycan’ın mutlaka zaferiyle biten “Karabağ’ın Azerbaycan Topraklarına katılışının” üzerinden neredeyse yedi hafta geçecek. Ve Rusya ile Türkiye arasında bu yedi haftalık süreç boyunca devam eden “Barış Gücü” konusu, Ankara ve Moskova’da alınan haberlerle ortak bir mutabakata varmış gibi görülüyor.

Henüz daha maddeler açıklanmadı. Ancak bazı çevrelerden aldığımız duyumlar ve M.S.Bakanı Akar’ın önceki gün verdiği bilgiye göre; “Türk ve Rus subaylarından oluşmuş ortak karargahın görev yapacağı, Barış Harekat Merkezi inşaatının” yapılmaya başlandığı öğrendik.

Nerede? Ne zaman biter? Kadrolar ne zaman atanır? Ne zaman göreve başlanır henüz belli değil… Ama inşaata başlanmış.  

Eğer antlaşma maddelerine göre yapılıyorsa bu inşaat, buranın kesinlikle Ermenistan’dan kurtulmuş Dağlık Karabağ bölgesine olması gerekir. Ancak Rusya, karargâhın Berde ya da Gence’ de olacağını planlıyor. Ki bu antlaşma maddelerine göre aykırıdır. Türkiye’yi ve TSK’ni alandan uzak tutmanın başka bir politik kurgusudur. Ankara bastırıyor ancak henüz bilinen tam ve net bir koordinat yok.

Rusların başka bir planı daha konuşulmakta. Ve bu fikirde bana çokta iyi niyetli gelmemektedir. Moskova’ya göre Türk askeri alanda olmayacak sadece karargâh içinde “Barışı Gözetleme” görevinde bulunacak. Ve bu iddiayı Ankara’dan yalanlayanda çıkmadı. İHA ve SİHA’lar olacak mı? Ne kadar olacak? Ne kadarı hangi durumlarda kullanılacak? Döner pervane taburu? Radar ve Hava Savunma mevzileri? Zırhlı ve mekanize piyadelere karşı önlem? Koruyucu tedbirler? İstihbarata karşı koyma önlemleri? Ve bunların hangi durumlarla netleşeceği henüz bilinmemekte. Bunlar büyük sorular, ciddi sorunlar?

Çok ciddi birkaç hataya çok yakın sulardayız şuan.

İlki; Barış Gözetleme Karargâhının, Ermeni işgalinden kurtulmuş Dağlık Karabağ sınırları içinde olması gerekmektedir. Barışı tanzim etmekle ilgili bir karargâh kuruyorsanız siz bunu “barışın en hassas” olduğu yere kurmanız mantıkla da çelişmez. Ancak kilometrelerce uzak bir yere kurup; “İşte barışı buradan koruyoruz” demek ya ağzınıza sürülmüş bir parmak baldır ya da başka kirli amaçları vardır. Karargâhın oraya kurulmasının, kime ve neye hizmet edeceğini anlamak için uluslararası uzman olmaya ihtiyacınız yoktur.

İkincisi; Geçtiğimiz günlerde Hocavend Reyonunda, Hadrut Kasabasına bağlı Köhne, Çağlar ve Çağlakale köylerinde, arazinin zaaflarından faydalanan bir Ermeni takımı / bölüğü ile Azerbaycan Ordusu arasında sıcak çatışma yaşanmıştı. Sözüm ona; Rusya oraların güvenliği çoktan almıştı. Hatta o bölgenin bir kısmı ve kuzey yamaçlarında Rus Özel Mayın Temizleme Taburu, arazi de çalışmalar yapıyordu. Ve sıcak çatışma hemen yanlarında oldu. Aynı anda Moskova, bölgede Türk askerlerinin olduğunu ve mayın temizlerken çalışmalar yaptıklarını ve bu konuda da çok tedirgin mesajlar yayınladı. “Piyadenin girdiği yere Özel Kuvvetlerinde girmesi an meselesi” diye. “Türk Özel Kuvvetlerinin olduğu yere provokasyon amaçlı eylemlerin olabileceği…” vs… Akıllara şu geliyor; Bölgede, Türk Özel Kuvvetleri olsaydı o Ermeni bölüğü saklanıp, pusu atabilir miydi? Atamazdı ve attı. İşte bu yüzden Türk askeri “Barışı korumak adına” alanda olmalıdır.

Üçüncüsü; Bu çatışma sonrası Rusya tarafından yayınlanan bir harita, yine Ermeni kılıç kaçkını, askeri özelliğini kaybetmiş “silahlı grup” tarafında Rus Barış ve Güvenlik Karargâhının önünde protesto edildi. Ve Rusya hemen yaptığı hatadan dönerek, haritayı güncelledi. Yani o bölgede Türk askeri olmazsa bir kez daha söylüyorum, firari, askeri niteliğini kaybedip, silahlı Paramiliter çeteye dönmüş birçok Ermeni vatandaşı cirit atmaya devam edecek. Türk Askeri bölgede olmazsa olmaz. Karargâhtaki odalarında ne kadar barışı tayin ve koruma görevini gerçekleştirebilir? Sizin amacınız barışsa o zaman orada olursunuz. Odanız da çay içerek bu iş olmaz. Aynı Ermeni çete, Türk askerimiz karargah içindeyken gelip protesto ederse, Rus askerinin dağılmaları ve Türk Askerinin can güvenliği için Ermeni milislerin üzerine ateş açacağına inanmak kocaman bir cehalettir.

Son haftaya kadar Türk hükümeti bu konuda oldukça dirayetli davranıyordu gördüğümüz kadarıyla. Ancak son duyumlar bu direncin kırıldığına ve Rusya’nın tekliflerine sıcak bakıldığı yönünde. Ve evet şayet Rusya’nın “karargâh kurulma bölgesi” ve “Türk askerinin alanda ki durumu” hakkındaki planları kabul edilirse işler sanıldığından daha da kötü bir hale gelebilir.

Bunu anlamak için herhangi bir Harp Okulunu bitirip, Harp akademilerinde kurmay eğitimi almanıza gerek yoktur. Birazcık Harita okuma ve bunun yanında tarih bilgisi ile durumun vahameti ortaya çıkacaktır. “Ermeni Çeteleri” XX yy’den beri o topraklarda hep maraz doğuran, buna sebebiyet veren eylemlere imza atan ve bunda da son derece cüretkar davranan parametre olmuştur. Ve şimdi dağılmış Ermeni ordusunun “Peki, madem savaşı kazandınız. Buyurun, teslim oluyoruz” diyerek, orada barış ummak, tarihten ders alınmadığının bir göstergesidir. Rusya ile Ermenistan arasındaki sıkı ilişkiler ve barışı korumakla görevli Rus ordusunun Ermeni milislere göstereceği direnç, karargâhlarına gelip, kapılarında protesto etmeleriyle son bulur. İşte bu kadar karşı koyabilir Rusya, Ermenistan’a. Ki bu da daha geçen hafta oldu. Azerbaycan Türkleri için barış istiyorsak, barışı korumak istiyorsak, varsın olsun sorun değil Rusya ile ortak olması ama karargâhımız kesinlikle Dağlık Karabağ sınırları içinde olmalı ve Türk askeri de alanda görevinin başında bulunmalıdır. Eli silahında, gözleri garpta ve şimalde olmalıdır. Tersi her türlü durum sadece bizim itibarımız için değil Azerbaycan Türkleri içinde risk teşkil etmektedir.

23.12.2020 18:30