Bilmek Kolaydır, Anlamak Zahmet İster
Mehmet Hakan Kekeç
Tarihe Yanlış Sorular: Selçuklu, Osmanlı ve Türklük
11.08.2020 Tuesday 14:58

Ali Babacan’ın parti kurduğunu çok geç öğrendim. Sağda solda ‘Deva’ logoları görüyordum ama bidon markası sanıyordum. Meğerse pandemi sürecinin başında ilan edilmiş bir siyasi partiymiş. Hayırlı olsun. Sayın Babacan tabii olarak siyasi bir müddeinin yapması gerekeni yapıp hemen her konuda görüş beyan ediyor. AK Parti’de görev aldığı 10 küsur yılda bu kadar konuşmamıştır. Muhalif oldu ya, cümlelerini illa farklı olması gerektiğini düşünerek kuruyor. Çoğu zamansa bu, eski söylemlerini yalanlayan ölçüye kadar varıyor. Mesela iktidar partisinde görev aldığı sürede 17-25 Aralık süreci için ‘yargı üzerinden bir darbe girişimi’ demiş, şimdi ise ‘minik bir darbeydi’ diyor… Açıkçası enteresan: Darbenin boyu kasıl küçüldü acaba? Her neyse, nihayetinde insanın bir bina üzerine bina inşa etmesi zor iştir, ne yapsa kaçak kat çıkmış üç kağıtçı müteahhit kadar sırıtacak, gene de başarılar dileriz.

Sayın Babacan’ın gündeme dair son söylemleri, yeniden cami hüviyeti kazanan Ayasofya hakkında oldu. Dedi ki: “Yöneticilerin içerideki ve dışarıdaki yansımalarını, sonuçlarını hesap ederek bu kararı aldıklarını ümit ediyorum. Sonuçlarını hep birlikte göreceğiz.” Sanırım bu ifadeler te’vil götürmez. ‘Batılı dostlarımıza’ sürekli sırıtmamız talep ediliyor. Onlar ne derse o, yoksa sonuçları olur. Nedir o sonuçlar? Darbe falan mı olur? Meclisi mi bombalarlar? Minik mi olur büyük mü? Dolar operasyonu mu yeriz? Bilmiyoruz… Bir yandan sayın Babacan bu söylemleri ile ‘Batılı dostlarımızın’ saldırganlığını da kabul ediyor. Ama nedense bu taraftan değil o taraftan konuşuyor.

Türk siyasetinde ‘aman ağzımızın tadı bozulmasın’ yaklaşımı yeni değildir. Konu Ayasofya da olduğundan aklıma Fatih Sultan Mehmet’in veziriazamı Çandarlı Halil geldi. Büyük vezir İstanbul fethine karşıydı: Fatih’in babası II. Murat döneminde Avrupa iki defa birleşip Osmanlı’ya saldırmış, Osmanlı kuvvetleri saldırıları püskürtse de insan kaynağı ve maddi olarak zararları olmuştu. Çandarlı Halil yeniden bir saldırı ihtimalinden korkuyor ve Batılı dostlarla müspet bir ilişkinin daha faydalı olacağını düşünüyordu. Düşünceyle kalmamış olacak ki fetih sonrası cezalandırıldı. Sayın Babacan yıllar sonra 2020 model bir Çandarlı Halil olarak mı anılmak istiyor? İktidar Ayasofya hakkında karar alırken düşünmesi gerekirken kendisi neden bir görüş beyan ederken pek düşünme gereği duymuyor? Gerekçesi net: Buralı değil. Burayı bilmiyor ve tanımıyor. Buradan konuşmuyor. Tarihteki emsallerinin nasıl anıldığına dönüp bakmıyor. Fatih olmak mı yoksa Çandarlı Halil mi… Ortadaki soru bu. Sayın Babacan’ı düşünmeye davet ediyorum.

13.07.2020 14:45

Korona Pandemisi nedeniyle vaktimizin neredeyse tamamını zorunlu olarak evlerimizde geçiriyoruz. Başlarda belki keyif alsak da ‘eve kapanmak’ zaman kavramıyla giriştiğimiz bir savaşa dönüştü. Kimileri dizi/film seyrederek, kimileri biriktirdiği kitapları vs. okuyarak, kimileri de yıllardır ertelediği yabancı dil çalışmalarına yeniden başlayarak vakitle baş etmeye çalışıyor. Fakat bir yerlerde bir şeyler tam yerine oturmuyor. Ne yapsak mustaribiz. Yüksek sesle dile getirilen iki şikâyet var: Can sıkıntısı ve odaklanma problemi. Çoğumuz, birincil yaşam alanlarımız olan evlerimizin (ki bu mekanlar haremimiz, sırrımız, salt bize ait olanımız olmasına rağmen) aslında ‘yaşamak için’ pek de uygun mekanlar olmadıklarını seziyoruz. Barınabiliyor ama yaşayamıyoruz. Peki, geçiştirmeden soralım: barınma ile yaşamanın yan yana gelememesinin nedeni nedir? Ya da nedenleri? Psikiyatr olsaydım ‘mahrumiyet’ derdim. İktisatçı olsaydım ‘geçim sıkıntısı’. Stratejist olsaydım ise daha iyi; Rockefeller ailesinin evlerimize yolladığı ışınlardan falan bahsederdim. Örnekler çoğaltılabilir. Ne de olsa bir sorunla karşılaşıldığında herkes durduğu yere uygun cevaplar üretir. Ben ise bütün gerekçeleri kapsayan tek bir cevap olduğunu düşünüyorum: Barınabildiğimiz ama bir türlü yaşayamadığımız evlerimiz sorun madem, bu, hem barınıp hem de yaşayabildiğimiz evlerimizi yitirdiğimiz içindir diyorum, neyi, adı gibi güzel Türk Evi’ni.

Geçmişle ilişkilerimizi idealize etmeden ya da şeytanlaştırmadan oluşturmak ve korumak büyük maharettir. Özellikle o geçmiş sübjektif olmaktan çok ‘kolektif hafızaya’ ait bir uzak geçmişse (yani deneyimle değil, salt aktarımlarla öğrenilmişse) sıhhatli bir denge tutturmak cidden zordur. ‘Türk Evi’ dediğimiz imge de bizler için tamamen bir kolektif hafıza ürünüdür ve idealize edildiğinde “içi boş bir nostalji” suçlamasıyla karşı karşıya kalabilir. Fakat ben gene de Türk Evi’nin kültürel aktarımda başat bir imge olduğunu ve nostalji suçlamasına rağmen savunulması ve hatta mümkün olduğunca ihya edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zaten nostalji dediğiniz de başlı başına evle ilgilidir: Nostalji, antik Yunanca’da eve/vatana dönüş anlamına gelen nostos ve acı anlamına gelen alji kelimelerinden türemiş. Demek geçmiş, acı ile anılan bir yer. ‘şu an, şimdi’ içerisinde evimizden uzağız, geçmişi andığımızda ise, iç çekerek evimize/vatanımıza dönmüş oluyoruz. Nostalji iki boyutlu, bir anılardan, bir de idealize edilmiş ortak/kolektif/kültürel geçmişten oluşuyor: Anılarımız elbette olabildiğince özneldir. Düşünürlerin, sosyologların ‘kültürel geçmiş’ dedikleri ikinci boyut ise o kadar nesneldir ki (şahsi) hikayemize ait bile olmayabilir: Bir müzeyi gezerken “o zamanlar da ne güzelmiş” dersiniz ya da tarih okurken belli bir dönemin parçası olmak istersiniz. İşte Türk Evi, bütün bu kolektif his ve aktarımların bizim kültürümüzde yaşadığı yerdir.

*  *  *

Amerikalı sanat tarihçisi Carel Bertram 1993 yılında Türk Evi’nin mimari özelliklerini incelemek için Türkiye’ye geliyor. Neden geldiğini soranlara “Türk Evi’ni araştırmak için buradayım” dediğinde öyle bir hava dikkatini çekiyor ki, araştırma konusunu (mimari özellikler) tamamıyla değiştirme kararı alıyor. Bertram’ın anlattığına göre, Türkiye’ye ne için geldiğini her söylediğinde cevabı duyanlarda tanımlayamadığı bir memnuniyet, özlem ve teşvik edici ifadelerle karşılaşıyor. Öyleyse diyor, bu Ev’in mimari özelliklerini değil; Türklerin kolektif hafızasındaki müsbet yerinin nedenlerini incelemeliyim. Bertram’ın araştırmasına göre Türk Evi’nin bugünkü müsbet anlamı, binlercesi yok olduktan çok sonra; 1970’li yıllarda doruk noktasına çıkıyor. 1976’da Türkiye Tarihi Evleri Koruma Derneği kuruluyor mesela. Logosunda cumbalı bir ev var. Bu cumbalı ev imgesinin uzak bir İmparatorluk hatırasının en güçlü taşıyıcısı olduğunu fark ediyor. Ramazan ayı eğlencelerinde ilk iş bu Türk Evi’nin maketleri kuruluyor. Hacivat ile Karagöz (aslında 14.yüzyıla ait iki karakter olmasına rağmen, yani daha Türk Evi Osmanlı’da kullanılmazken) iki cumbalı ev önünde birbirini yiyor. Bir resim yarışmasında kazanan resmin Boğaz’ın etrafına dizilen Türk Evleri’nden ibaret olduğuna rastlıyor. Bu evler, yüzlerce yılda kendini bulmuş bir Ruh’un tek başına temsilcileri adeta tespitinde bulunuyor.

 *  *  *

Osmanlı İmparatorluğu sadece askeri başarılardan müteşekkil bir kaba devlet değil; İstanbul merkezli başlı başına bir kültür ve ruhtu. Anıtlar, geçmişin taşıyıcılarıdır, İstanbul bu açından payitaht olması hasebiyle başat rolü oynar. Fakat Bertram’ın temas ettiği gibi ilginç bir şekilde bizde anonim/sivil mimari de anıtsallaşmış ve o ‘yitirilmiş’ kültürün taşıyıcıları olmuştur. Dolayısıyla bu imgeler İstanbul’a has değil: Türk Evleri’nin zirve örnekleri payitahtta görünse de, Osmanlı’nın adım attığı her yerde varlar. En güzel örnekleri zannediyorum Balkanlar’da, tabii yanılıyor da olabilirim. Bugün Türk Evi dediğimiz mekanlar İmparatorluk zamanında elbette bugünkü gibi nostaljik bir anlam ifade etmiyordu. Hatta Türk Evi şeklinde bir adlandırma dahi yoktu. Bu adlandırma, bir Cumhuriyet projesi olarak Batılılaşma gereği (bunu modernizm ile karıştırmayın, modernist atılımlar kendine has kültür dairesi içerisinde Osmanlı döneminde zaten başlamıştır) bu ihtiyar ve mağrur evler yok edildikten sonra ortaya çıktı. O zaman üzerine düşünülmeye ve art arda çalışmalar yapılmaya başlandı.

