Son Dakika Coronavirüs Haberleri Korona Yaz 8119'a Gönder 10 ₺ Bağışta Bulun

Türk İslam Davasının Yalın Kılıcı; Kadir Mısıroğlu

Dr. Ömer Aydın
05 Mayıs 2020 Salı 10:40

"Bana; ‘Sen Mustafa Kemal’i, Yunan’dan daha kötü gösteriyorsun’ deseler; belki haklı olabilirler.

‘Keşke Yunan galip gelseydi’ sözü şu demek;

Batı Trakya’da yaşayan Yunan esiri Türkler vardır.

Ne yazıları değişti, ne kıyafetlerine müdahale edildi, ne medreseleri kapandı, ne tekkeleri yıkıldı, ne şeriat mahkemeleri lağvedildi, ne de halifelerine karışıldı.

Ben ‘Yunan işgalinin Kemalizm’den daha ehven olacağını’ söylerken, Yunanlıların Kemalizm kadar dini ve milli kültür tahribatı yapmadıklarını vurgulamak istiyorum.

“Ben Yunan’ın bile yapmayacağı kötülüklerin Türkiye’de Kemalistler tarafından yapıldığını söylüyorum.

Bugün hiç kimse, Müslümanlara yönelik Türkiye’de İslami emirler ve kurallara göre hüküm verecek bir mahkeme kurulmasını teklif dahi edemez. Ama böyle bir mahkeme Yunanistan’da faaliyettedir.

Yunanlılara şirin gözükmek için, Kemalistler Yunan zulmünü anlatan yayınları 1930 da kütüphanelerden kaldırdılar.

Beni Yunan dostu göstermeye çalışanlar daha doğmadan, Yunan askerlerinin Anadolu’da yaptıkları zulümleri Türkiye’de ilk defa ‘YUNAN MEZALİMİ’ adlı kitabımla 1966 yılında yayınladım. Bugüne kadar 17 baskıda 200 bin dağıtıldı."

KADİR MISIROĞLU HEM OSMANLI TÜRK MİLLİYETÇİSİDİR, HEM ŞERİATÇIDIR. HALİFE YANLISIDIR. ALİ ŞÜKRÜ BEY’İN DAVASININ TAKİPÇİSİDİR.

MUSTAFA KEMAL’E DÜŞMANLIĞI, KEMALİST DEVRİMLERİN YOL AÇTIĞI MİLLİ KÜLTÜR TAHRİBAT NEDENİYLEDİR. SERT LAİKLİK UYGULAMALARINA İSYANKARDIR.

LOZAN’I HEZİMET OLARAK GÖRMESİNDEN DOLAYIDIR.

DEFALARCA HAPSE GİRME PAHASINA ATATÜRK’Ü KIYASIYA ELEŞTİRİR.

Çoğu fikir ve dava adamında görüldüğü gibi Kadir Mısıroğlu eleştirilerinde sınır tanımaz; Mehmet Akif’i de eleştirir, Necip Fazıl’ı da.

Necmettin Erbakan’ın hatalarını sayarken, Alparslan Türkeş’in 27 Mayıs’ta masumiyetini vurgular ve onu över. 

Ama öylesine isabetli tespitleri vardır ki, ağzınız açık kalır...

FETÖ’nün bu milletin düşman olduğunu, bugün yaptıklarını 20 yıl önce duyurmuş ve “Onun cezasını Allah verecek” demişti.

ABD ve AB’nin dağılacağını, yeni güç odağının İsrail Çin ortaklığının olacağını vurguladığında  “hadi oradan meczup” denmişti.

Yıllar önce yaptığı projeksiyonların biri bir gerçekleşmesi karşısında insana, ”Tarihçi feraseti mi, Keramet mi?” sorusunu sordurur.

Kendisiyle ortalık yerde “Fesli Kadir” diye dalga geçen Ahmet Hakan ve benzerleri, gizli kapılar arkasında “üstadım,

üstadım” diye güzellemeler yaptı. 

Gelenekçidir. Tavizsizdir. Modern yorumlara kapalıdır.

Korkusuzdur. Merttir. Düşmanının bile arkasından konuşmaz. Herkesin yüzüne yüzüne diyeceğini der.

