Bir Saat Elli İki Dakika
Ahmet Tezcan

Bir Saat Elli İki Dakika

11.04.2020 Cumartesi 11:01

Kırıkkale’de harika bir söz vardı halkın ağzında, hâlâ söylenir mi bilmem:

“İnsan culuktur, boynu yoluktur”

Culuk nedir bilmez şimdiki çocuklar, ona kısaca turkey derler, Hindi yani. Hani şu bugünün dedeleri olan bizim nesilin “Kabarama kabarama kel faaatmaa, annen güzel sen çiiirkiin” tekerlemesiyle kızdırıp tüylerini kabarttıkları hayvan var ya o. Biz o tekerlemeyi söyledikçe culuklar “aguluguluu” diye bağırarak  kuyruğundan boynuna kadar bütün tüylerini kabartırdı. Hem iki üç kat büyüyen görüntüsünden ürperir hem de daha çok kabarsın diye o tekerlemeyi yuvarlar dururduk. Garip, sado-mazo bir döngüydü bu.

Elin culuğa bakışı farklı.

Şimdiki ABD’nin; İngiltere’den yola çıkıp kendilerini Kızıldeniz’i yararak Vaad Edilmiş Topraklar’a giden Tanrının Oğulları yerine koyan ve seçilmiş olduklarına inanan ipten kazıktan kurtulmuş öncüleri, bizim boynu yoluk culuk ile orada karşılaşmışlar.

Amerika’nın yerli halkı olan Kızılderililer, çocuk çocuk, bebe belik, ayak çıplak başı kabak gelen bu İngilizlere hindi ikram etmişler, adına turkey demişler.

İngilizin biti biraz kanlanınca, karınlarını hindi ile doyuran o Kızılderilileri tuzak kurup çoluk çocuk, bebe belik demeden katlederek topraklarına el koymuşlar. O katliam gününü Thanksgiving yani Şükran Günü ilan edip her yıl Hindi Dolması yaparak kutlamayı kutsal bir gelenek haline getirmişler.

Vahşetinden kutsiyet üretip dünyaya pazarlamayı pek iyi bilir o millet. Büyücülük suçlamasıyla cadı ilan edip topluca yaktıkları kadınların cesetlerinden Cadılar Bayramı üreterek bizim Nişantaşı ahalisine pazarlamak gibi maharetleri vardır.

Onların her bayramı, başkalarının yasıdır oysa, bunun bilinmesini de istemezler. Bizim ülkemiz için eski Avrupa metinlerinde Türkiye ifadesi geçmesine rağmen sonradan ulaslararası platformlarda adımızı niçin culuk anlamındaki Turkey olarak kabul ettirdiklerini de siz çözüverin, benim aklım başka yerde zira.

Benim aklım gecede kaldı.

Dün akşam saat 22.08’de İçişleri Bakanlığı 30 Büyükşehir ile Zonguldak’ta 2 gün sokağa çıkma yasağı ilan ettikten sonra yaşananlar, bana Kırıkkale’deki o sözü hatırlattı işte.

 “İnsan culuktur, boynu yoluktur!”

Yasağın açıklanmasından uygulama saatine kadar geçen 1 saat 52 dakikalık zaman diliminde, neredeyse bütün Türkiye kümesinden salıverilmiş culuk sürüsü gibi fırınlara, bakkallara, marketlere, benzinliklere hücum etti. İnsanlar; sokağa çıkamayacakları 48 saat içinde ekmeksizlikten, susuzluktan, makarnasızlıktan, birasızlıktan, kolasızlıktan, adını ilk defa duyduğum ve çikolatalı kek olduğunu sonradan öğrendiğim lupposuzluktan yahut kıçını silecek kağıt yoksunluğundan ölecekmiş gibi fırladılar dışarı. Virüsmüş, sosyal mesafeymiş, hastalıkmış hak getire!

 Halbuki 2 saat önce yorgunluktan gözleri kan çanağına dönmüş Sağlık Bakanı canlı yayında vak’a ve ölüm sayılarını açıklamış, salgınla başa çıkmanın tek yolunun evden çıkmamak olduğunu onbinsekizyüzellialtıncı defa hatırlatmış, muhabirlerin çağdaş gazeteciliğin “Et-tekrarü ahsen velev kâne yüzseksen” kuralına uyarak sordukları mükerrer sorulara artık oflama noktasına gelen bıkkınlığını belli etmemeye çalışarak cevaplar yetiştirmeye çalışmıştı.

Hepsi uçtu gitti. Sağlık Bakanı’nın hastanelerde, yoğun bakım odalarında sağlık çalışanlarının nasıl zor şartlarda, canlarını hiçe sayarak çalıştıklarını anlatıp, evden çıkmayarak onlara yardımcı olmamızı isteyen iç acıtan sözleri de berheva oldu, kulaktan düştü gitti.

Ekmekten, makarnadan, sudan, koladan, luppudan, sigaradan, biradan mahrum kalma korkusu, can alıcı virüsten ölme korkusunu unutturdu insanlara.

