Ayasofya neden Ayasofya’dır?
Mehmet Hakan Kekeç

Ayasofya neden Ayasofya’dır?

10.05.2020 Pazar 18:42

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Twitter hesabından Ayasofya fotoğrafı paylaşıp “Özledik! Ama az daha sabır. Birlikte başaracağız” yazdı. Tabii hemen bir heyecan. Tweet aslında korona karantinasından bağımsız, ‘sübliminal bir mesaj’ olarak değerlendirildi. Öyle midir, değil midir, Fahrettin Bey cevaplamadan bilemeyiz. Kanaatimce tesadüf gibi durmuyor. Ama olabilir de… Biz gene de bir an için ‘sübliminal bir mesaj’ olduğundan emin olalım ve şu soruyu soralım: Gerçekten Ayasofya ibadete açılabilir mi?

Hatırlayanlarınız vardır: Avrupa Parlamentosu Mart 2019’da Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasını öneren bir raporu kabul etmişti. Raporda Ayasofya ile ilgili bir ifade vardı: Avrupa Parlamentosu Ayasofya’nın (statüsünün) değiştirilmesine karşıdır. Türk makamları kaale alıp cevap dahi vermedi, olması gereken budur, ama öte yandan da bu Ayasofya’nın hala ‘beynelmilel’ bir mesele olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Peki, neden? Yani Ayasofya neden bu kadar önemli? Evet, gelecek cevabı biliyorum, aynen doğrudur: Fatih İstanbul’a girdi, Bizans’ı düşürdü, Ayasofya’yı Müslümanların ibadetine açtı. Ama mesela neden Pantokrator (Zeyrek Camii) değil de Ayasofya? Bu mabede ayrıcalık veren nedir? Mesela Avrupa neden Molla Fenari İsa Camiini (Lips Manastırı) hemen müze yapıverin bakalım demiyor da Ayasofya üzerinde duruyor? Düşünelim…

Ayasofya’nın önemini anladığımızda, ne zaman müze statüsünün kaldırılabileceğini de anlayacağız. Dolayısıyla muhakkak üzerinde durmalıyız. Ülke TV’de Meksika Sınırı programına katıldığım bir gün bunu konuştuk. Orada anlattıklarımı kestirmeden söyleyeyim: Ayasofya Augusutus mabedidir. Yani dünya imparatorunun. Hayır, hamasi bir şeyden bahsetmiyorum. İnşa edilme nedeni de budur. Bizans İmparatoru Justinyanus, ‘barbar ve asilere karşı Roma’nın zaferi’nin nişanesi olarak inşa ettirdi bu mabedi. 6.yy’dı.

6.yy’da Roma dendiğinde aklımıza gelen (Batı) Roma çoktan ‘barbarlar’ tarafından yıkılmış, Doğu’da Bizans, Roma’ya Grek ve Hristiyani kültürü de ekleyerek bir ihya projesi yürütmeye başlamıştı. Bunda sadece Justinyanus başarılı oldu. Bizansı İstanbul merkez olarak Kadim Roma İmparatorluğu sınırlarına ulaştırdı. Merak edenler Kartaca ve İtalya seferlerine bakabilir. Roma hukuk demektir. Justinyanus kendi hukuk kanunlarını da hazırlattı. Fakat her iş de günlük gülistanlık değildi. Aslında evvel yapılması gereken; Justinyanus’un augustus olduğunu içeride (yani Bizans ileri gelenlerine) kabul ettirmesiydi.

***

Justinyanus İmparator tacı giydiğinde (527) Doğu Roma artık eski gücünde değildi, bahsettim. Roma denince akla gelen İtalya, İspanya ve Kuzey Afrika toprakları “barbarların baskınları” nedeniyle kontrolden çıkmıştı. Justinyanus’un hedefi söylediğim gibi Roma’yı yeniden Roma yapmak ve merkezi yönetimi güçlendirmekti. Bunun için iki adım gerekiyordu: Askeri operasyonlar ve iktidarı paylaşan aristokrasi sınıfı ‘demotai’nin gücünü zayıflatmak. İmparator ilk görünüşte hamlelerinde başarılı olsa da sefer düzenlediği bölgelerde yıkıma neden olduğu ve içeride de ‘güç odaklarıyla’ oynadığı iddiasıyla tepki toplamaya başlamıştı. İşte bu içerideki tepkiler, şiddetle bastırılacak Nika Ayaklanması’na neden oldu. Nika, Justinyanus için augustus olup olmadığı yönünde büyük bir imtihan olacaktı.

