Karabağ'dan Yeni Kafkasya Denklemine Türkiye

Adem Kılıç

10.12.2020 Thursday 09:43

Özellikle son dönemde uluslararası haberler ve analizler Türkiye'nin dış politikasını 'Yeni Osmanlıcılık', 'Türkçülük' ya da 'İslamcılık' gibi çeşitli kalıplar içerisinde değerlendirmeye ya da daha net ifade ile anlamlandırmaya çalışmaktadır.

 Bu kalıplarlarla anlamdırma çabalarının aksine Türkiye'nin birçok alanda etkin olma motivasyonu, aslında ideolojik bir hareket olmaktan ziyade gerçeklik mahiyeti taşıyan bir süreç olarak değerlendirilmelidir. 

 Öyle ki; Türkiye'nin müdahil ve etkin olduğu alanlardaki gelişmelere baktığımızda neredeyse tamamının aslında “güvenlik sorunu” statüsünde değerlendirilmesi gerektiğinin farkına varırız.

 Suriye'de yaklaşık 10 yıldır devam eden çatışmalara neredeyse müdahil olmayan ülke kalmamıştır. ABD'den Rusya'ya, Fransa'dan İsrail'e, BAE'den Suudi Arabistan'a kadar birçok ülke bu bölgedeki çatışmalarda direk ya da dolaylı olarak müdahil olmuşlardır. Özellikle artık bir komplo teorisi olmaktan çıkmış olan ve açıkça dillendirilen özerk bir devletin burada istendiğini net bir şekilde görmekteyiz. Diğer bir ifade ile PKK/PYD gibi terör örgütlerinin kontolünde olacak “kullanışlı bir devlet” planı bölgede oluşturulmaya çalışılmaktadır. Sınırımızda olacak, üstelik topraklarımızda gözü olan böyle bir devlet ihtimali tabiiki ülkemiz için bir “güvenlik sorunu”dur ve Türkiye müdahil olmalıdır.

 Diğer bir başlık D.Akdeniz meselesidir. Bu alana da baktığımızda Türkiye'yi Akdeniz kıyılarına hapsetmeye çalışan bir oldu bittiye karşı mücadele ettiğimizi görüyoruz. D.Akdeniz rezervlerimizden kaynaklı haklarımızı bir kenara dahi bırakmış olsak bile, bize dikte edilmeye çalışılan MEB alanlarını kabul ettiğimiz anda, tabir yerinde ise açık denizde balık avlamak için bile Yunanistan ve onları kullanan Fransa gibi ülkelerden neredeyse “izin” alma zorunluluğu yaşayacağımız bir ortam oluşacak. Adalar Denizi'ndeki (Ege),Yunanistan tarafından kontrol edilen bir çok adanın ise uluslarası sözleşmelere aykırı olarak silahlandırıldığını göz önünde bulunudurursak bu bölge de Türkiye için bir “güvenlik sorunu”dur ve Türkiye müdahil olmalıdır.

 Diğer bir başlık Libya meselesidir. Türkiye'nin ve KKTC'nin Uluslararası hukuktan doğan haklarının gasp edilmemesi tamamen Libya temelli yaşanacak gelişmelerle paraleldir. Libya'nın meşru tanınmış hükemeti UMH ile yapılan anlaşmalar Türkiye'nin bu bölgedeki haklarını garanti altına almak için attığı adımlardır. Libya'daki gelişmelere sadece seyirci kalmak Türkiye'nin haklarının gaspına da seyirci kalmak demektir. Ülkemizin hak ve menfaatlerine yapılan bu saldırı da hiç şüphesiz ki bir “güvenlik sorunu”dur ve Türkiye müdahil olmalıdır.

 Bu üç büyük meselenin haricinde; Türkiye'nin Azerbaycan'ın Karabağ meselesinde, Azerbaycan Türkleri'nin yanında olmasından, K.Irak'da düzenlediği terör operasyonlarına kadar bir çok meselede aynı durumu görüyoruz. Türkiye'nin adımları bu minvalde değerlendirilmeli ve Türkiye'nin güçlü bir devlet olarak kendisini tehdit eden “güvenlik” meselelerine karşı kararlı bir dış politika yürüttüğünü görmeliyiz.

 Tabiki Türkiye'nin bu adımları, kendisini “erk” olarak gören birçok ülkenin planlarını altüst etmekte ve Türkiye'nin etki alanını da doğal olarak genişletmektedir. Kendi güvenlik sorununa müdahil olmak için bulunduğu Libya'da ve dolayısı ile K.Afrika'da, kendi güvenlik sorununa müdahil olmak için gittiği Afrin'de, Azez'de ya da El Bab'da ya da K.Irak'da ve Kafkasya'da etkisini artırması da bu dik duruş politikalarının sonuçlarıdır.

 Türkiye'nin bu güçlü duruşu ve planları bozan anlayışı da hiç şüphesiz haçlı zihniyetinde “Yeni Osmanlıcılık”, “Türkçülük”, “İslamcılık” gibi kalıplar ile “kabuslarını” tetiklemiştir.

 Türkiye güvenliğini sağlamak için adımlar atan ve meşru haklarını savunan dik duruşa sahip bir dış politika yürütmektedir. Türkiye'nin bu politikası ile yükselişini herhangi bir kalıba sokmaya çalışan Batı'ya ise söyleyebileceğimiz tek şey var. Evet korkmakta haklısınız. Eğer haklarımızı gasp etmenizi, ülkemize olan saldırılarınızı durdurmanızı sağlamak için Osmanlı olmamız gerekiyorsa biz de Osmanlı olacağız...

08.12.2020 10:12

Dünya gündemini meşgul eden konulara baktığımızda; Karabağ Süreci, Kıbrıs Meselesi, Doğu Akdeniz Rezervleri, AB'de köpürtülen İslamofobi, Libya'da uzlaşma süreci, ABD seçimleri sonrası Ortadoğu ve Arap ülkelerinin stratejileri, Afrika ve daha az konuşuluyor olsa da hızla tekrar gündeme girecek olan Suriye meselesi başlıklarını görmekteyiz.

BU BAŞLIKLARIN ORTAK NOKTASI NE?

