ESBAB-I NÜZÜL NE DEMEK ? 1

Ahmet Tekin

22.04.2020 Wednesday 11:36

Kur’an yol gösteren, rehberlik eden, ufuk aydınlatan, hidayet kaynağı mucize bir kitaptır. İnsanlığı doğru yola iletmek üzere gönderilmiş eşsiz bir mucizedir.

“Kur’an”, kelime olarak “okunan kitap, bütün ilahi kitaplardaki dini-ilmi esasları içinde toplayan kitap” anlamında bir isimdir. Ancak, dünyada en çok okunan ve okunacak kitap olduğu için ism-i mef’ul anlamında kullanılmıştır. Bir diğer manası da bütün ilahi kitaplardaki dini ilmi esasları içinde toplayan kitaptır. ilahi kitap denilince yalnızca Kur’an anlaşılmalıdır.

“Geçmiş kutsal kitaplarda, Muhammed’e vahyedileceği müjdelenen, bütün insanların iman etmekle, uygulamakla yükümlü olduğu, yürürlükteki tek ve son ilahi kitap yalnızca bu mükemmel, kutsal kitaptır, Kur’an’dır. Allah katından indirildiğinde, kaynağında, vahyinde ve içindeki bilgilerde; geçmiş kitaplarda müjdelenen, bütün insanları muhatap alan, yürürlükteki tek ve son kitap olduğunda, şüphe ve tereddüt yoktur. Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, azaptan korunanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan, Kur’an esaslarını benimseyerek korunan mü’minler için, hidayet kaynağı-hidayet rehberidir.” (KK 2/2)

Mushaf’ın tamamına Kur’an denildiği gibi, bir kısmına hatta bir ayetine de Kur’an denilir. Kur’an-ı Kerim’in başka adları da vardır, fakat en yaygın olanı Kur’an’dır. Diğer adlarından bazıları şunlardır: Kitab, Furkan, Zikr, Tenzil. Meşhur olan sıfatları arasında da şunlar sayılabilir: Mübin, Kerim, Nur, Hüda, Rahmet, Şifa, Mev’ıza, Büşra, Beşir, Nezir, Aziz.

Kur’an, Hz. Muhammed’e 23 yıllık peygamberlik süresi içinde, Arap dilinde, vahiy yoluyla indirilen, Fatiha sûresiyle başlayıp Nas süresiyle biten, mushaflarda yazılı olup mütevatir olarak nakledilegelen, tilavet edilerek, okunarak ibadet edilen mucize kelamdır. Kur’an’ın 23 yıl boyunca değişik sebeplere ve şartlara göre farklı zamanlarda inzal buyurulması, onun, irşat ve ıslah etmek istediği insanın psikolojisine uygun bir tedâvi ve terbiye metodu izlemesi ile yakından ilişkilidir. Zira akıl sahibi bir varlık olan insan, öğrenme, kavrama ve intibak etme yeteneğine haizdir.

İnsanın, herhangi bir şeye alışıp intibak etmesi gibi, öğrenip alışkanlık haline getirdiği bir davranışı terk etmesi de zaman ve çaba gerektirir. İşte bu sebebe bağlı olarak Kur’an zaman aralıklarıyla inmiştir. Hz. Peygamber Kur’an’ı vahiy olarak almış, kendi tarafından hiçbir ilave ve hiçbir eksiltme yapmadan, onu aldığı şekliyle ümmetine tebliğ etmiştir. Kur’an, lafızlarıyla ibadet edilen bir kitaptır. Namaz gibi temel ibadetlerde okunmasının yanı sıra, Kur’an’ı ayrıca okumak, dinlemek, yazılarına bakmak, başkasına okutmak ve öğretmek de ibadettir. Namaz kılmak farz olduğu gibi, Kur’an’dan, namazlarda okunacak miktarı öğrenip ezberlemek de farzdır.

“Rasulüm, Kur’an’ı okumayı, öğretmeyi, hükümlerini tebliğ etmeyi, uygulamayı sana farz kılan, ilkelerini sana hayat tarzı haline getiren Allah, elbette seni yine, dönülecek yere, Mekke’ye, ölümden sonra yeni bir hayata döndürecektir. “- Rabbim, kimin hak yolu aydınlatan bilgiler getirdiğini, kimin tamamen başına buyruk bir hayat, koyu bir cehalet, dalâlet ve bozuk düzen içinde olduğunu iyi bilir” de. (KK 28/85)

Bu farizayı yerine getirmek Kur’an mealini ezberlemekle mümkün değildir. Kur’an meali ile namaz kılınmaz. Her müslüman, biraz gayret sarfederek Kur’an’ı aslından okumayı öğrenmelidir. Kur’an’ın mealini ve tefsirlerini okumak da farzdır, sevaptır. Kur’an, lafzı ve manasıyla mucizedir. Kur’an’ın mucize oluşu, onun benzerinin insanlar tarafından meydana getirilmesinin mümkün olmadığı gerçeğini ifade eder. Gerçekten, Kur’an-ı Kerim, inişi, okunuşu, yazılması, muhafazası, tertip ve tanzimi, meseleleri ele alış tarzı, ahiret âleminden bilgi vermesi, verdiği haberlerin doğruluğu gibi pek çok hususta, insanlar tarafından telif ve tertip edilen eserlerden tamamen farklıdır.

Üslup bakımından da Kur’an, hiçbir esere benzemez. Zira insanların meydana getirdiği eserler ya şiirdir veya nesirdir. Kur’an ise, ne şiirdir, ne de nesirdir. Ayrıca Kur’an’da, hiçbir eserde görülmeyen zengin ve eşsiz bir musikî vardır. Bu musikiyi yansıtmak için Kur’an’ın tamamı tecvid ve tertil ile okunur.

Kur’an Allah kelamı olduğundan kadimdir, ezelidir; onun için Türkçe’mizde Kur’an “Kelam-ı Kadim” diye de anılır. Bizim dillerimizle okuduğumuz, kulaklarımızla işittiğimiz, kalemlerimizle yazdığımız, gözlerimizle gördüğümüz, ellerimizle tuttuğumuz mushaf, kadim olan aslın madde aleminde tezahüründen ibarettir. Kur’an’ın kadim olan aslı Levhimahfuz’dadır. Kur’an önce Levhimahfuz’dan Beytü’l-İzze denilen bir makama topluca indirilmiştir ki, buna “inzal”; oradan parça parça Cebrail vasıtasıyla vahiy olarak Peygamberimize gönderilmiştir ki buna da “tenzil” denir.

16.04.2020 09:34

Huruf-ı Mukattaa Kur’an’da yirmi dokuz surenin başında yer alan, isimleriyle telaf fuz edilen haflerin ortak adıdır. Bu harfler “bağımsız ve ayrı harfler” anlamında “huruf-ı mukattaa” diye anılmıştır. Bu harflere aynı sebeple huruf-ı tehecci adı verildiği gibi sûrelerin ilk harflerini oluşturduklarından evailü’s-süver ve fevatihu’s-süver de denilmiştir. Ayrıca ne mânaya geldikle ri veya bu sûrelerin başında hangi amaçla yer aldıkları kesin olarak bilinmediğinden huruf-ı mübheme olarak da adlandırılmıştır.

Huruf-ı mukattaa Arap alfabesindeki on dört harften teşekkül etmiştir. Bunların üçü tek, dördü iki, üçü üç, ikisi dört, ikisi de beş harflidir. Tekrarlarıyla birlikte yirmi dokuz ünite oluşturan huruf-ı mukattaa, ikisi Medeni olmak üzere yirmi dokuz surenin başında yer alır. Bakıllani ve Zemahşeri gibi alimlerin de işaret ettiği gibi huruf-ı mukattaa Arap alfabesinin yarısını içerdiği gibi mehmûse-mechure, şedide-rihve gibi harf cinslerinin de yarısını içermektedir. Ayrıca Arapça kelimelerin oluşturulmasında en çok kullanılan harflerden meydana gelmiş, bunların da en çok kullanılanı olan elif ve lam huruf-ı mukattaanın çoğunda yer almıştır.

Mukattaa harflerinden tekraralanan “hamîm”lere çoğul olarak “havamim”, “tasin”lere; “tavasin”denilmiştir. Bu harflerin tam bir ayet sayılıp sayılmayacağı hususu da ihtilaflıdır. Kufeli kıraat alimleri, bunlardan elif-lam-mim, elif-lam-mim-sad, ha-mim, kaf-ha-ya-ayn-sad, ta-ha, tasîn-mim ve ya-sin harflerini birer; ha-mim-ayn-sin-kaf harflerini iki ayet sayarken, diğerleri ilk ayetin parçası saymışlardır. Basralı kıraat âlimleri ise bunların hiçbirini tam bir ayet kabul etmemişlerdir.

Huruf ı Mukattaa sadece Kur’ana bir özellik değildir. Bütün ilahi kitaplarda bunların bulunduğu Şura suresinin 3. ayetinde zikredilmektedir: “İzzet, kudret ve hikmet sahibi, hükümran olan Allah, huruf-ı mukattaaları ve sureleri sana, geçmiş kutsal kitaplardaki benzerlerini, senden önceki peygamberlere vahyettiği gibi, Kur’an’ı sana vahyetmeye devam ediyor.”

Selef alimlerinden meydana gelen bir gruba göre huruf-ı mukattaa, te’vilini yalnızca Allah’ın bildiği müteşabih ayetlerden olup bu harfler üzerinde yorum yapmak mümkün değildir.

Aslında Kur’an-ı Kerim’in temel gayesi insanları hidayete ulaştırmak olup bütün ayetler içinde çok küçük bir yer tutan huruf-ı mukattaanın anlamının bilinmemesi Kur’a0n’ın bu fonksiyonunu hiçbir şekilde zedelemez. Ayrıca hac ibadetleri içinde yer alan ve hikmeti tam olarak anlaşılamayan Safa ile Merve arasında sa’yetme gibi taabbüdî konuların Kur’an’da yer alması, kişinin kulluk samimiyetini ölçme ve Allah’a teslimiyetini sağlama amacı taşır.

Ebu Bekir İbnü’l-Arabi ise Kur’ân’ın indiği dönemde Araplar’ın huruf-ı mukattaanın mânalarını bildiğini iddia eder. Ona göre Hz. Peygamber’in özellikle Kur’an konusunda bir açık vermesini bekleyen müşrikler bu harflerin manasını bilmeselerdi mutlaka bunu dillerine dolar, Kur’an’a ve Peygamber’e eleştriri yöneltirlerdi. Halbuki onlardan böyle bir itiraz vaki olmadığı gibi Kur’an’ın fesa hat ve belagatını açıkça itiraf etmek zorunda kalmışlardır (bk. Süyûti, el-İtkan, I/1, 27).

İçlerinde kelamcıların da bulunduğu, çoğu sonraki nesillerden olan diğer bir grup alim, müteşabih ayetlerin ve dolayısıyla huruf-ı mukattaanın manalarını araştırmanın gerekli olduğunu söylemiştir. Bu alimlere göre “apaçık bir Arapça ile” nazil olan (eş-Şuara 26/195),insanları üzerinde düşünmeye davet eden (en-Nisa 4/82, Muhammed 47/24),her şeyi açıklayan (en-Nahl 16/89) ve hidayet rehberi olan (el-Bakara 2/185) Kur’an’da anlaşılmayan sözlerin bulunması onun bu özellikleriyle bağdaşmaz. Gerek nazım gerekse nesirde kelimelerin yerine mukattaa harflerini kullanmanın Arap geleneğinde bulunduğunu söyleyen İbn Atıyye el-Endelüsi bu harflerin tefsir edilmesi taraftarıdır (el-Muharrerü’l-veciz, 1/96). Bazı alimlere göre Al-i İmran suresinin 7. ayetinde müteşabihin mana ve tefsirini değil te’vilini Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği ifade edilmiştir. Allah, “Bu kitap ayetlerini düşünsünler... diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır” (Sad 38/29) buyurmuştur. Burada söz konusu edilen düşünme hem muhkem hem de müteşabih ayetleri kapsar; manası olmayan veya anlaşılması imkânsız bulunan bir şey ise dünüşülemez (Mecmu’u fetava, XIII/275).

Huruf-ı mukattaa sadece dikkat çekme amacıyla zikredilmiş olmasa bile, manalarını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği yönündeki görüş de dahil olmak üzere, bu konuda geliştirilen görüşlerin hemen hemen hepsinde söz konusu harflerle aynı zamanda dikkat çekme hedefinin gözetildiğini kabul etmek mümkündür. Dolayısıyla bu telakki diğer yaklaşımların ortak noktası olması açısından dikkate değer gözükmektedir. Hulasa olarak şöyle de diyebiliriz: İlahi kelam, Kur’an, Allah Teala tarafından Hurufu mukataa ile damgalanarak insanlığa gönderilmiş son mükemmel ilahi kitaptır. Daha önceki kutsal kitapların bozulmamış nüshalarında aynı damgaların mevcut olduğunu Şura suresi 3. ayetten öğreniyoruz.

15.04.2020 09:25

“- Kur’an okunurken, incelenirken susun, dinleyin, duyduklarınızı uygulayın. Allah’ın rahmetine ve merhametine nâil olursunuz.” (KK 7/204)

Abdullah r.a. anlatıyor: Rasûlüllah s.a.: “- Bana biraz Kur’an oku!” buyurdu. Ben de: - Kur’an sana indirilirken, ben nasıl sana Kur’an okurum yâ Rasûlallah, dedim. Rasûlüllah s.a.: “- Onu, benden başkası okurken dinlemeyi arzu ediyorum” dedi. Ben de Nisâ sûresini okudum ve “Her milletten kutsal kitabı bilen ve tebliğ eden, çözüm getiren, güvenilir örnek önder, doğruları konuşan şâhitler getirdiğimiz zaman, seni de geçmiş ümmetlere ve bu ümmete, Kur’ân’ı bilen ve tebliğ eden, çözüm getiren, güvenilir örnek önder, doğruları konuşan şâhit olarak gösterdiğimiz zaman, bakalım onların hali ne olacak?” (KK 4/41) âyetine gelince “- Dur! (yahut yeter)” buyurdu ve gözlerinden yaşlar aktığını gördüm.