Kadir Mısıroğlu Türkiye’nin tabu ve put kırıcılarının bayraktarıdır.

Lozan konusu dokunulmazdı, tabuydu, eleştirmek bile tehlikeli idi. Lozan putunu kırmakla başladı.

Muhtemelen “Lozan hezimettir” dememek için kitabına “Lozan Zafer mi Hezimet mi?” adını verdi. İlk 1965 yılında yayınlanan bu kitap “resmi inkılâp tarihi” kültüne karşı ilk güçlü tavırdı.

Kadir Mısıroğlu sayesinde halkımız “Resmi Tarih’in yanında, bir de yaşanan gerçek tarihin olduğu yıllar sonra öğrendi.  

ÖLÜMÜNDEN KISA ZAMAN ÖNCE YAPTIĞI SOHBET VEDA KONUŞMASI GİBİYDİ;

“EHL-İ KIBLE BENİ ELEŞTİRİRSE DÜŞÜNÜRÜM, ÜZÜLÜRÜM. ŞÜKÜR Kİ, EHL-İ KIBLE ALEYHİMDE DEĞİL.

BAZILARI KORKUDAN İTİRAF ETMESELER DE TÜRK İSLAM DAVASINA YAPTIĞIM HİZMETKARLIĞI TAKDİR EDİYORLAR.

NE KADAR EHLİ KÜFÜR VARSA ALEYHİMDE, BANA SALDIRIYOR.

BUNUN NEDENİ, BENİM SÖZLERİMİN VE YAZILARIMIN TÜRKİYE VE DÜNYA ÇAPINDA MÜSLÜMANLAR TARAFINDAN BÜYÜK TEVECCÜH GÖRMESİNDEN DUYULAN RAHATSIZLIKTIR.

BENİ 110 ÜLKEDEN YÜZMİLYONLARCA İNSAN DİNLEYİP, DEĞER VERMESE, KÜFÜR EHLİ BENİ DİKKATE BİLE ALMAZ.

BU DA, İNŞALLAH ALLAH KATINDA DELİL OLUR Kİ, BEN İSLAM DAVASINDA ETKİLİ OLDUM. KELİME-İ TEVHİDİN “LA” KELİMESİNİN HAKKINI VERDİM ELHAMDÜLİLLAH.

KÜFÜR EHLİNİN BANA DÜŞMANLIĞINA HAMDEDİYORUM.

EHL-İ KÜFRÜN BANA DÜŞMANLIĞI ALLAH KATINDA İNŞALLAH BANA RAHMETTİR."

KADİR MISIROĞLU’NUN HAYATI

24 Ocak 1933’te, Trabzon’a bağlı Akçaabat ilçesinde, Sâriye ve Eyüp Sabri Mısıroğlu çiftinin oğlu olarak dünyaya geldi. Doğum anı Ramazan-ı Şerifin yirmiyedisinde yani “Kadir Gecesi” seher vaktidir. O saatte mahallenin Câmiinde Seher Mukabelesi” okunmaktadır. Bu mukalebeyi takib etmekte olan babasının kulağına müjdeyi verirlerken “Sûre-i Kadir”okunuyordu. Bu sebeple ismimin “Kadir” olarak konulmasını şart oldu.

Doğduğu ev Akçaabat’ın “Dere Mahallesi” semtinde iki katlı, ahşap kagir karışığı bir evdi. Hâlâ ayakta olan bu ev, ailenin köyden şehre indiğinde yerleşmiş olduğu ilk evdir. Ailesi Akçaabat  Lefka (Çınarlı) Köyü’ndendir.

Dedesinin babası Osman Efendinin kabri, Söğütlü Köyü’ndedir.

 Dedesi,1975 yılında vefat eden babası,1991 sonlarında vefat eden annesi ve diğer akrabalarının mezarları Dürbinar mahallesindeki aile kabristanındadır.

Annesi Sâriye Hanım, Akçaabat’ın eşrafından Hacısâlihoğulları’ndandır.

Doğduğunda babası Eyüp Sabri Bey kendisine babasından kalan ticaret işlerini yürütüyordu. Dedesi vefat ettiğinde O pek genç bir yaşta bulunduğundan işleri iyi yürütememiş, ikinci Cihan Harbi’nin karaborsayı meşrulaştıran ticari ahlâkı bozan tesirleri yüzünden ticareti terkedip tamamen dinî bir hayat yaşamaya koyulmuştu.