Hiç şüphesiz ki; bu başlıkları gözden geçirdiğinizde başlıkların tamamının "Türkiye üzerinden" değerlendirildiğini göreceksiniz. Türkiye'nin adımları, refkleksleri ve aldığı kararlar, bu başlıkların tamamında birinci dereceden önemli bir kilit nokta haline gelmiştir.

Yaşamış olduğumuz coğrafya Türkiye'yi; Avrupa'dan Ortadoğu'ya, Afrika'dan Kafkaslara, Ortadoğu ve Orta Asya'ya kadar uzanan gelişmeler açısından her zaman etkilemiştir. Türkiye 100.yılının eşiğinde bir ülke olarak neredeyse Cumhuriyet tarihi boyunca Kıbrıs meselesini bir kenara koyarsak bu alanların tamamında etkinliğini bir kenara bırakmış ve Batı'nın aldığı kararlar doğrultusunda hareket ederek içe kapanık bir yol izlemiştir.

Bugün gelinen noktada ise Türkiye; sadece bölgesel konular değil, küresel çaptaki meselelerde de söz sahibi olacak meydan okumalara imza atmakta ve direkt olarak meselelerin karara bağlanmasında rol almaktadır.

Türkiye özellikle son dönemde izlediği tam bağımsız dış politika ve gelişen Silah savunma sanayisinin desteği ile bölgesel bir güç olduğu gerçeğini neredeyse muhataplarının tamamına kabul ettirmiş durumdadır.

BÖLGEDETÜRKİYE'SİZ BİR ÇÖZÜMÜN MÜMKÜN OLMADIĞI ANLAŞILDI!

Rusya; özellikle Suriye, Libya ve Karabağ meselesi ile bölgede Türkiye'siz bir çözümün mümkün olmadığını artık gördü. Fransa, Yunanistan, Almanya gibi AB ülkeleri de; D.Akdeniz, Kıbrıs hatta Afrika'da Türkiye'siz bir çözümün olmadığını artık kabul etmek zorunda kaldılar. Zira; yaşanan süreçlerin tamamını gözden geçirdiğimizde Türkiye'nin ikna edilemediği hiç bir sorunun çözüme kavuşmadığını ve Türkiye'nin istemediği sonuçlar karşısında dik durduğunu net bir şekilde görebiliyoruz.

Yani kısaca bir asrını doldurmak üzere olan bu ülke; artık ilk 97 yılındaki içine kapanık ve Batı'nın kararlarını tatbik eden anlayışa dur demiş ve bu ülkenin lehine olacak her mesele de izlediği tam bağımsız politikalarla hakkını sonuna kadar almaya başlamıştır.

Geçmişte en ufak sorunun krize dönüştüğü ve bunun getirdiği dalgaların altında kalan Türkiye, artık insiyatif alarak sorunların üzerine gitmektedir. Türkiye artık gerektiğinde diplomasi yollarını sonuna kadar kullanırken gerektiğinde de sahada sert gücünü göstermekten çekinmemektedir.

MAZLUMLARIN UMUDU VE HAMİSİ TÜRKİYE!

Pandemi döneminde dünyada diğer ülkelere en fazla yardım ulaştıran, milyonlarca mülteciye ev sahipliği yapan, dünyanın her noktasındaki mazlumlara umut olan Türkiye, kukla haline gelen Müslüman devletlerin yöneticileri nedeniyle artık Müslüman halklarında hamisi haline gelmiştir.

Unutmamalıyız ki bu büyüme sancılarının sonunda mazluma umut olan, dostlarına güven veren büyük ve güçlü Türkiye artık sadece bölgesel bir güç olarak değil küresel bir güç olarak dünya sahnesindeki yerini alacaktır.

SON VİRAJ EKONOMİK SALDIRILAR VE İÇ KARIŞIKLIK!

Bu yükselişi durdurmak için; ekonomik yaptırımlar ve bu yaptırımlarla tetiklenmek istenen iç karışıklıklar Batı'nın her zaman kullandığı üzere elindeki son koz olarak görünmektedir. Batı'nın olası bu minvalde yapacağı plan ve saldırılar ile karşı karşıya kalacağımız kritik bir döneme giriyoruz. Bize düşen devletimizin arkasında dimdik durmak ve bu büyük sürece karınca misali de olsa destek olmaktır. Zira; önümüzdeki bu sürecin, tam bağımsızlık yolundaki son viraj olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ve biliyoruz ki; yalnız değiliz! Biz; Türk dünyasındaki kardeşlerimizden dünyanın her noktasındaki müslüman halklara kadar büyük ve güçlü bir aileyiz. Ve hep birlikte başaracağız...

 

25.11.2020 07:46

Tarihsel olarak; toplumsal hafızalarında yer alan “Endülüs” ve “Viyana” tecrübelerini sürekli sıcak tutan batı, bu anlayışı nesilden nesile süregelen bir "İslam korkusu" (İslamofobi) kavramı olarak zihinlere işlemiştir. Hatta bu algı neredeyse siyasi veya askeri olarak sıkışan bütün devletler ve liderler tarafından da "kullanışlı" bir argüman olarak görülmektedir.

ABD'den İsrail'e, AB ülkelerinden Çin'e kadar kullanılan bu "kullanışlı" argüman, adeta müslümanlara karşı birleşmenin de bir yolu haline gelmiştir.

Son dönemde; Karabağ'da büyük bir hezimete uğrayan Paşinyan'ın "Durdurmazsanız tekrar Viyana kapılarına dayanırlar" söylemi veya Akdeniz ve Libya'da kaybeden Macron'un "İslam ve müslümanlar dünyanın her yerinde kriz kaynağıdır." açıklamaları bu durumu özetler niteliktedir.

Aslında İslam dininin varolması ile başlayan, Mekke'de putlarını ve düzenlerini korumak için İslam'a savaş açan çıkar sahiplerinin bu tavrı, evrilerek günümüze kadar gelmiştir. Zira bugün gelinen noktada da düzenlerini ve çıkarlarını korumak isteyenler, haksızlıklarının üzerini örtmek isteyenler aynı şekilde İslam'a saldırmaktadır.