Şimdi biraz daha detaya inelim: Bizans İstanbul’u için 6.yy’da en önemli sosyal etkinlik, bugünkü Sultan Ahmet Meydanı’nda yer alan; Roma kentindeki Circus Maximus’un bir eşi Hipodrom’da gerçekleşen yarışları izlemekti. Hipodrom bugünkü Topkapı Sarayı’nın yerinde bulunan ve denize kadar uzanan Büyük Saray’ın bir parçası niteliğindeydi ve İmparator’un yarışları izlediği ‘kathisma’ya özel bir geçişi bulunuyordu. 50 bin kişinin toplandığı Hipodrom yarışları, İmparatorun halkla buluştuğu ve merasimler üzerinden iktidarını pekiştirdiği etkinlikler olma özelliği de taşıyordu. Yarışlar bireysel değildi. Bugünkü futbol takımları gibi Mavi, Yeşil, Kırmızı ve Beyaz takımları vardı. Bir önceki paragrafta bahsi geçen Demotai bu takımların ileri gelenlerinin oluşturduğu bir sınıftı. Zamanla sadece Mavi ve Yeşiller güçlü kalmış, Demotai’ler de yönetimde söz sahibi olacak kadar güçlenmişti. Tahmin edersiniz ki Justinyanus gibi bir profilin pek de tahammül edemeyeceği bir durum. 

Demotai, Justinyanus’un merkezi/büyük İmparatorluk projesi karşısında huzursuzluk çıkarmak için bir bahane arıyordu desek yeridir… 11 Ocak 532’de Yeşiller Hipodrom’da İmparatorun Mavileri kayırdığını söyleyerek itiraz etti. İmparator kimseyle bire bir konuşmazdı. Mandator adlı bir aracısı vardı. Mandator aracılığı ile Yeşillerin ne istediğini sordu. Onlar da Spatarios Kalopodios adlı birinin kendilerine zulmettiğini, yarışlarda haksızlık olduğunu ve (Hunlular gibi giyinmeyi adet edinmiş) Mavilerin Yeşiller’den birkaç kişiyi öldürdüğünü söyledi. Tartışmaya, suçlanan Maviler de girdi. Yeşiller Hipodromu “Elveda adalet” diyerek terk etti. İmparator işaret vermeden ya da kathismadan Saray’a dönmeden Hipodrom’dan çıkıp gitmek büyük hakaretti. 

Şehrin valisi olayları yatıştırmak için hem Mavi hem de Yeşillerden birkaç Demotai’yi tutukladı. 13 Ocak günü Maviler ve Yeşiller barıştı ve tutuklananların affedilmesini istedi. İstekleri yerine gelmeyince işte o büyük isyan başlamıştı: On binlerce taraftar “Nika (Zafer)” diye bağırarak sokaklara dağılmıştı. İsyan 17 Ocak’ta kontrol edilemez bir noktaya varmış, şehrin dörtte biri yok olmuş, taraftarlar Büyük Saray’ın önünde toplanmıştı. Bu sırada Büyük Saray yanında yer alan (bugün Ayasofya’nın bulunduğu yerdeki) Büyük Kilise (daha doğrusu ikinci Ayasofya) yakılıp yıkılmıştı. İsyancılar çok daha ileri gitmiş, Hypatios adlı birine mor pelerin giydirip İmparator ilan etmişti. Sanırım bu hamle meselenin yarış falan olmadığını yeterince gösteriyor.

Justinyanus bu sırada Sarayburnu’na getirttiği gemiyle kaçmaya hazırlanıyordu. Eşi efsane Teodora pes eden İmparatora tarihe geçen şu konuşmayı yaptı: “Belki kadınların korkaklara cesaret vermesi doğru değildir. Ama o tacı taşıyan biri tacıyla birlikte canını da kaybetmelidir. Ey İmparator! Servetin var ama kaçtığında yaşamanın amacını kaybedeceksin. Merak etme, üzerindeki erguvan pelerin yeri geldiğinde muhteşem bir kefen olur. Şimdi gidebilirsin ama yanında ben olmayacağım. Tanrı bu pelerinle birlikte canımı da alsın.” 