Fevkalâde dürüst bir insan olan babası, daha sonra meslek olarak müezzinlikte karar kılmış ve Akçaabat’taki Yeni Câmi’den emekli olduktan sonra 1975 yılı 29 Mayıs’ında rahmet-i Rahmana kavuşmuştur.

Rahmetli babam Halit Aydın 1957-1960 yıllarında Akçaabat’ta müftü iken Eyüp Sabri Mısıroğlu Efendi Yeni Cami’de müezzin olarak görev yapıyordu. Babam kendisi, eşi ve o zamanlar İstanbul’da öğrenci olan Kadir Mısıroğlu ile ilgili olarak geniş malumata sahip olmuştu. Sonraki süreçlerde aileyi bize örnek olarak anlatırdı.

Kadir Mısıroğlu  annesini şöyle tarif eder;

Biraz da kendi fıtratının iktizası olarak emsalsiz bir görüş, seziş, ahlâk, zekâ, feraset sahibiydi. O derece ki; birkaç üniversite bitiren bile O’nun eline su dökemezdi. Vâlidemin üç kız kardeşime mukabil, tek erkek çocuğu olduğum için bana muhabbet ve düşkünlüğü çok aşırı idi.

Ehl-i takva ve ehl-i tarik olan bu mübarek insanın bana düşkünlüğü ihtimal Rabbin “rakiyb”ismi şerifinin tecellisini davet etmiş ve O benimle hemen hemen hiç beraber olamamıştı.

Kırk yıldan bu yana ancak iki üç yılda bir o da bir kaç günlüğüne yüzümü görebilen vâlidemle belki ancak kırk gün beraber olabilmişimdir. 12 Eylül hengâmından sonra, tam “yedi sene” gitgide katmerleşen bir hasretle zaman zaman hastalanıp yataklara düşen vâlidem bir defasında bizi cidden korkutacak bir şiddetle rahatsızlandı.

Büyük oğlum Abdullah Sünûsi, doğup büyüdüğüm cennet misali Akçaabat ve beş yüz yıl “Hilâfet-i İslamiye”ye makar olmuş İstanbul ve bütün sevdiklerimle birlikte ve bilhassa validemden de ayrılışın yedi yıllık hikâye ve bilançosu kâğıda sığar bir facia değildir. Nihayet 1987 yılında büyük oğlum Sünûsi ile birlikte O’nu da az bir müddet Avrupa’da görebilmek, elini öpebilmek nasip olduğu için Cenab-ı Hak’la nihayetsiz hamd-ü senalar olsun.

22 Haziran 1991 de vatana avdetimden tam altı ay sonra Rahmet-i Rahman’a kavuşan validem, hayatta hiç kimsede müşahede edemediğim bir manevi kemâl ve keramet sahibiydi. Üzerimde hak ve fazilet namına ne varsa, önce Rabbin lütuf ve ihsanı, sonra da bu mübarek kadının duası ve bereketiyledir.”

Hiç ana sütü emmeyen küçük Kadir, çocukken gâyet cılızdı ve dört yaşına kadar yürüyemedi. Bir gün kapıya gelen dilenci kılıklı biri, annesine; ”Bu çocuk neden hep oturuyor?” diye sormuş. Cılızlıktan yürüyemediği izah edilince adam:” Siz buna bir kurban kesiniz, kurbanın kanıyla kendisini belden aşağıya yıkayınız, kan vucudunda üç gün kalsın. Üç gün sonra normal su ile yıkayıp kanları temizleyiniz. Allah’ın izniyle yürür” demiş.

Annesi kendisine ikram için odaya girip çıktığında, kapıdaki bu zatın kaybolduğunu görmüş. Bu işte bir fevkalâdelik olduğunu düşünerek o gün adamın dediğini yapmış ve böylece oğlu yürümeye başlamış.

Sekiz yaşında Akçaabat Merkez İlk Mektebi ‘ne başladı. İslâm düşmanlığının en şiddetli yürütüldüğü bir zamandı. Mektebe başlamadan önce Kur’an hocasına gitmişti. Hocanın defalarca  Jandarmalar tarafından basılması yüzünden, ancak bir hatim indirebildi.