NEDEN TEKRAR İSLAM'I BAŞ DÜŞMAN OLARAK SEÇTİLER?

1990'larda Sovyetler'in ortadan kalkmasıyla kendi toplumlarını konsolide edebilecek bir "tehdit", bir "düşman" oluşturma ihtiyacı hisseden batı için en kullanışlı argüman yine müslümanlar ve İslam dini olmuştur.

1992 yılında Fransa'nın Cezayir'e müdahale için sebep olarak kullandığı "Groupe Islamique Arme'' örgütünden, ABD'nin Kuveyt'e, Irak'a müdahalelerine kadar tüm operasyonlarda "Radikal İslam" ve "İslami Terör" gibi kavramlar bahane edilmiş ve akıllara sokulmuştur. Ve 11 Eylül saldırıları ile de bu durum artık tamamen perçinleştirilmiştir. İstedikleri "tehdit" ve "düşman" net olarak ortaya çıkmıştır.

Ekranlarında Saddam Hüseyin'in olmayan "kimyasal silahları" için Irak operasyonunu izleyenler, Osama Bin Ladin’in ne kadar tehlikeli bir müslüman olduğunu dinleyenler, okullarda anlatılan tarihi bilgiler ile bunları birleştirdiklerinde İslam’ın büyük bir tehdit olduğuna inanmışlardır.

Bu süreçten sonra artık batıda insanlar; "Burada yaşayan bir müslüman bize Cihat saldırısı yapar mı?", "Müslüman komşum acaba Ladin gibi bir terörist mi?", "Acaba bir gün kendisini patlatarak cennete gitmek ister mi?" gibi kaygılarla yaşamaya başlamıştır.

Hatta bu politika öyle kullanılmıştır ki, bırakın Müslüman olmayanları Müslümanların içerisinde bile "İslam korkusu" (İslamofobi) yaşayanlar ortaya çıkmıştır.

Filistin sokaklarında masum insanları öldüren Yahudi'leri yolda gördüğünüzde korkmazken, Myanmar’da Müslümanları diri diri yakan Budistleri gördüğünüzde korkmazken ya da Uygur'da Türklere işkence yapan Çinlileri görünce korkmazken "sarıklı, cübbeli birisini görünce korkmak" algısı zihinlere yerleştirilmiştir.

AVRUPA SON DÖNEMDE DOZAJI NEDEN ARTIRDI?

Geçmişte ucuz işgücü isteyen batı ülkelerinin, müslüman azınlıkları ülkelerine alarak çalıştırma politikaları, artık bu devletler tarafından "tehdit" olarak görülen bir noktaya gelmiştir.

Geçtiğimiz günlerde ABD merkezli araştırma kuruluşu THO tarafından yayınlanan bir analizde şu ifadelere yer veriliyor.

"Avrupa'da nüfusun artmaması sorunu önü alınamaz bir raddeye ulaştı. 30 yıl içinde Avrupa'daki Müslüman nüfus katlanacak. Fransa ve Almanya birer İslami ülke olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacak..."

Bu gerçekliğin üzerine pandemi ile ayyuka çıkan ekonomik daralmalar ve göçmen krizi süreci de eklenince zaten "Avrupa İslam'ı" olarak adlandırdıkları proje ile adımlar atan batı, dozajı biraz daha arttırmaya ve daha büyük bir algı ile projeyi hızlandırmaya başlamıştır.

Fransa, Almanya, Avusturya ve Hollanda gibi AB ülkeleri "Avrupa İslam'ı" adını verdikleri projeyi zaten yıllardır uygulamaya çalışmaktadır. Bunun için kanunlar çıkarmakta hatta eğitim müfredatlarına eklemektedirler.

Avrupa'da  'hayata müdahale etmeyen" tabir yerinde ise "pasif bir Tanrı" anlayışına sahip olan bir müslüman tipolojisinin arzulandığı bu proje, uzun yıllardır uygulanmaktadır.

Bu projeye ile insanlara; "çağın gerekleri ile uyuşmayan kavramların revize edilmesi" ve "ritüelleri" (ibadetler) terkederek  inancı vicdanlarında yaşamanın yeterli olacağı kanaati aşılanmaya çalışılmaktadır. Avrupa'da yaşayan müslümanlara "ancak bu şekilde kendileri gibi medeni bir insan olacakları" empoze edilmeye çalışılmaktadır.

Nitekim Türkiye'de de planlanan ve bir ölçüde etkisini gösteren deist, agnostik ve nihilist gibi dinden uzaklaşıp "pasif bir Tanrı"ya sıcak bakan anlayış; araştırmalara göre Avrupa'da 30 yaş altı insanlarda yüzde 65'lere kadar varmış durumdadır.

Avrupa bir yandan "modern, ıslah edilmiş bir Avrupa İslam'ı" oluşturmaya çalışırken bir yandan da gerçek İslam'ı daha da şeytanlaştırarak, insanların mecburi taraf olmasını sağlamaya çalışmaktadır.

İran, Irak, Suriye, Afganistan, 11 Eylül, Arap Baharı, DEAŞ, El-Kaide, "Allah'u Ekber" sloganları ile sözde terör saldırıları ve daha niceleri...

ABD'li Orta Doğu Uzmanı Michael Doran'ın ifade ettiği gibi; Hillary Clinton'ın “El Kaide’yi biz kurduk” ve Trump'ın "Obama IŞİD'in kurucusu, Clinton da ortağıdır" ifadelerini de hatırlatarak yazıya son vermek istiyorum.

Evet; kendi elleri ile oluşturdukları canavar algısı ile halklarını konsolide eden, yine kendi elleri ile oluşturdukları kullanışlı bir "düşman" ile müslüman coğrafyalarda her yaptıklarını meşrulaştıran Batı'nın kurguladığı, büyük bir oyun ile karşı karşıyayız.

Kukla yönetimlerle batıya köle haline gelen Arap müslüman ülkelerin halkları artık Türkiye'yi İslam'ın temsilcisi olarak kabul etmeye başlamıştır. Giderek güçlenen Türkiye ve Cumhurbaşkanımız Erdoğan ise bu oyunda artık direk hedef haline getirilmek istenmektedir.