*  *  *

“Türk evleri ihya edilmelidir” dediğimde ‘nostalji merakı’ ile birlikte bir de elbette ‘gelenekselci’ suçlamasıyla karşı karşıya kalma ihtimalim var. Oysa gelenekselcilik (en azından benim kast ettiğim),yani geleneği savunmak; zannedildiği gibi modern olandan tamamen bir kopuş yaşanması gerektiği anlamı taşımaz. Gelenekselcilik der ki, gelenek, dönemin şartlarına cevap verebilecek şekilde reforme edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin erken kadrosu, mimaride reformu değil, devrimi çözüm olarak sundu. Sonucunda da ortak yaşam kültüründen, tarihten ve tabii geleneksel olandan kopuk/köksüz şehirler ve konutlar ortaya çıktı. Kaderin cilvesi olacak ki, kurtulmak istediği Osmanlı hayaletinin en güçlü imgesini böylelikle kendi üretti: Türk Evi nostaljisi. Konuya biraz daha rasyonel yaklaşalım öyleyse. Nostalji merakı ve kaba gelenekselcilik suçlamasından, Türk Evi’nin birikimi ve güçlü işlevselliğinden bahsederek kurtulabiliriz ancak. Soralım: Bugünkü apartman dairelerimize nazarla hem barınıp hem de yaşayabildiğimiz Türk evleri nasıl ortaya çıktı, alemetifarikaları nelerdi, hangi özellikleri nedeniyle müsbet anlamda bugünkü konut mimarisinden ayrılırlardı?

*  *  *

Yakın zamanda kaybettiğimiz mimar Cengiz Bektaş, Türk Evi adlı kitabında, “Gelenekler, özellikle yapı gelenekleri, öyle birkaç yüzyılda oluşmazlar. Orta Anadolu’da bugün bile sürdürülen yapı tekniği en azından Hititlere dek dayandırılmaktadır” diyor. Merhum Mimarımız Antalya’da şahit olduğu bir olayı da bu görüşüne destek olması için aktarıyor: Antalya’da ustalar evin yapımını bitirdikten sonra çatının üzerinde “Şamaş! Şamaş!” diye bağırıyorlar. Şamaş, Mezapotamya’da güneş tanrısının adı. Doğan Kuban’a göre de “Halk konut tasarımı yenilikçi değildir.” Yani sürekli sürekli yenilenmediği; çok eski alışkanlıkları, teknikleri, estetiği taşıdıkları için izleri çok eski çağlarda bulunabilir. Fark, yöreye göre malzemeler ve ekonomik duruma göre işçiliğin kalitesindedir. Avlulu ve hayatlı ortalama bir Türk Evi gözünüzün önüne getirin. Şimdi bunun çok eski çağlardaki örneklerine ve 16 ile 17.yy’da aldığı hale nasıl geldiğine bakalım.

*  *  *

Türk Evleri genellikle iki katlı yapılardı. Taştan veya molozdan yapılmış zemin kat (tahtani denir) depo, hayvan bakım alanı ya da mutfak olarak kullanılıyordu. Çoğu penceresizdi. Pencere varsa da ancak havalandırma diyebileceğimiz ölçüdeydi. Taşradaki örneklerde alt katta etrafı duvarla çevrili avlu da bulunurdu. Peyzaj yapılan avlu doğuya bakardı. Alt kattaki depo ve mutfağa geçen kapılar, maddi duruma göre yarı silindir bir eyvan, kuyu ve yazın su döküldüğünde havayı serinleten taşlık zemin. Bu kat yaşam alanı olmaktan çok üretim alanlarını kapsayan işlevsel bir mekandı. Avlu, evin kadının zevkine bırakılırdı. Zaten avlu duvarı ve zemin kat odalarının penceresiz olmasının nedeni buydu: Kamusal mekanlara katılmayan kadının gündüz saatlerinde vakit geçirdiği alanlardı buralar. Sırayla gidelim ve üst çıkmadan evvel eyvan ve avlunun geçmişine bakalım. Eyvan Hititler’de karşımıza çıktığında adı Hilani. Yunanlar prostas diyor. Sıcak iklimlerde serin mekanlar oluşturmak için Anadolu’da çok eski çağlardan beri kullanılıyor. Anıtsallaştırılması ise Part İmparatorluğu döneminde. İran’da büyük mabetler bugün hala eyvanlıdır. Bu gelenek Türk Evi’ne de uğruyor. Avlu ise Denizli’de kazı yapılan Beycesultan’da MÖ 20.yy’da dahi örneklerine rastlanıyor. Avlunun içe dönük/kapalı şekilde Anadolu’da karşımıza çıkması da Helenistik öncesi Ege’de. Artık üst kata çıkabiliriz.

*  *  * 

Hayata avludan bir merdivenle çıkılır. Üst kat ‘kış’a uygundur. Ama sadece kış’a değil tabii. Yaylak – kışlak alışkanlığı alt ve üst kat farkıyla bir araya getirilir. Kimisinde kolay ısınan ara kat da bulunur. Bu merdiven nihayetinde hayat’a çıkar. Ana kattaki bütün odalarda hayat’a çıkış vardır. Ama odalar arasında mahremiyet gereği geçiş yoktur. Dediğim gibi ya hayat’a ya da sofaya çıkarlar. Sofa sokağa doğru bir çıkış yapar ve yarın eyvandır. Aslında adı şahnişin. Ortada ocak bulunur. Demek hayat ve sofalar buluşma yerleri. Odaların yapısı sayesinde de herkes hem ayrı hem de bir arada. Hem uyku, hem oturma (yüklükler kapandığında oturma odasına döner) hem de banyo (daha doğrusu güsulhane) bütün odalarda imkan dahilinde. Bu özerklikleri otağları yansıtır. Zaten oda kelimesi otağ’dan türeme. Çekirdek aileye aittir. Divanhane denen baş oda misafirleri ağırlamak için. Buralarda yüklük yerine duvarlarda süslemeler yer alır. Dışarıdan görünebilen tek oda burası. Avlu gibi hayat dahi dışarıdan rahat görünemez. Sofa gibi tamamen aileye aittir. Üst kat hayat ve sofa etrafında esnektir. Oda eklenerek genişletilebilir. Bu genişletme usulü Osmanlı’nın Sarayı Topkapı’da da var. Köşk denen odalardan oluşur. Detaylar bir Anadolu geleneği üzerine bina edilse de, oda çözümlerinin tamamen otağ kültürünü yansıttığını anlıyoruz. Kırmızı çizgi: Mahremiyet. Amaç: Ayrı ayrı bir aradalık. İşlev: Yaz ve kış avlu ve hayat sayesinde aynı yerde çok rahat yaşanır. Mahremiyete iki örnek daha: hayat’tan odaya öyle birdenbire geçemiyorsunuz. Kapıyı açtığınızda perdeyle kapatılmış bir geçiş bölmesi var. Adı: Seki altı. Cengiz Bektaş bu odalarda 24 saat yaşanabildiğini söylüyor ve aslında ev denmeli diyor.

*  *  *

Hayat üzerinde biraz daha durmalı. Arapça hyatt’dan geliyor. Çevrili açık alan demek. Çardak gibi. Zaten Safranbolu’da birinci kat sofalarına çardak deniyor. Hayat’ın bütün odalara kapısı olması, odaları temiz havayla buluşturuyor. Odalar kendi içerisinde tamamen mahremiyete dayalıyken, aslında bir otağ gibi doğa ile arasında sadece bir kapı bulunuyor. Hayat da oda gibi ekler alabiliyordu. Mesela dışa dönük bir balkon yapılıyor adına da köşk deniyordu. Doğan Kuban’ın verdiği bilgiye göre Kağıthane Sarayı dahi hayatlıydı. Ocak ve koltuk yerleştirildiğinde hayat eve de dönüşürdü. Hem içe hem dışa hakim bir alan. Yani hem yakınlık hem uzaklık. Bu aslında Türk Evi’nin sokakla ilişkisinde de vardı: Hem sokağın bir parçası hem de ayrılardı. Zaten o sokak da çoğunlukla çıkmazdır. İşi olmayan girmez.

*  *  * 

Doğa ile uyumlu ve iç içe, mahremiyeti hem dışa dönük hem de katı, çekirdek aileleri bir arada ve kendi yaşam alanlarında tutabilen, eklemelere müsait; yani esneyebilen, bir gelenek üzerine oluşmuş, tasarımı katılımcı (Türk Evleri’nin ustaları, işvereni ile anlaşmadan önce ailesiyle bir araya gelir ve onları tanırmış),kimsenin yaşam alanına girmeyen, ekolojik ve önemlisi ‘hayat’ dolu evlerimizi; ucube, katı, sürüngen yuvası kadar işlevsiz odalarla dolu, havasız, mahremiyeti aşındıran ve dayanıksız binalara tercih ettik gibi görünüyor. Saydıklarımdan, Türk Evi’nin ihyasının düşünmenin salt nostalji bağlamında ele alınamayacağının anlaşıldığını umuyorum.

10.06.2020 13:50

AK Parti’nin eski milletvekillerinden -şimdilerin Deva Partisi üyesi- Mustafa Yeneroğlu beyefendi, Halk TV’de katıldığı bir yayında, Ayasofya Camii’nde Fetih Suresi okunması hakkında yaptığı yorumda “Bunlar gündem değiştirme çabası… Otoriter rejimler böyledir.” ifadelerini kullandı ve “bu mitlerin ve hikayelerin artık aşılmış olması gerektiğini” vaaz etti.

Kendisinin bu yazıyı okuyacağını ümit ederek, “mitler ve hikayeler” hakkında naçizane birkaç kelam edeceğim. Yeneroğlu beyefendi anlaşılan o ki -modern hurafelerin elindeki her esir gibi- “mitler ve hikayeleri” düşünme biçimimize hükmetmemesi gereken hadiseler olarak ele alıyor. Yani bu tavrı Ayasofya özelinde olmasa gerek. Çünkü -yayında da beyan ediliyor ki- mitler ve hikayeler uyutuyor! Tembihini kayda değer bulmakla beraber, bahsettiği (daha doğrusu sorun ettiği demeliyim) kavramlara pek de hâkim olmadığını anlıyorum.

Mitler ve hikayeler uyutur mu? Aksine, sayın Yeneroğlu, uyandırır. Mitler ve hikâyeler tarihin bâtınıdır. Yani iç yüzü. Tarihin bâtını/mânâsı/mesajı olmasa, az önce sokağın birinde olmuş bitmiş herhangi bir olaydan ne farkı kalır? (Ki biz ‘en basit olaylar dahi içerisinde bir mânâ taşır, boşa olan ne vardır ki?’ diye inanırız) Mitler ve hikayeler toplumu uyandırır, çünkü (tarih bâtınında verdiği mesajla) nesillere vazifeler yükler. Asıl uyuyanlar “Efendim bunlar hikâye hikâye… Aşalım” diyenlerdir. Siz bunları aşıp da nereye vardınız, sayın Yeneroğlu? Deva Partisi’ne mi?

Ayasofya, evet, bir mittir. Mânâsına da hâkim olmak gerekir. Tarih -ki anlattığı hikayeler umumileşmişse- te’vil edilmelidir. Te’vil etmek, her mânâyı yerli yerine koymak demektir. Ayasofya’da Fetih Suresi okunmasının bize hatırlattığı sorumluluklar vardır. Ki bunlar yerel/hamasi sorumluluklar değil, beynelmilel sorumluluklardır. Söz gelimi, burada, Akdeniz’de Yunanistan ile yaşanan anlaşmazlığa yönelik verilen güçlü bir mesaj ve hatırlattığı bir görev vardır. Fetih anmalarından ancak bu beynelmilel iddialardan vazgeçmiş ya da Türkiye aleyhinde kanaatları olanlar rahatsız olur. Kendisine ‘Nurettin Topçu – Büyük Fetih’ kitabını okumasını öneririm.

