Malazgirt öncesi Anadolu’da bir Kartal: Afşin Bey
Mehmet Hakan Kekeç

Malazgirt öncesi Anadolu’da bir Kartal: Afşin Bey

14.04.2020 Salı 17:19

Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’e, Erbasgan Bey’in sorgusunun bittiği ve huzuruna getirilmek için onayının beklendiği haber verilmişti. Ardından Büyük Saray’da Bizans ileri gelenlerinin de hazır bulunduğu bir meclis toplanmış, Erbasgan Bey de imparatordan evvel buraya getirilmişti.

Diogenes’i bekleyen Bizans büyüklerinin arasında meclis ciddiyetine yakışmayacak homurtular, fısıltılar ve yer yer de kesik kahkahalar duyuluyordu. Erbasgan şaşkınlıkla etrafına bakarken artık kimisi kendini tutma gereği duymuyor, yaşına başına ve makamına bakmadan koca bir haykırış patlatıyordu. Yıllardır Anadolu’nun en ücra yerlerine kadar kovaladıkları, baskınları ile ne yapsalar baş edemedikleri, Hristiyanların kâbusu olmuş Türk beylerinin en namlılarından biri karşılarındaydı; Alp Arslan’ın eniştesi Erbasgan… Fakat bu Bey, hayal ettikleri heybetten uzak, Attaleiates’in ifadesiyle cüce ve olabildiğince çirkin bir adamdı. Koca Yusuf Yınal’ın oğlu, o an, bu Rum keferelerinin neden birbirlerini ite kaka güldüklerinin acaba farkında mıydı?

İmparatorluk ileri gelenlerinin istihza yüklü kahkahaları Saray duvarlarını inletirken karşı kıyıdaki Kadıköy’de henüz haberdar olmadıkları bir sorun yaşanıyordu. Nasıl olduysa bir Türk Bey’i askerleriyle İstanbul sınırına kadar gelmiş, kaçak Erbasgan Bey’in kendisine verilmesini istiyordu. Saray’da Diogenes’i bekleyen firari Türk Bey’i ne kadar ‘kısa ve çirkin’ ise, bu Bey o kadar heybetli ve cengaver görünüyordu. Zaten bütün Anadolu savunmasını yarıp buraya kadar gelmesi Bizans askerlerine karşılarında nasıl bir kumandan olduğu konusunda yeterince ipucu veriyordu. Kimsin diye sorduklarında “Ben Afşin…” dedi… Afşin Bey, bu namlı ismi duyan askerlerin hayretlerine aldırmayarak devam etti: “Sultan Alp Arslan adına buradayım. Bizimle sizin aranızda barış vardır. Bir kaçağı saklamanız doğru değildir. Eğer barışı sürdürmek istiyorsanız Sultan’ın düşmanını korumayın ve ona muhalefet etmeyin…” Mesajının İmparatora iletileceği söylendi. Afşin de Kadıköy kırsalına yerleşip cevabı beklemeye başladı.

Zindandan İmparatorluğa Diogenes’in yolu

Romanos Diogenes, İmparatoriçe Eudoksia ile evlenip İmparatorluk tacını takalı iki seneden fazla olmuştu. Kapadokyalı köklü bir aileden gelen Diogenes asker kökenli ve başını sürekli derde sokacak kadar cesur bir adamdı. İmparatorluk tacını takmadan evvel X. Konstantin Dukas'ın oğullarını tahttan indirmek için hazırladığı bir komplo nedeniyle idamını bekleyen bir mahkûmdu. Şimdiyse talihi tamamen ters dönmüş, Roma’nın en büyük ismi olmuştu. Gene de geçmişi nedeniyle gözlerin üzerinde olduğunu seziyor ve gerçekten iktidarı avucuna almak istiyorsa ses getirecek bir başarıya ihtiyacı olduğunu biliyordu. Diogenes de Selçuklu Türklerini kendine hedef olarak belirlemiş, özellikle Anadolu’daki kadim Hıristiyan halkın desteği için hiçbir imparatorun girişmediği ileri harekâtlara girişmeye karar vermişti.

Yaklaşık 30 yıldır Anadolu’nun içlerine kadar akınlar düzenleyen Selçuklu Türklerinin bölgedeki faaliyetleri son 10 senede dizginlenemez bir hal almış, özellikle Afşin adlı Bey’in yaptıkları Mese yolundaki tüccarlar tarafından bile duyulmuştu. 1068’de İmparator Çukurova’ya kadar indiğinde Afşin Bey dalga geçer gibi gerideki Afyon şehrini ele geçirmişti. Bir sene sonra İmparator yeniden sefere çıkmış; Palu’dayken tıpkı bir önceki seferde olduğu gibi Afşin ve adamlarının Konya’ya girdiğini öğrenmişti. Fakat İmparator her seferinde İstanbul’a Altın Kapı’dan büyük zaferler elde etmiş gibi debdebeyle dönmüştü. Bu törenler iktidarını güçlendirmek bir yana, Dukas ailesinin nefretini daha da üzerine çekmesine neden olmuştu.