Uyanık olmalı, dik durmalı daha da ilerisi bu oyunu bozmak için güçlü olmalıyız...

03.11.2020 11:09

Fransa'nın; özellikle Macron'un göreve gelmesinden sonra AB içerisinde Almanya'nın uzun dönemdir yürüttüğü 'lider' pozisyonunu devralma misyonu, gelinen noktada bir kaosa doğru ilerlemeye devam ediyor.

AB'nin insan hakları, fikir özgürlüğü, hukun üstünlüğü, toprak bütünlüğü, bağımsızlık gibi birçok konuda makyajının aktığını artık net bir şekilde görmeye başladık. Aslında Batı devletlerinin bu makyaj altında neler yaptığını tarihlerine baktığımızda çok net bir şekilde görebiliyoruz.

Bu devletlerin en başında da şüphesiz ki Fransa geliyor. Fransa'nın kanlı ve sömürgeci tarihi her ne kadar unutturulmaya çalışılsa da, gelinen noktada 'çıkarlarını' kaybetme riskleri ile karşı karşıya kalan Fransa'nın bu zihniyeti, tekrar hortlayarak kendini göstermeye başladı.

Vendee katliamı ile 600 bin insanın, Vietnam'da 500 binden fazla insanın ölümüne neden olan Fransa; Cezayir ve Ruanda'da uyguladığı katliam politikası ile de yaklaşık 2 buçuk milyon insanın katledilmesine direkt olarak sebep olmuştur.

"Afrika Kasabı" olarak nitelendiribileceğimiz Fransa'nın tarihine baktığımızda; Gabon, Senegal, Benin, Tunus, Gine, Burkina Faso, Çad, Kamerun ve Cibuti gibi Afrika ülkelerinde insanları yalnızca öldürmekle kalmadığını görüyoruz. Fransa bu ülkelerde katliamdan geride kalanları da din değiştirmeye zorlayarak Hristiyan olmaları için ciddi baskı politikaları uygulamıştır.

Bu ülkelerin neredeyse tamamında sömürge faaliyetlerini hala devam ettiren Fransa; bu Afrika ülkelerinin neredeyse tüm ulusal rezervlerini de elinde tutuyor. Fransız hazinesi resmi rakamlara göre Afrika’dan yaklaşık olarak yıllık 500 milyar dolar kazanç ve getiri elde ediyor. Ayrıca bu Afrika ülkelerinin Merkez Bankaları, döviz rezervlerinin en az yüzde 85’ini Fransız Merkez Bankasında tutmakla yükümlü...

 "ÇIKARLARI" TEHLİKEYE GİREN FRANSA GERÇEK YÜZÜNÜ GÖSTERİYOR!

Fransa yıllık 500 milyar dolar gibi bir rant kapısı olarak gördüğü Afrika bölgesinde Türkiye'nin varlığını özellikle 2002 yılından sonra hissetmeye başladı. TÜİK verilerine göre Türkiye'nin Afrika kıtasıyla ticareti 2002 yılında 4,3 milyar seviyesindeyken, 2020'de yaklaşık 22 milyar dolar seviyelerine kadar çıktı.

Türkiye'nin 2002'de Afrika'daki büyükelçilik sayısı sadece 12 iken bu sayı 2020 itibarıyla 42'ye yükselmiş durumda. THY uçuşları ile Afrika'ya kurulan bağların artması, TİKA'nın Afrika genelinde 30'a yakın Program Koordinasyon Ofisi açması ve Maarif Vakfı ile çok ciddi yatırımlar yapılması şüphesiz bu bölgeden büyük çıkarları olan Fransa'yı çok rahatsız etti.

Fransa'yı rahatsız eden en büyük sebeplerden birisi Afrika olsa da tek sebep bu değildi. Büyük yatırımlarla Suriye'de etkin olmaya çalışan Fransa, askeri yardımları haricinde enerji şirketlerinden inşaat şirketlerine kadar bir çok unsurunu bu bölgede aktif hale getirmeye çalıştı. Hatta terör örgütü PKK ile Fransız çimento devi Lafarge şirketinin işbirliği uluslararası basında da gün yüzüne çıktı.

Fransa, Afrika ve Suriye'den sonra D.Akdeniz'de ve Libya'da  da Yunanistan ve GKRY ile işbirliği yaparak etki alanı oluşturduğu enerji konusunda karşısında Türkiye'yi buldu. AB'nin şımarık çocuğu Yunanistan'ı Türkiye'ye karşı "cesaretlendiren" Fransa, arka planda ise tüm AB yapısını Türkiye'ye karşı kışkırtma faaliyetlerine girişti. Çünkü artık karşısında tüm etki alanlarında planlarını bozan ve dik duran bir Türkiye vardı.

Fransa tabiri caizse can siperane bir hırsla Türkiye’nin her alanda karşısında durmak üzerine yapılandırdığı bir politikaya büründü. Bu nedenle her geçen gün artan dozajda AB, NATO gibi kurumlar nezdinde Türkiye karşıtı meydan okumalarına ve düşmanca tavırlarına yenilerini eklemeye devam ediyor.

HAÇLI İTTİFAKINI HORTLATMA GAYRETİ!

Türkiye'nin son dönemde attığı adımlarla iyice kontrolünü yitiren Fransa ve Macron, çeşitli meydan okumalarla gündemi sıcak tutmaya ve Türkiye'yi tabir yerinde ise şeytanlaştırmaya çalışıyor.

Tüm çıkarları yerle bir olan; Suriye'de, D.Akdeniz'de, Libya'da ve Karabağ'da sahada kaybeden Fransa, AB'yi Türkiye'ye yaptırım yapmaya ikna edemeyerek masada da kaybetti.

Afrika'dan Suriye'ye, D.Akdeniz'den Karabağ'a ve Libya'ya kadar meydan okuduğu tüm "kırmızı çizgileri" Türkiye tarafından yerle bir edilen ve kaale alınmayan Macron'un son hamlesi ise İslam düşmanlığı üzerine kurduğu politika ile Türkiye'ye karşı AB ülkelerini birleştirme girişimi olarak önümüze geliyor.

