Covid-19 Pandemisi ve Türk Futbolu

Hürriyet Gücer

28.09.2020 Monday 15:03

Daha önceki yazımda, son zamanlarda Doğu Akdeniz’de yaşanan sorunları ana hatlarıyla anlatmıştım. Yunanistan ile ülkemiz arasında bu günlerde yaşanan sorunlara baktığımızda, “Doğu Akdeniz Sorunu”nun “Yunanistan Sorunu” olarak karşımıza çıkarıldığını görmekteyiz. Yunanistan, Fransa başta olmak üzere Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında olan ülkelere sırtını dayamış ve ülkemizin Doğu Akdeniz ve Ege’deki haklarını zorbalıkla alabileceğini zannetmektedir. Bu maksatla her türlü çirkin oyunu oynamaktan da geri kalmamaktadır. Yunanistan, geçmiş yıllarda olduğu gibi asılsız rüyaları yeniden görmeye başlamıştır.

Ege’de, Yunanistan ile aramızda; karasuları, kıta sahanlığı, hava sahası ve FIR hattı sorunları ile Ege adalarının silahsızlandırılması konusunda iki ülke arasında çözülmesi gereken sorunlar bulunmaktadır. Bunların haricinde kimin egemenliği altında olduğu tam belli olmayan adacık ve kayalıklar sorunu hâlihazırda devam etmektedir.

Ege’de yaşanan sorunlardan, Yunanistan tarafından sürekli gündeme getirilen “Karasuları Sorunu”na, tarihsel gelişimine göz atarak, kısa ve öz bir şekilde değinmenin faydalı olacağı kanaatindeyim.

1923 tarihli Lozan Antlaşması’yla, Türkiye ve Yunanistan, Ege Denizi’nde karasuları genişliğini karşılıklı 3 mil olarak kararlaştırmışlardır. Fakat Yunanistan, 8 Ekim 1936 tarihinde, tek taraflı olarak, karasularını 6 mile çıkarmıştır. Türkiye, o tarihlerde Yunanistan’la yakınlaşması, iyi ilişkiler kurması ve Doğu Akdeniz’de baş gösteren İtalyan tehdidi nedenlerinden dolayı konunun önemini anlamamış ve gerekli reaksiyonu gösterememiştir. 1964 yılında Kıbrıs sorununu bahane eden Yunanistan’ın Anadolu kıyılarına yakın adaları silahlandırması nedeniyle, Türkiye de karasularını 6 mile çıkarmıştır. Lozan düzenlemesine aykırı olmasına rağmen, her iki ülke de karşılıklı olarak, 6 mil kuralını günümüze kadar uygulamaktadırlar.

1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra, Yunanistan Ege’de karasularını 12 deniz miline çıkarmak için girişiminde bulunmuş, Türkiye ise 15 Nisan 1976 tarihinde Yunanistan’ın bu girişimini savaş sebebi sayacağını bildirmiştir. Zamanla bu mesele daha fazla tırmandırılmadan soğumuştur.

1982 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen ve 1994 yılında yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni, Yunanistan 1995 yılında onaylamıştır. Yunanistan, söz konusu sözleşmenin 3’üncü maddesine istinaden Ege Denizi’nde karasularını 6 milden 12 mile çıkarmak istemekte, bunun uluslararası hukuka uygun olduğunu ve sözleşmenin 8’inci maddesine istinaden tüm yabancı gemilerin Yunan karasularından “zararsız geçiş” hakkına sahip olduğunu ve bu kapsamda Türkiye’nin Ege’deki seyir hakkının kısıtlanmayacağını iddia etmektedir.

1995 yılında Yunanistan, iddialarını gerçekleştirmek için Türkiye’nin taraf olmadığı sözleşmeyi yürürlüğe koymuş ve Ege’de karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkını saklı tuttuğunu ilan etmiştir.

Türkiye, Yunanistan’ın Ege’yi iç deniz yapma niyetini bozmak ve Ege’deki haklarını savunmak maksadıyla, 8 Haziran 1995 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’nin hazırladığı bildiri ile Yunanistan’ın Ege’de karasularını 12 mile çıkarması halinde, bu durumun savaş sebebi sayılacağını beyan etmiştir.

1997 yılında, Türkiye ile Yunanistan arasında yükselen tansiyonun düşürülmesi ve muhtemel bir çatışmanın engellenmesi için, ABD’nin girişimiyle her iki ülke arasında bir mutabakat metni imzalanmıştır. Bu metin kapsamında, her iki tarafta, sorunları barışçıl yollardan çözülmesi konularında mutabık kalmışlardır.