30.05.2020 17:36

Sultan Yıldırım Bayezid, Osmanlı Hanedanı’nın en tartışmalı ve söylencelere en çok konu olmuş isimlerinden biri. Hayatı gibi ölümü de efsanelerle dolu. Timur, Ankara Savaşı (1402) sonrası Sultanı demir kafese koydu mu, koymadı mı? Sultanın yaşamı nasıl son buldu; intihar mı, ecel mi? Yazı konumuzun dışında sorular olsalar da bunlar (Yazı konumuz, Sultan’ın kemikleri neden yakıldı?) havada kalmaması için hülasa edeyim: Geçen senenin (2019) mart ayında Bayezid’in vefatı hakkında Akşam Gazetesi için bir yazı yazdım. Oldukça teveccüh gördü. Akademisyen olmamama rağmen yazıyı TUBA da sitesinde paylaştı. Tamamen birincil kaynaklardan oluşan (TUBA detayını, kullandığım kaynaklara ispat olması adına verdim) o yazıdan iki maddede özet geçiyorum:

 -1) Timur savaş sonrasında gittiği Kütahya’yı oldukça beğenmiş, oradan birkaç hafta geçirmişti. Savaş sırasında Amasya’ya kaçmış olan Şehzade Mehmed, esirler içerisinde yer alan Firuz Paşa ile de irtibatlı bir şekilde babasını kurtarma operasyonu başlattı. Mehmed’in adamları Sultan Bayezid’in bulunduğu otağa (dikkat edelim, otağa) doğru yer altından tünel kazarlarken Timur’un hassa askerleri tarafından yakalandılar. Bayezid’i kaçırma teşebbüslerinin üzerine Timur şüphe yok ki daha sıkı tedbirler aldı. Bu sırada babası ile birlikte esir olan Musa Çelebi de bir başka kurtarma operasyonu gerçekleştirdi. Hepsi başarısızlıkla sonuçlandı. Vezir Firuz Paşa gözdağı için idam edildi. Ardından işte o kafaları karıştıran, adına kafes de denen tahtırevan kullanılmaya başlandı. Hoca Sadeddin, aradaki farkı anlayamayanlara açıkça ‘idraksiz’ ifadesini kullanıyor. Avusturyalı tarihçi Hammer de demir kafesin katiyen masal olduğunu vurguluyor.

 -2) Peki ya Sultan’ın ölümü? Muteber tarihçi Neşri, bir tanığın oğlundan (Muhammed b. Kutbeddin-i İzniki) bilgi aldığını belirterek “hummayı muhrika” hastalığından bahseder. Timur’un Mısır’a elçi olarak gönderdiği Mes’ud da “Yıldırım’ın eceliyle öldüğünü” söyler. Timur’un tarihçisi Yezdi ise “göğüs darlığı” notunu düşer. Yine bir çağdaş kaynak olan Dukas intihardan bahseder ama “Birçoklarının dediğine göre” şerhini düşerek sadece bir söylentiyi vurguladığını açıkça yazar. Dukas, Batı Anadolu Türkmenleri ile iç içeydi (Türkçe de bilirdi) ve Yıldırım’ı pek de sevmeyen bu Türkmenler arasında menfi söylentilerin dolanması tabi idi. Ibn Arabşah’tan öğrendiğimize göre Sultan Bayezid “takva sahibi ve din konusunda katı”ydı. Böyle bir Müslüman’ın intiharı kafaları karıştırır. Aşıkpaşazade ile Hadidi yüzüğündeki zehirle intihar etti derken, “gurur kırıcı olaylardan ve Bayezid’in Semerkant’a götürüleceğini öğrendiğinden” bahsederler. Aşıkpaşazade de gazi Türkmenlere yakındır, ki zaten Babailerden, Dukas için verdiğim söylence detayı Aşıkpaşazade için de geçerli. Fakat bu noktada tarihçilerin artık ecel sonucunda durduğunu hatırlatırım. Mesela Yılmaz Öztuna Osmanlı Tarihi’nde “intihar değil, ecel” vurgusuyla kendini tashih eder, çünkü çalışmasının eski baskılarında zehir içtiğini yazıyor. Sultan’ın vefatına “hastalıktan” diyenlerin ortak bir şekilde “göğüs darlığından” bahsetmesi buna ispattır.

*  *  * 

Sultan Bayezid’in talihsizlikleri; Ankara Savaşı’ndaki mağlubiyeti, esareti ve esaret altındaki vefatı ile bitmez… Ankara Savaşı sonrası yaşanan Fetret devrinde Bursa’da yaşanan bir savaş sırasında Sultan’ın kemikleri yakılmıştı. Bugün Bursa Yıldırım Külliyesi’ne giderseniz (Ben üç farklı senede tam üç kere gittim, üçünde de restorasyon nedeniyle kapalıydı, şehrin biraz dışarısında yer alan Külliye için acele edilmediği aşikar) orada sadece temsili bir makam/sanduka görürsünüz. Peki, neden? İşte yazımızın konusu: Konya merkezli Karamanoğulları, Bursa kuşatması sırasında Sultan’ın kemiklerini neden yaktılar?

Tarih 1396… Yıldırım Bayezid Niğbolu Kalesi önünde onbinlerce Haçlı ile savaşıyor… İşte bu sırada Karamanoğlu Alaaddin, Sultan’ın savaşı kaybedeceğini düşündü ve Osmanlı hakimiyetindeki Ankara’ya girdi (Karamanoğulları’nın Osmanlı Rumeli’de gaza ederken Anadolu’da kontrolü sağlamak için ilk girişimleri değildi) Bayezid Han Niğbolu sonrası Konya’ya yürüdü. Alaaddin Bey aslında savaşın sonucunu öğrendiğinde girdiği yerlerden çıkmıştı ama bıçak kemiğe dayanmış olmalı. Konya önünde savaş 2 gün sürdü. Alaaddin Bey kaçtı. Fakat yakalanıp Sultan’ın huzuruna getirildi (Bayezid Han Alaaddin Bey’in kayınbiraderi idi) Sultan orada “Neden itaat etmiyorsun?” diye sordu. Karamanoğlu “Neden itaat edeyim, ben de bey’im” deyince idam edildi. Fakat Karamanoğulları tamamen ilhak edilmedi. Alaaddin Bey’in yerine oğlu II. Mehmed geçti.

Mehmed de Fetret devrindeki iç karışıklıktan istifade ederek (Ankara Savaşı’nda Timur’u desteklemiş, topraklarını genişletmişti) 1413’de Bursa’yı muhasara altına aldı. Bu sırada Rumeli’de Musa Çelebi ile Mehmed Çelebi savaşıyordu. Kazanan Osmanlı mülkünün tek hâkimi olacaktı. Bursa’yı aynı zamanda Yeşil Türbe’nin mimarı da olan Hacı İvaz Paşa savundu. Günlerce süren muhasara Mehmed Çelebi’nin Musa’nın cesedini Bursa’ya göndermesi ile son buldu. Karamanoğlu II. Mehmed geri çekildi. Bu sırada kendisine “Osmanoğlu’nun ölüsünden bu kadar korkarsın, ya dirisi gelseydi?” diyen askerini idam etti. Geri çekilirken Karamanoğlu Mehmed Yıldırım’ın külliyesinde türbede bulunan kemiklerini çıkardı ve yaktırdı. Bursa’nın Daveti’nin yazarı Samet Altıntaş “Bugün Uzun Çarşı’da mağaza olarak kullanılan Nalıncılar Hamamı’nın külhanında yaktırdı” bilgisini veriyor.

 *  *  *

Karamanoğlu II. Mehmed’in Bayezid Han’ın kemiklerini yakması kof nefret olarak değerlendirilir. Yani artık öyle bir tahammül sınırına erimiştir ki, Osmanoğlu’ndan hıncını Sultan’ın kemiklerini yaktırarak alır. Oysa ki böyle değildir. Bir kere bu eylemin anlık bir tepki olmadığı ortadadır. Planlı ve amaca yönelik bir adım. Peki, nedir bu plan? Karamanoğlu Mehmed Bey Bayezid Han’ın kemiklerini yakarken ne ummuştur?

Kemik yakma ritüeli hakkında Ertuğrul Danık Öteki Tanrılar kitabında, Ahmet Yaşar Ocak hoca da Alevi – Bektaşi inançlarının İslam Öncesi Temeli kitabında çok doyurucu bilgiler verir. 15.yy’da Türkmenlerin yaşadığı Anadolu Müslümanlığı İslam öncesi inanç ve ritüellerden tamamen münezzeh değildi. Sadece Alevi – Bektaşiler üzerine dikkat kesilir ama Sünni kesimde de İslam öncesi motifler yoğundur. Hangileri peki? Bu başka bir yazının konusu. Şimdilik, “kemik yakma” eyleminin bunlardan biri olduğunu söylemekle yetineceğim. Karamanoğulları elbette alevi – Bektaşi inanca mensup değildi. Fakat Karamanoğlu Mehmed Bey’in “intikam” tarzından Konya gibi bir merkezde dahi eski ritüellerin hala yaşayabildiğini görüyoruz. Diğerleri nelerdir, incelense, bence mühim bir araştırma olur.

İslam öncesi inançlarda ruhun ölümsüzlüğü kemikler sayesindedir. “Bu inancın sözlü ya da kitabı bir şekilde taşınarak semavi dinlerde de yer aldığını görüyoruz.” Misal bir Gagauz efsanesine göre Hz. Adem oğullarına evlenecek kız temin etmek için hayvan kemikleri toplar ve Allah’a dua ederek bu kemiklerden kızların yaratılmasına vesile olur. Hacı Bektaş Velayetnamesi’nde de Baba’nın müridi bir ziyafet verir, fakat durumu pek de iyi olmasa gerek, mürşid sonunda hayvanların kemiklerini toplatır dua eder ve kuzuların hepsi dirilir. Benzer mitosa Kalenderi efsanelerinde de rastlanır. Sultan Şucaeddin de oğlak kılığına girip kesilen Baba Mecnun’u kemiklerinden diriltip müridi yapar. Sultan Sahak bir balığı kılçığından diriltir. Hallac-ı Mansur bir aslanı kemiklerinden diriltir ve dirilen aslan Mansur’u kovalamaya başlar. Aziz Curcis efsanesinde 10 parçaya bölünüp kuyuya atılan aziz bir yıldırım sonucu kemiklerinden tekrar dirilir.

Tabii sadece efsanelerde değil: Bakara Suresi 259. Ayette Üzeyr peygamberin bir eşeğin kemiklerinden dirilmesine vesile olduğunu görüyoruz. Kemikten dirilmenin İslam’da da yer bulduğunu görüyoruz. Anadolu’da yaygın inanca göre, insanın kuyruk sokumunda bulunan kemiği asla çürümez. Çünkü kıyamet gününde insanlar bu kemikten dirileceklerdir (İleri okuma için: Boratav – Türk Folkloru).

“Bu inancın etkisiyle hareket eden Türkler ve Moğollar’ın büyük düşmanların cesetlerini bazan gerekirse mezarlarından çıkartarak yaktıklarına dair tarihte misaller bulunmaktadır. Moğol Tuluy, Merv’de Sultan Sencer’in, Tus’da Harun Reşid’in, Gazne’de Gazneli Mahmdud’un kemiklerini yaktırmıştır. Harezmşah Muhammed’in cesedi de yakılmak üzere Cengiz Han’a gönderilmiştir. Roux’ya göre; Şah İsmail’in Dulkadir beğlerinin, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin ve Abdulkadir Geylani’nin mezarlarını açtırıp kemiklerini yaktırmasının sebebi sanıldığı gibi hakaret kasdı değil, bu şahsiyetlerin maneviyatından ebediyen zarar görmemek inancıdır” (Ahmet Yaşar Ocak)

Öyle anlaşılıyor ki Karamanoğlu Mehmed, Bayezid Han’ın kemiklerini yaktırırken salt anlık bir hınçla hareket etmiyordu… Sultan’ın maneviyatını da yok etmek ve ‘yeniden dirilmesine’ mani olmak istedi. Tabii sembolik manada. Ama sanırım pek işe yaramadı. Teşbihte hata olmaz: Yıldırım Bayezid Han sadece iki kuşak sonra Fatih Sultan Mehmed olarak geri döndü.