Enes r.a.’den: Peygamber s.a., Übeyy b. Kab r.a.’e: “- Allah, bana Lem yekünillezîne keferû “Kutsal kitaplarda müjdelenen, oğulları gibi tanıdıkları âdil önder Allah’ın Rasûlü Muhammed, hak delil Kur’an ile tebliğ görevine başlayıncaya kadar, ehlikitaptan ve müşriklerden küfürde ısrar edenler, görevlendirilecek hak peygambere iman ederek tâbi olacakları konusunda verdikleri sözden ve kararlarından vazgeçmiş değillerdi........” (KK 98/1) sûresini sana okumamı emretti” dedi. Übeyy b. Kab r.a.: “- Benim ismimi anarak mı emretti?” diye sordu. Peygamber s.a.: “- Evet!” dedi. Bunun üzerine Übeyy r.a. sevincinden ağladı.

KUR’AN OKUNURKEN RAHMET İNER

Berâ’ r.a. anlatıyor: Bir adam (Üseyd b. Hudayr) “Kehf” süresini okuyordu. Yanında da iki sicimle bağlı bir kısrağı vardı. Adam Kur’an okurken, üzerini bir bulut kapladı. Bu bulut döne döne yaklaşmaya başladı, atı da buluttan ürküyordu. Sabah olunca, bu adam Peygamber s.a.’in yanına geldi ve hadiseyi anlattı. Peygamber s.a.: “- Bu Sekine’dir (esinti şeklinde gelen ilâhî rahmettir). Kur’an okunurken, meleklerle birlikte iner” buyurdular.

13.04.2020 11:05

 “Kur’an’ı yüksek sesle, tane tane, tertil üzere oku.” (KK 73/4)

 Enes r.a.’den: Enes r.a.’e, Peygamber s.a.’in Kur’an okuması nasıldı, diye soruldu. Enes r.a.: “Uzatılması gereken yerlerde uzatırdı” dedi ve sonra “Bismillahirrahmanirrahim’i okudu.

“Bismillahi”yi, uzatarak, “errahman”ı uzatarak “errahim”i uzatarak okudu.

Ümmü Seleme r.a. anlatıyor: Rasulüllah s.a., ayetlerin arasını ayırarak okurdu. “Elhamdülillahi Rabbil’alemin- Yaratan, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden, alemlerin, bütün varlıkların Rabbi Allah’a hamdolsun” (KK 1/1) der, biraz dururdu.

“Errahmanirrahim - Sınırsız Rahmeti ve engin merhameti ile hayat veren, yaşatan, koruyan, rahmetine, merhametine, lütfuna, ihsanına ve hayırlara mazhar eden, Rahman ve rahîm olan Allah’a hamdolsun” (KK 1/2) der, yine dururdu. ve “Maliki yevmiddin - Herkesin, vahyedilen dinin, şeriatın, İslamî sorumluluğun hesabını vereceği, yalnız ilahi mevzuatın yürürlükte olduğu günün sahibi, hakimi-sultanı Allah’a hamdolsun” (KK 1/3) şeklinde durarak okurdu.

Ebu Musa r.a.’den: Peygamber s.a., Ebu Musa’ya şunları söyledi: “- Keşke dün gece beni, senin okuduğun Kur’an’ı dinlediğim sırada görseydin! Sana Davud a.s. ailesine verilen sesler gibi güzel bir ses verilmiştir.”

Abdullah b. Mugaffel r.a. anlatıyor: Peygamber s.a., Mekke’nin fethedildiği yıl, bir yolculuğu sırasında, devesi üzerine Fetih suresini okudu ve terci’ yaptı.

Muaviye: - İnsanların üzerime üşüşmesinden korkmasam, size Peygamber s.a.’in okuyuşunu aynen okurdum, dedi.

Ebu Hüreyre r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurdu: “Allah, makamla aşikare Kur’an okuyan güzel sesli bir Peygambere yaptığı izzet ikram kadar, hiçbir izzet ikram yapmamıştır.”

Bera b. Azib r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurdu: “Kur’an’ı, seslerinizle güzelleştirin. Kur’an’ı makam ile okumayan bizden değildir.”

Cündüb b. Abdullah r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurdu: “Akıllarınız ve kalpleriniz, Kur’an üzerinde, aşkla derinleşmeye devam ettiği müddetçe, Kur’an’ı okumaya devam edin. manasında ihtilafa düşer veya tereddüt ederseniz, bir süre başka bir şeyle meşgul olun.”

Ebu Said r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurdu: Sizin aranızda bazı topluluklar çıkacak, kıldıkları namazlarla mukayese ederek sizin kıldığınız namazları küçümseyecekler. Tuttukları oruçlarla mukayese ederek sizin tuttuğunuz oruçları küçümseyecekler, işledikleri amellerle mukayese ederek sizin işlediğiniz amelleri küçümseyecekler. Kur’an’ı okumaya devam edecekler. Kur’an gırtlaklarından öteye geçmeyecek, lafta kalacak. Okun avı süratle delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar, emir ve hükümlerini yerine getirmeyeceklerdir. Avcı, okun temrenine bakacak, bir şey göremeyecek. Oka bakacak, bir şey göremeyecek. Okun yeleğine, tüyüne bakacak bir şey göremeyecek. ve okun kirişe takıldığı yerden şüphe edecektir.

Ali r.a. anlatıyor: Peygamber s.a.’i şunları söylerken dinledim: “Ahir zamanda küçük dişli, zayıf akıllı topluluklar ortaya çıkacak Kur’an okuyacaklar, Kur’an gırtlaklarından öte geçmeyecek, lafta kalacak. Kainatın en hayırlısı s.a.’in sözlerini söyleyecekler; okun, avını süratle delip geçmesi gibi İslam’dan çıkacaklar, emir ve hükümlerine riayet etmeyecekler. İmanları gırtlaklarından öteye geçmeyecek. Onlara nerede rastlarsanız öldürün. Çünkü onları öldürmek kıyamet günü öldürene mükafaat olacaktır.”

3488 İmran b. Husayn r.a.’den: İmran Kur’an okuyan bir kimseye rastladı. Bu adam Kur’an okuyarak dileniyordu. Bunu gören İmran r.a. büyük bir felâketle karşılaşmış gibi, “Sabrederek mücadeleye devam edenler, başlarına bir musibet, bir bela geldiği zaman, biz ilahî kazaya rıza için yaratılmış kullarız, sonunda yine Allah’ın huzuruna vararak hesaba çekileceğiz, diyenlerdir” ayetini (KK 2/156) okuyarak Allah’a sığındı.

Bundan sonra da, Rasulüllah s.a.’i şöyle derken işittim dedi: “Kur’an okuyan kimse, Kur’an’ın hatırına yalnızca Allah’tan dilekte bulunsun. Çünkü yakın zamanda öyle topluluklar ortaya çıkacak ki, bunlar Kur’an okuyacak ve Kur’an’ı dilenme vasıtası yapacaklar.”

3489 Abdullah b. Amr r.a. anlatıyor: Rasulüllah s.a. bana: “- Kur’an’ın tamamını bir ayda oku” dedi. Ben: “- Kendimde, daha kısa zamanda okuma gücü hissediyorum” dedim. Neticede: - Kur’an’ın tamamını bir haftada oku. Bu süreyi daha da kısaltacak şekilde okuma” buyurdular.

3490 Abdullah b. Amr r.a.’den: - Ya Rasulallah, ne kadar zaman içinde Kur’an’ın tamamını okuyayım, diye sordum. Rasulüllah s.a.: “- Bir ayda, bir hatim yap” buyurdular. - Bir aydan daha kısa bir süre içinde yapabilirim, dedim. Rasulüllah s.a.: “- Yirmi günde bir hatim yap” buyurdular. - Bundan daha kısa bir sürede yapabilirim, dedim. Rasulüllah s.a.: “- Onbeş günde bir hatim yap” buyurdular. - Bundan daha kısa bir sürede yapabilirim, dedim: “- On günde bir hatim yap” buyurdular. - Bundan daha kısa bir sürede yapabilirim, dedim: “- Beş gün de bir hatim yap” buyurdular. - Bundan da daha kısa bir sürede okuyabilirim, dedimse de bundan daha kısa bir süre için bana müsaade etmedi.

3491 Abdullah r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurdu: “Kur’an’ın tamamını üç defadan az okuyan kimse Kur’an’ı iyi anlayamaz.”

10.04.2020 09:53

Kur’an-ı Kerim ayetleri nazil olduğunda ilk defa Peygamberimiz ezberlerdi. Sonra Ashab-ı Suffe denilen sahabelerin ilimle uğraşan bölümü ayetleri ezberler Kur’an-ı Kerim böyle hıfzedilirdi.

 Zeyd b. Sâbit r.a. anlatıyor: Yemâme savaşında, birçok kurrâ (hafız akıncı)nın şehit edilmesinden sonra, Ebû Bekir r.a. beni çağırttı. Gittiğimde Ömer b. Hattâb r.a. da yanında idi. Ebû Bekir r.a.: “- Ömer, bana geldi ve Yemâme savaşında ashaptan birçok kurrâ (hafız akıncı)nın öldürüldüğünü söyledi. Savaşın, başka bölgelerde de şiddetlenip daha birçok kurrânın ölümüne sebep olmasından korkuyorum, bu sebeple Kur’ân’ın bir mushafda toplanmasına başkanlık etmeniz gerektiğini düşünüyorum” dedi. Ben, Ömer’e: “- Rasûlüllah’ın yapmadığı birşeyi nasıl yaparsın?” dedim. Ömer: “- Vallahi bu, hayırlı bir iştir” diye cevap verdi. - Ömer bana bu müracaatlarını yapmaya devam etti. Allah da benim gönlümü bu işe açtı. Ben de Ömer’in düşündüğü şeyleri doğru buldum.

Zeyd r.a. devam eder: Sonra, Ebû Bekir bana: “- Sen genç ve akıllı bir adamsın. Hiçbir şekilde seni itham edecek eksik-gedik bir tarafın da yok. Sen aynı zamanda Rasûlüllah’ın vahiy katipliğini yaptın. Bu sebeplerle Kur’ân’ı araştır ve toplayarak bir araya getir” diye emretti.

 Vallahi dağlardan birini başka bir yere nakletme sorumluluğunu verselerdi, bu Kur’ân’ı toplayıp bir araya getirme işinin sorumluluğunu bana vermesinden daha ağır gelmezdi.

Sonunda, Ebû Bekir’in ve Ömerin gönlünü bu işe açan Allah, benim gönlümü de bu işi yapmaya ısındırıp açtı. Ben de hurma dallarının uygun yerlerinde ve yaprak taşlar seramikler (deri parçaları) üzerinde yazılı ve insanların hafızalarında bulunan Kur’ân’ı toplamak üzere araştırdım. Ebu Huzeyme’nin dışında, kimsede bulamadığım Tevbe sûresinin sonundaki iki âyeti  “Allah bana yeter. Hak ilâh yalnızca O’dur. O’na dayanıp, güvendim, işlerimi O’na havale ettim. O, yüce arşın, sınırsız kudret ve iktidar makamının Rabbidir”de.”  Ensâr’dan Ebû Huzeyme r.a. de buluncaya kadar bütün Kur’an âyetlerini araştırdım.

Bu topladığım sahifeler, Allah ruhunu alıncaya kadar Ebû Bekir r.a.’in yanında kaldı. Sonra yaşadığı süre içinde Hz. Ömer’in yanında muhafaza edildi. Sonra Hz. Ömer’in kızı Hz. Hafsa r.a.’nın yanında muhafaza edildi.

Enes r.a.’den: Huzeyfe b. el-Yemân, Hz. Osman r.a.’ın huzuruna geldi. Huzeyfe Iraklılarla birlikte Ermenistan ve Azerbaycan fethi için Şam halkı arasından orduya asker topluyordu. Şam ve Irak halkının Kur’an kıraati konusundaki ihtilafları Huzeyfe’yi korkuttu. Bu sebeple Huzeyfe, Osman r.a.’e: “- Ey mü’minlerin Emîri, bu ümmetin, kitaplarında hıristiyanların ve yahudiler’in ihtilafına benzer bir ihtilafa düşmeden, bu ümmetin imdadına yetiş!” dedi.

 Bunun üzerine Osman r.a. “- Bir kaç mushaf yazarak çoğaltabilmek için mevcut sayfaları bize gönder, işimiz bitince sayfaları sonra iade ederim” diye Hafsa r.a.’ya haber gönderdi. Bunun üzerine Hafsa, muhafaza ettiği sayfaları Osman’a gönderdi. Osman r.a., Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. Zübeyr, Saîd b. Âs ve Abdurrahman b. Hâris b. Hişâm’a bu sayfaları birkaç mushaf halinde çoğaltmaları talimatını verdi. Bunlar da, o sayfaları birkaç mushaf halinde çoğaltırlar. Hz. Osman bu heyetteki Kureyş’ten üç kişiye: “- Kur’an’daki kelimeyi yazmakta, siz Zeyd b. Sabitten farklı düşünürseniz, Kureyş’in kullandığı dile göre o kelimeyi yazınız; çünkü Kur’an, Kureyşin dili ile inmiştir” dedi.

Öyle yaptılar. Yazarak mushaf çoğaltma işi tamam olunca, Osman r.a. sahifeleri Hafsa r.a.’ya iade etti. Çoğaltılmış mushaflardan da her bölgeye birer nüsha gönderdi. Bunların dışında muhtelif sayfalarda veya Mushaflarda yazılı Kur’anların yakılması talimatını verdi.

Zeyd b. Sâbit r.a. anlatıyor: Mushafı yazarak çoğaltırken Rasûlüllah s.a.’in okuduğunu işittiğim Ahzâb sûresinden bir âyeti kaybettim. Onu Aradık. O âyeti de Huzeyme b. Sâbit el-Ensârî’nin yanında bulduk. O âyet Ahzâb sûresinin 23. âyetidir. O âyeti de mushafta, sûredeki yerine koyduk. Tirmizî’de şu ilave vardır: Yazarak çoğaltma sırasında “Tâbût” mu, “tâbuh” mu yazılacağı konusunda ihtilaf ettiler. Kureyşliler: “- Tâbût” dedi. Zeyd b. Sâbit ise: “- Tâbuh” olacak, dedi. İhtilâfı Osman r.a.’e arzettiler. Osman: r.a. “- Tâbût” diye yazın! Zira Kur’an, Kureyş’in dili ile inmiştir.” dedi.