Gelinen noktada ise; İslam'a, kutsallarımıza hakaret eden faaliyetleri ile bir kez daha batı ikiyüzlülüğüne şahit oluyoruz.. AB'nin insan hakları, fikir özgürlüğü, hukun üstünlüğü, toprak bütünlüğü, bağımsızlık gibi birçok konuda sadece kağıt üzerinde olan anlayışı bugün yeniden gün yüzüne çıkıyor.

Türkiye'nin dik duruşu devam ettikçe bu saldırıların devam edeceği ise aşikar. Onlar değerlerimize saldırdıkça Türkiye'nin geri adım atmayan yaklaşımı ise şüphesiz ki takdir edilmesi gereken bir dik duruş. Zira artık tam bağımsız bir politika izleyen ve tehditlere boyun eğmeyen bir Türkiye var! 100 yıldır uyuyan dev uyandı ve o deve karşı şimdi haçlı ittifakını hortlatılmak isteniyor...

28.10.2020 10:08

Ersin Tatar'ın Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi ile birlikte KKTC'nin bekası ve kalkınmasına dair yeni bir döneme girildi. 50 yılı aşkın zamandır Güney Kıbrıs ile devam eden beyhude müzakerelerin nihai sonuca evrileceği bir süreç de artık başlamış oldu.


 

Bu seçimle Kıbrıs Türklerinin; birçok AB ülkesinin ve Yunanistan'ın istediği gibi sözde federasyon adı altında ve Rum esaretinde, ikinci sınıf, azınlık bir toplum haline getirilmesinin önüne geçildi. Güney Kıbrıs'ın AB üyesi olmasından sonra büyük ölçüde batı etkisinde kalmış olan toplumun, kendi kimliğini, siyasi ve ekonomik özgürlüğünü kaybetme tehlikesi de bertaraf edilmiş oldu.


 

Aslında Kıbrıs Türk halkının Türkiye’nin etki alanından çıkartılarak etnik bir azınlık durumuna getirilmesi ve ardından da Türkiye'den koparılması herhalde bir çok AB ülkesinin, Yunanistan'ın ve Rumların en büyük hayalidir. Bu hayallerine ulaşmalarına ise aslına bakarsanız ramak kalmıştı Sadece yüzde 3'lük bir oy farkı...


 

Yunanistan'ın Megalo İdea hedefinin maddelerine baktığımızda bazı gerçekleri daha iyi görebiliriz.Makalenin ana konusu olmadığı için sadece bilgi olarak sizlere hatırlatmak istiyorum.


 

Ege adalarının Yunanistan'a ilhakı,

Oniki adaların Yunanistan'a ilhakı,

Girit adasının Yunanistan'a ilhakı,

Batı Anadolu'nun Yunanistan'a ilhakı,                                                                                                                

Kıbrıs Adasının Yunanistan'a ilhakı,


Rum Pontus Devletinin kurulması ve İstanbul'un geri alınarak, Bizans İmparatorluğunun yeniden kurulması…


Bu maddelere baktığımızda aslında nasıl bir sınırdan döndüğümüzü çok daha iyi anlamış olmamız gerekiyor. Özellikle Kıbrıs Adası'nın stratejik önemini de göz önüne aldığımızda...


TÜRKİYE YENİ BİR YOL HARİTASI İLE HAREKET ETMELİDİR!


 

KKTC’nin siyasi ve jeopolitik varlığı bugünkü konjonktürde daha da hayati bir hale gelmiştir. Özellikle Doğu Akdeniz'deki rezerv gerçeğinden sonra Mavi Vatan'ın güvenliği için KKTC, Türkiye için olmazsa olmaz konumdadır. Buna birde Doğu Akdeniz'de hergün askeri varlığını güçlendiren Yunanistan, Fransa, ABD gibi ülkeleri eklediğimizde KKTC'nin bir üs olarak da önemini anlamış oluruz.


 

Türkiye artık bu zor seçim sürecinden sonra KKTC politikasını gözden geçirmeli ve yeni bir yol haritası çizmelidir. Zira; Mustafa Akıncı gibi aleni bir şekilde "toprak vereceğim" diyen bir aday seçimlerde yüzde 48 oy almıştır. Bu bir bakıma görmezden gelemeyeceğimiz bir sorunun kanıtı niteliğindedir.


 

"Sizi biz kurtardık" bakış açısı artık gerçekten "yavru vatan" anlayışına dönüşmelidir. Sanayileşme ve ekonomik gelişmeler anlamında daha büyük adımlar atılmalıdır. Bu destekler özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde hızlanmıştır. Katlanarak devam etmeli ve Tatar öncülüğünde yatırımlar ve sonucunda gelecek olan yükseliş KKTC halkına çok iyi anlatılmalıdır.


 

Diğer taraftan Türkiye artık KKTC'yi tamamen uydu bir üs haline getirmelidir. Kalıcı olarak geniş kapsamlı ve operasyonel olacak şekilde hem hava hem de deniz üssü inşa etmelidir. Garantör ülke olarak bu hakların tamamına zaten sahiptir. Belki; Rusya'dan aldığımız S-400 savunma sisteminin, hem Akkuyu Nükleer Santralini hem Doğu Akdeniz’i hem de KKTC'yi menzil içine alacak şekilde yerleştirilmesi sağlanabilir.


 

EŞİT ŞARTLARDA İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜM!


 

50 yılı aşkın zamandır Güney Kıbrıs ile devam eden beyhude müzakere süreci artık nihayete erdirilmeli ve Cumhurbaşkanı Ersin Tatar'ın seçim sürecinde söylediği; "Kıbrıs’ta artık egemen eşitliğe dayalı 2 devletli çözüm" için politika üretilmeli ve adımlar atılmalıdır.


 

Bugüne kadar Kıbrıs görüşmelerinde "uzlaşmaz taraf olmamak", "AB ile ters düşmemek" ve "Karabağ" gibi sorunlar yüzünden KKTC'nin tanınmamasına dair hassasiyet süreci artık rafa kaldırılmalıdır. Fransa gibi ülkelerin "Karabağ'ı tanıma" adımları artık uluslararası medyada ayyuka çıkmış hatta geçtiğimiz günlerde yasa teklifi olarak Fransa'da alt meclise sunulmuştur.