2002 yılında, AB ile ilişkilerin geliştirilmesi için, Türkiye’nin çağrısı üzerine Yunanistan ile ikili görüşmeler süreci başlatılmış, bu zamana kadar yapılan tüm görüşmelerde somut bir ilerleme kaydedilememiştir.

Ege’de yaşanan “Karasuları Sorunu”nu kronolojik olarak incelemeyi müteakip bu sorunun ülkemizi nasıl etkilediğini vurgulamanın, konunun önemini anlamamız açısından önemli olduğunu değerlendirmekteyim.

Günümüzde kullanılan 6 mil uygulamasının Yunanistan tarafından 12 mile çıkarılmasının, Ege’deki karasuları dengesinin Yunanistan lehine bozulması anlamına gelmektedir. Çünkü hâlihazırdaki 6 mil uygulaması ile Ege’nin %43.6’sı Yunan karasuları, %7.4’ü Türk karasuları, geri kalan %49’u ise uluslararası karasuları statüsünde bulunmaktadır. Karasularının 12 mile çıkarılması ile Ege’nin %71.5’i Yunanistan’ın, % 8.7’i Türkiye’nin kontrolünde olacak, % 19,8’i ise uluslararası karasuları olacaktır. Buradan da anlaşıldığı üzere Ege’ye resmen Yunan Denizi statüsü kazandırılmaya çalışılmaktadır.

Ege’de karasularının 12 mile çıkarılması, bizim asla kabul etmeyeceğimiz bir konudur. Çünkü bizim gemilerimiz Yunan karasularından geçmek zorunda kalacaklar ve ileride bu husus daha büyük sorunlara neden olacaktır. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 8’inci maddesinde belirtilen, “zararsız geçiş” konusunda, Yunanistan’a asla güvenemeyiz. Çünkü Yunanistan, her zamanki gibi, uluslararası hukuka dayalı bu hakkı da kendi menfaatleri doğrultusunda kötüye kullanacaklar ve gemilerimize sürekli sorun çıkaracaklardır. Bu nedenle Türkiye, UNCLOS (Birleşmiş Milletler Deniz Kanunu Konvansiyonu/Toplantısı)’u imzalamamış ve imzası olmayan bir devlete bu sözleşmenin dayatılamayacağını vurgulamıştır.

Ayrıca Yunan adalarının birçoğu, Anadolu’ya çok yakın ve Anadolu kara parçasının doğal uzantıları olduklarından, Yunanistan lehine karasularına sahip bulunmaları, Türkiye’nin egemenlik haklarıyla kesinlikle bağdaşmaz. Bu adaların karasularının genişliği, Türkiye’nin uluslararası hukuktan doğan hak ve menfaatlerini gözetecek şekilde sınırlı olmak zorundadır. Bunun yanında, Yunanistan’ın karasularını bizim açık denizle bağlantımızı engelleyecek şekilde genişleterek kullanması, uluslararası hukuka aykırı olacaktır.

Bunun yanında, Türkiye ile Yunanistan arasındaki karasuları sorunu, UNCLOS’dan çok önce Lozan Antlaşması ile saptanmıştır. Bu nedenle UNCLOS Sözleşmesi, Lozan Antlaşmasını ortadan kaldıramayacaktır. 

Sonuç olarak; imparatorluklarını bizim elimizde kaybeden ve dört asır bizim egemenliğimizde kalan, Avrupa’nın şımarık çocuğu Yunanistan, asırlarda geçse sorun çıkarmaktan geri durmayacaktır. Bu nedenle Ege karasuları sorunu, Türkiye ile Yunanistan arasındaki diğer sorunlar gibi var olmaya devam edecektir. Ayrıca, Yunanistan’ın askeri gücünün bizim askeri gücümüzden oldukça düşük olması ve bir kriz anında özellikle Avrupa devletlerinin devreye girecek olmaları, savaş ihtimalini düşürmektedir. Gerek Doğu Akdeniz gerekse Ege sorunları karşısında üzerimizdeki dayatmalara ve oynanan her türlü senaryolara karşı, Türk Silahlı Kuvvetleri geçmişte olduğu gibi, vatanını, milletini ve bayrağını savunmak için artan azim ve güçtedir. Çünkü gücünü bu toprakları vatan bilen şanlı milletimizden almaktadır.