İlk tahsilini Merkez İlkokulunda bitirdi.

Babası onu okutmak istemiyordu. Devre arkadaşlarından bazıları orta okul tahsili için Trabzon’a gittikleri halde, babası onu bir terzi yanına çırak olarak verdi. Sık sık terzi dükkânından kaçıyor, başta Hz. Ali cenkleriyle ilgili kitaplar olmak üzere, ne bulursa okuyordu. 

Her an elinde kitap bulunduğundan söylenen söz kulağına girmiyor, ona havale edilen işleri yanlış yapıyordu. Bir gün bu haline kızan annesi biriktirdiği bütün kitapları avluya dökerek yakmıştı. Bu kadar anormal okuma hevesinin sonunda şuurunun bozulacağından korkuyorlardı.

Ertesi yıl Akçaabat’ta ortaokul açılmıştı. Babası onu okutmamak için hâlâ direniyordu;” Bir tek oğlum var, okuyup da memur olur, dışarıya giderse ocağım söner” diyordu.                                                

Hocalarının ve çevrenin baskısı sonucu babasının direnci  kırıldı,1947 yılında  21 numara ile Akçaabat Ortaokulu’na en son kaydolan bir öğrenci olabildi.

O yıl Büyük Doğu Dergisi ile tanıştı. Bulduğu yazılı her şeyi  okuması nedeniyle  dâima sınıf arkadaşlarının üstünde bir seviyesi vardı. Büyük Doğu Dergisi, CHP, M. Kemal  ve devrimlerine  bakış açısının oluşmasında önemli  bir merhale oldu. Aslında öteden beri evlerinde CHP, ATATÜRK ve DEVRİMLERİ sevimsiz  bulunduğundan bu yönelimin çekirdeği kendisinde zaten vardı.

1948 yılında Ortaokul ikinci sınıfta okurken okul dışında sınıf arkadaşlarıyla yaptığı münakaşa sonucu bir haftalık  geçici uzaklaştırma cezası aldı. Nedeni açıktı; Bu münakaşanın konusu M. Kemal Paşa’nın şahsiyet ve hareketleriydi.

Bu konudaki fikirleri, idarece suç telakki edilmiş ve bir hafta okuldan uzaklaştırılmıştı. Eğer fevkalade zeki bir talebe olmasaydı, onu büsbütün kovacaklardı. Babası ceza işiyle hiç ilgilenmedi, kovulmadığına üzülmüş de olabilir.

Bu şekilde başlayan yakın tarihimizle alâkalı bir bakış açısı, zamanla gelişecek, hayat ve mücadelesinin hâkim çizgisini teşkil edecekti.

Hafta sonları, Trabzon’a gidip gelmeye başladı. Trabzon Lisesi’nde ve Trabzon Muallim Mektebi’nde bazı milliyetçi arkadaşlar edindi. Bu sayede Sebilürreşad  ve  Serdengeçti mecmualarından haberdar oldu. 

O sırada güdümlü demokrasi mücadelesinin hızlanmasıyla, dindar insanlar da milliyetçilik adı altında yavaş yavaş fikirlerini açıklamaya başlamışlardı.

1950 yılında Trabzon Lisesi’ne başladığı zaman, şahsiyet ve fikirleri ana hatlarıyla belirginleşmişti. Kendine göre fikrî bir çevresi de vardı. Sık sık anma günleri yapar, Mehmed Akif, Kâzım Karabekir ve Mareşal Fevzi Çakmak için bile mevlüd okutmaya kadar varan, davasını terennüm etmeye çalışıyordu ki; bunlardan bazıları mahallî gazetelere de aksetmişti.

Bu sırada dört küçük milliyetçi teşekkülün birleşmesiyle “Türk Milliyetçiler Derneği’nin Akçaabat Şubesi’ni açtı ve 1953 yılında DP hükümetince basit bir bahane ile kapatılıncaya kadar başkanlığını yaptı. En yakın arkadaşı 27 Mayıs İhtilâli hengamesinde öldürülen Özdemir Kazancıoğlu idi. O’nunla gece gündüz beraberdi.