21.05.2020 19:22

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Twitter hesabından Ayasofya fotoğrafı paylaşıp “Özledik! Ama az daha sabır. Birlikte başaracağız” yazdı. Tabii hemen bir heyecan. Tweet aslında korona karantinasından bağımsız, ‘sübliminal bir mesaj’ olarak değerlendirildi. Öyle midir, değil midir, Fahrettin Bey cevaplamadan bilemeyiz. Kanaatimce tesadüf gibi durmuyor. Ama olabilir de… Biz gene de bir an için ‘sübliminal bir mesaj’ olduğundan emin olalım ve şu soruyu soralım: Gerçekten Ayasofya ibadete açılabilir mi?

Hatırlayanlarınız vardır: Avrupa Parlamentosu Mart 2019’da Türkiye ile müzakerelerin askıya alınmasını öneren bir raporu kabul etmişti. Raporda Ayasofya ile ilgili bir ifade vardı: Avrupa Parlamentosu Ayasofya’nın (statüsünün) değiştirilmesine karşıdır. Türk makamları kaale alıp cevap dahi vermedi, olması gereken budur, ama öte yandan da bu Ayasofya’nın hala ‘beynelmilel’ bir mesele olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Peki, neden? Yani Ayasofya neden bu kadar önemli? Evet, gelecek cevabı biliyorum, aynen doğrudur: Fatih İstanbul’a girdi, Bizans’ı düşürdü, Ayasofya’yı Müslümanların ibadetine açtı. Ama mesela neden Pantokrator (Zeyrek Camii) değil de Ayasofya? Bu mabede ayrıcalık veren nedir? Mesela Avrupa neden Molla Fenari İsa Camiini (Lips Manastırı) hemen müze yapıverin bakalım demiyor da Ayasofya üzerinde duruyor? Düşünelim…

Ayasofya’nın önemini anladığımızda, ne zaman müze statüsünün kaldırılabileceğini de anlayacağız. Dolayısıyla muhakkak üzerinde durmalıyız. Ülke TV’de Meksika Sınırı programına katıldığım bir gün bunu konuştuk. Orada anlattıklarımı kestirmeden söyleyeyim: Ayasofya Augusutus mabedidir. Yani dünya imparatorunun. Hayır, hamasi bir şeyden bahsetmiyorum. İnşa edilme nedeni de budur. Bizans İmparatoru Justinyanus, ‘barbar ve asilere karşı Roma’nın zaferi’nin nişanesi olarak inşa ettirdi bu mabedi. 6.yy’dı.

6.yy’da Roma dendiğinde aklımıza gelen (Batı) Roma çoktan ‘barbarlar’ tarafından yıkılmış, Doğu’da Bizans, Roma’ya Grek ve Hristiyani kültürü de ekleyerek bir ihya projesi yürütmeye başlamıştı. Bunda sadece Justinyanus başarılı oldu. Bizansı İstanbul merkez olarak Kadim Roma İmparatorluğu sınırlarına ulaştırdı. Merak edenler Kartaca ve İtalya seferlerine bakabilir. Roma hukuk demektir. Justinyanus kendi hukuk kanunlarını da hazırlattı. Fakat her iş de günlük gülistanlık değildi. Aslında evvel yapılması gereken; Justinyanus’un augustus olduğunu içeride (yani Bizans ileri gelenlerine) kabul ettirmesiydi.

***

Justinyanus İmparator tacı giydiğinde (527) Doğu Roma artık eski gücünde değildi, bahsettim. Roma denince akla gelen İtalya, İspanya ve Kuzey Afrika toprakları “barbarların baskınları” nedeniyle kontrolden çıkmıştı. Justinyanus’un hedefi söylediğim gibi Roma’yı yeniden Roma yapmak ve merkezi yönetimi güçlendirmekti. Bunun için iki adım gerekiyordu: Askeri operasyonlar ve iktidarı paylaşan aristokrasi sınıfı ‘demotai’nin gücünü zayıflatmak. İmparator ilk görünüşte hamlelerinde başarılı olsa da sefer düzenlediği bölgelerde yıkıma neden olduğu ve içeride de ‘güç odaklarıyla’ oynadığı iddiasıyla tepki toplamaya başlamıştı. İşte bu içerideki tepkiler, şiddetle bastırılacak Nika Ayaklanması’na neden oldu. Nika, Justinyanus için augustus olup olmadığı yönünde büyük bir imtihan olacaktı.

Şimdi biraz daha detaya inelim: Bizans İstanbul’u için 6.yy’da en önemli sosyal etkinlik, bugünkü Sultan Ahmet Meydanı’nda yer alan; Roma kentindeki Circus Maximus’un bir eşi Hipodrom’da gerçekleşen yarışları izlemekti. Hipodrom bugünkü Topkapı Sarayı’nın yerinde bulunan ve denize kadar uzanan Büyük Saray’ın bir parçası niteliğindeydi ve İmparator’un yarışları izlediği ‘kathisma’ya özel bir geçişi bulunuyordu. 50 bin kişinin toplandığı Hipodrom yarışları, İmparatorun halkla buluştuğu ve merasimler üzerinden iktidarını pekiştirdiği etkinlikler olma özelliği de taşıyordu. Yarışlar bireysel değildi. Bugünkü futbol takımları gibi Mavi, Yeşil, Kırmızı ve Beyaz takımları vardı. Bir önceki paragrafta bahsi geçen Demotai bu takımların ileri gelenlerinin oluşturduğu bir sınıftı. Zamanla sadece Mavi ve Yeşiller güçlü kalmış, Demotai’ler de yönetimde söz sahibi olacak kadar güçlenmişti. Tahmin edersiniz ki Justinyanus gibi bir profilin pek de tahammül edemeyeceği bir durum. 

Demotai, Justinyanus’un merkezi/büyük İmparatorluk projesi karşısında huzursuzluk çıkarmak için bir bahane arıyordu desek yeridir… 11 Ocak 532’de Yeşiller Hipodrom’da İmparatorun Mavileri kayırdığını söyleyerek itiraz etti. İmparator kimseyle bire bir konuşmazdı. Mandator adlı bir aracısı vardı. Mandator aracılığı ile Yeşillerin ne istediğini sordu. Onlar da Spatarios Kalopodios adlı birinin kendilerine zulmettiğini, yarışlarda haksızlık olduğunu ve (Hunlular gibi giyinmeyi adet edinmiş) Mavilerin Yeşiller’den birkaç kişiyi öldürdüğünü söyledi. Tartışmaya, suçlanan Maviler de girdi. Yeşiller Hipodromu “Elveda adalet” diyerek terk etti. İmparator işaret vermeden ya da kathismadan Saray’a dönmeden Hipodrom’dan çıkıp gitmek büyük hakaretti. 

Şehrin valisi olayları yatıştırmak için hem Mavi hem de Yeşillerden birkaç Demotai’yi tutukladı. 13 Ocak günü Maviler ve Yeşiller barıştı ve tutuklananların affedilmesini istedi. İstekleri yerine gelmeyince işte o büyük isyan başlamıştı: On binlerce taraftar “Nika (Zafer)” diye bağırarak sokaklara dağılmıştı. İsyan 17 Ocak’ta kontrol edilemez bir noktaya varmış, şehrin dörtte biri yok olmuş, taraftarlar Büyük Saray’ın önünde toplanmıştı. Bu sırada Büyük Saray yanında yer alan (bugün Ayasofya’nın bulunduğu yerdeki) Büyük Kilise (daha doğrusu ikinci Ayasofya) yakılıp yıkılmıştı. İsyancılar çok daha ileri gitmiş, Hypatios adlı birine mor pelerin giydirip İmparator ilan etmişti. Sanırım bu hamle meselenin yarış falan olmadığını yeterince gösteriyor.

Justinyanus bu sırada Sarayburnu’na getirttiği gemiyle kaçmaya hazırlanıyordu. Eşi efsane Teodora pes eden İmparatora tarihe geçen şu konuşmayı yaptı: “Belki kadınların korkaklara cesaret vermesi doğru değildir. Ama o tacı taşıyan biri tacıyla birlikte canını da kaybetmelidir. Ey İmparator! Servetin var ama kaçtığında yaşamanın amacını kaybedeceksin. Merak etme, üzerindeki erguvan pelerin yeri geldiğinde muhteşem bir kefen olur. Şimdi gidebilirsin ama yanında ben olmayacağım. Tanrı bu pelerinle birlikte canımı da alsın.” 

***

Teodora’nın konuşması İmparatora Nika İsyanı’nın bastıracak gücü ve motivasyonu verdi. Kuzey Afrika’yı yeniden fetheden ünlü komutan Belisarius ve Arnavutluk valisi Mundus ile bir araya gelen İmparator isyancılarla savaşma kararı verdi. Birliklerini kullanarak asilerin Hipodroma toplanmasını sağlayan Belisarius, Mundus’un mızraklı birliklerine kapıyı tutmalarını emretti. Şimdi isyancılar ortada, Belisarius’un askerleri izleyici kısmındaydı. O an ok ve mızrak yağmuru başladı. Sonunda tam 40 bin isyancının cesedi Hipodrom’da üst üste yığıldı. Nika Ayaklanması 18 Ocak 532 günü büyük bir vahşetle bastırıldı. 

Bizans tarihinin en büyük isyanını bastırmış olması Justinyanus için şüphesiz büyük bir zaferdi. Taçlandırması gerekiyordu. İsyan sırasında yıkılan Büyük Kilise’nin (İkinci Ayasofya) yeniden ve daha heybetli bir şekilde inşa edilmesi için emir verdi. İnşaatın bir an önce bitirilmesini istiyordu. Miletli İsidoros ile Aydınlı Anthemios adlı iki mimar (aslında matematikçi) 5 sene gibi kısa bir sürede devşirme malzemeler ve sütunlar kullanarak Ayasofya’yı inşa etti. Dönemin tarihçisi Prokopios iddia ediyor ki: Justinyanus açılış günü (27 Aralık 537) mabede ilk girdiğinde “Ey Süleyman! Seni geçtim!” diyerek haykırdı. Ayasofya, augustus’un temsili olarak doğdu.

‘Roma’ olmak sadece Bizanslı İmparatorların derdi değildi. Avrupalı feodal Krallar da Frenk Krallıkları ve Kutsal Roma Cermen ile bu projeyi Katolik Kilisesi desteği ile gerçekleştirme derdindeydi. Fakat İlber Ortaylı’nın dediği gibi: Taşra pansiyonlarına Hotel tabelası asmaktan farksızdı bu. Gözleri İstanbul ve Ayasofya’daydı. Haçlı Seferleri’nin hep Müslümanlara karşı yapıldığını biliriz ama Ortodoks Roma da (Bizans) Haçlıların barbarlığından nasibini birçok defa almıştır. IV. Haçlı seferi (1204) direkt Bizans İstanbul’una karşı yapıldı mesela. Ayasofya’ya giderseniz bu işgali organize eden Venedik doçunun mezar taşını üst katta görebilirsiniz: Enrico Dandolo. 1204’te İstanbul üç gün boyunca çok büyük bir yağma gördü. Şehir çekirge sürüsü gibi sağa sola dağılan Haçlılar tarafından kemirildi. Hipodrom Meydanı ve bugün Divan Yolu dediğimiz Mese’de yer alan yüzlerce yıllık heykeller sökülüp götürüldü. Ayasofya da bu işgalden nasibini aldı: Mabede katır sokup değerli ne gördülerse yüklendiler. Bizans yönetimi 1261’de şehre geri döndüğünde akbabalar tarafından iliğine kadar kurutulmuş ceset gibi bir şehir buldular.