 

11.09.2020 12:01

Yaşadığımız son yıllarda İsrail, Mısır, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY),Lübnan, Suriye ve Libya tarafından yürütülen doğal enerji kaynağı arama faaliyetleri nedeniyle Doğu Akdeniz’de gerilim had safhaya çıkmıştır.

Doğu Akdeniz’e kıyısı olmamasına rağmen, Amerika Birleşik Devletleri (ABD),Rusya, İngiltere, Fransa ve İtalya’da kendi enerji şirketleri vasıtasıyla, bölgede faaliyet göstermektedirler.

Tüm bu ülkelerin ortak amacı; Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’ni oldu bittiye getirerek, kurdukları ittifakların dışında tutmaya çalışmaktır.

Türkiye ise uluslararası hukukun kendisine vermiş olduğu egemenlik haklarını korumak ve KKTC’nin garantörlüğünü sağlamak maksadıyla bir takım önlemler almaktadır.

Öncelikle Doğu Akdeniz’de bulunan zengin doğal enerji kaynaklarının, yukarıda saydığım işgalci ve sömürgeci devletlerin eline geçmesi için bölgede çıkarılan sorunlara bir göz atalım.

  • Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan Kıbrıs sorunu,
  • İsrail ile Filistin arasında yaşanan anlaşmazlık,
  • Suriye’de yaşanan iç savaş,
  • İran’ın Lübnan’da yürüttüğü faaliyetler,
  • Libya’da yaşanan iç savaş,
  • Son olarak da Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi’nde yaşanan anlaşmazlıklar.

Görüldüğü gibi Doğu Akdeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerde mutlaka birtakım sorunlar bulunmaktadır. Bu sorunların hangi ülkeler tarafından çıkarıldığını sorgulamanın dahi çok abes olacağı kanaatindeyim.

Dolayısıyla Doğu Akdeniz ülkelerinde yaşanan sorunların asıl nedeninin bölgede yer alan zengin enerji kaynaklarının paylaşılması olduğu çok açık bir şekilde görülmektedir. Bunun yanında; diğer bir başka sebep ise, Suriye ve Libya gibi yeraltı kaynakları zengin olan ülkelerde söz sahibi olmak, Kıbrıs ve Lübnan gibi ülkeler üzerinde ise nüfuz alanı oluşturmak gelmektedir.

Doğu Akdeniz gibi doğal enerji kaynakları açısından zengin bir alanda, bölge dışından ülkelerin yer alması, burada yaşanan olayların Dünya’daki güç dengelerinin oluşturduğu politika ile sağlandığı görülmektedir. Hakeza bu güç dengeleri uluslararası hukuku da kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadırlar. Bu nedenle; Suriye, Filistin, Lübnan, Mısır ve Libya’da yaşanan sorunların gün geçtikçe şiddeti artmakta ve bölge insanı çok büyük zararlar görmektedir.

Yukarıda da değindiğim gibi; Türkiye, Doğu Akdeniz’de hem kendi hem de KKTC’nin haklarını korumak istemektedir. Bu maksatla, Türkiye bölgedeki haklarını kaybetmemek için;

  • GKRY, İsrail ve Mısır’ın Türkiye’nin haklarını ihlal eden anlaşma ve faaliyetlerini kabul etmediğini Birleşmiş Milletler (BM)’e bildirmiş,
  • Sismik araştırma ve sondaj gemileriyle kendi kıta sahanlığı içerisinde petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerine başlamış,
  • Libya ve KKTC ile deniz yetki alanlarını sınırlandırma antlaşmasını imzalamıştır.

Türkiye bu akılcı adımlarla;

  • Doğu Akdeniz’de tek taraflı oldu-bittilere müsaade etmeyeceğini ispatlamış,
  • Petrol ve doğalgaz arama gemileri ve onlara koruma sağlayan askeri gemilerle bölgede fiili varlık göstermiş,
  • Diğer ülkelerin bu bölgelerdeki doğal enerji kaynaklarını çıkarmasını engellemiş,
  • Kendi yetki alanlarının sınırlarını, ülkenin çıkarları doğrultusunda garanti altına almıştır.

Türkiye uluslararası hukuktan doğan tüm haklarını savunmak için, her türlü hareketin yapılacağını bölgede bulunan tüm devletlere kararlılıkla göstermiştir.