Huzeyfe r.a. Ermenistan ve Azerbeycan’ın fethi için Şam’dan ve Irak’tan orduya asker topladığı sırada Osman r.a.’ın yanına geldi. “- Ey mü’minlerin emiri, bu ümmetin imdadına yetiş. Bu ümmet de, yahudilerin ve hıristiyanların kitaplarındaki ihtilafları gibi, Kur’an’da ihtilafa düşüyorlar” dedi. Osman r.a.:

 “- Benim düşüncem insanları bir mushafta birleştirerek ihtilafın önüne geçilmesidir” dedi. Osman r.a. Ebu Bekir r.a. zamanında yazılan Hafsa r.a.’nın yanındaki sayfaların getirilmesini emretti. Sayfalar getirildi. Kıraatte ve yazıda mahir ashabtan dört kişi seçildi. Zeyd b. Sabit hariç hepsi Kureyş’tendi. Zeyd ise ensardandı. Osman r.a., Hafsa’dan r.a. gelen sahifelere dayanılarak mushafın yazılması talimatını verdi. Rivayete göre Osman r.a.. “- İnsanların (heyetin) en güzel yazı yazanı kim?... diye sordu. “- Rasûlüllah s.a.’in katibi Zeyd b. Sabit” dediler. “- Heyetin iraba uygun en doğru ve en edebi konuşanı kim?” diye sordu. “- Said b. As r.a.” dediler. Osman r.a. “- Kardeşlerinin huzurunda Said imla ettirsin, Zeyd yazsın” talimatını verdi.

 Onlarla beraber heyete iştirak eden bir grub daha vardı: İmam Malik’in dedisi Malik b. Ebu Amir, Abdullah b. Abbas, Übey b. Ka’b, Enes b. Malik, kesir b. Eflahda vardı. Yedi mushaf yazdılar. Osman r.a. birini Medîne’de tuttu. Birini Mekke’ye gönderdi. Birini Yemen’e gönderdi. Birini de Behreyne gönderdi. Birini Basra’ya gönderdi. Birini Kûfe’ye gönderdi. Birini de Dımaşka (Şam’a) gönderdi. İltibasa meydan verilmemesi için de bunların dışındakilerin yakılması talimatını verdi.

06.04.2020 03:26

Bir âyetin nüzul sebebi hakkında birden fazla rivayetin bulunması halinde önce bu rivayetlerin sıhhat dereceleri araştırılarak sahih olanı alınır. Sahih rivayetin birden fazla olması durumunda râvinin olayı bizzat görmesi veya rivayetin daha sahih bir yolla gelmesi gibi hususlar tercih sebebi sayılır. Bu şekilde tercihe elverişli bir sebebin de tesbit edilememesi halinde anlatılan olayların zaman bakımından birbirine yakın olmaları şartıyla rivayetlerin cem’ ve telifi yoluna gidilerek âyetin her iki olaydan sonra ve ikisiyle ilgili olarak nâzil olduğu kabul edilir. Bu da mümkün değilse söz konusu âyetin ayrı ayrı zamanlarda meydana gelen olaylardan sonra mükerrer olarak indiğine hükmedilir.

Nüzûl sebepleriyle ilgili rivayetlerde bazı hususî lafızlar kullanılmaktadır. Bunlardan bir kısmı o rivayetin nüzul sebebine ait olduğu hususunda kesinlik ifade eder. “Âyetin nüzul sebebi şudur”:“Falan hadise vuku buldu, bundan dolayı şu âyet indi”;“Hz. Pey gamber’e falan konuda bir soru yöneltilmişti, bunun üzerine şu âyet nâzil oldu” şeklindeki ifadeler böyledir. “Bu âyet şu konuda nâzil oldu” vb. ifadeler ise sebeb-i nüzûle delâlet edebileceği gibi izahı yapılan âyetin tefsiriyle ilgili olup âyetin alâkalı görüldüğü durum ve kimselere de işaret edebilmektedir.

Nüzul sebebi bilinen âyetin lafzının umum ifade etmesi halinde bu âyetin hükmünün umumi mi, yoksa nüzul sebebiyle sınırlı m ı (hâs) olduğu hususu özellikle fikıh usulü âlimleri arasında tartışma konusu yapılmıştır. Büyük çoğunluk, bu hususta sebebe değil lafzın ifade ettiği umumî mânaya itibar edileceğini, dolayısıyla âyetin hükmünün de özel sebeple sınırlı olmayıp umumî sayılması gerektiğini, yani âyetin hem nüzûlüne sebep olan hadise nin veya Hz. Peygamber’e sorulan sorunun hükmünü açıkladığını, hem de benzer durumlarda uygulanacak hükmü bildirdiğini kabul etmişlerdir. Meselâ birbirine yakın tarihlerde hanımlarına zina isnat edip de bunu dört şahitle ispat edemeyen Hilâl b. Ümeyye ile Uveymir b. Ebyad hakkında nâzil olduğu rivayet edilen (Buhârî, “Tefsîr”, 24/1-3) liân âyetinin (en-Nûr 24/6) lafzı umumî olduğu için hükmü de eşine zina isnat eden herkese uygulana caktır. Zira özel bir sebebe bağlı olarak gelen ilâhî hitapta şer’î delil özel sebep değil şâri’in lafzıdır ve bu lafzın umum ifade etmesi halinde hükmünün de umuma şâmil olacak şekilde icrası gerekmektedir.

Bazı âlimler nüzûl sebebinin tahsis ifade ettiğini, bu sebeple âyet hangi kişi veya şey hakkında nâzil olmuşsa hükmünün de onunla sınırlı olduğunu, benzer durumlara uygulanmasının ancak kıyas yoluyla mümkün olabileceğini ileri sürmüşlerse de bu görüşe itibar edilmemiştir. Bir âyetin ne zaman, nerede, hangi şartlar içinde ve hangi olayla ilgili olarak indirildiğini bilmek âyetin ilâhî maksada uygun şekilde yorumlanması, fikhî hükümlerin çıkarılması, teşri’ hikmetinin kavranması, mübhemâtın, âyet ve sûreler arasındaki tenâsübün bilinmesi, âyette hasr veya tahsis bulunup bulunmadığının anlaşılması bakımından önem arzeder. Bundan dolayı konuya ilk dönemlerden itibaren ilgi gösterilmiş, hatta sahabenin ve onlardan sonra gelen ilk nesillerin Kur’ân’ı özellikle esbâb-ı nüzûl ile tefsir etmeleri sebebiyle bazı âlimler tefsir ilminin başlangıçta esbâb-ı nüzulü bilmekten ibaret olduğunu söylemişlerdir.

Bununla birlikte bu özel durum ve sebebin de Kur’ân-ı Kerîm’in bütünlüğü ve genel ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir. Âyetleri esbâb-ı nüzûl kabul edilen özel olay ve tarihî şartlarla sınırlı olarak ele almanın ilâhî mesajı genel ve ebedî maksatlarından uzaklaştıracağı, yorum zenginliğine engel olacağı şüphesizdir. Ayrıca esbâb-ı nüzûlle ilgili rivayetlerin hadis tekniği açısından tereddüt doğurması veya rivayetler arasındaki tercihte farklı görüşlerin ortaya çıkması, rivayetlerin bazan senedsiz nakledilmesi, esbâb-ı nüzûlle ilgili gibi görünen fakat aslında âyetin yorumuyla alâkalı olan rivayetlerin esbâb-ı nüzûle dair rivayetlerden tefrik edilmesinin güçlüğü gibi bazı hususlar esbâb-ı nüzulden faydalanma imkânlarını daraltmıştır.

Âyetlerin daha doğru anlaşılmasında esbâb-ı nüzûlden yararlanma yolunun açık tutulmasında fayda bulunmakla birlikte İslâm âlimlerinin esbâb-ı nüzûl meseleleriyle gereğinden fazla meşgul olmalarının mesailerini verimsizleştirebileceği, Kur’ân’a bakış ufuklarını daraltacağı, ilâhî mesajı daha kapsamlı ve çözüm üretici bir şekilde ele alma imkânlarını kısıtlayacağı, yeni problemleri Kur’an perspektifinden değerlendirme ve çözüme kavuşturma yolunu tıkayabileceği gibi sakıncalar da gözden uzak tutulmamalıdır.

05.04.2020 13:20

“Nüzul sebepleri” anlamına gelen bu tâbir, Hz. Peygamber’in risâlet döneminde vuku bulan ve Kur’ân’ın bir veya birkaç âyetinin yahut bir sûresinin inmesine yol açan olayı, durumu ya da soruyu ifade etmek üzere kullanılır.

Esbâb-ı nüzûl (esâbü’n-nüzûl) sa dece âyetlerle ilgili bir tabir olup Resûl-i Ekrem’in herhangi bir konuya dair açıklama yapmasına veya bir davranışta bulunmasına vesile olan özel sebeplere Esbâbü vürûdi’l-hadîs de denilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’in bütün âyetleri muayyen ve müşahhas sebeplere bağlı olarak inmemiştir. Âlimler sadece 500 kadar âyetin bu şekilde iniş sebeplerinin bulunduğunu tesbit etmişlerdir. Âyetlerin büyük bir kısmı özel bir olaya, konuya, dolayısıyla belirli bir sebebe bağlı olarak inmeyip genellikle insanları muhtaç oldukları hususlarda bilgilendirmek, eğitmek, aydınlatmak, yönlendirmek veya uyarmak maksadıyla vahyedilmiştir. Böylece aslında Kur’ân’ın herhangi bir âyetinin sebepsiz ve hikmetsiz şekilde indiği düşünülemezse de esbâb-ı nüzûl tabiri özellikle belirli bir sebebe bağlı olarak inmiş bulunan âyetler için kullanılır.

Bir olayın nüzul sebebi kabul edilebilmesi için onun nakledildiği rivayette hadis usulü açısından aranan şartlar yanında olayın Hz. Peygamber döneminde vuku bulduğunun tesbit edilmiş olması ve ilgili âyet veya sûrenin muhtevası ile münasebetinin bulunması gerekir.

Şu rivayette bildirilen olay esbâb-ı nüzûl için bir örnek olarak zikredilebilir. As haptan âmâ bir zat olan İbn Ümmü Mektûm bir gün Hz. Peygamber’e gelerek ondan ısrarla kendisini irşad etmesini istemişti. Resûl-i Ekrem o sırada müşriklerin ileri gelenlerinden bazılarına İslâm’ı tebliğle meşgul olduğundan kendisiyle ilgilenmemiş, hatta ondan yüz çevirmişti. Bunun üzerine Abese sûresinin ilk âyetleri nâzil olmuş ve Hz. Peygam ber’in bu davranışının Allah katında hoş karşılanmadığı bildirilmiştir (Tirmizî, “Tefsîrü’l- Kur’ân”, 73).

Tefsir âlimleri nüzul sebepleriyle ilgili rivayetlerin sıhhatini tesbitte oldukça titiz davranmışlardır. Her şeyden önce esbâb-ı nüzûl tamamen rivayetle alâkalı bir disiplin olduğundan hadis usulünde hadislerin sıhhati için aranan genel şartlar bu konuda da geçerlidir. Zira herhangi bir âyetin nüzul sebebi, âyetin iniş hadisesine şahit olmuş ve buna sebep olan durumu tesbit etmiş bir sahâbinin rivayetiyle bilinebilir. Bundan dolayı müfessirler sahih bir rivayete dayanmadan muhakeme, istidlal ve ictihad gibi yollarla nüzul sebebleri aramaya kalkışmayı doğru bulmamışlardır.

Nüzul sebeplerine dair rivayetlerin muteber sayılabilmesi için bunların muttasıl bir senetle Hz. Peygamber’e isnat edilmesi gerekir. Bu da söz konusu haberin ya doğrudan doğruya sahâbîlerden veya onlardan bizzat duyma ve işitme - semâ yoluyla haberi alan tâbiîlerden rivayet edilmesiyle gerçekleşir. Eğer bir âyetin nüzûlüne şahit olan sahâbî olayı anlatırken, kaynak olarak kendini göstermişse bu haber kabul edilir. Rivayet tâbiî vasıtasıyla geliyor ve bir sahâbîye nisbet ediliyorsa bu da sahih sayılır.

Ayrıca sebeb-i nüzule ait bir haberin senedinde onu rivayet eden sahâbînin ismi zikredilmemişse, mürsel hadis diye adlandırılan bu rivayetin muteber sayılabilmesi için bunun ya Mücâhid b. Cebr, İkrime, Saîd b. Cübeyr gibi sahâbeden hadis rivayet etmekle tanınan müfessir imamlar dan birinin rivayeti olması veya başka bir mürsel rivayetle takviye edilmesi gerekir.

03.04.2020 08:58

Muâz b. Abdullah r.a., Babasından naklederek anlatıyor: Yağmur çiselemeye başlamış ve karanlık çökmüştü. Rasûlüllah s.a.’in çıkıp, namaz kıldırmasını bekledik. Çıkınca bana: “- De!” dedi. Ben: “- Ne diyeyim?” dedim. Rasûlüllah s.a.: “- Geceye girerken ve sabah kalkarken üç defa “Kul hüvallahü ehad = O’dur, O. Allah’tır, Allah. Tektir, Tek de” diye başlayan İhlâs sûresi  ile, Kul eûzuları (Felak ve Nâs sûrelerini oku, her şey için bunlar sana yeter” buyurdular.

“Kul eûzü birabbilfelak....= Bütün varlıkları yoktan yaratan, hak ile bâtılı ayırt edip hakkı ortaya koyan, sıkıntıyı gideren, tohumu çatlatan doğumu gerçekleştiren, aydınlığı getiren, kurtuluşa erdiren, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden Rabbe sığınırım.  Yarattıklarının şerrinden Allah’a sığınırım. Karanlığı çöktüğü zaman gecenin, tutulduğu zaman kararan Ay’ın şerrinden Allah’a sığınırım. İnsanların akıllarını, düşüncelerini çelerek, kararlarını yumuşatarak, değiştirerek, düzenlerini bozan, dilbaz kadınların, sosyal ve siyasi sözleşmelerin içine zehir akıtanların, düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden Allah’a sığınırım. Haset ettiği sırada, hased edenin şerrinden Allah’a sığınırım, de.

  “Kul eûzü birabbinnnâs... =  Yaratan, yaşama kabiliyeti gücü ve varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden insanların Rabbine sığınırım. İnsanların sahibine hanına, hakanına, sultanına sığınırım.  İnsanların tanrısına sığınırım. O sinsice, çokça fısıldayanın, yalan yanlış telkinlerde bulunanın kötülüğe teşvik telkininde bulunanın şerrinden Allah’a sığınırım. İnsanların gönüllerine vesvese fısıldayanın, kötülüğe teşvik edenin şerrinden Allah’a sığınırım. Cinlerden ve insanlardan kötülük yapmayı f ısıldayanların şerrinden Allah’a sığınırım, de.”