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u aldığı zaman dahi IV. Haçlı Seferi’nin izleri vardı. Sefaleti gözler önüne seren; söylediği beyit meşhurdur: Perdedâri mîküned ber kasr-ı kayser ankebût, bûm nevbet mîzined der târumu efrasyâb... Yani: "afrasyab’ın balkonunda baykuş nevbet çalıyor, kayzerin kasrında örümcek perdedarlık yapıyor..." Fatih’in İstanbul’u alması Avrupa’nın yeni olası işgalini de önledi. Cami olması da Ayasofya’yı korudu. Büyük Sultan Ayasofya’nın banisi olarak Kayser-i Rum unvanı aldı. Yani Roma İmparatoru.

***

Ayasofya neden Ayasofya’dır, dev kubbesi, devşirme taşları, duvarlardaki eşsiz freksleri için mi? Elbette payları vardır. Ama salt bunlar değildir. Yazı boyunca Ayasofya’nın ‘dünyevi iktidar’ın sembolü olduğunu anlatmaya çalıştım. Bu mana bugün hiçbir şey kaybetmedi. Şimdi Türkiye Ayasofya’yı müze statüsünden kurtarabilir mi? “Gerek vardır, olmalıdır, elbette kurtarmalıdır” diyorsak sloganlar yerine daha çok çalışmalıyız. O mana’ya mazhar olacak işler yapmalı ve kendi ihya ile ilerleme projelerimizi geliştirmeliyiz. Fahrettin Altun belki de yönetim kadrosuna bir istikamet belirliyordu.

10.05.2020 18:42

Tarih’in spekülatif tarafına bayılırız. Tarihçinin de, spekülasyonu en güzel yapanını severiz. Bir yandan iyi bir yandan da kötüdür bu: İyidir, çünkü hayret duygumuz kıpırdanırsa ileri araştırmayla doğruya yaklaşırız. Kötüdür, çünkü spekülasyonun cazibesine kapılıp -tarihin hem üreticisi hem de tüketicisi olarak- o seviyede kalma riski vardır.

Hakkında en çok spekülasyon üretilen tarihi figürlerden biri de Osman Gazi’dir. Muhakkak bir yerlerde “Aslında adı Osman değil Ataman, bende bu bilgi, gel” diye spekülasyonun cazibesine kapılmış şekilde kasıla kasıla gezen birilerine rastlarsınız. Maşallah, Osman Gazi’yi torunlarından bile iyi tanırlar, hatta oğlu Orhan’dan da...

Osmanlı Hanedanı’nın kurucusu hakkında spekülasyon üretilmesi tuhaf değildir ama… Ne de olsa spekülasyonları bitirecek çağdaş (yani o dönemde yazılmış) kaynak yoktur. Aslında bir tane bulundu (Pachymeres kroniği),o da Atman/Ataman diyor, iyi mi. Fakat tarihçinin işi bu noktada spekülasyon üretmeye müsait bilginin cazibesine kapılmak değil, tartışmaya doğru dahil olmak, kaynakları iyi araştırmak/karşılaştırmak ya da araştırmış hocaları tesbid ve takip etmektir.

*  *  *

Osman Gazi hakkında tartışmalar daha isminden başlar. Atman/Ataman/Tuman görüşünü (spekülasyonunu demiyorum) ortaya atanlar/tutanlar, buradan yola çıkarak türlü türev-tezler üretirler. En meşhuru Herbert Gibbons’ın söylediği: Osman aslında gayrimüslimdi, Şeyh Ede Balı onu etkiledi, bir gece bir rüya gördü (ki o rüyayı herkes bilir, iki çeşidi vardır, biri Hayat Ağaç’lı, diğeri Kur’an’lı) ve Müslüman oldu. Aşıkpaşazade’de yazan hiçbir bilgiye inanmayan Gibbons, ne hikmetse “Gördü ve Müslüman oldu” demek için rüya rivayetine inanır.

Osmanlı Kuruluş dönemi söz konusu olduğunda benim Kutup Yıldızı’m Cemal Kafadar’dır. İki Cihan Aresinde çalışmasında isim konusunu işliyor. Özetle Ataman yazılışının hata olduğunu ima eden Kafadar (çünkü el Ömeri’nin kaynağında bu isim iki yerde iki farklı şekilde geçiyor ve Kafadar Tuman değil Osman kullanımının doğru olduğunu söylüyor),net bir ifadeyle “İsmi Ataman/Atman/Tuman olsa dahi Osman’ın paganlıktan Müslümanlığa geçtiği yönündeki teoriyi canlandıramayız” diyor.

İsim tartışmasını Kronik Yayınları’ndan henüz çıkmış ‘Osman Beg’ adlı biyografik çalışmasıyla Uğur Altuğ’un çok doyurucu şekilde işlediğini düşünüyorum: “Osman Beg’in ismi henüz ölümünden birkaç ay sonra düzenlenmiş olan Mekece Vakfiyesi’nde عثمان şeklinde kayıtlıdır”. Osmanlıca okurken biz bu (عثمان) kelimeyi Osman diye okuruz. Ama Arapça telaffuzu Uthman’dır. Altuğ, Bizans kaynaklarının Atman şeklinde yazmasının nedenini, o dönemde Anadolu’da Osman isminin Arapça orijinaline yakın biçimde telaffuz edilmesine bağlıyor. Duyduğunu hatalı şekilde kaydediyor yani Bizans kaynağı.

*  *  *

Ağabeylerinin adı (Gündüz, Saru Yatu) Türk isimlerinden alınmışken, Osman neden Osman’dır peki? Neşri’nin verdiği bilgilerden, Osman Gazi’nin 1324’te 67 yaşında hayatını kaybettiğini biliyoruz. Demek 1257 doğumlu. Ertuğrul Gazi 1230’lu yıllarda uc bölgeleri önce Karacadağ sonra da Söğüt’te çoktan nam yapmıştı. Buradan Osman Gazi’nin Ertuğrul’un epey ilerleyen yaşlarında doğduğunu anlıyoruz. Zaten 1280’lerde vefat ettiğinde 90’ını çoktan geçmişti. Osman Gazi’nin Kösedağ Savaşı’nda (1243) sonra doğmuş olması önemlidir. Çünkü Babai isyanı ve Kösedağ Savaşı’ndan sonra Vefaiyye tarikatının zümreleri Batı ucuna gelmişti. Bunlardan biri de Şeyh Ede Balı’dır. Ertuğrul Gazi’nin hayat görüşünde kimi değişikliklere neden olmuş olabilirler.

Vefaiyye’nin Anadolu’daki en önemli figürü Baba İlyas’ın (1240 isyanında hayatını kaybetti) dört halifesinden ilkinin ismi Şeyh Osman’dı. Şeyh Osman, Aşıkpaşazade’nin babası Aşık Paşa’nın da hocasıdır, görevi diyar-ı Rum’da İslam’ı yaymaktı. Eskişehir’e kadar Selçuklu/Moğol güçlerinin geldiğini biliyoruz, demek Şeyh Osman da batı ucunda tebliğ yapmış olmalıdır. Şeyh’in Batı ucunun en önemli subaşılarından biri olan Ertuğrul Gazi ile tanışmadığı düşünülemez. Uğur Altuğ’un görüşü: “Ertuğrul Beg’i de etkileyen bu Şeyh, oğluna verdiği Osman adının esin kaynağı olmuş görünüyor”… Yani Osman Gazi, ağabeylerinden epey sonra ve farklı bir dünyanın içine doğmuştu. Dolayısıyla bu neden herhangi bir Türk ismi değil de Osman isminin verildiğini açıklıyor.

02.05.2020 15:36

Tarihi, hanedanlar üzerinden okumayı severiz. Zaten şahitleri de böyle yazmış. Çünkü önemli olan hanedana meşruiyet kazandırmaktır; ne de olsa devlet, onların kültleri etrafında güçlenip şekilleniyor. Tabii tarih bu noktada vazgeçilmez bir araç: Sultanların geçmişini nebilere, Oğuz Kağan’a ya da Cengiz’e ve hatta Komnenoslara yaslayan şecereler üretilir. Sultanımız da tıpkı dedeleri gibi kutsal ve kahraman değil midir? Dolayısıyla tarih anlatılarında diğer devlet görevlileri ve kahramanlar, hanedan üyelerine temas ettikleri müddetçe önemlidir. Çok bedel ödemiş birçok karakter bugün bilinmez, ya da az bilinir. Hacı İvaz Paşa da bunlardan biri... Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalandığı Fetret Devri’nde (yani Timur istilası sonrası, 15.yy başı) çocuk yaşlardaki Çelebi Mehmed’in yanındaydı. Nihayetinde Mehmed’in mücadeleyi kazanması ve Osmanlı’nın birleşmesinde verdiği emek vazgeçilmez ve bilinmelidir.

YEŞİL TÜRBE’NİN MİMARI

Osmanlı’nın Yenişehir’den sonra ikinci payitahtı Bursa’nın Hisar içerisindeki Pınarbaşı Caddesi üzerinde bulunan bir türbede, çoğumuzun “Herhalde önemli bir zattır” deyip geçtiği bir Osmanlı kahramanı ve sanatkârı yatar: İşte o Hacı İvaz Paşa... Pek de bakımlı olmayan, binalar arasında sıkışmış açık türbesinde ebedi istirahatını sürdüren İvaz Paşa, Bursa’nın belki de en güzel süsleri olan yapıları bünyesinde toplayan Yeşil Külliye’nin de ismi pek anılmayan mimarı… Külliye’de Yeşil Cami, bugün Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılan Medrese, ocakların hâlâ yoksullar için çalıştığı İmaret ve müthiş firuze renkli çinileriyle görenleri büyüleyen ikinci kurucu Sultan Çelebi Mehmed’in medfun olduğu Yeşil Türbe bulunuyor. Türbeye gidenler, yapının muazzam akustiğini bilir. Fakat son zamanlarda serilen halıfleks nedeniyle bu özelliği zayıflamış. “Sultanın huzuruna ayakkabıyla girilmez” diyenlerin iş güzarlığı. Bu hassasiyeti Osmanlı yüzyıllarca akıl edememiş herhalde. Her neyse.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı’dan direkt alıntılıyorum: “Hacı İvaz Paşa’nın güzel sanatlarla olan alaka ve münasebeti Aşık Paşazade Tarihi’ndeki bir fıkradan da anlaşılmaktadır. Aşık Paşazade, Âli-i Osman kapısında çini evani ile şölen, yani ziyafet çekmek adetini Hacı İvaz Paşa’nın ihdas ettiğini ve başka memleketlerden sanat ve hüner sahiplerini onun getirdiğini beyan etmektedir.” Yeşil Türbe’deki çinilerin İran Tebrizli ustaların elinden çıktığı zaten kitabelerden de anlaşılıyor: Nakkaşlar için Ali bin İlyas Ali, Mahmud el Mecnun ve Ali bin Hacı Ahmed Tebrizi isimleri geçiyor. 