 

Azerbaycan KKTC’yi tanırsa "Karabağ'ın bağımsızlığı tanınır.", Türki devletlerin "Dünya ile ilişkisi bozulur." vb kaygılar bir kenara bırakmalı ve Türk Dünyası artık kulaklarını tıkayarak KKTC’yi bağımsız bir devlet olarak tanımalıdır. Azerbaycan'ın Karabağ isgaline son vermeye başladığı çatışmalardan sonra Türk devletlerinin hızla KKTC’yi tanıma süreci hızlandırılmalıdır.


 

Türkiye; Rusya, İran ve Çin gibi ülkelerin KKTC ile ilişkilerini geliştirilmek için adımlar atmalıdır. Artık Kıbrıslı Türkler ve KKTC, ana vatan Türkiye ile birlikte egemen, bağımsız ve müreffeh bir devlet olarak uluslararası arenada yer almalıdır.


 

 


Adem KILIÇ

Siyaset Bilimci / Yazar

20.10.2020 13:45

Dünya batı hegomanyası ile 100 yıldır devam eden bir düzenden, çok kutuplu bir düzene doğru ilerlerken yıllardır çözüme kavuşmayan bir çok konu gündemin en tepesine oturmuş durumda. Bunlardan birisi de hiç şüphesiz ki; Doğu Akdeniz'deki enerji kaynakları üzerinden uzun yıllardır devam eden problemin geldiği noktadır.

Globalleşme, dünya nufusunun hızla artması, ihtiyaç kavramlarının değişmesi gibi nedenlerle neredeyse baş sıraya oturan enerji ihtiyacı, özellikle petrol gibi başlıklarla tarih boyunca değişik uzlaşmazlıklara hatta savaşlara evrilmiştir.

Bugün gelinen noktada da özellikle Avrupa, enerji bağımlılığını azaltmak, Rusya’yı ve Ortadoğu ülkelerini bu başlıkta devre dışı bırakmak için gözünü büyük rezervlerin olduğu Doğu Akdeniz bölgesine dikmiş durumdadır. Çünkü enerjide bağımlılık başlığı, Avrupa’nın en büyük sorunu hatta yumuşak karnı olarak nitelendirilebilir.

Avrupa devletlerinin resmi rakamlara göre yılda ortalama 450 milyar metreküp doğal gaz tükettiği görülmektedir. Bu ihtiyacın yarısından fazlası da Rusya’dan ithal edilmektetdir.

Hal böyle iken, yol ve köprülerini dahi ipotek etmiş olan Avrupa'nın şımarık çocuğu Yunanistan ve Avrupa'nın gayrimeşru çocuğu Güney Kıbrıs'ın bazı haklarının olduğu Doğu Akdeniz bölgesindeki rezervler, tabir yerinde ise Avrupa'nın iştahını kabarttı.

İşte bu çıkar doğrultusunda oluşan blok, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs'ı hızla askeri üslerinin merkezi haline getirmeye başladı. Çünkü bu blok 100 yıldır; hukukun gücü değil, gücün hukuku stratejisi ile adımlar atmayı kendileri için bir hak olarak gördü ve görmeye devam ediyor.

Doğu Akdeniz’deki meselesinin özü; nasıl 1963’de silah zoru ile Kıbrıs Cumhuriyeti gasp edilerek üniter Rum devletine dönüştürüldü ise, şimdi Kıbrıs'ın etrafındaki tüm deniz yetki alanlarının gasp edilerek meşruiyete dönüştürülmesi girişimidir.

Türkiye ise kendi haklarından ve KKTC'nin haklarından vazgeçmeyeceğini gerek söylemleri gerekse yaptığı tatbikatlar ve sismik çalışmalar ile göstermiştir. Fakat Türkiye'nin bu dik duruşu batıyı ziyadesi ile rahatsız etmiş ve arka planda büyük bir askeri yapılanma süreci başlamıştır.

Bu yapılanma sürecini ülkeler bazında kısaca özetlemek gerekirse;

Yunanistan; Lozan ve Paris anlaşmalarına aykırı olmasına rağmen, Adalar Denizi'ndeki (Ege) 23 adanın büyük kısmını cephaneliğe çevirdi. 20 binden fazla asker bulundurduğu adalara savaş uçakları için hava alanları inşa ederken, bazı adalara da mekanize birlik konuşlandırdı. Güney Kıbrıs'ta ise yine garantör ülke olarak asker ve üs bulunduruyor.

Fransa; Güney Kıbrıs ile 15 Mayıs’ta imzaladığı askeri savunma işbirliği anlaşması ile Güney Kıbrıs’ın Evangelos Florakis Deniz Üssü’nü kullanma hakkını elde etti. Fransa bu anlaşmayla Fransız Charles de Gauelle uçak gemisini de bölgede bulundurmayı sözde meşrulaştırdı.

İngiltere; Kıbrıs'ta Agrotur ve Dikelya adında iki üsse sahip durumda. Bu üslerde ciddi oranda mühimmat ve savaş uçağı barındırıyor. Garantör olarak 58 yıldır bu üsleri kullandıkları için bu rakamlar değişiklik gösteriyor.

ABD; yakın zamanda Güney Kıbrıs'ın Baf kentindeki Andreas Papandreu hava üssüne, nakliye uçakları ve savaş güçleri yerleştirdi. NATO çerçevesinde daha önce bölgede iki üssü olan ABD, bunların haricinde geçtiğimiz haftalarda Girit ve Dedeağaç üsleri için de Yunanistan ile anlaştı. ABD’nin Doğu Akdeniz’de konuşlanan 6. Filo'su ise zaten malumumuz...

Bu ülkelerin haricinde İtalya ve İsrail gibi ülkelerde bölgede askeri varlıklarını arttırmaya ve yaymaya çalışmaktadır. İsrail; Girit’te yer alan Souda Askeri Üssü’nün genişleterek modernize etme ve Doğu Akdeniz’i kontrol edecek radar üssü haline getirme çalışmalarına devam ediyor.