31.03.2020 11:02

Âişe r.a. anlatıyor: “Peygamber s.a.: Zümer sûresi ile (39. sûre) Beni İsrâil, (İsrâ 17. sûre) sûrelerini okumadan uyumazdı.”

Kehf Sûresinin Fazileti

 Ebü’d-Derdâ’ r.a.’den: Peygamber s.a.: “Kehf sûresinin ilk on âyetini ezberleyen kimse, Deccâl fitnesinden korunur” buyurdu. Tirmizî’nin anlatımı şöyledir: “Kim Kehf sûresinin ilk üç âyetini okursa, Deccâl fitnesinden korunur.”

 Ebudderda r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurdu: “Kim Kehf sûresinin son âyetlerinden bir kısmını ezberlerse, Deccâldan korunur.”

Ebû Saîd r.a.’den: Peygamber s.a.: “Kim, Cuma günü Kehf sûresini okursa, iki Cuma arasındaki, kendisi ile ilgili her şeyi nûr ile aydınlatmış olur” buyurdu. Diğer bir nüshada: “- Nûr, kişi ile Beyt-i Atik (özgür mabed-Kâbe) arasındaki, kendisi ile ilgili her şeyi aydınlatır” buyurulur.

Fetih Sûresinin Fazileti

 Ömer r.a.’den: Peygamber s.a.: “Bu gece bana, güneşin üzerine doğduğu bütün varlıklardan daha çok sevdiğim bir sûre indirildi” buyurdu. Bundan sonra da “İnnâ fetahnâ leke fethan mübinen = Biz, senin istikbalin için, önündeki engelleri kaldıran parlak bir zafer kapısı açtık. Eşsiz bir fetih ihsan ettik” âyetini okudu. Müslim’in anlatımı şöyledir: “Bana güneşin üzerine doğduğu bütün varlıklardan daha çok sevdiğim bir âyet indirildi.”

Tesbih ile Başlayan Sûrelerle Haşr Sûresinin Fazileti

İrbâd b. Sâriye r.a.’den: Peygamber s.a. uyumadan önce, Sebbeha - Allah’ı tesbih ve tenzih ile başlayan sûreleri okur ve: “- Bu sûreler içinde, bin âyetten hayırlı bir âyet vardır” derdi.

Ma’kil b. Yesâr r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurdu: “Kim, sabah kalkarken üç defa “Eûzu billâhi’s-Semîi’l-alîmi mineşşeytânirracim ilâhi rahmetten kovulan şeytandan, şeytan tıynetli ahlaksız azgınlardan, şeytanî güçlerden, işiten ve bilen Allah’a sığınırım”der ve Haşr sûresinin sonundan üç âyet okursa, Allah, o kimseye, akşama girinceye kadar duâ ve istiğfar etmek üzere yetmiş bin Melek vazifelendirir; o gün ölürse, şehit olarak ölür. Kim akşama girerken okursa, o da aynı dereceye ulaşır.”

28.03.2020 10:24

Ebu Hüreyre r.a. anlatıyor: Peygamber s.a. ile birlikte geliyordum. Rasulüllah s.a. bir adamın İhlâs suresini “Kul hüvallahü ehad, Allahu’s-samed = O’dur, O. Allah’tır, Allah. Tektir, Tek, de. Allah’tır, Allah. Artmayan, eksilmeyen, ayrıştırılmayan, bileşik olmayan, ezeli ve ebedi kavrayan; varlığın hayatını ve mevcudiyetini borçlu olduğu, muhtaç olunan, ihtiyacı olmayan, boşluk bırakmayan, ilahlığında, otoritesinde, mülkiyetinde, tasarruflarında ortağı bulunmayan, varlık alemini ayakta tutan, kainatın asli düzenini elinde bulunduran, yenilmez, yüce, gerçek ve asıl yaratıcı, koruyucu, hesap soran, adil, sığınılan, güvenilen bâki kudret Allah’tır. Allah baba değildir, oğlu yoktur, oğul da değildir, babası yoktur, varlığından eksilmemiştir, varlığında artış da olmamıştır. Zatında, sıfatlarında, fiillerinde, O’na denk, eş ve benzer olabilecek hiçbir varlık mevcut değildir” okuduğunu duydu ve: “- Vacib oldu” buyurdu. Ben: “- Ne vacib oldu?” diye sorunca: “- Bu adama cennet vacib oldu” cevabını verdi.

 Enes r.a.’den: Peygamber s.a.: “- Kim, her gün iki yüz defa “Kul hüvallahü ehad = O’dur, O. Allah’tır, Allah. Tektir, Tek de” diye başlayan İhlâs sûresini (KK 112) okursa, elli senelik günahları silinir. Ancak üzerindeki kul hakkı ile ilgili borçları müstesnadır” buyurdular.

Enes r.a.’den: Peygamber s.a.: “- Kim, her gün iki yüz defa “Kul hüvallahü ehad = O’dur, O. Allah’tır, Allah. Tektir, Tek de” diye başlayan İhlâs suresini (KK 112) on defa okursa, Allah, ona cennette bir konak inşa eder” buyurdular.

Muaz b. Abdullah r.a., Babasından naklederek anlatıyor: Yağmur çiselemeye başlamış ve karanlık çökmüştü. Rasulüllah s.a.’in çıkıp, namaz kıldırmasını bekledik. Çıkınca bana: “- De!” dedi. Ben: “- Ne diyeyim?” dedim. Rasulüllah s.a.: “- Geceye girerken ve sabah kalkarken üç defa “Kul hüvallahü ehad = O’dur, O. Allah’tır, Allah. Tektir, Tek de” diye başlayan İhlas suresi (KK 112) ile, Kul euzuları (Felak ve Nas surelerini oku, her şey için bunlar sana yeter” buyurdular.

Enes r.a.’den: Peygamber s.a.: “- Kim, her gün iki yüz defa “Kul hüvallahü ehad = O’dur, O. Allah’tır, Allah. Tektir, Tek de” diye başlayan İhlâs suresini okursa, elli senelik günahları silinir. Ancak üzerindeki kul hakkı ile ilgili borçları müstesnadır” buyurdular.

Enes r.a.’den: Peygamber s.a.: “- Kim, hergün iki yüz defa “Kul hüvallahü ehad = O’dur, O. Allah’tır, Allah. Tektir, Tek de” diye başlayan İhlas suresini  on defa okursa, Allah, ona cennette bir konak inşâ eder” buyurdular.

Yağmur çiselemeye başlamış ve karanlık çökmüştü. Rasulüllah s.a.’in çıkıp, namaz kıldırmasını bekledik. Çıkınca bana: “- De!” dedi. Ben: “- Ne diyeyim?” dedim. Rasulüllah s.a.: “- Geceye girerken ve sabah kalkarken üç defa “Kul hüvallahü ehad = O’dur, O. Allah’tır, Allah. Tektir, Tek de” diye başlayan İhlas suresi  ile, Kul euzuları (Felak ve Nas surelerini oku, her şey için bunlar sana yeter” buyurdular.

26.03.2020 10:10

Ebû Saîd r.a.’den: Bir adam başka birinin “Kul hüvallahü ehad = O’dur, O. Allah’tır, Allah. Tektir, Tek” de”  sûresini okuduğunu, tekrar ettiğini işitti. Sonra, sabah olunca gelip, Rasûlüllah s.a.’e bunu anlattı. Sûrenin kısa oluşuna bakarak, sanki bunu küçümsediğini ifade ediyordu. Bunun üzerine Rasûlüllah s.a.: “- Hayatım kudret elinde olan Zât’a yemin ederim ki, bu sûre Kur’an’ın üçte birine denktir” buyurdu.

Ebû’d-Derdâ r.a.’den: Peygamber s.a.: “- Herhangi biriniz, bir gecede Kur’an’ın üçte birini okumaktan âciz midir?” buyurdular. Ashap: “- Bir gecede, bir adam nasıl Kur’ân’ın üçte birini okur?” diye sordular. Rasûlüllah s.a.: “- Kulhüvallahü ehad = O’dur, O. Allah’tır, Allah. Tektir, Tek” de.  İşte bu sûre Kur’ân’ın üçte birine muâdildir” buyurdular.

Ebû Hüreyre r.a.’den: Peygamber s.a.: “- Toplanın, bir araya gelin, size Kur’ân’ın üçte birini okuyacağım” buyurdular. Müsait olanlar toplandılar. Rasûlüllah s.a. de evden çıktı ve: “- Kul hüvallahü ehad = O’dur, O. Allah’tır, Allah. Tektir, Tek de” die başlayan İhlâs sûresini  okudu. Sonra yine içeriye girdi. Bizden bazıları diğerlerine: “- Her halde kendisine bir vahiy geldi ki, içeriye girdi” dediler. Bir müddet sonra yine çıktı ve: “- Size Kur’an’ın üçte birini okuyacağımı söylemiştim. Dikkat edin, “Kul hüvallahü ehad = O’dur, O. Allah’tır, Allah. Tektir, Tek de”  sûresi Kur’an’ın üçte birine denktir” buyurdu.

Âişe r.a.’dan: Rasûlüllah s.a. bir müfrezeye, bir adamı komutan tayin etti. Adam arkadaşlarına namaz kıldırırken, her zammı sûreden sonra ayrıca “Kul hüvallahü ehad = O’dur, O. Allah’tır, Allah. Tektir, Tek de” diye başlayan İhlâs sûresini de okuyordu. Döndükleri zaman bu, Peygamber s.a.’e anlatıldı. Peygamber s.a.: “- Sorun bakalım, bunu niye yapıyormuş?” diye talimat verdi. Sordular. Bölüğü idare eden adam: “- Bu sûre Rahman olan Allah’ın sıfatlarını ihtiva etmektedir. Bu sebeple İhlâsı namazda okumayı seviyorum” diye cevab verdi. Bunun üzerine Rasûlüllah s.a.: “- Ona haber verin ki, Allah da onu seviyor” buyurdular.

Enes r.a. anlatıyor: Ensar’dan bir zât Kubâ mescidinde imamlık yapıyordu. Onlara imamlık yaptığı her namazda zammı sûre olarak önce “Kul hüvallahü ehad = O’dur, O. Allah’tır, Allah. Tektir, Tek de” diye başlayan İhlâs sûresini  okuyor, sonra da bir başka sûre ilâve ediyordu. Her rekatta böyle yapıyordu. Arkadaşları imama: “- Ya kul hüvallahü ehad” sûresini oku veya onu bırak, bir başka sûre oku!” diye konuştular. Adam: “- Ben, onu bırakmam, size bu sûreyi de okuyarak imamlık yapmamı istiyorsanız imamlığa devam edeyim, istemiyorsanız imamlık yapmam” diye cevap verdi. Arkadaşları, imamlığa, onu kendilerinden daha lâyık görüyorlardı. Peygamber s.a.’ın yanına gelince, durumu anlattılar. Peygamber s.a.: “- Ey filan, arkadaşlarının talimatına göre okumana mani olan ne, her rekatta bu sûreyi okumaya seni sevkeden ne?” diye sordu. Adam: “- Yâ Rasûlallah, bu sûreyi seviyorum” dedi. Rasûlüllah s.a.: “- İhlâs sûresi sevgisi, seni cennete sokacaktır” buyurdular.

24.03.2020 15:27

Ömer r.a.’den: Peygamber s.a.: “Bu gece bana, güneşin üzerine doğduğu bütün varlıklardan daha çok sevdiğim bir sûre indirildi” buyurdu. Bundan sonra da “İnnâ fetahnâ leke fethan mübinen = Biz, senin istikbalin için, önündeki engelleri kaldıran parlak bir zafer kapısı açtık. Eşsiz bir fetih ihsan ettik” âyetini okudu. Müslim’in anlatımı şöyledir: “Bana güneşin üzerine doğduğu bütün varlıklardan daha çok sevdiğim bir âyet indirildi.”

Tesbih ile Başlayan Sûrelerle Haşr Sûresinin Fazileti

İrbâd b. Sâriye r.a.’den: Peygamber s.a. uyumadan önce, Sebbeha - Allah’ı tesbih ve tenzih ile başlayan sûreleri okur ve: “- Bu sûreler içinde, bin âyetten hayırlı bir âyet vardır” derdi.

Ma’kil b. Yesâr r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurdu: “Kim, sabah kalkarken üç defa “Eûzu billâhi’s-Semîi’l-alîmi mineşşeytânirracim ilâhi rahmetten kovulan şeytandan, şeytan tıynetli ahlaksız azgınlardan, şeytanî güçlerden, işiten ve bilen Allah’a sığınırım” der ve Haşr sûresinin sonundan üç âyet okursa, Allah, o kimseye, akşama girinceye kadar duâ ve istiğfar etmek üzere yetmiş bin Melek vazifelendirir; o gün ölürse, şehit olarak ölür. Kim akşama girerken okursa, o da aynı dereceye ulaşır.”

16.03.2020 12:29

Ebû Said b. el-Muallâ r.a. anlatıyor: Namaz kılıyordum. Rasûlüllah s.a. beni çağırdı, gidemedim, cevab da veremedim.

“- Yâ Rasûlüllah, namaz kılıyordum” dedim. Rasûlüllah s.a. “- Allah Teâlâ “Ey iman nimetine kavuşanlar, sizi, size hayat verecek şeylere çağırdıkları zaman Allah’ın ve ilâhî hükümleri icraya, ülkeyi imara, dünya düzenini kurmaya, sağlamaya memur tek yetkili Rasulünün davetine, Kur’ân’a ve sünnete icabet ederek ilâhî emirleri yerine getirin.

Allah’ın, kişi ile karar mekanizması olan aklı, gönlü arasına girerek meyillerini, kararlarını ve davranışlarını değiştireceğini, kesinkes hesap vermek üzere toplanıp onun huzuruna getirileceğinizi bilin” (KK 8/24) buyurmuyor mu?” dedi.

Sonra: “- Sen mescidden çıkmadan önce, sana Kur’an’daki en azametli sûreyi öğreteyim mi?” diye sordu ve elimden tuttu. Mescidden çıkarken: “- Yâ Rasûlâllah, bana, Kur’an’daki en azametli sûreyi öğreteceğim, buyurdun” dedim.

Rasûlüllah s.a.: “- Elhamdü lillâhi Rabbil’âlemin = Yaratan, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden, âlemlerin, bütün varlıkların Rabbi Allah’a hamdolsun.“ Bu azametli sûre Allah tarafından bana verilen, tekrar okunan yedi âyet ve azametli Kur’an’dır” dedi.