Trabzon Lisesi onun için İslâmî Mücadele bakımından dört fırtınalı yıldır. O zamanlar liseler dört yıldı. Heyecanı had safhada olduğundan, nasıl olup da o mektebi bitirebildiğine ömrü boyunca şaşırmıştır.

1953 yılında İstanbul’un Fethi’nin beş yüzüncü yıldönümü dolayısıyla Lisede yapılan kompozisyon yarışmasını kazanarak bir güzel dolmakalemi mükâfat olarak aldı.

Bütün lise hayatı boyunca iki dindar hocayla karşılaşabildi. Bunlar coğrafya muallimi İsmail Hakkı Berkmen ile  Ahmet Saka Bey’lerdi. İdare ve müdür dindarlık ve milliyetçiliğe haşin bir surette karşıydı. Bundan dolayı pek çok kereler disiplin kuruluna girip çıkmak mecburiyetinde kaldı.

Bu arada bin bir güçlükle temin edebildiği namaz odasına asılmış olan bir takvimin kartonundaki M. Kemal Paşa resmini yırtması sebebiyle üç gün “geçici uzaklaştırma” cezasına çarptırıldığını belirtmeliyiz.

Büyütülen bu hâdise yüzünden, mezuniyet ve olgunluk imtihanları arasında tamamen mektepten uzaklaştırılma cezasına çaptırıldı. Ayrıca, onu himaye ettikleri iddiasıyla baş muavin İsmail Hakkı Berkmen ve edebiyat muallimi Kaya Bilgegil  (sonradan Profesör) de altı ay vekâlet emrinde kalmak suretiyle cezalandırıldılar.

Bitirme sınavları için Giresun’a gitti. Yolda imtihanların birini kaçırdı. Diğerlerini Giresun’da verdi. Kaçırdığı imtihan için 1954 Ekiminde Erzurum’a gitti. Bu dersin imtihanını da Erzurum Lisesi’nde vererek nihâyet lise mezunu olabildi.

Artık yüksek tahsil için İstanbul’a gitmesi gerekiyordu. Babasının bu husustaki muhalefetini bertaraf etmesi kolay olmadı. O sırada mahallede bir kız delirmişti.

Okuma arzusuna set çekildiği için delirdiği dedikodusu babasını biraz yumuşatsa da, para vermeyerek Akçaabat’tan ayrılmasını önlemeye çalışıyordu. Annesi aynı zamanda terzilik eder, şuna buna dikiş dikerdi. Biriktirdiği yedi yüz lira parayı oğluna vererek İstanbul’a yolcu etti.

Üç günlük bir vapur yolculuğundan sonra 6 Ekim 1954′te İstanbul’a ayak bastı. Her taraf bayraklarla donatılmıştı. İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluş yıldönümüydü. Boğazı hayranlıkla seyrederek Galata’da karaya ayak bastı. Bir müddet Edirnekapı’daki eniştesinin yanında, bir müddet de Fatih Sarıgüzel’deki babasının teyzesinin yanında kaldı. Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptırarak Trabzon Liselerinden Yetişenler Cemiyeti‘nin Soğanağa semtindeki yurduna yerleşti.

Fakülte hayatı lisedekinin birkaç katı daha hareketli ve mücadeleli geçti. Bir taraftan çalışarak, diğer taraftan da okumak suretiyle fakülteyi yürütürken, davası için uğraşmaktan bir an bile geri durmadı. 

Trabzon Liselerinden Yetişenler Cemiyeti‘nin yurdundaki ikameti, bir yıl sonra o cemiyetin başkanlığını yapması, üniversite talebeliği esnasında yedi talebe yurdu açıp çalıştırmasıyla sonuçlandı.

Bunların bazıları “Vefa”“Seyhan”“Karadeniz” ve “Yıldız” Talebe Yurtlarıdır. Dava yönünden genç insanlarla meşgul olmak için en uygun kurumun yurt olduğunu ilk keşfeden odur.

Ahmet Emin Yalman o tarihlerde Vatan Gazetesi’nde Kadir Mısıroğlu’nun bu faaliyetinden dolayı aleyhine baş yazı bile yazdı.

1961 yılında Aynur (Aydınaslan) ile evlendi. Sırasıyla Abdullah Sünusi (1963) Fatıma Mehlika(1965) Mehmed Selman (1973) isimli üç çocuğu oldu.