KARAMANOĞLU’NU PÜSKÜRTTÜ

Hacı İvaz Paşa’nın bir sanatkâr olarak Osmanlı’ya hizmeti yaşamının son dönemlerini oluşturur. Anadolu’nun Timur sarsıntısını yaşadığı ve devletin parça parça olduğu dönemde İvaz Paşa, subaşı olarak şehzade Çelebi Mehmed’in maiyetinde bulunmuştu. Yani evvelden bir askerdi. İkinci kuruluş sırasında Mehmed’in yetişmesi ve bilhassa Bursa’nın korunması noktasında büyük faydası dokunmuştu: 15.yy başlarında yaşanan Fetret Devri’nde mücadele halinde olan kardeşlerden Musa Çelebi ağabeyi Süleyman’ı mağlup edip Edirne’de saltanatını ilan ettikten sonra, fitnede parmağı olduğunu düşündüğü Bizans’ın üzerine yürümüştü. Bunun üzerine İmparator Manuel, yardım için Çelebi Mehmed’i davet etmişti. Diplomasi konusunda usta olan Çelebi Mehmed fırsatı kaçırmadı ve Musa Çelebi üzerine yürüdü.

Karamanoğlu Mehmed Bey Rumeli’de kardeşler arasında geçen mücadeleyi fırsat bilerek Bursa’yı muhasaraya aldı. Mehmed Bey, karşısında Bursa muhafızı olarak Hacı İvaz Paşa’yı buldu. Bizans kaynaklarından Dukas’a göre Karamanoğlu askerleri Yıldırım Bayezid’in mezarını açtırıp bahtsız Sultan’ın cesedine zulmetmişti. Bu ayrıntı, Mehmed Bey’in Bursa’ya nasıl bir öfke ile saldırdığının anlaşılması adına mühim bir detaydır (1414). Karamanoğlu Bursa’yı muhasara etmeden önce de Çelebi Mehmed’in müttefiki olan Germiyanlı Yakup’un kontrolündeki Kütahya’yı da zabt etmişti.

Hacı İvaz Paşa tam 40 gün Bursa’yı öfkeli Karamanoğulları’na karşı savundu. Hatta yaralandığı halde askerin umutsuzluğa kapılmaması için bunu belli etmedi. Karamanoğulları askerleri ne kadar kalabalık olduklarını göstermek adına bir gece meşalelerle Çekirge’den Uludağ’a doğru yürüyüşe geçince bu gösteriden faydalanan Hacı İvaz Paşa muhasaranın kaderini değiştirecek bir hamle yaptı: Askerlerine Karamanoğulları’nın geride bıraktığı erzakları ve mühimmatı kaleye taşıttı. Muhasara, Çelebi Mehmed kardeşi Musa’yı mağlup edip cesedi Çekirge’ye yollayınca bitti. Mehmed Bey cesedin Musa Çelebi’ye ait olduğunu anlayınca Konya’ya döndü. Hacı İvaz Paşa da hizmetine karşılık vezir oldu. Yeşil Külliye’nin imarı bu gelişmelerden sonra.

GÖZLERİNE MİL ÇEKİLDİ

Hacı İvaz Paşa’nın bir asker ve siyaset adamı olarak hizmetleri saymakla bitmez. Çelebi Mehmed’in vefatını gizlemesi (asker, Sultan’ı görmek isteyince mumyalayıp tahta oturtmuşlardı) ve II. Murad döneminde Düzmece Mustafa meselesinde yaptığı oyunlarla genç Sultanı rahatlatması gibi nice kritik işleri bulunuyor. Fakat bu büyük veziri herkesin sevdiğini söyleyemeyiz. Bilhassa Çandarlı ailesi ve alimlerden Molla Fenari rahatsız. Bu rahatsızlığın muhtevası belirsiz olmakla birlikte önemli ve iyice irdelenmelidir. Tahminim o ki Anadolu askerlerinin Paşa’yı çok seviyor olması rahatsız ediyor. Menkıbevi anlatımlarda, Haci İvaz’ın yaptığı bir şaka gerekçe olarak sunulur ama kimsenin buna inanacak hali yok. İş nasıl bir boyuta erişmişse, Hacı İvaz Paşa kaftanının altında zırh bulundurmaya başlıyor, yani suikasttan korkuyor. Aleyhinde iddialar Sultan’ı da inandırınca gözüne mil çekildi ve Edirne’den Bursa’ya sürüldü. Dört sene bu şekilde yaşadıktan sonra Kara Ölüm salgının yıllar sonra kendini Bursa’da tekrar hissettirdiği 1428’de hayatını kaybetti.

25.04.2020 18:12

Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’e, Erbasgan Bey’in sorgusunun bittiği ve huzuruna getirilmek için onayının beklendiği haber verilmişti. Ardından Büyük Saray’da Bizans ileri gelenlerinin de hazır bulunduğu bir meclis toplanmış, Erbasgan Bey de imparatordan evvel buraya getirilmişti.

Diogenes’i bekleyen Bizans büyüklerinin arasında meclis ciddiyetine yakışmayacak homurtular, fısıltılar ve yer yer de kesik kahkahalar duyuluyordu. Erbasgan şaşkınlıkla etrafına bakarken artık kimisi kendini tutma gereği duymuyor, yaşına başına ve makamına bakmadan koca bir haykırış patlatıyordu. Yıllardır Anadolu’nun en ücra yerlerine kadar kovaladıkları, baskınları ile ne yapsalar baş edemedikleri, Hristiyanların kâbusu olmuş Türk beylerinin en namlılarından biri karşılarındaydı; Alp Arslan’ın eniştesi Erbasgan… Fakat bu Bey, hayal ettikleri heybetten uzak, Attaleiates’in ifadesiyle cüce ve olabildiğince çirkin bir adamdı. Koca Yusuf Yınal’ın oğlu, o an, bu Rum keferelerinin neden birbirlerini ite kaka güldüklerinin acaba farkında mıydı?

İmparatorluk ileri gelenlerinin istihza yüklü kahkahaları Saray duvarlarını inletirken karşı kıyıdaki Kadıköy’de henüz haberdar olmadıkları bir sorun yaşanıyordu. Nasıl olduysa bir Türk Bey’i askerleriyle İstanbul sınırına kadar gelmiş, kaçak Erbasgan Bey’in kendisine verilmesini istiyordu. Saray’da Diogenes’i bekleyen firari Türk Bey’i ne kadar ‘kısa ve çirkin’ ise, bu Bey o kadar heybetli ve cengaver görünüyordu. Zaten bütün Anadolu savunmasını yarıp buraya kadar gelmesi Bizans askerlerine karşılarında nasıl bir kumandan olduğu konusunda yeterince ipucu veriyordu. Kimsin diye sorduklarında “Ben Afşin…” dedi… Afşin Bey, bu namlı ismi duyan askerlerin hayretlerine aldırmayarak devam etti: “Sultan Alp Arslan adına buradayım. Bizimle sizin aranızda barış vardır. Bir kaçağı saklamanız doğru değildir. Eğer barışı sürdürmek istiyorsanız Sultan’ın düşmanını korumayın ve ona muhalefet etmeyin…” Mesajının İmparatora iletileceği söylendi. Afşin de Kadıköy kırsalına yerleşip cevabı beklemeye başladı.

Zindandan İmparatorluğa Diogenes’in yolu

Romanos Diogenes, İmparatoriçe Eudoksia ile evlenip İmparatorluk tacını takalı iki seneden fazla olmuştu. Kapadokyalı köklü bir aileden gelen Diogenes asker kökenli ve başını sürekli derde sokacak kadar cesur bir adamdı. İmparatorluk tacını takmadan evvel X. Konstantin Dukas'ın oğullarını tahttan indirmek için hazırladığı bir komplo nedeniyle idamını bekleyen bir mahkûmdu. Şimdiyse talihi tamamen ters dönmüş, Roma’nın en büyük ismi olmuştu. Gene de geçmişi nedeniyle gözlerin üzerinde olduğunu seziyor ve gerçekten iktidarı avucuna almak istiyorsa ses getirecek bir başarıya ihtiyacı olduğunu biliyordu. Diogenes de Selçuklu Türklerini kendine hedef olarak belirlemiş, özellikle Anadolu’daki kadim Hıristiyan halkın desteği için hiçbir imparatorun girişmediği ileri harekâtlara girişmeye karar vermişti.

Yaklaşık 30 yıldır Anadolu’nun içlerine kadar akınlar düzenleyen Selçuklu Türklerinin bölgedeki faaliyetleri son 10 senede dizginlenemez bir hal almış, özellikle Afşin adlı Bey’in yaptıkları Mese yolundaki tüccarlar tarafından bile duyulmuştu. 1068’de İmparator Çukurova’ya kadar indiğinde Afşin Bey dalga geçer gibi gerideki Afyon şehrini ele geçirmişti. Bir sene sonra İmparator yeniden sefere çıkmış; Palu’dayken tıpkı bir önceki seferde olduğu gibi Afşin ve adamlarının Konya’ya girdiğini öğrenmişti. Fakat İmparator her seferinde İstanbul’a Altın Kapı’dan büyük zaferler elde etmiş gibi debdebeyle dönmüştü. Bu törenler iktidarını güçlendirmek bir yana, Dukas ailesinin nefretini daha da üzerine çekmesine neden olmuştu.

1070 yılında İmparator’un üçüncü defa Anadolu ve Suriye’ye sefer düzenlemesi muhalifleri Mikhail Psellos ve Ioannes Dukas tarafından engellenmişti. O da Manuel Komnenos’u Doğu Orduları Başkomutanlığına atayarak Selçuklu sorununu çözmesi için Anadolu’ya göndermişti. Hesapta Selçuklu Türkmenlerini püskürtmek vazifesiyle Doğu’ya gönderilen Manuel, şu an mecliste kahkahaların ortasında kendisini bekleyen Erbasgan tarafından Sivas yakınlarında zincirlenerek İstanbul’a getirilmişti. Elindeki komutan ve askerleri gösteren Erbasgan, gerideki Alp Arslan tehlikesinden kurtulmak için Bizans’a sığınmak ve hatta İmaparator ile görüşmek istediğini söylemişti.

Diogenes, şimdi istihzalı gülüşlerin çınladığı Meclisteki görüşme öncesi Manuel’i çağırttı. Manuel’den esir düştüğü çarpışma hakkında bilgi alan İmparator, bu denli yetenekli bir Türk kumandandan Alp Arslan’a karşı faydalanabileceğini anladı. Manuel’in anlattıklarına göre; Erbasgan savaşmak istemediğini söylemesine rağmen Bizanslı komutanı inandıramamıştı. Bir süre kendisini ve adamlarını korusa da en sonunda vurucu darbeyi indirmek zorunda kalmıştı.

Sultan Alp Arslan’a vefa borcu

Afşin Bey de bekliyordu… Burada Erbasgan’ı iade alamayacağını bilecek kadar akıllı bir adamdı. Alp Arslan’ın verdiği Erbasgan’ı takip etme görevini Bizans kalelerini, yollarını, istihbarat ağlarını, askerlerinin durumunu ve başkentin nasıl korunduğunu öğrenmek için kullanmıştı. Kayseri ve Sivas kesimindeki kent, kale ve ilçeleri yıldırım hızıyla ele geçirdikten sonra Denizli’ye de girip; Honas ve Laodicea kentlerini yakıp yıkmış ve Marmara Denizi kıyılarına kadar harekâtını sürdürmüştü. Alp Arslan’a bir vefa borcu vardı Afşin’in: Bundan tam üç sene önce (1067) Sultan’ın en güvendiği emirlerden biri; Gümüştegin’i intikam için öldürmüş, bir sene kaygı içerisinde takip edildiğinden habersiz Anadolu ve Suriye’nin kuzeyinde gezinmiş ve sonunda affedilmişti.