Tirmizî’de şu ilâve vardır: “Ruhum kudret elinde olan zâta yemin ederim ki, böyle bir sûre, ne Tevrat’da, ne İncil’de, ne de Zebûr’da indirilmiştir. Furkan’da da bu sûrenin benzeri yoktur. Bu sûre Allah tarafından bana verilen, tekrar tekrar okunan yedi âyet ve azametli, yüce Kur’an’dır.”

Ebû Hüreyre r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurdu: “Elhamdü lillâhi Rabbil’âlemin = Yaratan, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden, âlemlerin, bütün varlıkların Rabbi Allah’a hamdolsun.”

Kur’an’ın özü, esası, bütün kutsal kitabların da özü esası, levhi mahfuzdaki temel kurallar ve tekrar tekrar okunan yedi âyettir.”

İbn-i Abbâs r.a. anlatıyor: Cibril a.s. Peygamber s.a.’in yanında otururken, yukarıdan kapı açılma sesine benzeyen bir ses duydu. Başını yukarı çevirdi: “- Bu, bugün açılan gök kapılarından biridir. Bugünden önce asla açılmamıştır” dedi. O kapıdan bir Melek indi. Cibril a.s.:

 “- Bu, yeryüzüne ilk defa inen bir melektir; bundan önce asla inmemiştir” dedi. Melek selâm verdi ve: “- Sana verilen iki nûrdan dolayı müjdeler olsun sana, Senden önce hiçbir Peygambere bunlar verilmemiştir. İki nûrdan biri Kur’an’daki Fâtiha suresi, ikincisi de, Bakara sûresinin son âyetleridir. Bunlardan okuduğun bir harfin karşılığı kesinkes sana verilecektir” dedi.

Ebû Ümâme el-Bâhili r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurdu: “Kur’an’ı okuyun, üzerinde düşünün. Çünkü Kur’an kıyamet günü muhtevası ile amel edenlere şefaatçı olarak gelecektir.

Işığı, sağladığı aydınlığı güçlü iki sûreyi, Bakara’yı ve Âl-i İmrân sûresini okuyun. Çünkü bu iki sûre, kıyamet günü iki bulut (yahut iki gölgelik veya kanatlarını açmış iki kuş sürüsü) gibi gelirler. Bu iki sûreyi okuyup muhtevası ile amel edenleri korurlar. Bakara sûresini okuyun.

Çünkü Bakara sûresini öğrenmek bereket getirir. Öğrenmemek ve unutmak, zarar ve mahrumiyyet doğurur. Bâtılı savunanlar, Bakara sûresine güç yetiremezler.”

Nevvab b. Sem‘ân el-Kilabî anlatıyor: Rasulullah s.a.’in şöyle buyurduğunu duydum. “Kur’an, Kıyamet Günü muhtevası ile amel edenlere getirilir. Başta Bakara ve Âl-i İmrân sûreleri gelir.

Bu iki sûre ile ilgili Rasûlüllah s.a. üç tesbit yaptı, onları henüz unutmadım. Onlar iki bulut gibidir...” Ebû Hüreyre r.a. anlatıyor: Rasûlüllah s.a., birkaç kişilik bir heyet gönderme hazırlığı yapıyordu. Heyettekilerden, Kur’an’dan ezbere bildikleri sûreleri okumalarını istedi. Onlardan her biri bildiği Kur’an sûrelerini okudu. İçlerinden en genç olanına sıra geldi: “- Ey filan, sen Kur’an’dan neyi ezbere biliyorsun?” dedi.

Genç: “- Şu, şu âyetleri ve Bakara sûresini” dedi. Peygamber s.a.: “- Bakara sûresini biliyor musun?” diye sordu. Genç: “- Evet!” dedi. Peygamber s.a.: “- Git, sen bu heyetin başkanısın!” buyurdu. Heyet eşrafından biri: “- Vallahi, Yâ Rasûlâllah, Bakara sûresini öğrenmeme mâni olan, muhtevasını uygulayamama endişesinden başka bir şey değildir” dedi.

Bunun üzerine Rasûlüllah s.a.: “- Kur’an’ı öğrenin, ezberleyin, okuyun, okutun, Kur’an, öğrenen okuyan ve onunla amel eden ve uygulayan kimse, her tarafa güzel koku saçan, içi misk dolu bir torbaya benzer. Kur’an’ı öğrenen, Kur’an ezberinde olarak uyuyan kimse de, içi misk dolu ağzı bağlı torbaya benzer” buyurdu.

Ebû Hüreyre r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurmuştur: “Evlerinizi mezarlık haline getirmeyin. İçinde Bakara sûresinin okunduğu eve şeytan giremez.”

14.03.2020 09:44

Übeyy b. Kab r.a.’den: Peygamber s.a.: “- Ey Ebü’l-Münzir, Allah’ın kitabındaki öğrendiğin âyetlerinden hangisinin en azametli olduğunu biliyor musun?” diye sordu.

 Ebü’l-Münzir r.a.: “- Allah ve Resûlü iyi bilir, dedim” dedi. Rasûlüllah s.a. yine: “- Ey Ebü’l-Münzir, Allah’ın kitabındaki öğrendiğin âyetlerinden hangisinin en azametli olduğunu biliyor musun?” diye tekrar etti. Ben de “Allahü lâ ilâhe illâ hüve el-Hayyü’l-Kayyûm = O Allah’tır, Allah. Hak ilâh yalnızca O’dur.

Ebedî hayat ile diri, ölümlü olmaktan uzaktır. Varlık âlemini ayakta tutan ve düzenini elinde bulunduran O’dur. Onu ne gaflet basar ne de uyku. Göklerdeki varlıkların ve imkânların hepsi ve yerdeki varlıkların ve imkânların tamamı O’nun mülkündedir, O’nun tasarrufundadır.

O’nun yanında, benzer sıfatların tecellisiyle kudret ve tasarruf kullanan eş bir varlık olmak kimin haddine? Yalnızca O’nun izniyle ilâhî planlamayı yürütenlere görev dağılımı yapılır. O kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını, bildiklerini, bilgi ve idrakları d ışında olanı, dünyalarını ve âhiretlerini bilir.

Onlar ise, O’nun sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olan kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar.

Onun hâkimiyeti, saltanatı, kudreti, otoritesi ve düzeni bütün gökleri ve yeri içine alır. Gökleri ve yeri bir bütünlük içinde tek elden tedbir ile idare etmek, gözetmek, korumak, taahhütlerini yerine getirmek Allah’ı yormaz, Allah’a ağır da gelmez.

O şanı yüce Allah pek yüce, pek büyüktür” âyetidir, diye cevap verdim, dedi. Ebü’l-Münzir der ki, bunun üzerine Rasûlüllah s.a. göğsüme vurdu ve: “- Haydi sana ilim kolay gelsin” diye duâ etti.

Ebû Eyyûb el- Ensâri r.a.’den: Ebû Eyyûb el-Ensârî r.a.’ın, içine hurma koyduğu bir kileri vardı. Cin ve perilerin, gûl denilenlerinden biri gelir, oradan hurmaları aşırırdı. Ebû Eyyûb, bunu Peygamber s.a.’e şikâyet etti.

Peygamber s.a.: “- Git, ve cinni gördüğün zaman: Allah’ın adı, izni ve yardımıyla Rasûlüllah s.a.’ın davetine icabet et!” de. Ebû Eyyûb, geldi. Cinni yakaladı. Cin bir daha gelmeyeceğine, hurma almayacağına yemin ettiği için salıverdi. Sonra Rasûlüllah’ın yanına vardı. Rasûlüllah s.a.: “- Yakaladığın esirin ne yaptı?” diye sordu.

Ebû Eyyûb r.a.: “- Bir daha gelmeyeceğine yemin etti” dedi. Rasûlüllah s.a.: “- Yalan söylemiş, yine gelecektir” dedi. Gerçekten ikinci defa geldi. Yine Ebû Eyyûb kendisini yakaladı. Fakat cin artık gelmeyeceğine yemin edince tekrar salıverdi ve Rasûlüllah’ın yanına vardı. Rasûlüllah s.a.: “- Yakaladığın esirin ne yaptı?” diye sordu.

Ebû Eyyûb r.a.: “- Bir daha gelmeyeceğine yemin etti” dedi. Rasûlüllah s.a.: “- Yalan söylemiş, yine gelecektir” dedi. Üçüncü defa gelince, Ebû Eyyûb yakalayıp dedi ki: “- Seni, Rasûlüllah s.a.’in yanına götürmedikçe bırakmayacağım.” Bunun üzerine cin: “- Sana bir şeyi, Âyet’el-Kürsiyi hatırlatacağım: “Evinde “Âyetü’l-Kürsi”yi oku, Şeytan ve başkaları sana yaklaşmasın” dedi.

Ebû Eyyûb, bu sefer de tek başına Hz. Peygamber’in yanına geldi. Hz. Peygamber s.a. Ebû Eyyûb r.a.’e: “- Yakaladığın esirin ne yaptı?” diye sordu. Ebû Eyyûb söylediklerini nakletti. Peygamber s.a.: “- Çok yalancı olduğu halde, bu sefer doğru konuşmuş” buyurdular.

 Ebû Hüreyre r.a.’den: Peygamber s.a.: “Her şeyin bir zirvesi vardır. Kur’ân’ın zirvesi Bakara sûresidir, orada Kur’an âyetlerinin ilk sıralarında olan bir âyet vardır, o da Âyete’l-Kürsî’dir” buyurdu.

Ebû Hüreyre r.a.’den: Peygamber s.a.: - Kim, sabah kalkarken Hâmim’i “Hâ. Mîm. Kur’an, günahları bağışlayan, tevbeleri, günah işlemekten vazgeçip kendisine itaate yönelişleri kabul eden, suça, günaha, isyana, inkâra denk, âdil cezalandırma gücüne, sonsuz lütuf ve kereme sahip Allah tarafından indirilmiştir. Hak ilâh yalnızca O’dur. Sonuçta, yalnız O’nun huzuruna varıp hesap vereceksiniz” İleyhi’l-masîr”a kadar ve Âyete’l-Kürsi”yi okursa, akşama kadar Allah’ın himayesinde korunur. Akşam yatarken okuyan da, sabaha kadar Allah’ın himayesinde korunur.

 Ebû Mes‘ûd r.a.’den: Peygamber s.a.: “Kim Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti geceleri yatarken okursa, bunlar Kur’an’dan okunması gereken miktar olarak da, okuyan kimsenin dünyası ve ahireti için de yeter” buyurmuştur.

3507 Nu’mân b. Beşir r.a.’den: Peygamber s.a.: “- Allah Teâlâ, gökleri ve yeri yaratmadan iki bin sene önce bir Kitap yazdı. O kitaptan iki âyet indirerek Bakara sûresinin sonuna koydu. Bunlar, bir evde üç gece okunmaya görsün. Şeytan o eve yaklaşamaz.” buyurdu

13.03.2020 09:29

Enes r.a.’den: Peygamber s.a.: “Her şeyin bir kalbi vardır. Kur’ân’ın kalbi Yâsin’dir. Kim Yâsin’i okursa, Allah, ona on defa Kur’an’ı okuyup hatmetmiş gibi sevab yazar” buyurmuştur.

Ma’kil b. Yesâr r.a.’den: Peygamber s.a.: “Kur’an’ın kalbi ‘Yâsin’dir. Bir kimse Yâsin’i Allah rızâsı ve ahiret mükâfatı için okumaya görsün, Allah, onun günahlarını affeder. Onu ölülerinize okuyun!” buyurdu.

Hüreyre r.a.’den: Peygamber s.a.: “Kim geceleri, Allah rızası kazanmak için Yâsin okursa, günahları affolur” buyurdu.

Ebû Hüreyre r.a.’den: Peygamber s.a.: “Kim, geceleri Hamîm, Duhân (44.) sûresini okursa, yetmiş bin melek kendisi için istiğfara devam ederken sabaha ulaşır” buyurmuştur.

Ebû Hüreyre r.a.’den: Peygamber s.a.: “Kim Cuma gecesi Duhân (44.) sûresini okursa, günahları affolur” buyurmuştur.

Ebû Hüreyre r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurdu: “Kim Cuma gecesi veya Cuma günü Duhân (44.) sûresini okursa; Allah, ona cennette bir konak inşa eder.”

Fetih Sûresinin Fazileti

Ömer r.a.’den: Peygamber s.a.: “Bu gece bana, güneşin üzerine doğduğu bütün varlıklardan daha çok sevdiğim bir sûre indirildi” buyurdu. Bundan sonra da “İnnâ fetahnâ leke fethan mübinen = Biz, senin istikbalin için, önündeki engelleri kaldıran parlak bir zafer kapısı açtık. Eşsiz bir fetih ihsan ettik” âyetini okudu. Müslim’in anlatımı şöyledir: “Bana güneşin üzerine doğduğu bütün varlıklardan daha çok sevdiğim bir âyet indirildi.”

Tesbih ile Başlayan Sûrelerle Haşr Sûresinin Fazileti

İrbâd b. Sâriye r.a.’den: Peygamber s.a. uyumadan önce, Sebbeha - Allah’ı tesbih ve tenzih ile başlayan sûreleri okur ve: “- Bu sûreler içinde, bin âyetten hayırlı bir âyet vardır” derdi.

Ma’kil b. Yesâr r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurdu: “Kim, sabah kalkarken üç defa “Eûzu billâhi’s-Semîi’l-alîmi mineşşeytânirracim ilâhi rahmetten kovulan şeytandan, şeytan tıynetli ahlaksız azgınlardan, şeytanî güçlerden, işiten ve bilen Allah’a sığınırım” der ve Haşr sûresinin sonundan üç âyet okursa, Allah, o kimseye, akşama girinceye kadar duâ ve istiğfar etmek üzere yetmiş bin Melek vazifelendirir; o gün ölürse, şehit olarak ölür. Kim akşama girerken okursa, o da aynı dereceye ulaşır.”

10.03.2020 09:27

Kur’an-ı Kerim ilâhî âlemden insanlık âlemine, gökten yeryüzüne inen, okunması ibadet olan, son ilâhi mükemmel kutsal kitaptır. Kur’ân-ı Kerim’den önce inen kutsal kitapların bir kısmı ilga edilmiş, bir kısmı da Kur’ân’ın bölümleri halinde yeniden te’yiden insanlığa vahy ile bildirilmiştir.