Ayrıca Güney Kıbrıs'da NATO ve ABD’nin kullandığı elektronik sinyal istihbaratı sağlayan Ortadoğu’yu dinleme istasyonları da bulunuyor.

Gördüğünüz üzere bu blok, Doğu Akdeniz ve Güney Kıbrıs'ı büyük bir askeri üs haline getiriyor.

OLUŞAN BU BÜYÜK BLOKA KARŞI TÜRKİYE NE YAPIYOR ve NE YAPMALI?

Türkiye bugüne kadar, uluslararası hukuka uygun, hak ve adalet ilkelerine saygılı bir şekilde kaynakların adil paylaşımı yönünde ilkeli bir tutum sergiledi.

Türkiye’nin bu süreçte Karadeniz, Adalar Denizi (Ege) ve Akdeniz’de gerçekleştirdiği tatbikatlar, haklarından vazgeçmeyeceği kararlılığını net bir şekilde ortaya koydu. Gerek KKTC'den ve kendi sınırlarından dolayı oluşan haklar, gerekse Libya ile yapılan anlaşma gereği sahip olduğu haklar ile sismik araştırmalarına taviz vermeden devam etti.

Şu gerçeği kabul etmek gerekiyor ki; Rumların uzlaşmaz tavırları yüzünden Kıbrıs'da iki taraflı bir çözüm olması neredeyse imkansızlaştı. Nitekim bu durum, referandum yapıldığı zaman da görüldü. Enerji savaşları ve küresel güçlerin bölgeye akın etmesi ile artık adada çözüm süreci hayalleri neredeyse bitmiş durumda.

Türkiye ilk olarak; KKTC'de Akıncı zihniyetinden kurtulmalı ve milli bir yönetim ile KKTC'nin diğer ülkeler tarafından da tanınması yönünde diplomasi adımlarını atmalıdır.

Bundan sonra ise Türkiye'nin; detaylı bir şekilde anlattığım bu bloğa karşı, "Küresel siyasette uluslararası güce, uluslararası güçle karşılık verilir" prensibi ile hareket etmesi gerekmektedir.

Türkiye ve KKTC; kendisine karşı oluşan ABD-İngiltere-Fransa-İtalya-Yunanistan-Güney Kıbrıs-İsrail bloğuna karşı kendi bloğunu mutlaka oluşturmalıdır.

 

    KKTC'de kalıcı olarak geniş kapsamlı hem hava hem de deniz üssü inşa etmelidir. Bunun yanı sıra Libya'da da aynı süreci işleterek Rusya'nın Suriye'de yaptığı gibi güvenlik anlaşması çerçevesinde liman ve üsler hayata geçirmelidir.

   Dış politikada sürekli dostluk ya da düşmanlık kavramı asla yoktur. Bu bloğa karşı caydırıcı bir karşı blok oluşturmak için Rusya'nın varlığı önemlidir.

   Rusya şu anda onlarca teknoloji gemisini Suriye çevresinde konuşlandırmış durumdadır. Rusya, Suriye ile yapmış olduğu anlaşma gereği Tartus ve Lazkiye limanlarını da uzun yıllar kullanacak yetkiye sahip oldu. Ayrıca Rusya bölgedeki 8 adet deniz, hava ve kara üssü ile ABD’nin Doğu Akdeniz’de konuşlanan 6. Filo’sunu etkisiz bırakabilecek bir konuma da sahip...

 

 

 Akdeniz'de yer almayı zaten isteyen Rusya'nın yanı sıra bölgede dünyanın ikinci ekonomik gücü olan ve ticari anlamda Akdeniz'e ve Türkiye'ye ihtiyaç duyan Çin ile en büyük enerji ithalatçısı olan iki ülke Hindistan ve Japonya ile de işbirliği adımları atılabilir. Azerbaycan ve Pakistan ile bir anlaşma ise zaten hiç de zor görünmemektedir.

   Rusya ile işbirliği sonrası, Rusya'nın Suriye üzerinde ki etkisi kullanılarak Suriye ile yapılacak bir MEB anlaşması ise süreci taçlandıracak inanılmaz bir adım olabilir.

   Rusya'nın NATO, ABD ve AB ile, Çin'in ABD ile, Pakistan ve Azerbaycan'ın Batı ile olan çıkmazları, böyle bir bloğun aslında varlığını ve oluşabileceğini net bir şekilde ortaya koymaktadır.

 

  Tabiki çizmiş olduğum bu denklemin, kağıt üzerinde olabilirliği yüksek görünüyor olsa da  meşaketli ve çok çaba isteyen bir süreç yolculuğu olduğu da aşıkardır. Çünkü her ülke kendi çıkarları çerçevesinde tavizler ve avantajlar isteyecektir.

 

    Fakat belirttiğim gibi bu büyük bloğa karşı; "Küresel siyasette uluslararası güce, uluslararası güçle karşılık verilir" prensibi çerçevesinde -bir eksik bir fazla- Türkiye'nin caydırıcı bir karşı blok oluşturması elzemdir.

 

    Şüphesiz devlet aklımıza sonuna kadar güveniyoruz. Büyük devlet olma, bölgesel güç olma ve tam bağımsız bir Türkiye için verilen bu mücadelede devletimizin arkasındayız. Ve eminim ki başaracağız...

13.10.2020 11:25

Karabağ sorunu, Sovyetler Birliği’nin Kafkasya’ya miras olarak bıraktığı sorunların en büyüğü ve tehlikelisi olarak kabul edilebilir.

Azerbaycan’ın BM tarafından da kabul edilen toprağı Karabağ ve çevresindeki 7 rayon, yaklaşık 30 yıldır Ermenistan işgali altında. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Moskova’nın da doğrudan yardımlarıyla bir oldu bitti ile gerçekleştirilen bu işgal, hem Azerbaycan’ın hem de Türk dünyasının en önemli krizlerinden birisi olarak günümüze kadar geldi.

Siyasi literarürde Stalin'e atfedilen 'böl-parçala ve yönet' yaklaşımının net bir şekilde uygulandığı bölgede, Karabağ'da yaşayan 1 milyona yakın Azerbaycan vatandaşının yanı sıra Ermenistan’da yaşayan yaklaşık 220 bin Türk de evlerini terk etmek zorunda bırakıldı. Hocalı gibi katliamlar ve bu göç baskısı ile bölgenin demografik yapısı değiştirildi. 

