Türkiye İçin Kurgulanan 'Ortak Düşman' Projesi
Adem Kılıç
Türkiye İçin Kurgulanan 'Ortak Düşman' Projesi
10.12.2020 Perşembe 09:43

Uluslararası yayın organlarının manşetlerinde ve analizlerinde giderek ivmesini artıran bir "Türkiye tehlikesi" algısı ile karşışayız. Öncelikle "eksen kayması" söylemleri ile başlayan eleştiriler günümüze geldikçe "otokrat, "yayılmacı" hatta "emperyalist" kavramları ile tanımlanacak kadar çığrından çıkmış durumda.

 Sadece basın-yayın organları değil, akademik çalışmalar ve Batı'daki önemli Think Thank kuruluşları tarafından hazırlanan raporlarda da Türkiye'nin dış politikadaki otonom güç mücadelesi "yeni Osmanlıcılık" kavramı üzerinden değerlendirilmeye başlandı.

 Peki Batı'nın Türkiye'yi bu şekilde değerlendirmesi ve bir "tehlike" olarak aksettirmeye çalışmasındaki asıl gaye ne?

 Öncelikle bu algının oturtulma girişimine gelene kadar ki uyguladıkları algı sürecine bakmak gerekiyor. 2009 Davos Zirvesi ve 2013 Gezi olayları arasındaki süreçte İslamcılık ile tanımlanmaya çalışılan Türkiye, özellikle 2013 Gezi olaylarından sonra; Türkiye iç politikası için "otokratik" dış politikası için ise "Batı'dan yüz çevirme" temelli manşetlere evrilmeye başlandı.

 Gezi Parkı olayları esnasında, bugün Fransa'daki sokakları görmezden gelen Batı basını, Türkiye'deki süreci o kadar yakından takip etti ki; neredeyse dakika dakika gelişmeleri canlı yayınlarla tüm dünyaya duyurdu. O döneme baktığımızda örneğin; Alman Der Spiegel dergisi tarihinde ilk defa Gezi olayları sırasında Türkçe bir ek çıkararak okurlarına ulaştı. Bu ekin kapağı “Der Staat Erdoğan” yani Erdoğan Devleti'ydi. Hatta bu ek ile 2014 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik propaganda söylemleri kullanarak Türkiye'nin iç politikasına da müdahil olmaya çalışıldı.

 Yine 2013 yılında The Economist’in “Democrat or Sultan” kapağı ile okurlarının karşısına çıktığını hatırlatmakta fayda var. Economist'in içeriğinde de " otoriterleşme", "faşizm", "Bonapartizm" gibi kavramlarla Türkiye iç politikası için bir kara propaganda süreci işletiliyordu. Ve tabiiki hedef çıkarlarına uymayan Erdoğan yönetimiydi. 

 Sadece basın kuruluşları değil Think Thank olarak adlandırılan düşünce kuruluşları ve bağımsız görünümlü örgütler tarafından da ortaya koyulan analizler, benzer çalışmalar ile yayınlar yapmaya devam etti. 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle ise bu süreç artık farklı bir evreye taşındı.

 Türkiye bu defa, Hitler Almanya’sındaki pratikler bağlamındaki değerlendirmelerle yansıtılmaya çalışıldı.

 15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra bir anlamda mecburi hale gelen güvenlik politikalarını bu defa “gücün temerküzü”, "otokrasinin kılıfı" ve “muhalefetin tasfiyesi” gibi başlıklarla tüm dünyaya ve okuyucularına duyurmaya çalıştılar. Burada acı olan şeylerin en başında ise şüphesiz ana muhalefet partisi dahil olmak üzere içimizden bir çok kesimin bu algı için malum medyaların değirmenlerine su taşıma gayretiydi.

 Türkiye’nin içinde olduğu bağlamı anlamak yerine onu mahkûm etmeyi amaçlamakta olan anlayış sebep-sonuç ilişkisi yerine sadece algı temelli yalan sonuçlar üzerine bir süreci sürdürmeyi yeğlediler.

   Washington merkezli düşünce kuruluşu Freedom House’tan Center for American Progress’e, New York Times’tan Guardian’a kadar hemen her alanda açık biçimde kendini gösteren bu yaklaşım, Türkiye’deki sosyo-politik gerçekliğin belirli yönlerine odaklanmakta ve diğer bazı açıları görmezden gelerek kara propanda için tarih yazmaktaydı.