Mükemmel olan, tam olan, eksiksiz olan Kur’an’dır. Kur’an’dan önceki kutsal kitaplar Kur’ân’ın bir kısım hükümlerini ihtiva eder. O kitaplar sınırlı bir dönemde ve sınırlı bir bölgede, muayyen toplumların ihtiyaçlarını karşılamış; insanlığı Hz. Muhammed s.a.’in görevlendirileceği, Kur’ân’ın indirileceği evrensel döneme hazırlamıştır.

Kur’an’dan önceki kitaplarda helâl alanlar dar, hükümler ağırdır. Kur’an ile bu hükümler hafifletilmiş, helâl alanlar genişletilmiş, haram alanlar daraltılmış, toplum düzenini sağlayan hükümler esnekleştirilmiş ve evrenselleştirilmiştir.

Genel hükümler çoğaltılmış, özel ayrıntılı hükümlerin konulduğu alanlar daraltılmıştır. Allah Teâlâ sayısız peygamber ve farklı şeriatlarla insanlığın, belli alanların dışında genel kurallara göre kendi kurallarını koyacak, kendilerini yönetecek olgunluğunu sağladığı için, Hz. Muhammed s.a. ve ona indirilen Kur’an ile vahye ve peygamberliğe son noktayı koymuştur.

İnanan inanmayan bütün insanlar Hz. Muhammed s.a.’e ümmet olmuş, inanan inanmayan bütün insanlar Kur’ân’a muhatap edilmiştir. Hz. Muhammed s.a. ve Kur’an ile önceki peygamberlerin ve önceki kitapların dönemi kapanmıştır. İnanan kendisini geliştirmek, Allah katındaki derecesini artırmak, ilâhî rahmete ve lütfa mazhar olmak için Hz. Muhammed s.a.’i, sünnetini, Kur’ân’ı anlamaya muhtaçtır.

İnanmayan da kendisini kurtarmak, ilâhî rahmete ve lütfa kavuşmak için Hz. Muhammed s.a.’i, sünnetini, Kur’ân’ı anlamak tek seçeneğidir. Hz. Muhammed s.a.’in hayata geçirdiği ilkelerin, sünnetinin, Kur’ân’ın rehberliğinin dışında, ilâhi rahmete, ilâhi lütfa kavuşturacak, ikinci üçüncü bir yol yoktur. Hz. Muhammed s.a.’in, Kur’an ile getirdiği yolun dışındaki herkesin kurtuluşu, yolundan, sisteminden, mezhebinden uzaklaşıp arınarak, Kur’an ile öğretilen yola girmeleriyle mümkündür.

Bugün Kur’an, Kur’an ile Hz. Muhammed s.a.’in sünneti ile bağları kopuk, şeklen Kur’an yolunda olanlarla, her geçen gün Kur’ân’a karşı açılan cepheyi genişleten azılı düşmanları ve sûreta mensupları arasında sıkıntılı bir zeminde ve zamanda varlığını korumaktadır.

Kur’ân’a her türlü yaklaşımın mübah sayıldığı, samimi gözüken Kur’an ehlinin, Kur’ân’ın azılı düşmanlarına hoşkişlik ettiği, lojistik sağladığı bir zeminde ve zamanda Kur’ân’ı doğru anlamak daha büyük önem kazanmaktadır.

05.03.2020 10:15

“Kur’an’ı yüksek sesle, tane tane, tertil üzere oku.” (KK 73/4)

Enes r.a.’den: Enes r.a.’e, Peygamber s.a.’in Kur’an okuması nasıldı, diye soruldu. Enes r.a.: Uzatılması gereken yerlerde uzatırdı” dedi ve sonra “Bismillâhirrahmânirrahim’i okudu.

“Bismillâhi”yi, uzatarak, “errahmân”ı uzatarak “errahîm”i uzatarak okudu.

Ümmü Seleme r.a. anlatıyor: Rasûlüllah s.a., âyetlerin arasını ayırarak okurdu. “Elhamdülillâhi Rabbil’âlemin - Yaratan, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden, âlemlerin, bütün varlıkların Rabbi Allah’a hamdolsun” (KK 1/1) der, biraz dururdu. “Errahmânirrahîm - Sınırsız Rahmeti ve engin merhameti ile hayat veren, yaşatan, koruyan, rahmetine, merhametine, lütfuna, ihsanına ve hayırlara mazhar eden, Rahman ve rahîm olan Allah’a hamdolsun” (KK 1/2) der, yine dururdu. ve “Mâliki yevmiddin - Herkesin, vahyedilen dinin, şeriatın, İslâmî sorumluluğun hesabını vereceği, yalnız ilâhî mevzuatın yürürlükte olduğu günün sahibi, hâkimi-sultanı Allah’a hamdolsun” (KK 1/3) şeklinde durarak okurdu.

Ebû Mûsâ r.a.’den: Peygamber s.a., Ebû Mûsâ’ya şunları söyledi: “- Keşke dün gece beni, senin okuduğun Kur’ân’ı dinlediğim sırada görseydin! Sana Dâvûd a.s. ailesine verilen sesler gibi güzel bir ses verilmiştir.”

Abdullah b. Mugaffel r.a. anlatıyor: Peygamber s.a., Mekke’nin fethedildiği yıl, bir yolculuğu sırasında, devesi üzerine Fetih sûresini okudu ve terci’ yaptı. Muâviye: - İnsanların üzerime üşüşmesinden korkmasam, size Peygamber s.a.’in okuyuşunu aynen okurdum, dedi.

Ebû Hüreyre r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurdu: “Allah, makamla aşikâre Kur’an okuyan güzel sesli bir Peygambere yaptığı izzet ikram kadar, hiçbir izzet ikram yapmamıştır.”

Berâ b. Âzib r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurdu: “Kur’an’ı, seslerinizle güzelleştirin. Kur’an’ı makam ile okumayan bizden değildir.”

Cündüb b. Abdullah r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurdu: “Akıllarınız ve kalpleriniz, Kur’an üzerinde, aşkla derinleşmeye devam ettiği müddetçe, Kur’an’ı okumaya devam edin. mânâsında ihtilafa düşer veya tereddüt ederseniz, bir süre başka bir şeyle meşgul olun.”

Ebû Said r.a.’den: Peygamber s.a. şöyle buyurdu: Sizin aranızda bazı topluluklar çıkacak, kıldıkları namazlarla mukayese ederek sizin kıldığınız namazları küçümseyecekler. Tuttukları oruçlarla mukayese ederek sizin tuttuğunuz oruçları küçümseyecekler, işledikleri amellerle mukayese ederek sizin işlediğiniz amelleri küçümseyecekler. Kur’an’ı okumaya devam edecekler. Kur’an gırtlaklarından öteye geçmeyecek, lafta kalacak. Okun avı süratle delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar, emir ve hükümlerini yerine getirmiyeceklerdir. Avcı, okun temrenine bakacak, bir şey göremeyecek. Oka bakacak, bir şey göremeyecek. Okun yeleğine, tüyüne bakacak bir şey göremeyecek. ve okun kirişe takıldığı yerden şüphe edecektir.

Ali r.a. anlatıyor: Peygamber s.a.’i şunları söylerken dinledim: “Âhir zamanda küçük dişli, zayıf akıllı topluluklar ortaya çıkacak Kur’an okuyacaklar, Kur’an gırtlaklarından öte geçmeyecek, lafta kalacak. Kainatın en hayırlısı s.a.’in sözlerini söyleyecekler; okun, avını süratle delip geçmesi gibi İslâm’dan çıkacaklar, emir ve hükümlerine riayet etmeyecekler. İmanları gırtlaklarından öteye geçmeyecek. Onlara nerede rastlarsanız öldürün. Çünkü onları öldürmek kıyamet günü öldürene mükafaat olacaktır.”

İmrân b. Husayn r.a.’den: İmran Kur’an okuyan bir kimseye rastladı. Bu adam Kur’an okuyarak dileniyordu. Bunu gören İmran r.a. büyük bir felâketle karşılaşmış gibi, “Sabrederek mücadeleye devam edenler, başlarına bir musibet, bir belâ geldiği zaman, biz ilâhî kazaya rıza için yaratılmış kullarız, sonunda yine Allah’ın huzuruna vararak hesaba çekileceğiz, diyenlerdir” âyetini (KK 2/156) okuyarak Allah’a sığındı. Bundan sonra da, Rasûlüllah s.a.’i şöyle derken işittim dedi: “Kur’an okuyan kimse, Kur’ân’ın hatırına yalnızca Allah’tan dilekte bulunsun. Çünkü yakın zamanda öyle topluluklar ortaya çıkacak ki, bunlar Kur’an okuyacak ve Kur’ân’ı dilenme vasıtası yapacaklar.”

Abdullah b. Amr r.a. anlatıyor: Rasûlüllah s.a. bana: “- Kur’an’ın tamamını bir ayda oku” dedi. Ben: “- Kendimde, daha kısa zamanda okuma gücü hissediyorum” dedim. Neticede:

- Kur’an’ın tamamını bir haftada oku. Bu süreyi daha da kısaltacak şekilde okuma” buyurdular.

Konuya diğer hadislerle devam edeceğim.

04.03.2020 11:52

Mü’minûn sûresi 51. âyetteki rusül, rasül kelimesinin çoğuludur. Bu kelime, peygamberler mânasına değil, Hz. Muhammed s.a.v. ve görevlendirdiği eshabı mânasınadır. Hz. Muhammed ve eshabı mânasına alan müfessirler de vardır.

Âyetteki min hem beyaniyye, hem de teb’izıyye mânasına gelmektedir. A’râf 179’da “licehennem”deki lam adını az duyduğumuz lamlardan birisidir. Lâm-ı nihayettir. Lâm-ı nihaye mânası verilmediği zaman, hâşâ Allah’a zulüm isnad edilmiş olur.

Lügattaki kelime sıralamaları Kur’andan hiçbir harf atılmaması esasına dayandığı için bazen kelimelerin başındaki vavlara lügatta karşılık yazılmamıştır. Orada vavın varlığının görülmesi okuyucunun, dikkatine ve irfanına bırakılmıştır.

Kurala uyularak verilmediği görülen mânaların dillerin simetrik olmamasından kaynaklandığı da unutulmamalıdır. Soru edatları cümlenin başına gelir. Ancak cümledeki hangi kelime ile irtibatlı olduğu iyi tespit edilip mealde yerine konmalıdır.

Birkaç cümlelik bir tasvirin başındaki bir kelimeyle bağlantılı olan teşbih edatı kâf, matematikteki parantez içi birkaç işlemin, parantez dışındaki çarpanı gibidir. Sadece başında bulunduğu kelime ile ilgili değil, o tasvirin tamamı ile ilgilidir. Mastarlar kendi mânalarına ilave olarak ism-i fail ve ism-i meful mânalarına da kullanılırlar.

Başlarına lam-ı tarif aldıkları zaman çoğul olarak da kabul edilirler. Nekre isimler sıfat aldıkları zaman marife-belirli olurlar, çoğul mânasına da kullanılabilirler.

Zamirler ve ism-i işaretlerdeki tekil ve çoğul anlayışlar okuyucu tarafından yeniden gözden geçirilirse Kur’an da, lügat da kolay anlaşılır.

Zaman kiplerine çoğu zaman kendi mânalarını verdik. Ancak ilâhî kelâmda gelecekte kesinlikle vuku bulacak olayların geçmiş zaman kipiyle anlatıldığı unutulmamalıdır.

Bu tür lügatlar gibi özel bir alanın lügatında dilbilgisi kurallarına aykırı gibi görülen mânalar, alanın özelliğinden kaynaklanmaktadır.

Hem elinizdeki meal, hem de lügat özgün ve orijinaldir. Elinizdeki kelime meallerle bizim lügatimizden sağladığınız ihtiyacı karşılamanız mümkün değildir. Bir çok mealde 4000 âyeti ilgilendiren 380 grup hata vardır. Hatalı meallere dayalı yapılan kelime meallerde de bu hatalardan kurtulma imkânı olmamıştır.

Yukarıda verdiğimiz örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Bu tür inceliklere dikkat edilmediği için maalesef yaklaşık 4000 âyete hatalı mâna verilmektedir. Benim bu dikkatimin farkında olmayan bazıları, yaptığım çalışmaları yeterince incelemedikleri için, bu yanlışları da göremiyorlar ve “Ahmet Tekin kendine göre bir yol tutturmuş gidiyor” diyebiliyorlar.

03.03.2020 12:47

Besmele 27. sûre olan Neml sûresinin 30. âyetidir. Kur’ an âyetidir.

Tevbe sûresi hariç, Kur’ân’ın 113 sûresi besmele ile başlamaktadır. Her sûrenin bir âyeti mi, her sûre başında müstakil, sûreleri birbirinden ayıran bir âyet mi olduğu konusunda değişik görüş ler ileri sürülmüştür. Bizim mezhebimiz Hanefî Mezhebi’ne göre, sûre başlarındaki besmele başlı başına bir âyet olarak Kur’an’dandır.

Sûrelerin hiçbirinin bir parçası olmayıp, sûreleri biribirinden ayırmak için, sûre başlarına teberrüken konulmuştur. “ İmam Şafiî ve talebeleri besmelenin başında bulunduğu her sûreden bir âyet olduğunu söylemişlerdir.

İmam Mâlik Hazretleri, Neml süresindeki âyetten başka, besmelenin Kur’an’dan olmayıp, sûreleri birbirinden ayırdığı ve sûre başlarına teberrük için yazıldığı görüşünü ileri sürmüşlerdir.

Besmeledeki “Allah” ismi türememiş ve başka bir dilden Arapça’ya geçmemiştir. Özel bir isim olarak kullanılagelmiştir.

Allah’ın zâtı bütün isimler ve sıfatlardan öncedir. Allah ismi de öyledir. İlâhlık ve mâbudiyet vasfı Allah’tan alınmıştır.

Allah olduğu için kendisine ibadet edilir. Onun “Allah”lığı, ibadet edilmeye ve kulluk edilmeye lâyık olması kendiliğindendir. İnsanlar ister Allah’ı mâbud tanısın, ister tanımasın O’nun mâbudluk özelliğinden bir şey eksilmez.

Her şey O’na ibadet ve kulluk borçludur. O’nu inkâr eden ler bile, bilmeyerek O’na kulluk etmek zorundadır. Besmeledeki Rahman, sonsuz rahmet sahibi, rahmeti bol, çok çok merhametli mânâsına gelen bir sıfattır.

Bu kelimenin kullanılmaya başlanılmasından itibaren Allah’tan başkasına Rahman denilmemiştir. Rahman mutlak surette yüce Allah’a ait bir isim-sıfatdır. İsim olmasından dolayı tercümesi mümkün değildir.