Afşin, Erbasgan’ı, 1067 seferinden tanıyordu. Duymuştu daha doğrusu… Erbasgan’ın yanında Nâvekiyye denilen ele avuca sığmaz Türkmenler vardı. Gittikleri yerde Sultan adına hutbe okutsalar da asla tam olarak itaat altına alınamazlardı. Sultan da amcası Tuğrul gibi bu Türkmenlerin başına hanedandan birini vererek –ki bu o zaman Erbasgan’dı- Rum’a gaza yapmalarını istemişti. Böylelikle Alp Arslan da hem ele avuca gelmez Türkmen birliklerden hem de kendisine karşı taht mücadelesinde ağabeyi Kavurd’u desteklemiş bir hanedan üyesini merkezden uzaklaştırmış oluyordu. Şimdi, aradan üç sene geçtikten sonra (1070) kimse ne olduğunu bilmiyordu ama Alp Arslan Erbasgan’ı bu sefer elinde istiyordu. Erbasgan üzerine gelen Manuel’i yakalayarak İstanbul’a sığınmış, şehre giremeyen Nâvekiyye Türkmenleri ise Suriye’ye hareket etmişti.

Afşin, Erbasgan’a göre daha şanslıydı. Çünkü o da 1067’de Sultan ile karşı karşıya gelmiş ama affedilmişti. Özetle… 1066 yılında Gümüştegin, yanında Afşin ve Ahmetşah olduğu halde Murat ve Dicle boylarındaki bazı yerleri aldıktan sonra Nizip’i kuşatmıştı. Nizip’te istediklerini alamayıp Hısnımansûr (Adıyaman) yöresine girmiş ve burada pek çok ganimet elde etmişlerdi. Geri dönerlerken de Bizans’ın Urfa Valisi Aruandanos ile karşılaşmış; yapılan savaşta Aruandanos mağlûp olmuş ve esir düşerek kumandanları ve bazı askerleriyle birlikte Urfa önünde 40 bin altına satılmıştı. Daha sonra döndükleri Ahlat’ta Gümüştegin, Afşin’in kardeşini ganimeti paylaşamayıp öldürmüştü. Buna kayıtsız kalamayan Afşin de Gümüştegin’i öldürdü. Sultan’a karşı büyük bir suç işlediğinin farkında olan Afşin, başına gelecekleri beklemeden adamlarıyla Amanos dağlarına kaçmıştı.

Afşin gelmeden savaşmayacağım

Afşin Bey’in düşünceleri üç sene öncesinin olaylarında gezinirken Romanos Diogenes ile Erbasgan Büyük Saray’da nihayet karşı karşıya gelmişti. Bu sırada bir asker Kadıköy önünde bekleyen Türk Bey’inin mesajını iletmek için meclise girdi. İmparator yüksek tahtında oturuyor, askerin getirdiği ‘iade talebi’ mesajını dinliyordu. “Kimmiş bu?” diye sordu İmparator. “Afşin Bey efendim.” İmparatorun yıllardır aradığı adam işte bugün kapısına kadar gelmişti. Fakat ne yapabilirdi? Alp Arslan adına geldiğini söylüyordu ve ona herhangi bir zarar veremezdi. Erbasgan’ın kaygılı bakışları üzerinde, “Ona şöyle söyle…” dedi İmparator, “Bize sığınan birini geri vermek âdetimiz ve huyumuz değildir. Roma kurallarla yönetilir. Bu işi yapamayız ve insaniyet yolundan sapamayız.”

Amanos dağlarına karargâhını kuran Afşin Bey Selçuklu merkezi tarafından takip altındaydı. Sırasıyla Antep, Antakya, Malatya, Kayseri ve Karaman’a girdi. Toros üzerinden yüklü ganimetle Halep’e geldi. Sultan henüz bu asi Bey hakkında bir tasarrufta bulunmamıştı. Halep’te ganimetlerini satan Afşin Bey yeniden Antakya yolunu tuttu. Şehre girmeme karşılığında Antakya’nın Bizanslı hâkiminden tam 100 bin altın aldı. Bu macerayı tam bir sene sürdürdü Afşin Bey. Başarılı harekâtları neticesinde Alp Arslan’dan bir mektup aldı: Affedildin. O da 2 Mayıs 1068’de Alp Arslan’ın yanına gidip itaat arz etmek üzere Antakya’dan ayrıldı. Sultan Afşin’e gazalar yanında Erbasgan ve Nâvekiyye Türkmenlerini takip etme görevi de vermişti. Erbasgan İstanbul’a kaçarken bu yüzden peşinde Afşin olduğunu biliyordu.

Afşin’e nihayet cevap verildi… Erbasgan teslim edilmeyecekti ve törenle ‘proedros’ unvanı alacaktı. Cevap sonrası Afşin, takip ederken olduğu gibi, dönüşünde de Bizans kent ve kalelerini adeta yerle bir etti ve Ahlât’a gelerek Alp Arslan'a "Erbasgan ve Bizans savunması" hakkında rapor gönderdi.

Yaklaşık bir sene sonra (1071) Marmara kıyılarına kadar gaza akınlarına devam eden Afşin Bey’in bir ulağı, Sultan Alp Arslan’a Halep’e henüz vardığında Romanos Diogenes’in çok büyük bir orduyla doğu seferine çıkacağını haber verdi. Afşin Bey ve adamları İmparatorluğun her hareketini adım adım izliyordu. Alp Arslan’a verdikleri istihbaratlar sayesinde Sultan’ın Malazgirt öncesi Bizans’tan önce Ahlat’a varmasını sağladılar. Ağır Bizans ordusu önünde çok hızlı hareket eden Afşin Bey’in süvari birliklerine yetişemedi.

Artık savaş meydanı… Alp Arslan, Malazgirt muharebesi öncesinde şartlar uygun olmasına rağmen harekete geçmekte kararsız gibi görünüyordu. Dolayısıyla gecikmenin nedeninin sordular, aldıkları yanıt “Afşin’i bekliyorum” oldu. O, Selçuklu’nun Anadolu’ya gönderdiği ilk kartaldı.

14.04.2020 17:19

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Korona virüsüyle “Peçenek ve Kumanlarla baş ettikleri gibi baş edeceklerini” söyledi ve “Her şeyin üstesinden geliriz” dedi… Allah kolaylık versin. Demek daha en az 500 seneleri var. Umarım o kadar zorlanmazlar.

Rus tarih yazıcılığı Ortodoks – Bizans ekolü üzerine kuruludur ve dünyayı “Merkezde biz Ruslar, doğuda düşmanlar, batıda düşmanlar” şeklinde okurlar. Tıpkı Bizans tarih yazıcılığı gibi de itikadi olarak kendilerini ideal göstermekle birlikte geçmişlerini eğip bükerek destansılaştırırlar. Milliyetçilikleri gerçeklerin değil, muhayyilenin üzerine kuruludur. Diplomaside de ‘Bizans oyunlarını’ severler. Peki, daha daha nasıl? Detayını Rusya uzmanı hocalarımız var, onlara sormak icab eder.

***

Soralım: Peçenek ve Kumanları Ruslar mı yok etti? Kumanlar farklı bir hikayedir. Orada karmaşık Moğol dönemini de hesap etmek gerekir. Ama Peçeneklerin hikayesi ve sonu ‘Rusya tarihinden’ ziyade ilk Anadolu Türk beylikleri, Selçuklu ve Bizans İmparatorluğu bağlamında bir hikayedir. Rusya bu serüvende belki ancak figüran olabilir.

10.yy’da Ruslar ile Peçeneklerin iç içeliği, bazen barış bazen savaş dönemleri yaşadıkları gerçektir. Ama bu süreç Peçeneklerin sonunu falan getirmemiştir. 11.yy ortalarında Karadeniz kuzeyinden yoğun Oğuz göçü olunca Peçenekler daha batıya, Tuna kıyılarına gelmiştir. Yaşam biçimini göç üzerine kuran bir Türk boyu için pek de şaşkınlık verecek bir hareket değil.

Bu sırada Bizans’ta Makedon Hanedanlığı hüküm sürüyordu. Bizans’ın belki de en parlak dönemleri 10.yy ve 11.yy ilk yarısıdır. İşte bu süreçte Bizans’ın Balkanlarda yerel hakimiyetleri yok ettiklerini görüyoruz. Bu, ilk bakışta Bizans için müsbet bir manzara gibi görünse de kimi direniş noktalarını Peçenek ve Macarların lehine olacak şekilde yok ettiklerini anlıyoruz. Zira Peçenekler Tuna’ya indiklerinde ellerini kollarını sallayarak yaşamaya başladılar.

Bizansla da Ruslar gibi bazen barış bazen savaş şeklinde yaşayan Peçenekler 1071 Malazgirt Savaşı sonrası İmparatorluk zayıflayınca 1078’de Edirne’ye kadar geldiler. 1080’li yıllarda Balkanlardaki dini ayaklanmalara destek verdiler. 12.yy’a yaklaşırken, Peçeneklerin Bizans’a karşı elleri oldukça güçlenmişti… Görüyorsunuz, daha Ruslardan bahsetmedim. Onlar bu sırada Kumanlarla meşguldü.

***

1071’de sarsılan ve 20 yıl oldukça bocalayan Bizans’ı yeniden ayağa Komnenos Hanedanlığı kaldırmıştı. Hanedanlığın ikinci ve en büyük İmparatorlu Aleksios Komnenos hiç abartısız İmparatorluğun ömrünü 4 yüzyıl uzatacak hamleler yapmıştır. Tahta geçtiğinde Batıdan Normanlar, Balkanlardan Peçenekler, Akdeniz’den Çaka Bey ve Doğu’dan Selçuklular bastırıyorken bu hengameden ‘Bizans oyunları’ ile çıkabilmesini bilmiştir. Çaka Bey’i saf dışı bırakmak için Kılıç Arslan’ı, Normanlarla baş edebilmek için Bitinyadaki Türkmenleri ve Peçenekleri zayıflatmak için de Kumanları kullanmıştı.

Peçeneklerin Edirne’ye kadar geldiğini söylemiştim. Peçenekler Edirne ve hatta Lüleburgaz’a kadar gelmekle yetinmemiş, Türk denizci Çaka Bey ile de Bizans aleyhine anlaşma yapmışlardı. Anlaşmaya göre Meriç’te Bizans’a karşı birlikte hareket edeceklerdi (tarih 1091).

Çaka Bey 1071 sonrası şu anki bilgilerimize göre Danişmend Gazileriyle Anadolu’da faaliyet gösterirken 1078’de Bizanslı komutan Kabalika’ya esir düştü ve Bizans sarayına gönderildi. Saray’da İmparator Nikephoros Botaneiates’in hizmetine girdi. Yunanca öğrendi. Fakat 1081’de Komnenos Hanedanlığı’nın başa gelmesiyle gözden düştü. İstanbul’dan uzaklaştı ve İzmir’de denizcilik faaliyetlerine başladı. Uzun yıllar Ege Denizleri’nde Bizansı uğraştırdı. Amacı İstanbul’u ele geçirmekti. 1091’e gelindiğinde bu nedenle Peçeneklere ihtiyacı vardı. Peçenekler Meriç civarında Çaka Bey’i beklemeye başladı.