Sonuç olarak; bin yıla yakın süredir Türk’ü Anadolu’da istemeyen Avrupa Devletleri, bundan sonra da bizi yanlarında görmek istemeyeceklerdir. Bu nedenle; teknolojide ilerlememiz, sanayileşmemiz, üretimi arttırmamız ve her konuda kendi kendine yetecek seviyeye gelmemiz elzemdir. Tüm kamu kurum ve kuruluşları ile özel sektörün ve 82 milyon gücün bunu başaracağına inancımız tamdır.

 

26.08.2020 10:51

Yaşadığımız son yıllarda İsrail, Mısır, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY),Lübnan, Suriye ve Libya tarafından yürütülen doğal enerji kaynağı arama faaliyetleri nedeniyle Doğu Akdeniz’de gerilim had safhaya çıkmıştır.

Doğu Akdeniz’e kıyısı olmamasına rağmen, Amerika Birleşik Devletleri (ABD),Rusya, İngiltere, Fransa ve İtalya’da kendi enerji şirketleri vasıtasıyla, bölgede faaliyet göstermektedirler.

Tüm bu ülkelerin ortak amacı; Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’ni oldu bittiye getirerek, kurdukları ittifakların dışında tutmaya çalışmaktır.

Türkiye ise uluslararası hukukun kendisine vermiş olduğu egemenlik haklarını korumak ve KKTC’nin garantörlüğünü sağlamak maksadıyla bir takım önlemler almaktadır.

Öncelikle Doğu Akdeniz’de bulunan zengin doğal enerji kaynaklarının, yukarıda saydığım işgalci ve sömürgeci devletlerin eline geçmesi için bölgede çıkarılan sorunlara bir göz atalım.

  • Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan Kıbrıs sorunu,
  • İsrail ile Filistin arasında yaşanan anlaşmazlık,
  • Suriye’de yaşanan iç savaş,
  • İran’ın Lübnan’da yürüttüğü faaliyetler,
  • Libya’da yaşanan iç savaş,
  • Son olarak da Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi’nde yaşanan anlaşmazlıklar.

Görüldüğü gibi Doğu Akdeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerde mutlaka birtakım sorunlar bulunmaktadır. Bu sorunların hangi ülkeler tarafından çıkarıldığını sorgulamanın dahi çok abes olacağı kanaatindeyim.

Dolayısıyla Doğu Akdeniz ülkelerinde yaşanan sorunların asıl nedeninin bölgede yer alan zengin enerji kaynaklarının paylaşılması olduğu çok açık bir şekilde görülmektedir. Bunun yanında; diğer bir başka sebep ise, Suriye ve Libya gibi yeraltı kaynakları zengin olan ülkelerde söz sahibi olmak, Kıbrıs ve Lübnan gibi ülkeler üzerinde ise nüfuz alanı oluşturmak gelmektedir.

Doğu Akdeniz gibi doğal enerji kaynakları açısından zengin bir alanda, bölge dışından ülkelerin yer alması, burada yaşanan olayların Dünya’daki güç dengelerinin oluşturduğu politika ile sağlandığı görülmektedir. Hakeza bu güç dengeleri uluslararası hukuku da kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadırlar. Bu nedenle; Suriye, Filistin, Lübnan, Mısır ve Libya’da yaşanan sorunların gün geçtikçe şiddeti artmakta ve bölge insanı çok büyük zararlar görmektedir.

Yukarıda da değindiğim gibi; Türkiye, Doğu Akdeniz’de hem kendi hem de KKTC’nin haklarını korumak istemektedir. Bu maksatla, Türkiye bölgedeki haklarını kaybetmemek için;

  • GKRY, İsrail ve Mısır’ın Türkiye’nin haklarını ihlal eden anlaşma ve faaliyetlerini kabul etmediğini Birleşmiş Milletler (BM)’e bildirmiş,
  • Sismik araştırma ve sondaj gemileriyle kendi kıta sahanlığı içerisinde petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerine başlamış,
  • Libya ve KKTC ile deniz yetki alanlarını sınırlandırma antlaşmasını imzalamıştır.

Türkiye bu akılcı adımlarla;

  • Doğu Akdeniz’de tek taraflı oldu-bittilere müsaade etmeyeceğini ispatlamış,
  • Petrol ve doğalgaz arama gemileri ve onlara koruma sağlayan askeri gemilerle bölgede fiili varlık göstermiş,
  • Diğer ülkelerin bu bölgelerdeki doğal enerji kaynaklarını çıkarmasını engellemiş,
  • Kendi yetki alanlarının sınırlarını, ülkenin çıkarları doğrultusunda garanti altına almıştır.