Alışkanlıklarını kaybetmemek için hayatını kaybetmeyi göze alanları gördük sokaklarda, caddelerde, telefon ve televizyon ekranlarında. Salgın bizi sardıktan sonra ortadan kaybolan trafik, gürültü ve görüntü kirliliği 1 saat 52 dakika içinde hortlayıverdi.

İşte o zaman hatırladım Kırıkkale’deki sözü. “Amerika kıtasının Göçek İngilizi bizim ülkemizin adını Turkey koyarken Kırıkkale’deki culuk tekerlemesini biliyorlar mıydı acaba?” diye düşünmekten de kendimi alamadım. Ve ilk defa o Göçek İngilize hak verdim kahırdan tırnağımı yiye yiye.

Yahu ne culuk milletmişiz de haberimiz yokmuş!

1 saat 52 dakika içinde boynumuzun ne kadar yoluk olduğunu dünyaya gösteriverdik iyi mi?

Nasıl da övünüyorduk oysa, nasıl da övülüyorduk!

Düne kadar bize diş bileyen elin Avusturyalısı; İsrail’den Amerika’ya, İtalya’dan İngiltere’ye, İspanya’dan Balkanlar’a varıncaya kadar karşılıksız “hibe” olarak yaptığımız sağlık malzemesi yardımlarının haritasını yayınlıyor, birbirinden maske, test kiti ve oksijen tüpü çalma yarışındaki Avrupalılara “Türkiye’ye bakın da hizaya gelin” diyordu. Biz de şişiniyorduk.

Fazla şişinmişiz demek ki?

İnsanın en zayıf anı, kendisini en güçlü hissettiği zamanmış meğer!

Salgın afeti sırasında, içerdeki ve dışardaki terör belasını boşlamadan olağanüstü hizmetler yapan İçişleri Bakanlığı, bir anlık gaflete düşüp, 2 günlük sokağa çıkma yasağını “Fırınlar, eczaneler açık kalacak, ihtiyaçlarınız karşılanacak” yatıştırması olmadan soğuk, donuk, uzak ve buyurgan bir üslupla kaleme alınmış iki kısa paragraflık spotla duyurunca son 2 aylık emek uçtu, halka yapılan bütün uyarılar kulaklardan düştü gitti.  

Mevcut yöneticilerimizin, askeri darbelerin soğuk, donuk, uzak ve buyurgan bildirilerindeki “Sokağa Çıkma Yasağı” ifadesinin bu milletin ruhunda nasıl bir travma oluşturduğunu hiç hesaba katmadıkları gün gibi aşikâr oldu.

O darbeleri yaşamış olanlar bir tarafa, yaşamayıp da hikayelerini dinleyerek okuyarak büyümüş olanlardaki korku hiç düşünülmemiş belli. Felaketleri işitenler, yaşayanlardan daha çok büyük korkuya kapılırlar, çünkü o yasakla nasıl başa çıkabileceklerini bilmezler. Onu yaşamış olan bilir.

Evinin kapısı önünde dikilirken “Devlet benim” diyen askerin kasaturayla vura vura kabarttığı avcunun derisini dişiyle patlatarak suyunu alıp tuz basarken, gözlerinden yaş akıta akıta gülümseyebilmek nasıl bir şeydir, nerden bilsin işiten?

Hani “Çeken bilir ayrılığın derdini” diyor ya aşık babalar, o türküyü dinleyen nasıl bilecek ki? Bilemez tabii, bilemediği için de ayrılıktan daha çok korkar ve “Seni unutmak için her gece sevişsem de” diye saçma sapan şarkılar söylemeye kalkar.

Dün akşam 1 saat 52 dakika boyunca öyle saçmaladık işte!

Yazık oldu onca emeğe, tere, çabaya ve ölümlere!

Fakat insanız nihayet; boynu yoluk culuk gibiyiz, bir kel tarafımız mutlaka var. Öyle olduğu için kendi kel tarafımızı kapatmak, gözlerden saklamak için hemen kabarıveriyoruz. İki ekmek, üç luppo, dört bira, beş makarna alabilmek için ölüme koştuğumuza bakmıyoruz da “Bu yasağı niye erken açıklamadılar!

Hükümet istifa!” diye bağırmalara kalkıyoruz.

Niye istifa etsin ki hükümet? Sen ne isen, hükümet de o!

Herkes 1 saat 52 dakikalık rezalet üzerine bir şeyler yazıp çizerken, ben darbe travmasına dair bir şeyler karaladım Twitter’da. Kendisinden çok şey öğrendiğim yazar ve şair ağabeyim Lütfü Şehsuvaroğlu “Sorumlusu kim?” diye sordu.

Hiç tereddütsüz “Ben” dedim.

Bazıları tahfif ettiğimi zannedip ayıpladı beni.

Oysa; herkesin suçu başkasına attığı bir ortamda, birilerinin çıkıp “Sorumlusu benim” diyebilmesi gerekiyordu.

Ben de bir insandım nihayet, insan ise bir culuktu, boynu yoluktu!

Her katilin cinayetinde bütün insanlık suç ortağı ise şayet, dün akşamki 1 saat 52 dakikalık herzenin bir sorumlusu da ben olmalıydım.

Yalan mı Leyla?