Özel isimlerin tercüme edilmesi, onların değiştirilmesi demek olur. Allah’ın rahmeti, merhameti bir kalp duygusu, psikolojik bir meyil mânâsına gelen bir iyilik duygusu değildir. İyiliği kastetmek ve sonsuz nimet vermek mânâsınadır. Dilimizde de rahmet bu mânâda kullanılır. Rahman ismini rahmet mânâsından anlamaya çalışırız.

Besmeledeki Rahim çok merhametli demektir. Bu da yüce Allah’ın sıfatlarından biridir. Yalnız sıfat olarak kullanılır.

Tek başına kullanılmaz. Rahman gibi özel bir isim olmayıp, başkası için de kullanılabilen bir sıfattır. Allah, yalnız isim, rahman hem isim, hem sıfat, rahim sadece sıfattır. Üç kelime den oluşan terkib, özel isimden umumî mânâya doğru açılmıştır. Ve bu iki sıfat “Allah” ismine kalbimizde anlam kazandırmıştır.

Bunlar Allah’ı görmenin ilk cemal tecellileridir. Yaratılmışlar, yüce Allah’ın Rahman olmasıyla başlangıçtaki rahmetinden, Rahim olmasıyla da sonuçta meydana gelecek merhametinden doğan nimetler içinde büyürler ve ondan faydalanırlar.

Allah dünyanın da, âhiretin de, hem Rahmanı, hem Rahimidir. Hem mü’minlerin, hem kâfirlerin Rahmanı, rahmetini esirgemeyeni, fakat yalnız mü’minlerin Rahimi mü’minlere merhamet eden denilir.

Rahman isim-sıfatından doğan rahmet, merhamet ve nimet vermenin kullardan sâ dır olması düşünülemez. Rahim ise, böyle bir merhametin ve nimet vermenin kullar tara fından da gerçekleştirilebileceği anlamındadır.

Allah, Rahman olduğu için, ezeli rahmeti umumidir. Her şeyin ilk yaratılışı ve icadında almış olduğu bütün fitrî kabiliyetler ve ihsanlar, Allah’ın Rahman oluşundan kaynaklanan izafî oluşlardır. Bu itibarla içinde rahmet izi bulunmayan hiçbir varlık düşünülemez. Kâinattaki her şey, Rahman’ın rahmetine garkolunmuştur.

Alah’ın Rahman oluşu bütün varlıkların güven kaynağı ve ümididir. Korkudan kurtulma sebepleri de budur. Rahman oluşunun rahmeti kendisine ait iken, Rahim olmasıyla rahmetinden irade sahiplerine pay vermiştir.

Ana kuşlar Rahman’ın bir eseri olan, yaratılıştan varolan iç güdüleri ile yavrularının başında kanat çırparken, ahlâklı, vicdanlı insanlar da Rahim olmanın etkisiyle hayır işleri üzerinde acıma ve şefkatle yarışırlar. Çalışanlara, çalıştıklarının karşılığını bağışlamak Rahim oluşun bir rahmetidir.

Rahman oluşun rahmeti olmasaydı, biz yaratılamazdık. Yaratılıştan sahip olduğumuz sermayeden, Allah’ın bağışladığı zarurî yeteneklerden, en büyük nimetlerden mahrum kalırdık. Allah’ın Rahim sıfatından gelen rahmeti olmasaydı, yaratılıştan var olan kabiliyetten ve ilk yaratılış durumundan bir adım ileri gidemezdik; nimetlerin inceliklerine eremezdik.

Allah’ın Rahman oluşu mutlak ümitsizliğe, genel ümitsizliğe imkân bırakma yan bir mutlak ümit, bir ezeli lütuftur. Allah’ın Rahim oluşu ise özel ümitsizliğin cevabı, emel ve maksatlarımızın, çabalama ve faaliyet göstermemizin ve sorumluluğumuzun mükâfatı olan bir arzunun sebebidir.

Demek ki, Allah’ın Rahman oluşunun karşısında dünya ve ahiret, mü’min ve kâfir eşit iken, Rahim oluşunun karşısında bunlar açık bir şekilde birbirinden ayrılıyor.

Lütuf ve ihsanı, herkesi ve her şeyi kuşatan Allah, büyük dostu, sevgilisi şanlı peygamberi Hz. Muhammed Mustafa Efendimizi “Sen, kesinlikle yüce, büyük bir dini, ülülazm peygamberlerin sünnetini, faziletli, saygıdeğer bir ahlâkı, insan tabiatına uygun üstün bir hayat tarzını, insanı kemale erdiren bir nizamı yaşamaya, öğretmeye, benimsetmeye, savunmaya memursun” (Kalem 68/4),« Yâ Muhammed, rahmetimizin ve merhametimizin gereği, biz seni kesinlikle bütün âlemlerin, insanların ve cinlerin, varlıkların tamamının hayrına, haklarının korunması için özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere, rahmet peygamberi olarak görevlendirip gönderdik” (Enbiya 21/107) şereflendirmesiyle bahtiyar kılmak için, Cebrâil ile Kur’ân-ı Kerim’i indirirken, her şeyden önce onun seçimine, ıslahına ve terbiyesine önem vermiştir.

İlâhî yardıma mazhar olmuş ve ayrıca kendisine bağlılığını göstermek ve ilâhî ismini öne almak sûretiyle başlamanın kutsal edebini öğrettiği gibi, bunu tatbik etmek için de, bütün gönülleri, ümidin başlangıcı ve emellerin son noktası olarak, Rahman olan Allah’ın yardımı ve Rahim olan Allah’ın rahmetini varlık âleminin bütün görüntülerinin en büyük kanunu bulunan ilâhlık ve kulluk ilişkileri altında, apaçık bir dil ile Allah’ın birliğini ifade etme; gayet kısa ve kısa olması ile birlikte son derece derli toplu ve olağanüstü açık bir beyan üslubu içinde özetleyen «Bismillâhirrahmânirrahîm» düsturunu; her şeyin bir anahtarı gibi ihsan etmiş ve sonra bu kanunu, bu edep ve terbiyeyi bütün İslâm milletlerinin kitapları, yazıları, yazıtları, Kur’an okumaları ve diğer önemli işleri ve ihtiyaçlarının başında yazılı olarak terennüm ederek, uyacakları bir kıymetli gelenek haline getirmiştir. Kur’an okumaya eûzü-besmele ile başlanır.

Euzüye istiâze denir. Nahl sûresinin 98. âyetinde: “Kur’an okurken, Kur’an’ı incelerken itaat dışına çıkmış, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın (eûzü besmele çek)” buyurulmaktadır. Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm = kovulmuş şeytandan, şeytanın şerrinden Al lah’a sığınırım, anlamındadır.

29.02.2020 11:32

Kur’an-ı Kerim, çok mânalı az kelime ile Allah tarafından oluşturularak okunması, ezberlenmesi, okunarak ibadet edilmesi kolaylaştırılmış son ve tek evrensel ilahî kitaptır. Nesir ve şiir gibi, bilinen hiçbir edebî türe benzemediği için rekabet edilemeyecek bir üstünlüğe sahiptir. Hz. Peygamber s.a.’in en büyük mucizesi olması hasebiyle kıyamete kadar i‘cazı baki bir kitaptır.

Arap dilinin Kureyş lehçesinin ağırlıklı olduğu bir metin olmasına rağmen; diğer fasih – edebî Arapça lehçelerini de ihtiva etmektedir. Kur’an-ı Kerimin kendine has eşsiz bir anlatım tarzı vardır. Sadece bir bölgenin, bir kavmin üslubunu-mantığını değil, aklıselim sahibi insan üslubunu-mantığını esas alarak Allah tarafından insanlara gönderilmiştir  Her konu farklı üslupta anlatılmıştır. Kur’ân’ın üslûbunda beşerî zaafları görmek mümkün değildir. Kelimeler öyle seçilmiştir ki, maksadı tam olarak anlatır. Ne eksik bırakır, ne de fazlası mevcuttur. Kısa ve özlü anlatımlarda mâna ihmal edilmemiştir. Uzun anlatımlarda da, asla lüzumsuz kelime ve cümle söz konusu değildir.

İlk bakıştaki mâna ile, derin düşündükçe ortaya çıkan yeni anlayışlar arasında önemli farklar vardır. Aslında Kur’ân’ın zorluğu kolay görünüyor olmasındadır. İçine daldıkça dibi bulunmayan derin derya gibidir. Farklı kültür düzeyindeki insanlara farklı hitap edebilmektedir. Farklı anlayışlara açık âyetleri, ilk nesiller kendi durumlarına göre, daha sonrakiler de, ilmî seviyelerine göre anlamışlardır. Kur’ân’ı Kerîm’i, indiği dönemin Arapçasıyla sınırlayanlar olsa da, Kur’an kendisini dönemle değil, fasih Arapça ile sınırlamaktadır

Kıyamete kadar baki, insan ihtiyacını karşılayacak bir kitabı dönemle sınırlamak mümkün değildir. Kur’ân’ı iyi anlamanın yolu, hem Kur’ân’ın bütününe, hem de ilgilenilen kısmına iyi vâkıf olup, âyetler arası mukayese yapacak seviyeye gelmekle mümkündür. Türkçemizde, adına meal dense de, 250’ye yakın Kur’ân-ı Kerîm’in lafzî tercümesi mevcuttur. Kitabın kapağına meal yazılması, lafzî tercümeyi meal yapmamaktadır. Kur’ân’ın lafzî tercümesinin, Kur’an’daki mânayı anlatmaya yetmeyeceğinde herkesin ittifak etmesine rağmen, kimse lafzî tercümeden kurtulamadığı gibi, istinsahtan da kurtulamamışlardır. Bu sebeple eksikler ve hatalar zincirleme kazalar gibi devam etmiştir. Arapça bilmeyenler bile meal yazmaya kalkmışlardır. Mevcut mealler içinde orijinal nitelikli beş tane meal gösterilemez.

Ömer Nasuhi merhum, hem mealine ve hem tefsirine yazdığı önsözünde, Kur’ân’ın harfî ve tefsirî olmak üzere iki türlü tercüme edilebileceğini söylemekte; harfî tercümenin mümkün olmadığını, Kur’ân’ı ifadeye yetmeyeceğini, hatadan salim olmayacağını, muharririnin manevî mesuliyetini mucip olacağını ifade etmektedir.

Tefsirî tercümelerin selahiyetli kimseler tarfından yapılabileceğini ve faydalı olabileceğini yazmaktadır. Elinizdeki Tefsirî Meal hocamızın bu anlayışını yansıtmaktadır. Kur’ân’ı Kerim mahzuflu veciz ifadelerle dolu bir ilâhî kelâm olduğu için hem îcazı, hem mahfuzu açığa çıkaracak meallendirme yapılmalıdır.

Sarf ve nahiv kurallarıyla Arapça bilgileri sınırlı olanların, metin tahlili tecrübesi olmayanların; belagât bilgileri bir yana anasına mektup yazacak kadar bile edebi tecrübe kazanmayanların, akademik tezlerin araştırma usulü kazandırmasının dışında, bu iş için yeterli bir olgunluğu sağlayamadığını kavramayanların hazırladıkları mealler bir ipliği çekilince 40 yamalığı birden dökülen yamalı bohçaya benzemektedir, Kur’ân’ın güzelliğine ayna görevi yapamamaktadır.

28.02.2020 08:33

“Sen peygamberlikle görevlendirilmeden önce, Kur’ân’ın sana vahyolunacağını ummuyordun. Bu, kesinlikle Rabbinden bir rahmet olarak gelmiştir. O halde sakın kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirlere arka çıkma. “

“Allah’ın âyetleri sana indirildikten, içindeki hükümler sana farz olduktan sonra, artık, sakın onlar seni bu âyetleri okumaktan, tebliğden, içindeki ilkeleri yaşamaktan alıkoymasınlar, faaliyetlerini engelleyici tedbirler almasınlar. İnsanları, Rabbinin birliğini kabule, ona kulluk ve ibadete, şeriatla amel etmeye davet et, teşvik et, sevk et. Sakın imandan sonra ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koşan, gizli şirki yaşayan, başka otoriteler kabul eden müşriklerden olma”

“İçlerinden zulmedenler, İslâm’ın gelişmesinin, müslümanların ilerlemesinin önünü kesme planları yapanlar ve uygulayanlar, haksızlık edenler, şirke girenler bir yana, ehl-i kitaptan ehl-i tevhid olanlarla yalnızca en güzel, en mantıklı usulü kullanarak mücadele edin. “ - Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim Tanrımız, sizin Tanrınız birdir. Biz O’na teslim olan, İslâm’ı yaşayan müslümanlarız” deyin.

Önceki peygamberlere indirdiğimiz kitaplar gibi, sana da bu kitabı, Kur’ân’ı indirdik. Kendilerine verdiğimiz kutsal kitapların hükmünce amel edenler Kur’ân’a iman ediyorlar. Şu kabilelerden de, Kur’ân’a iman eden ve edecek olan birçok kimse var. Âyetlerimizi, Kur’ân’ımızı ve ilkelerimizi ancak kâfirler, nankörler bile bile inkâr ederler.

Sen Kur’an indirilmeden önce, ne kitaptan okumayı bilirdin, ne de sağ elinle yazı yazabilirdin. Eğer öyle olsaydı, bâtıl yolda gidenler, bâtılın hâkimiyetini temin için hakkı baskı altında tutan güç ve iktidar sahipleri elbette kuşku duyarlardı.

Aksine! Kur’an, kendilerine ilim verilen, sorumluluk sahibi ilim adamlarının gönüllerine nüfuz eden apaçık âyetlerdir. Âyetlerimizi ancak inkârda, isyanda ısrar edenler, menfaatlerine düşkün güç ve iktidar sahibi zâlimler-müşrikler bile bile inkâr ederler.

“- Ona, Rabbinden maddî mûcizeler gelmeli, değil miydi?” dediler. “- Mûcizeler, ancak Allah katındadır. Ben ise, sorumluluk hesap ve cezanın varlığını açıklayan, apaçık bir uyarıcıyım” de.

Sana sorumluluklarını tevdi etmek üzere indirdiğimiz, halen kendilerine okunmakta olan kitap, Kur’an mucize olarak zalimlere-müşriklere (ehl-i kitaba) yetmiyor mu? Elbette iman eden bir kavim için Kur’an’da rahmet, öğüt ve ibretler vardır.