Türkiye uluslararası hukuktan doğan tüm haklarını savunmak için, her türlü hareketin yapılacağını bölgede bulunan tüm devletlere kararlılıkla göstermiştir.

Sonuç olarak; bin yıla yakın süredir Türk’ü Anadolu’da istemeyen Avrupa Devletleri, bundan sonra da bizi yanlarında görmek istemeyeceklerdir. Bu nedenle; teknolojide ilerlememiz, sanayileşmemiz, üretimi arttırmamız ve her konuda kendi kendine yetecek seviyeye gelmemiz elzemdir. Tüm kamu kurum ve kuruluşları ile özel sektörün ve 82 milyon gücün bunu başaracağına inancımız tamdır.

24.08.2020 15:52

Koranavirüs (Covid-19) pandemisi; tüm dünya futbolunu ekonomik, sportif ve sosyal yönlerden etkilediği gibi, bizim futbolumuzu da etkilemiştir. Pandemiye çözüm bulunana kadar etkilemeye devam etmesi ise kaçınılmazdır.

Yaşanan pandemi nedeniyle, kulüpler maç ve yayın gelirleri, reklam ve sponsorluk gelirleri ile ürün gelirlerini kısmen veya tamamen kaybettiler. Salgının devam etmesi durumunda, yaşanan bu mali kayıpların artacağı şüphesizdir. Mali kayıp yaşayan futbol kulüpleri; teknik kadro, oyuncular ve diğer çalışanlarına ücretlerini ve maaşlarını ödeyemeyecek duruma gelmişlerdir.

Futbolda yaşanan ve yaşanacak finansal ve ekonomik kayıpların, sahaya yansımasının minimize edilmesi, burada çok büyük önem taşımaktadır. Birçok kulüp yapacağı transferlerde, astronomik rakamlar yerine, maliyetlerin düşürülmesi yönünde adım atmak zorunda kalacaktır. Dolayısıyla kulüplerin alt yapılarında futbolcu yetiştirmelerine önem vermeleri gerekmektedir. Pandeminin ne kadar süreceğinin belli olmaması gibi bir belirsizlik ortamında, her kulübün kendi oyuncusunu kendisinin yetiştirmesi, en doğru hâl tarzı olacaktır. Hatta bunun diğer spor dallarında da uygulanmasına başlanması sayesinde, yaşanan pandeminin, memleketimiz ve gençlerimiz için fırsata çevrilmesi sağlanmış olacaktır. Bu kapsamda memleketimizin en ücra köşelerinde nice sporcular keşfedilecektir.

Milli futbolcular yetiştirilmesi maksadıyla, kulüpler tarafından, alt yapıları gözden geçirilmeli ve bu kapsamda köklü değişiklikler yapılmalıdır. Bu sayede Avrupa ve Dünya futbol pazarına genç, yetenekli ve dinamik futbolcuların transfer edilmesi sağlanacak ve Türk Futbolu kalkınacaktır.

Pandemi, yönetim kadrosunun çözmesi gereken çok büyük mali krize neden olacağı gibi gerek antrenmanlarda gerekse maçlarda, ister istemez futbolcuların performans düşüklüğüne de sebep olacaktır. Teknik kadro tarafından, yaşanması muhtemel bu olumsuz psikolojinin, futbolcuların üzerinden atılması için tedbirler alınmalıdır. Kulüplerce; yönetim, teknik kadro, futbolcular ve tüm kulüp çalışanlarının sosyal yaşantılarına azami dikkat etmeleri sağlanmalı ve sürekli kontrol altında tutulmalıdır. Ayrıca sağlık tedbirleri artırılmalı ve tüm personel ihtiyaç duyulan periyotlarda sağlık taramasından geçirilmelidir.

Türk Futbolunun pandeminin yıkıcı olumsuzluklarından en az seviyede etkilenmesi için; yeni ve akılcı planlar hazırlanmalı, tüm kulüplerin etkin rol oynayacağı sistemler oluşturulmalı ve kararlı adımlar atılmalıdır. Unutulmamalıdır ki; her türlü zorlu şartlarda, Türk Futbolunu şahlandıracak hem teknik kadro hem de genç oyuncu potansiyelimiz azımsanmayacak kadar çoktur.

08.08.2020 11:53