 

YENİ BİR SÜREÇ BAŞLATTILAR

  İç politikada bir türlü istediğini alamayan, Erdoğan'ı yıkamayan ve dolayısı ile "kullanışlı bir Türkiye'yi" kaybeden Batı, bugün gelinen noktada yayın ve düşünce kuruluşları ile Türkiye'yi tamamen "şeytanlaştırmak" için yeni bir algı süreci yürütüyor.

  Türkiye’nin kültürel geçmişiyle daha barışık bir politika izlemesi ve Kemalist dönemden kalan dış politika stratejisinin aksine hem Balkanlar hem Afrika hem de Ortadoğu’daki ülkelerle ilişkilerini geliştirme çabası, gelişen savunma sanayisi, bağımsız politikaları ve yükselen ivmesi Batı'yı ciddi anlamda rahatsız etti. Ve "Yeni Osmanlıcılık" kavramı altında "ortak düşman yaratma" ve Türkiye'yi "şeytanlaştırma" girişimine başladılar.

  Karabağ operasyonu sırasında, Ermeni Cumhurbaşkanı Paşinyan'ın ağzından duyduğumuz "Türkiye Viyana kapılarına dayanır" söyleminin arkasındaki niyeti,

    Yunanistan'da Dışişleri Bakanı Dendies'dan 'Osmanlı hayalleri kabul edilemez",

    BAE Dışişleri Bakanı Bin Zayed'den "Osmanlı sömürgeci kanlı bir imparatorluktu",

    Libya'da Hafter'in temsilcisi Mismari'den "Bizi vilayet projesi olarak görüyorlar",

    ABD'de Senatör Dick Black'den "Türkiye Osmanlı olmak misyonu ile hareket ediyor",

    Fransa'da Bloomberg Bobby Ghosh'dan "Türkiye yeni Osmanlıcılık ile saldırganlaşıyor",

    ya da terör örgütü PKK'nın elebaşlarından aynı günler içerisinde duyabiliyor hale geldik.

    Sadece son dönemdeki bu örnekleri tahmin ediyorum yüze kadar çoğaltabilirim...

 

  Türkiye Libya’da olmasaydı, Suriye’de Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı gibi güvenlik operasyonlarını yapmasaydı, K.Irak'da terör operasyonları yapmasaydı, sınırında kullanışlı bir terör devletine izin verseydi, D.Akdeniz'de hakkı olanı aramayıp kendisine verilecek olana razı olsaydı, Karabağ'da Azerbaycan'ın ya da Kıbrıs'da KKTC Türklerinin yanında olmasaydı, yani haklı davalarının arkasında bağımsız bir politika ile dik durmaysaydı bügün bu süreci yaşıyor olurmuyduk?

  Tabiiki hayır. Türkiye için şu anda işletilmek istenen proje; bu dik duruş, kökleri ile barışık adımları ve bağımsız dış politikası nedeniyle duyulan rahatsızlıktan kaynaklı tekrar dünyada hakimiyet kuracak olan bir "Osmanlı korkusu" ile "Türkiye'yi şeytanlaştırma" projesidir.

  Zira anladılar ki; ne Fransa, ne Yunanistan, ne Ermenistan, ne artık dağılmaya yüz tutmuş AB, ne devşirme liderler ile dizayn ettikleri Ortadoğu ülkeleri ne de tek kutuplu düzende bugüne kadar istediği herşeyi yapabilme gücünü kendinde gören ABD ayrı ayrı Türkiye ile baş edemiyor.

  Hepsi için ortak bir "korku", ortak bir "düşman", ortak bir "şeytan" yaratma girişimleri ile yeni bir süreci başlattılar. Ve bu algıyla mücadele etmek için çok kritik ve önemli bir döneme giriyoruz.

  Bu noktada bir de sitem ile yazıma son vermek istiyorum. Türkiye gerçek anlamda dünyaya hitap eden uluslarası basın ve düşünce kuruluşları anlamında ne yazık ki çok zayıf kalmış durumda. İletişimin bu kadar etkin olduğu bir devirde, ülkemizin hala dünyada etkin olacak raporlar ve analizler üreten kuruluşları ne yazık ki yeteri kadar değil. İnşallah bu konudaki eksiğimizin çabucak farkına varır ve sadece basın ve düşünce kuruluşu değil, lobi kurumlarının da önünü açacak destekler sağlarız. Çünkü gerçekten Türkiye'nin bundan sonraki dönemi için çok ama çok önemli!