Fakülte yıllarından itibaren yayıncılık ve konferanslar vermeyi hızlandırarak hukukçuluktan çok tarihçiliğe meyletti. Yakın tarihimiz üzerindeki araştırmalar daha çok ilgisini çekiyordu.

Kanaatlerini açıklama ve ifadenin kanuni güçlüklerine rağmen yazıp söylemekten geri kalmadı. Daha önceleri çeşitli mecmua ve gazetelerde çoğu müstear takma adlarla yazılar yayınlamıştı.

Öz adıyla matbuat âleminde ilk görünüşü 1948 yılındadır. Bu çocuksu bir şiirdir ve Yeni Polathane Gazetesinde yayınlanmıştır. Polathane, Akçaabat’ın eski adıdır. Fakülte yıllarında merhum İlhan Darendelioğlu‘nun çıkarmakta olduğu Toprak Dergisine de Mehmed Meriçgiller takma adı ile birkaç yazı yazdı.

İlk eseri “Lozan Zafer mi, Hezimet mi?” adlı araştırmanın birinci cildidir. İlk baskısı 1964 yılında yapılmıştır. Aynı yıl “SEBİL YAYINEVİ”ni kurdu. Bu eser yayınevinin ilk kitabı oldu.    

1970 yılında “Lozan Zafer mi, Hezimet mi ?” nin genişletilmiş ikinci baskısı, 5816 sayılı “Atatürk Aleyhinde İşlenen Suçlar Hakkında Kanuna istinaden toplattırıldı, hakkında dava açıldı ve bu dava 1974 affı ile bir karara bağlanmadan düştü.

1970 yılı ocak ayında İstanbul Milli Türk Talebe Birliği‘nde “Harf İnkılâbı” ile ilgili bir konferansı dava mevzuu yapılarak hakkında Eskişehir Sıkıyönetim Askerî Mahkemesi‘nce yedi sene hapis beş sene kamu haklarından men ve yirmi ay sürgün cezası verildi.

Hem kanunî ikametgahı hem de konferansın verildiği yer İstanbul olduğu halde, Eskişehir’in bir yetki tecavüzü ile bu davaya bakmasındaki garabet ve hukukun nasıl çiğnenmiş olduğunu göstermek için ciltler dolusu yazmak gerekir.

Şahitlerin hapsedilmesinden tutunuz da, askerî şahısların kendi fiilleri hakkında şahit olarak dinlenmelerine ve hatta önce beraat olarak yazılmış olan kararın komutan İrfan Özaydınlı’nın baskısıyla yırtılıp yedi sene hapse çevrilmesine kadar nice nice kanunsuzlukların sergilendiği bu macera, hukuk tarihinin kara sayfalarında yerini almıştır.

Hükmedilen cezanın infazı Eskişehir Sivil Cezaevi‘nde başlayıp İstanbul Sağmalcılar Cezaevi, ve Bakırköy Akıl Hastanesi Adlî Servis merhalelerinde geçtikten sonra Cerrahpaşa Hastanesi Psikiyatri Kliniği‘nden 1974 Yılı Mayısında çıkarılan afla nihayete ermiştir.

Lâkin bu onun ilk hapsedilişi değildir. Necip Fazıl Bey‘le yakınlığı dolayısıyla  27 Mayıs 1960 İhtilâli’nden sonra hapsin hem de “Kızgın Askerler” kontrolündeki en şiddetli nev’ini tatmıştı. Aziz Nesin‘le Nâdir Nâdi arasındaki bir kalem münakaşasından başlayıp garip şekiller geçirdikten sonra  Bursa’da Çekirge Kaplıcaları‘ndan alınıp İstanbul’a getirilmiş, İstanbul Harbiye Binasındaki hücrelerden birine hapsedilmiş, Balmumcu Askerî Kışlası‘ndan tahliye edilmişti.

1964 yılında “Sebil Yayınevini kurup kendini tamamen yayıncılığa verdi.1970 yılında Harf İnkılâbı ile ilgili konferansı yüzünden, maruz kaldığı hapsedilme macerasından sonra yine aynı işe devam ederek 1976 yılı başından itibaren haftalık olarak Sebil Dergisi‘ni çıkarmaya başladı.