Andolsun, biz bu Kur’an’da dini hakikatların delillerini, gerekçelerini, insanî ve ahlâkî değerlerin zaruretini insanların iyiliği, kurtuluşu için insanlara sunduk. Onlara bir mûcize bile getirsen, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, küfre saplananlar:“- Siz ancak, bâtıl şeyler ortaya atıyorsunuz” diyecekler.

İşte bilgisizce davrananların, hakkı, Kur’ân’ı tanımayanların kafalarını, kalplerini Allah böyle anlayışsız hale getirir.

Bunlar hikmetlerle dolu, hükümranlık sağlayan muhkem, mükemmel, kutsal kitabın, Kur’ân’ın âyetleridir.

Kur’an iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman liderler, askerî erkân, idareciler müslümanlar için bir hidayet kaynağı - hidayet rehberi ve rahmettir.

Peygambere hitaplara yarın da devam edecek, sonra acizane değerlendirmemizi yapacağız.

Allaha emanet olunuz.

26.02.2020 15:48

Kur’an-ı Kerim’de bizzat peygambere hitaplar vardır. O günden bugüne ışık tutması adına onları arzediyorum.

“Allah’ın sünneti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olsaydı, sizleri, İslâm milletlerini aynı uygulamayı paylaşan bir tek millet yapardı. Fakat lütfundan size verdiği maddi manevî nimetler, imkânlar içinde sizi denemek istedi. Artık hayırlı hedeflere doğru, her iki dünyada da sizin için hayırlı olanda, Kur’an öğretmede, Kur’an ilkelerini yaşamada, uygulamada, Allah’ın emirlerini yerine getirmede yarışın. Hepiniz hesap vermek üzere Allah’ın huzuruna getirileceksiniz. Allah ihtilâf çıkarmaya devam ettiğiniz konuları, birer birer ortaya koyarak sizi hesaba çekecektir.

“- Hangi ehil şâhit, hangi sağlam belge Allah’ın birliği, benim peygamberliğim ve doğruluğum konusunda daha büyük ve kabul edilmeye daha lâyık bir şâhittir?” de. “- Benimle sizin aranızdaki konularda Allah şâhittir. Bu Kur’an bana vahyolundu. Bununla hem sizi, hem de, sizden sonra, Kur’ân’ın kendisine ulaştığı herkesi uyarıyorum. Allah ile beraber başka ilâhlar olduğuna, siz gerçekten şâhitlik eder misiniz?” de. “- Ben buna şâhitlik etmem” de. “- O, kesinlikle bir tek ilâhtır. Ben sizin, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden tamamen uzağım” de.

 Onların, peygamberliğini yalanlama konusundaki söyledikleri sözlerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Onlar, vasıflarını bildikleri için asla seni yalanlayamazlar. Fakat, baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen zâlimler, bile bile Allah’ın âyetlerini, Kur’ân’ı inkâr ediyorlar.

Âyetlerimizle ilgili, bilgisizce, dalga geçerek, ileri geri konuşmaya dalanları gördüğün zaman, başka bir konuya geçtiklerini görünceye kadar onlardan uzak dur, onların faaliyetlerine engel tedbirler al. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra hemen kalk, inkâr ile, isyan ile, baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu ve Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen zâlim kavimle birlikte oturma.

Bu Kur’an, bizim indirdiğimiz, hayrı öğreten, insanlara faydalı mübarek bir kitaptır; vahyine muhatap olan önündeki zatın, Peygamber Muhammedin tebliğinin, sözlerinin samimiliğini, doğruluğunu tasdik eden, manevî merkez Mekke ve çevresindeki bütün dünyayı, bütün insanları uyarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. Âhirete, ebedî yurda iman edenler, bu kitaba iman ederler. Ve onlar farz namazlarıyla ilgili sorumluluklarını edaya devam sûretiyle kitaplarını, peygamberlerini, peygambere salât ü selamı, dinlerini, dini tebliğ görevlerini kesinlikle dayanışma halinde güç ve gönül birliği yaparak korurlar.

«- Allah size, kitabı ayrıntılı açıklanmış olarak indirdiği halde, ondan başka bir hakem mi arayayım?» de. Kendilerine verdiğimiz kutsal kitapların hükmünce amel edenler,

Kur’ân’ın Rabbin tarafından, gerekçeli, hikmete dayalı olarak toplumda hakça bir düzen gerçekleştirmen için, bölüm bölüm indirilmiş olduğunu bilirler. Sakın şüpheye düşenlerden olma.

Bu sana indirilen bir kitaptır, Kur’an’dır. İnsanları Kur’an ile uyarırken, mü’minlere öğütler verirken, bu kitaptan dolayı kalbinde bir şüphe, göğsünde bir sıkıntı olmasın.

Rabbinizden size indirilene, Kur’ân’a tâbi olun, Kur’ân’ı uygulayın. Kur’ân’ı olmayan dostlara, otoritelere tâbi olmayın, uymayın. Ne kadar kıt düşünüyor, az öğüt tutuyorsunuz.,

Sen onlara bir âyet getirmediğin zaman, vahiy bir müddet kesilince: «- Birşeyler derleyip toparlasaydın ya!» derler. Sen: «- Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana, Kur’ân’a tâbi olurum. Bu Kur’an önünüzü aydınlatan, ufkunuzu açan, güven sağlayan, basiretinizle anlayabileceğiniz âyetleri içeren, Rabbinizden gelen bir kitaptır. İnanacak bir kavim için hidayet rehberi ve rahmettir» de.

“- Kur’an okunurken, incelenirken susun, dinleyin, duyduklarınızı uygulayın. Allah’ın rahmetine ve merhametine nâil olursunuz.”

Bu Kur’an, Allah’ın dışında, kulu durumundaki biri tarafından uydurulmuş değildir. Bir kısım insanlar bu hakikati kabul etmeseler de, vahyine muhatap olan önündeki zatın, Peygamber Muhammedin tebliğinin, sözlerinin samimiliğini, doğruluğunu tasdik eden, kutsal kitapları, ayrıntılarıyla açıklayan bir kitaptır. Onun kaynağında, vahyinde, içindeki bilgilerde şüphe yoktur. Âlemlerin, bütün varlıkların Rabbi tarafından indirilmiştir.

Yoksa: “- Onu Muhammed uydurdu” mu diyorlar. “- Eğer iddianızda doğru iseniz, Allah’ın dışında kulları durumundakilerden çağırabileceklerinizin hepsini çağırın, Kur’an’dakilerin benzeri bir sûre ortaya koyun” de.

Aslında onlar, mâhiyetini, içindeki bilgileri, getirdiği ilâhî düzeni kavrayamadıkları, bildirdiği hususlar da o an önlerinde gerçekleşmediği, sonuçlarını hemen görmedikleri için Kur’ân’ı yalanladılar. Onlardan öncekiler de kutsal kitapları, peygamberleri böyle yalanlamışlardı. Şimdi ibret nazarıyla bak, incele, inkâr ile isyan ile, baskı, zulüm, işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen, aleyhte propaganda yapan zâlimlerin sonu nasıl oldu?

Onların içinden, Kur’ân’a iman edecekler var. Yine onların içinden Kur’ân’a iman etmeyecekler var. Rabbin bozguncuları iyi bilir. 10/42 . İçlerinden seni dinlemeye gelenler var. Hakkı duymak istemeyerek sağır kesilenlere, üstelik akıllarını da kullanamayanlara sen tebliğini, Kur’ân’ı ve şeriatı duyurabilir misin?

25.02.2020 11:15

Geçmiş kutsal kitaplarda, Muhammed’e vahyedileceği müjdelenen, bütün insanların iman etmekle, uygulamakla yükümlü olduğu, yürürlükteki tek ve son ilâhî kitap yalnızca bu mükemmel, kutsal kitaptır, Kur’an’dır.

Allah katından indirildiğinde, kaynağında, vahyinde ve içindeki bilgilerde; geçmiş kitaplarda müjdelenen, bütün insanları muhatap alan, yürürlükteki tek ve son kitap olduğunda, şüphe ve tereddüt yoktur.

Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, azaptan korunanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan, Kur’an esaslarını benimseyerek korunan mü’minler için, hidayet kaynağı - hidayet rehberidir.

Kur’an esaslarını benimseyerek korunanlar, gayb âlemine, fizik ve bilgi alanı ötesindeki varlıklara ve gerçeklere iman edenlerdir.

Namazları, erkânına, şartlarına, vaktine riâyet ederek âşikâre kılanlardır. Kendilerine verdiğimiz rızık ve servetten, Allah yolunda, karşılık beklemeden, gönüllü harcayanlar, insanların ihtiyaçlarını görenlerdir.

Kur’an esaslarını benimseyerek korunanlar, sana indirilene, Kur’ân’a; senden önce indirilenlere, diğer kutsal kitaplara iman edenlerdir. Âhiretin, ebedî yurdun varlığına, delilleriyle, gerekçeleriyle bilerek kesinlikle inananlardır.
Kendilerine kitabı, Kur’ân’ı verdiklerimiz, Kur’ân’ı, tilâvetinin hakkını vererek okurlar, mânasına bihakkın vâkıf olurlar, bütün icaplarıyla uygularlar.

İşte bunlar Kur’ân’a iman etmiş olurlar. Kimler de, Kur’ân’ı inkâr ederse onlar, işte onlar hüsrana uğrayanlardır.

Ramazan ayı, bütün insanların iyiliği, kurtuluşu için bir hidayet rehberi olan, Allah’tan gelen, Allah’ın peygamberiyle öğrettiği, hakkı bâtıldan, imanı küfürden, helâli haramdan ayıran apaçık delilleri, şeriatı içeren Kur’ân’ın indirildiği aydır.

Sizden kim bu ayda devamlı ikametgâhında bulunursa, o ayın başından sonuna kadar, aksatmadan oruç tutsun.

Kim hasta olur veya yolculukta bulunursa, oruç tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde oruç tutar. Allah dinî hükümler koymakla, size kolaylık getirmek istiyor, sizi zora, sıkıntıya sokmak istemiyor.

Allah orucun sayısını tamamlamanızı, size Kur’an’da ve Rasûlünün sünnetinde öğrettiği şekilde şer’î mükellefiyetleri ifa edip hamdederek, Allahı sık sık tekbir ile anmanızı ve büyüklüğüne saygı göstermenizi istiyor. Umulur ki, şükredersiniz.

O sana sorumluluklarını tevdi ederek, önceki kutsal kitaplara âit içinde nakledilenleri tasdik eden kitabı, Kur’ân’ı, gerekçeli, hikmete dayalı, toplumda hakça düzeni gerçekleştirmen için bölüm bölüm indirdi. Yazılı ve şifahî bilgileri, sünneti içeren Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti.

Önceki indirdiği kitaplar, insanların iyiliği, kurtuluşu için bir hidayet rehberi idi. Şimdi de hakkı bâtıldan, helâli haramdan, imanı küfürden ayıran bilgileri içeren şeriatı, Kur’ân’ı indirdi. Allah’ın, Kur’an’daki âyetlerini inkârda ısrar edenler, işte onlar için şiddetli bir azap vardır.

Allah kudretli ve hükümrandır. Âyetlerini, Kur’ân’ını yalanlayanlara, Rasûlüne muhalefet edenlere lâyık oldukları cezayı verir.

O, kitabı, Kur’ân’ı sana sorumluluklarını tevdi etmek üzere indirendir. Onun, Kur’ân’ın bir kısım âyetleri muhkemdir. Bunlar Kur’ân’ın, bütün kutsal kitapların esasıdır, levhimahfuzda yazılı temel kurallardır.

Diğerleri de insanlığın devamlı çoğalan meselelerine çözüm getirmeye müsait, birden fazla mânaya açık, müteşabih âyetlerdir.

Akılları, kalpleri sapmaya meyilli, kötü niyetli olanlar, sırf fitne çıkarmak, ortalık bulandırmak, kelimelere keyfî anlamlar yükleyerek te’vil yapıp kafa karıştırmak arzusunda oldukları için, müteşabih âyetlerin peşine takılırlar.

Halbuki onun te’vilini ancak Allah ve ilimde yüksek pâye elde eden âdil, objektif düşünen ilim adamları bilir.

Onlar: “- Kur’ân’a inandık, muhkem de, müteşabih de hepsi Rabbimiz tarafından indirilmiştir” derler. Bu inceliği ancak akıl ve vicdan sahipleri düşünüp anlar."

Bu mükemmel kutsal kitaptaki bir kısım emir ve hükümleri uygulamakla sorumlu tutulan yahudi âlimlerini görmüyor musun?

Aralarındaki ihtilâflı konularda hakem olması, idarî düzene esas teşkil etmesi için Allah’ın kitabına imana, tamamını uygulamaya davet ediliyorlar, teşvik ediliyorlar da, içlerinden bir kısmı tebliğ faaliyetine karşı tedbirler alarak yüz çevirip, güç ve iktidarlarını kullanarak, halkı istedikleri istikamette yönlendirmeye devam ediyorlar.

Bu, Kur’ân bütün insanlara açıklanarak ilan edilen bir insan hakları bildirisidir. Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak günahlardan arınıp, azaptan korunanlara, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minlere de bir hidayet rehberi, bir öğüt, sorumluluklarıyla ilgili bir uyarıdır.

Ehl-i kitaptan bazıları, Allah’a iman ederler, size indirilene Kur’ân’a iman ederler, kendilerine indirilene, diğer kutsal kitaplara iman ederler.

Bunu tam bir samimiyetle, Allah’a kulluk ve itaatin şuuruna erip saygı göstererek hakkaniyete riayet duygularını yaşayanlar yaparlar.

Allah’ın âyetlerini servet, makam, mevki gibi geçici dünya menfaatlerine, birkaç pula değişmezler. Onlar, işte onlar için Rableri katında mükâfatlar vardır. Allah hesabı çabuk görür. 5/48 .

Sana da, içinde önceki kitaplara ait olanları tasdik eden, doğrulayan, yürürlükte kalan hükümlerini içeriğine dahil edip koruyan, hakkı belirleyicilik vasfına sahip kitabı, Kur’ân’ı, gerekçeli, hikmete dayalı olarak, toplumda hakça düzeni gerçekleştirmen için indirdik.

O halde ehl-i kitabın arasında Allah’ın indirdiği emir ve hükümleri esas alarak hüküm ver, icraat yap. Sana gelen hakça düzenin, İslâm’ın, şeriatın kurallarından, doğrudan, Kur’an’dan ayrılarak ehl-i kitabın arzu ve ihtiraslarına, bâtıla uyma.

22.02.2020 11:22