***

1091’de Peçeneklerin karşı karşıya kaldığı trajedi bana göre tarihin en büyük trajedilerinden biridir. Çaka Bey ne yazık ki geç kaldı. Peçenekler Bizans ordusunu tek başına alt edebilecekken söz verdikleri için Çaka Bey’i beklediler. Bu sırada Aleksios Komnenos Kumanlarla çoktan anlaşmıştı. Peçenekler ile Kumanlar arasındaki ihtilafı bilen İmparator kimi imtiyazlarla ordusuna destek için Kumanları kullanabilirdi. Planladığı gibi de oldu. 29 Nisan günü Peçenekler, Kumanların kendilerine saldıracaklarını daha akıllarına getiremeden büyük bir kıyıma uğradı. Öyle bir kıyımdı ki Kumanlar oradan uzaklaştı. Aleksios Komnenos’un kızı Anna Komnena, kıyıma kadın ve çocuklarında uğradığını anlatıyor. Hatta bu kadarını İmparator dahi istememiş olacaktı ki kıyım kararını veren Bizanslı kumandan cezalandırıldı. Büyük ihtimalle İmparator öldürmekten ziyade Peçeneklerin ordusu için esir edilmesini istiyordu. Eh, nerede Ruslar? Büyük ihtimalle Meriç’e gelen Kumanlara su taşıyorlardı.

Aleksios Komnenos Çaka Bey’den de Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan’a yazdığı bir mektup sayesinde kurtuldu. Bu başka bir hikayedir. Ama özetle şudur: İmparator, sultanı, Çaka Bey’in daha da güçlenmesi durumunda İznik’i ele geçireceğine; yani Selçuklu tahtına oturacağına ikna etmişti. Oysa ki buna dair hiçbir iz yoktur.

11.04.2020 01:05

Güncel siyasal meseleleri ve tartışmaları hakkıyla kavrayabilmek için yapılacak en iyi işlerden biri, güncel olandan sıyrılmaktır. Borges günlük gazete okumazmış mesela. Enis Batur, “Birileri ördek tüyü üzerine de çalışmalı” dediğinde, günceli aşmanın günlük olana faydasını kast etmişti. Oysa güncele sıkışıp kalmak, hamasi ve eksik bir algı oluşmasına neden oluyor. Ben de bugünlük, biraz tarihe uzanayım diyorum… Osmanlı Kuruluş Dönemine… 6 Nisan Orhan Bey’in Bursa’nın fethi yıldönümüydü mesela, işte bana güzel bir bahane. Birileri de Bursa’nın fethi ile ilgilenmeli, öyle değil mi?

***

Tarih ilmi sorularla ilerler. Soralım öyleyse, Bursa nasıl fethedildi? Ve bu soruya verilecek cevabın bizler için önemi nedir? Salgından önce, Fatih’te bir kitapçıda, 20’li yaşlarının başında bir çocuk yanıma geldi. “Ben burada çalışıyorum, en çok tarih kitaplarına baktınız, tarihçi misiniz?” diye sordu. “Henüz değil” dedim, “ama az buçuk anlarım, en önemlisi, severim”. Neden ‘henüz değil’ dedim, bu sorunun cevabını konumuzdan uzaklaşmamak adına sonraya bırakıyorum. “Ben anlamıyorum…” dedi çocuk, “olmuş bitmiş işte, ne önemi var?” Tarihçilerin en çok karşı karşıya kaldığı klişelerden biri de bu tepki olmalı: Olmuş bitmiş, bize ne.

Birileri sürekli gündemi konuşup dursun. Birileri de ördek tüyü üzerine çalışmalı. Birileri de tarih. Amerikalı tarihçi Gibbons, 20.yy başında yazdığı kitabında, Osmanlı’nın tamamen bir ‘post Bizans projesi’ olduğunu iddia etmişti. Tezi şuydu: Göçebe Oğuz Türkleri nasıl olur da böylesine cihanşümul bir imparatorluğun temellerini atabilirdi ki? Bu işi yapsa yapsa vergi yükünden kaçmak için Müslüman olan Bizanslı rumlar yapmıştır! Bu tezin ardından gelecek yeni cümle şuydu: Demek Türkiye’nin egemen bir devlet olmasını gerektirecek bir geçmiş ve altyapısı yok. Birileri de ördek tüyü üzerine (tarih) çalışmasaydı (mesela Fuad Köprülü) bu tez hiçbir zaman çürütülemeyebilirdi. Bazı zaferleri masa başında kazanmak gerekir.

***

İmge Yayınları’ndan çıkmış bildiri derlemelerinden müteşekkil “Osmalı Devleti’nin Kuruluşu: Efsaneler ve Gerçekler” adlı kitapta Mehmet Ali Kılıçbay hoca, ortaya bir soru atıyor (söyledim, tarih ilmi sorularla ilerler): Osman Gazi bir devlet kurduğunun (ya da belli bir şuurla bir devletin altyapısını hazırladığının) farkında mıydı? Kılıçbay hoca kendi sorusuna “Bunun cevabı hemen hayırdır!” diyor. Çünkü bu iş göçebe işi değildir… Peki… Sahip olduğunuz siyaset bilimi ya da antropoloji size geriye doğru böyle bir okuma yaptırabilir. Bana göre her masa başı yapılan tespit gibi eksiktir. Fakat adım adım Doğu Marmara coğrafyasında gezerseniz, Osman Gazi’nin en başta belli bir ideoloji ve şuurla hareket ettiğini fark edersiniz.

Doğu Marmara’da nesilden nesile aktarılan Süleyman Şah efsanesinden ilham alarak, Osman Gazi, İznik’in fethini gerçekleştirmek istemiş ve Oğuzların Bitinya merkezli yükselen Anadolu hakimiyetini ihya etmek istemiştir (İlk kroniklerde Osman Gazi -yanlış olduğu biline biline- Süleyman Şah’ın torunu olarak gösterilir). Size tarihle ilgili sorulara en iyi cevapları coğrafya verir. Osman Gazi’nin -sadece göçebe yağması- olarak okunan ilk fetihleri, hep İznik bağlantıları üzerindedir. 1331 tarihinde fethedilen İznik’in geri karakolu durumunda olan Keşiş Dağı eteklerindeki Bursa kenti de, bu planın en büyük halkası olarak 1326 tarihinde Orhan Gazi tarafından fethedilmişti.

***

Türkiye’nin temellerinin belli bir ideoloji ve egemenlik şuuru ile atıldığının (yani salt bir göçebe yayılmacılığının sonucu oluşmadığının) tespitini yapmak önemlidir. Devletlerin egemenlik haklarını “Uygar batı ve uygarlaşamamış öteki” üzerinden okuyan modern sosyal bilimciler, emperyal iddialarının alt yapısını bu yolla hazırlıyordu. Hem bu iddiaların tümünü masaya yatıran ve antitezlerini sunan Cemal Kafadar hocanın ‘İki cihan aresinde’ adlı kitabını okuyunuz. Osman Gazi’nin belli bir ideoloji ve şuurla hareket ettiğini gösteren coğrafya üzerinden bilgilere erişmek için de Raif Kaplanoğlu’nun Osmanlı Kuruluş çalışmasını öneririm.

09.04.2020 12:30

Korona pandemisi nedeniyle evlerimizde kendimizle baş başa kaldık, buna hazır değildik. Herkesin zihninin derinliklerinde aynı soru: Peki, kimim ben?

Shakespeare Kral Lear’a “Var mı burada beni tanıyan kimse? Öğrenmek istiyorum, kimim ben?” diye sordurduğunda, 1606 pandemisi nedeniyle evinde karantinada ve kendisiyle baş başaydı.

Fransız yazar Frederic Beigbeder “gerçekten kim olduğu” üzerine hapishanede düşünmeye başladığını söylüyor: “Polisler kimliğimi tespit etmek istiyorlardı, itiraz etmedim, buna benim de ihtiyacım vardı.”

Bugünlerde tıkılı kaldığımız, sokaktan tamamen izole evlerimiz aslında yaşamak için değil, barınmak için... Akşamları saklandığımız, geceleri uyuduğumuz kapalı kutular. Barınıyoruz ama yaşayamıyoruz. Yaşamak için kendimizi unutturan toplumsal düzene alışmışız, kutularda kendimizi yadırgıyoruz. Oysa ne de iyiydi, titrlerimizi kendimiz sanıyor, avunuyorduk. Titr, latinlerin titulus dediği, unvan. Tyler Durden unvanının ötesinde kim olduğunu anlamak için bir bodrum katında onlarca adamdan sıkı bir dayak yemeye razıydı.

***

Küçük bir bunalım, en zayıf noktaları ortaya çıkarır. Şu an en yoğun hangi duyguyu yaşıyorsanız, bilin ki nevrotik zihniniz tam da orası.

Evde dura dura politize olduğumu hissettim… Böylelikle bunun nevrotik ve aşılması gereken bir hal olduğu anlaşılmış oldu. Fakat iş işten geçmiş olmalı: İstanbul’da neden vasıtaların azaldığını sordum. Bir akademisyen, çalıştığı Ermeni tarihini bırakıp bana “Şatodaki partizan” dedi. Belli ki onun da kendisine tahammülü kalmamış. Kendi etiketini itiraf edemeyenler, başkalarına etiketler takarak dolaşır.

Sahi, şatodaki partizan mıyım ben?

Güncel siyasal sorunların aşılması için, siyasal olanın ötesinde durmak gerekir diye düşündüğüme göre, o kadar da partizan olmamalıyım. Görüyorsunuz, hep aynı soru: Kimim ben?

Bundan sonra haftada iki defa tam da burada yazılarım olacak. Böylece foyam ortaya çıkacak.

***

Tarihte savaşların en büyük nedeni, kimlik sorunudur. Vassallık kimliğinizi siler, direnirsiniz. Ya da öyle bir kimliğiniz vardır ki, herkesin vassalınız olması gerektiğini düşünür, gene savaşırsınız. Bütün hesaplaşmalar, “ben kimim?” sorusuyla başlar.

Pandeminin dünya düzenini değiştireceği konuşuluyor. Ama önce bizi değiştireceği söylenmiyor. 1348 Kara Ölüm vebası sonrası gaddar feodalizm, köylüler kim olduklarını keşfettikleri için yıkılmıştı.

Rene Dubos’nun 100 yıl önce söylediklerini biz yeni fark ediyoruz: Doğaya, kültüre ve kendimize hakim olduğumuz bir yalandı, bilimin her işe muktedir olduğu ise bir propaganda. Tarihin sonundayız sanıyorduk. Kendimizi çıkamadığımız evlerde tıraşsız bulduk. Dubos, “acizliğimizi ilk pandemide anlayacağız” diyordu. Biz bu acziyetle nasıl baş edeceğiz? Ben kimim, bulduğumuzda.

***

Tanım sorunu yaşadığımızda, komplo teorisi üretmek en acil çıkış yoludur. Anlamak zahmet ister, bilmek ise kolaydır. Hele komplo teorisi üretmek anlık bir olaydır. İngiltere’de bu pandeminin 5G ile ilgili olduğu düşünülmüş. Ne de olsa zeka özgündür, aptallık evrensel. Zannedersiniz tarihin ilk gördüğü pandemi Covid. Kara Ölüm kaç G yüzündendi? Bunlar konformist ve bir salgında sallanan dünyasına tapan zihinlerin tanı ve çözümleridir.

Komplo teorilerine değil, kendimize odaklanmalıyız. Kim olduğumuzu bulduğumuzda, yeni normali biz şekillendirebiliriz. Bilmek değil, anlamak zorundayız.

06.04.2020 08:27