1070 yılında İmparator’un üçüncü defa Anadolu ve Suriye’ye sefer düzenlemesi muhalifleri Mikhail Psellos ve Ioannes Dukas tarafından engellenmişti. O da Manuel Komnenos’u Doğu Orduları Başkomutanlığına atayarak Selçuklu sorununu çözmesi için Anadolu’ya göndermişti. Hesapta Selçuklu Türkmenlerini püskürtmek vazifesiyle Doğu’ya gönderilen Manuel, şu an mecliste kahkahaların ortasında kendisini bekleyen Erbasgan tarafından Sivas yakınlarında zincirlenerek İstanbul’a getirilmişti. Elindeki komutan ve askerleri gösteren Erbasgan, gerideki Alp Arslan tehlikesinden kurtulmak için Bizans’a sığınmak ve hatta İmaparator ile görüşmek istediğini söylemişti.

Diogenes, şimdi istihzalı gülüşlerin çınladığı Meclisteki görüşme öncesi Manuel’i çağırttı. Manuel’den esir düştüğü çarpışma hakkında bilgi alan İmparator, bu denli yetenekli bir Türk kumandandan Alp Arslan’a karşı faydalanabileceğini anladı. Manuel’in anlattıklarına göre; Erbasgan savaşmak istemediğini söylemesine rağmen Bizanslı komutanı inandıramamıştı. Bir süre kendisini ve adamlarını korusa da en sonunda vurucu darbeyi indirmek zorunda kalmıştı.

Sultan Alp Arslan’a vefa borcu

Afşin Bey de bekliyordu… Burada Erbasgan’ı iade alamayacağını bilecek kadar akıllı bir adamdı. Alp Arslan’ın verdiği Erbasgan’ı takip etme görevini Bizans kalelerini, yollarını, istihbarat ağlarını, askerlerinin durumunu ve başkentin nasıl korunduğunu öğrenmek için kullanmıştı. Kayseri ve Sivas kesimindeki kent, kale ve ilçeleri yıldırım hızıyla ele geçirdikten sonra Denizli’ye de girip; Honas ve Laodicea kentlerini yakıp yıkmış ve Marmara Denizi kıyılarına kadar harekâtını sürdürmüştü. Alp Arslan’a bir vefa borcu vardı Afşin’in: Bundan tam üç sene önce (1067) Sultan’ın en güvendiği emirlerden biri; Gümüştegin’i intikam için öldürmüş, bir sene kaygı içerisinde takip edildiğinden habersiz Anadolu ve Suriye’nin kuzeyinde gezinmiş ve sonunda affedilmişti.

Afşin, Erbasgan’ı, 1067 seferinden tanıyordu. Duymuştu daha doğrusu… Erbasgan’ın yanında Nâvekiyye denilen ele avuca sığmaz Türkmenler vardı. Gittikleri yerde Sultan adına hutbe okutsalar da asla tam olarak itaat altına alınamazlardı. Sultan da amcası Tuğrul gibi bu Türkmenlerin başına hanedandan birini vererek –ki bu o zaman Erbasgan’dı- Rum’a gaza yapmalarını istemişti. Böylelikle Alp Arslan da hem ele avuca gelmez Türkmen birliklerden hem de kendisine karşı taht mücadelesinde ağabeyi Kavurd’u desteklemiş bir hanedan üyesini merkezden uzaklaştırmış oluyordu. Şimdi, aradan üç sene geçtikten sonra (1070) kimse ne olduğunu bilmiyordu ama Alp Arslan Erbasgan’ı bu sefer elinde istiyordu. Erbasgan üzerine gelen Manuel’i yakalayarak İstanbul’a sığınmış, şehre giremeyen Nâvekiyye Türkmenleri ise Suriye’ye hareket etmişti.