Bu dergideki yazılarından dolayı kısa bir müddet sonra hakkında M. Kemal Paşa ile ilgili 5816 sayılı kanun ve 163. maddeye istinaden sayısız dava açılması üzerine yeniden hapse girmeyi bertaraf etmek ümidiyle 1977 genel seçimlerinde MSP’den Trabzon adayı oldu.

Listede ikinci sıraya konuldu, kazanamadı. Ertesi yıl aynı partiden İstanbul senato adayı oldu. Yine ikinci sıraya konulduğu için kazanamadı.

1978 yılında MSP Genel idare Kurulu’na seçildi. Bu görevde iken 12 Eylül 1980 İhtilâli oldu ve 13 Ekim 1980 tarihinde bütün Genel idare Kurulu hakkında tutuklama kararı verildi. Bunun üzerine hakkında daha evvel açılmış olan davaların, MSP davasıyla birleşmesinden doğacak psikolojik ağırlıktan kurtulmak isteyen bazı arkadaşlarının ısrarıyla yurtdışına çıktı. Almanya’da ikamet hakkı olduğundan Frankfurt’a yerleşti.

Böylece vatandan ayrıldığı zaman, arkasında otuzdan fazla ağır cezalık dava bırakmış durumdaydı. Bilahare çoluk çocuğunu yanına getirtti. Almanların kendisinden başkasına oturma izni vermemesi üzerine, hep birlikte İngiltere’ye geçtiler.

Gurbete hazır değildi. Mali imkânları sınırlıydı. Çok sıkıntılı bir gurbet çilesi içinde boğuşurken, 1983 yılı başlarında gazete, radyo ve televizyon anonslarıyla yurda dönmeye dâvet olundu. Dâvete icabet etmediğinden Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığından çıkarıldı. Bu nedenle İngiltere’den siyasî iltica hakkı istedi. Bunun için 7 Eylül 1983 tarih ve 18158 numaralı kararın yayınlandığı Resmî Gazeteyi göstermesi kafi geldi.

Atadan kalma gayri menkulleri hazinece haraç mezat sattırıldı. Bu yetmiyormuş gibi, kitap deposu yaktırılarak iktisaden çökertilmesi için elden gelen yapıldı.

Çoluk çocuğuyla Londra’da oturmaktayken geçimini sağlayacak bir iş kuramadığından bir buçuk yıl sonra iş ve geçim mecburiyeti onu tekrar Almanya’ya dönmeye zorladı. Böylece “Gurbet İçinde Gurbet” denilebilecek bir çile çemberi içinde günlerini geçirmek kaderinin garip bir cilvesi oldu.

1991 Yılında çıkarılan Terör Kanunu” ile TCK’dan 163.madde çıkarılınca aziz vatanına dönebildi.

12 Eylül 1980 İhtilâli’nden sonra yurtdışına çıkmak mecburiyetinde kaldığı ve  “Dön” çağrısına uymadığı için vatandaşlıktan atılmıştı. Bu sebeple o güne kadar muntazaman yayınlanmakta bulunan ve İSLAM DAVASININ YALIN KILICI olan haftalık SEBİL GAZETESİ kapatılmıştı.

Çileli on bir yıllık gurbet hayatından sonra 22 Haziran 1992 tarihinde, Özal Hükûmetinin Terör Kanunu’na eklediği geçici maddeden istifade ederek vatanına dönebildi.

Bu arada verdiği konferanslar dolayısıyla Konya, Rize ve G. Antep’de mahkûmiyetlerle karşılaştı ve dört beş sene evine dahi gidemeyerek kaçak gezmek mecburiyetinde kaldı. Nihâyet 2000 yılında gazeteciler için çıkarılan affa dahil olarak serbest kalabildi. Vatanında da bir nev’i gurbet hayatı yaşamaya mecbur kaldı. Bu sebeple kitap telifi gibi nisbeten az hareketli bir faaliyetle yetinmeye mecbur kaldı.

1994’te, Osmanlılar İlim ve İrfan Vakfı’nı kurdu ve vakfın başkanlık görevini üstlendi. Vakıfta, cumartesi günleri “Cumartesi Sohbetleri” adını verdiği sohbetler yaptı. Burada gelenlerin tarih, din, edebiyat, siyaset, gündem sorularını cevapladı.