***

Teodora’nın konuşması İmparatora Nika İsyanı’nın bastıracak gücü ve motivasyonu verdi. Kuzey Afrika’yı yeniden fetheden ünlü komutan Belisarius ve Arnavutluk valisi Mundus ile bir araya gelen İmparator isyancılarla savaşma kararı verdi. Birliklerini kullanarak asilerin Hipodroma toplanmasını sağlayan Belisarius, Mundus’un mızraklı birliklerine kapıyı tutmalarını emretti. Şimdi isyancılar ortada, Belisarius’un askerleri izleyici kısmındaydı. O an ok ve mızrak yağmuru başladı. Sonunda tam 40 bin isyancının cesedi Hipodrom’da üst üste yığıldı. Nika Ayaklanması 18 Ocak 532 günü büyük bir vahşetle bastırıldı. 

Bizans tarihinin en büyük isyanını bastırmış olması Justinyanus için şüphesiz büyük bir zaferdi. Taçlandırması gerekiyordu. İsyan sırasında yıkılan Büyük Kilise’nin (İkinci Ayasofya) yeniden ve daha heybetli bir şekilde inşa edilmesi için emir verdi. İnşaatın bir an önce bitirilmesini istiyordu. Miletli İsidoros ile Aydınlı Anthemios adlı iki mimar (aslında matematikçi) 5 sene gibi kısa bir sürede devşirme malzemeler ve sütunlar kullanarak Ayasofya’yı inşa etti. Dönemin tarihçisi Prokopios iddia ediyor ki: Justinyanus açılış günü (27 Aralık 537) mabede ilk girdiğinde “Ey Süleyman! Seni geçtim!” diyerek haykırdı. Ayasofya, augustus’un temsili olarak doğdu.

‘Roma’ olmak sadece Bizanslı İmparatorların derdi değildi. Avrupalı feodal Krallar da Frenk Krallıkları ve Kutsal Roma Cermen ile bu projeyi Katolik Kilisesi desteği ile gerçekleştirme derdindeydi. Fakat İlber Ortaylı’nın dediği gibi: Taşra pansiyonlarına Hotel tabelası asmaktan farksızdı bu. Gözleri İstanbul ve Ayasofya’daydı. Haçlı Seferleri’nin hep Müslümanlara karşı yapıldığını biliriz ama Ortodoks Roma da (Bizans) Haçlıların barbarlığından nasibini birçok defa almıştır. IV. Haçlı seferi (1204) direkt Bizans İstanbul’una karşı yapıldı mesela. Ayasofya’ya giderseniz bu işgali organize eden Venedik doçunun mezar taşını üst katta görebilirsiniz: Enrico Dandolo. 1204’te İstanbul üç gün boyunca çok büyük bir yağma gördü. Şehir çekirge sürüsü gibi sağa sola dağılan Haçlılar tarafından kemirildi. Hipodrom Meydanı ve bugün Divan Yolu dediğimiz Mese’de yer alan yüzlerce yıllık heykeller sökülüp götürüldü. Ayasofya da bu işgalden nasibini aldı: Mabede katır sokup değerli ne gördülerse yüklendiler. Bizans yönetimi 1261’de şehre geri döndüğünde akbabalar tarafından iliğine kadar kurutulmuş ceset gibi bir şehir buldular.

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u aldığı zaman dahi IV. Haçlı Seferi’nin izleri vardı. Sefaleti gözler önüne seren; söylediği beyit meşhurdur: Perdedâri mîküned ber kasr-ı kayser ankebût, bûm nevbet mîzined der târumu efrasyâb... Yani: "afrasyab’ın balkonunda baykuş nevbet çalıyor, kayzerin kasrında örümcek perdedarlık yapıyor..." Fatih’in İstanbul’u alması Avrupa’nın yeni olası işgalini de önledi. Cami olması da Ayasofya’yı korudu. Büyük Sultan Ayasofya’nın banisi olarak Kayser-i Rum unvanı aldı. Yani Roma İmparatoru.

***

Ayasofya neden Ayasofya’dır, dev kubbesi, devşirme taşları, duvarlardaki eşsiz freksleri için mi? Elbette payları vardır. Ama salt bunlar değildir. Yazı boyunca Ayasofya’nın ‘dünyevi iktidar’ın sembolü olduğunu anlatmaya çalıştım. Bu mana bugün hiçbir şey kaybetmedi. Şimdi Türkiye Ayasofya’yı müze statüsünden kurtarabilir mi? “Gerek vardır, olmalıdır, elbette kurtarmalıdır” diyorsak sloganlar yerine daha çok çalışmalıyız. O mana’ya mazhar olacak işler yapmalı ve kendi ihya ile ilerleme projelerimizi geliştirmeliyiz. Fahrettin Altun belki de yönetim kadrosuna bir istikamet belirliyordu.