Afşin, Erbasgan’a göre daha şanslıydı. Çünkü o da 1067’de Sultan ile karşı karşıya gelmiş ama affedilmişti. Özetle… 1066 yılında Gümüştegin, yanında Afşin ve Ahmetşah olduğu halde Murat ve Dicle boylarındaki bazı yerleri aldıktan sonra Nizip’i kuşatmıştı. Nizip’te istediklerini alamayıp Hısnımansûr (Adıyaman) yöresine girmiş ve burada pek çok ganimet elde etmişlerdi. Geri dönerlerken de Bizans’ın Urfa Valisi Aruandanos ile karşılaşmış; yapılan savaşta Aruandanos mağlûp olmuş ve esir düşerek kumandanları ve bazı askerleriyle birlikte Urfa önünde 40 bin altına satılmıştı. Daha sonra döndükleri Ahlat’ta Gümüştegin, Afşin’in kardeşini ganimeti paylaşamayıp öldürmüştü. Buna kayıtsız kalamayan Afşin de Gümüştegin’i öldürdü. Sultan’a karşı büyük bir suç işlediğinin farkında olan Afşin, başına gelecekleri beklemeden adamlarıyla Amanos dağlarına kaçmıştı.

Afşin gelmeden savaşmayacağım

Afşin Bey’in düşünceleri üç sene öncesinin olaylarında gezinirken Romanos Diogenes ile Erbasgan Büyük Saray’da nihayet karşı karşıya gelmişti. Bu sırada bir asker Kadıköy önünde bekleyen Türk Bey’inin mesajını iletmek için meclise girdi. İmparator yüksek tahtında oturuyor, askerin getirdiği ‘iade talebi’ mesajını dinliyordu. “Kimmiş bu?” diye sordu İmparator. “Afşin Bey efendim.” İmparatorun yıllardır aradığı adam işte bugün kapısına kadar gelmişti. Fakat ne yapabilirdi? Alp Arslan adına geldiğini söylüyordu ve ona herhangi bir zarar veremezdi. Erbasgan’ın kaygılı bakışları üzerinde, “Ona şöyle söyle…” dedi İmparator, “Bize sığınan birini geri vermek âdetimiz ve huyumuz değildir. Roma kurallarla yönetilir. Bu işi yapamayız ve insaniyet yolundan sapamayız.”

Amanos dağlarına karargâhını kuran Afşin Bey Selçuklu merkezi tarafından takip altındaydı. Sırasıyla Antep, Antakya, Malatya, Kayseri ve Karaman’a girdi. Toros üzerinden yüklü ganimetle Halep’e geldi. Sultan henüz bu asi Bey hakkında bir tasarrufta bulunmamıştı. Halep’te ganimetlerini satan Afşin Bey yeniden Antakya yolunu tuttu. Şehre girmeme karşılığında Antakya’nın Bizanslı hâkiminden tam 100 bin altın aldı. Bu macerayı tam bir sene sürdürdü Afşin Bey. Başarılı harekâtları neticesinde Alp Arslan’dan bir mektup aldı: Affedildin. O da 2 Mayıs 1068’de Alp Arslan’ın yanına gidip itaat arz etmek üzere Antakya’dan ayrıldı. Sultan Afşin’e gazalar yanında Erbasgan ve Nâvekiyye Türkmenlerini takip etme görevi de vermişti. Erbasgan İstanbul’a kaçarken bu yüzden peşinde Afşin olduğunu biliyordu.

Afşin’e nihayet cevap verildi… Erbasgan teslim edilmeyecekti ve törenle ‘proedros’ unvanı alacaktı. Cevap sonrası Afşin, takip ederken olduğu gibi, dönüşünde de Bizans kent ve kalelerini adeta yerle bir etti ve Ahlât’a gelerek Alp Arslan'a "Erbasgan ve Bizans savunması" hakkında rapor gönderdi.

Yaklaşık bir sene sonra (1071) Marmara kıyılarına kadar gaza akınlarına devam eden Afşin Bey’in bir ulağı, Sultan Alp Arslan’a Halep’e henüz vardığında Romanos Diogenes’in çok büyük bir orduyla doğu seferine çıkacağını haber verdi. Afşin Bey ve adamları İmparatorluğun her hareketini adım adım izliyordu. Alp Arslan’a verdikleri istihbaratlar sayesinde Sultan’ın Malazgirt öncesi Bizans’tan önce Ahlat’a varmasını sağladılar. Ağır Bizans ordusu önünde çok hızlı hareket eden Afşin Bey’in süvari birliklerine yetişemedi.

Artık savaş meydanı… Alp Arslan, Malazgirt muharebesi öncesinde şartlar uygun olmasına rağmen harekete geçmekte kararsız gibi görünüyordu. Dolayısıyla gecikmenin nedeninin sordular, aldıkları yanıt “Afşin’i bekliyorum” oldu. O, Selçuklu’nun Anadolu’ya gönderdiği ilk kartaldı.