O günden bugüne kadar alınan BM kararlarında oldukça açık bir şekilde Ermenistan’ın işgalci olarak tanımlasına rağmen, uluslarası camia tarafından Azerbaycan lehine adımlar atılmadı.

1992 yılında Karabağ sorununun çözümü için kurulan AGİT Minsk Grubu da bugüne kadar bu konuda hakkaniyetli bir çözüme ulaşacak hiç bir adım atmadı. Zira; Minsk Grubu'nun eş başkanları olan ve Ermeni diasporasının çok güçlü olduğu ABD ve Fransa ile birlikte işgalin doğrudan destekçisi konumundaki Rusya’nın da bu konuda objektif davranmadığı bu 30 yıllık süreçte açıkça görüldü.

SON GELİŞMELERİN ARKA PLANI VE FARKI

Yaklaşık 30 yıldır çözüme kavuşmayan gelişmeler ile bugüne kadar gelen Karabağ sorununun bugün yeniden büyük çatışmalara evrilmesinin nedeni ise arka planda çok farklı sebeplere dayanmaktadır.

Türkiye ile Türki Cumhuriyetler ve Kafkasya arasında tampon bir bölge oluşturan Ermenistan'ın önemi şüphesiz ki bir çok ülke tarafından stratejik olarak görülüyor. Gerek Rusya ve İran gerekse ABD ve Fransa gibi batı ülkeler, bu stratejik önemi açısından Ermenistan'a şimdiye kadar direkt olmasa da perde arkasından desteklemeyi sürdürdü. Fakat son dönemdeki bazı gelişmeler Rusya tarafından hiç de hoş karşılanmadı.

Özellikle son 10 yıla baktığımızda; Ermenistan iç siyasi çekişmeler, yolsuzluk ve ekonomik sorunlarla boğuşarak istikrarsız bir ülke haline gelirken, Azerbaycan petrol ve doğalgaz satışı gelirleri ile zenginleşerek ülkenin altyapısını ve uluslararası işbirliklerini geliştirdi.

Şüphesiz Azerbaycan'daki bu zenginleşme, askeri ve savunma sanayisinde de güçlü bir yapı kurmasının önünü açtı. Rusya'nın istediği şekilde gitmeyen bu gelişmelere son olarak batı yanlısı Paşinyan'ın Ermenistan'da iktidara gelmesi de eklenince tabir yerinde ise Rusya'nın rahatsızlığı had safhaya çıktı. Nitekim iki haftasını dolduran çatışmalarda Putin'in Paşinyan'a olan tavrına baktığımızda bu durumun teyidini de net bir şekilde görebiliyoruz.

ÇATIŞMANIN SEYRİ VE YENİ KAFKASYA DENKLEMİ

Çatışmaların seyri ve sonuçları şüphesiz ki sadece Azerbaycan ve Ermenistan'a dayalı değil. Fransa gibi bir çok ülke rol almaya çalışsa da, bu bağlamda ağırlığı hissedilen iki aktör karşımıza çıkıyor. Rusya ve Türkiye...

Son dönemlerde attığı adımlarla bölgesel bir güç haline gelen Türkiye'nin; aslında Rusya ile Suriye’den Libya’ya kadar uzanan geniş bir alanda vekâlet savaşları yaşadığını görüyoruz. Gelinen nokta; bu durumun artık Kafkasya'da da yaşanabileceğini bize açıkca gösteriyor.

Gelişmeler karşısında Türkiye; 1990’ların başından bugüne kadar belki de ilk defa bu kadar net ve yüksek perdeden tavrını dile getiriyor. Türkiye açık bir şekilde "artık bu iş bitmeli" tavrını ortaya koyuyor.

Şüphesiz Türkiye’nin bu tavrının uluslarası hukuki zemini de bulunuyor.

Bunlardan ilki; BM tarafından 1993 yılında kabul edilen 852 nolu BM Güvenlik Konseyi kararı. Bu karar, Ermenistan'ı uluslararası hukuk nezdinde Karabağ'da işgalci olarak tanımlıyor.

İkincisi ise; Ağustos 2010 tarihli Stratejik Ortaklık ve Karşılıklı Yardım Anlaşmasının 2. maddesi. Bu karar, taraflardan birisinin askeri tecavüze maruz kalması halinde meşru savunma hakkının hayata geçirilmesi için askeri imkân ve kabiliyetlerinin kullanılmasında tarafların mutabık kaldığını ifade ediyor. Saldırılara başlayan Ermeni tarafı olduğu için bu madde de devreye giriyor.

Yani Türkiye; bu iki hukuki ve uluslararası karar ışığında Azerbaycan'ın meşru adımlarının arkasında olduğunu üst perdeden dile getiriyor. Azerbaycan'ın arkasında duruyor ve destekliyor.

Çünkü Türkiye için Karabağ sorunu sadece Karabağ'dan ibaret değil. Bunun ötesinde Türkiye, özellikle son çeyrekte Gürcistan’ın da katılımıyla kurduğu üçlü iş birliği mekanizmasıyla Kafkasya’da enerjiden ticarete, kültürel işbirliğinden askerî dayanışmaya kadar birçok adım atmış durumda.

Türkiye ayrıca; Orta Koridor ya da Yeni İpek Yolu olarak son dönemde ciddi dikkat çeken adımlar ile Çin’den Avrupa’ya uzanan demir-deniz-kara yolu ağlarını içeren bir ticaret koridoru oluşturuluyor. Bunun sonucunda yeni bir Kafkasya denklemi ortaya çıkıyor. Ve bu denklemin başı hiç şüphesiz Kafkasya'daki Türk ve müslüman varlığı nedeni ile Türkiye olarak ortaya çıkıyor...

Türkiye; Suriye'den D.Akdeniz'e, Afrika'dan Kafkaslar'a kadar etki alanının genişleten büyük bir sürecin sancılarını yaşıyor. Köklü gelenekleri ve tarihi ile bir güç yeniden doğuyor...

10.10.2020 11:55