2016 yılı Ramazan ayı boyunca da Beyaz TV’de yayınlanan Ramazan Sohbetleri programına katıldı. Katıldığı  tv programlarında ve konferanslarında başına taktığı fes ile şapka devrimine karşı eleştirisini bayraklaştırdı.  

Adını taşıyan internet sitesiyle, Youtube daki sayısız  videolarıyla ve daha önemlisi bizzat kaleme aldığı  61 adet eseriyle, hayata veda ettikten sonra da, İslam davasına, Türk kültürü ve tarih mefkûresine hizmet etmeye devam etti.

Kadir Mısıroğlu, bir süredir şeker hastalığı sebebiyle tedavi görüyordu. 16 Nisan’da yoğun bakıma alınmıştı. 6 Mayıs 2019’da, 86 yaşında hayata veda etti.

Çamlıca Camiindeki Cenaze törenine üst düzey bir katılım oldu. Üsküdar'daki Nasuh Mehmet Efendi Camisi'nin haziresine defnedildi.

Daha önce sosyal medya hesabından “Mustafa Kemal'e zerre muhabbeti olan cenazeme gelmesin" diyen Mısıroğlu'nun cenaze töreninde bir grup, "Mustafa Kemal'e zerre muhabbetimiz olmadığı için buradayız" şeklinde bir döviz açtı.  

ESERLERİ

Lozan Zafer mi Hezimet mi?

Macar İhtilali

Yunan Mezalimi

Kurtuluş Savaşı’ndaki Sarıklı Mücahidler

Amerika’da Zenci Müslümanlık Hareketi

Musul Meselesi ve Irak Türkleri

Osmanoğulları’nın Dramı

Ali Şükrü Bey

Bir Mazlum Padişah: Sultan Abdulaziz

Bir Mazlum Padişah: Sultan II. Abdulhamid

Bir Mazlum Padişah: Sultan Vahidedin

Osmanlı tarihi

Tarihten Günümüze Ermeni Meselesi ve Zulümler

CHP’nin Günah Galerisinden Sayfalar

Asrın İhaneti: Paralel Yapı veya F. Gülen Günah Galerisinden Sayfalar

FİKRİ ESERLERİ

İslamcı Gençliğin El Kitabı

Hicret

Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet

Üstad Necip Fazıl’a Dair

Doğru Türkçe Rehberi Yahud Bin Uydurma Kelimeyi Boykot 

Geçmiş Günü Elerken C. I-II

Âşıklar Ölmez!.. 

Üç Hilâfetçi Şahsiyet 

Gurbet İçinde Gurbet 

Filistin Dramı'nın Düşündürdükleri 

İthaflı Fıkralar 

Hayat Felsefesi Yahud Yaşamak Sanatı 

İslâm Dünya Görüşü 

Muhtasar İslâm Tarihi C. I-II-III

Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri C. I-II-III

Kırk Görgü Şahidinden Naklen Benden Tarihe Haberler 

Romanları

Kanlı Düğün (1972)

Uzunca Sevindik (1973)

Kırık Kılıç (1973)

Kavuklu İhtilâlci (2005)

Düzmece Mustafa (2005)

Cem Sultan'ın Papağanı (2006)

Zağanos Paşa (2006)

Veli Bayezid'in Bedduası (2008)

Malkoçoğlu Kardeşler (2008)

Makbul ve Maktul İbrahim Paşa (2008)

Barbaros Hayreddin Paşa (2009)

Sokollu Mehmed Paşa (2009)

Mimar Koca Sinan (2011)

Zorâkî Âsî (Şehzade Bayezid) (2012)

Pîrî Reis (2012)

Twitter: @dromeraydin

Mehmet Hakan Kekeç

Yıldırım Bayezid’in Kemikleri Neden Yakıldı?

Ahmet Tezcan

Afedersiniz Ama Siz Aynalı Sazan Mısınız?

Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın

Genetiği Değiştirilmiş Doktorlar (GDD)!

Dr. Ömer Aydın

27 Mayıs'ta Türkçe Ezana Direnen Alperen

Halit Emre Aydın

Biz Çocuklar Gibi Şendik, Ama Şenlik Yetmezdi

Erdal Şimşek

İstifa Et Ey Ahmak Bülent Arınç!