Sarıklı Mücahit Dedem Hafız İsmail Efendi

Dr. Ömer Aydın
15 Temmuz 2020 Çarşamba 10:52

Dedem Hafız İsmail Efendi, Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyetin ilk elli yılındaki olayları yakından gözlemlemiş, önder kişiliği ile çevresindeki insanların yaşanan manevi tahribattan asgari düzeyde zararla kurtulmasını sağlamış, ömrünün her anını toplumsal manada İslam Davasının yücelmesi için, bireysel olarak da manevi arınma, nefs-i emmareden nefs-i mutmaine ulaşmak için sarf etmiştir.

Vatansever, önder “SARIKLI MÜCAHİT” vasfıyla, arkadaşlarıyla birlikte Karadeniz Bölgesi’nde Ermeni Rum ve Ruslara karşı dillere destan bir mücadele vermiş, ilim adamı-hoca vasfıyla, dini ilimlerle mücehhez yüzlerce talebe yetiştirmiş, din görevlisi vasfıyla, binlerce insanı iyiliğe yönlendirip, kötülüklerden uzaklaştırmış, tasavvuf ehli vasfıyla da gönüllerde taht kurmuştur.

Dünyevi zevk ve nimetlere değer vermeyen dedem Hafız İsmail Efendi; yalnızlık, yoksulluk ve çaresizlik gibi acziyet ifade eden kavramların arkasına sığınmadan mücadele ve mücahedesini yürütmüştür.

Olgun bir Müslüman olarak üzüntü ve sevincini yaşarken mutedil davranmış, sakinliğini, vakarını, soğukkanlılığını, duruşunu hiç bozmamış, muarızlarına karşı her zaman diklenmeden dik durmuştur.

Dedem Hafız İsmail Efendi 1890 yılının Mart ayında Maçka Kaynarca Köyünde doğdu. Babası İzzet Efendi annesi Güllü Hanımdır.

Yörenin kanaat önderlerinden biri olan babası İzzet Efendi’nin 7. büyük dedesi Trabzon’un Fethi’nde bölgeye yerleşmiş olan, çeşitli zehirlenmelere karşı kullanılan panzehriyle ünlü Baki Efendi’dir.

”Bakioğlu’nun Panzehiri” olarak bilinen bu bitkisel ürün, 20. asrın başına kadar zehirlenmeler başta olmak üzere, çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılmıştı.

Dedemin babası İzzet Efendi’nin dedesi; Mustafa Hocaefendi ise dini psikoloji, metafizik ve spritüal ilimlerde zirveye ulaşmış bir alim olup, alanına giren rahatsızlıkların tedavisindeki üstün başarısı ile bölgede ün yapmıştı.

EĞİTİMİ

İlim, irfan ve takva sahibi bir soydan gelen Hafız İsmail Efendi’nin bebekken ağladığında, “La ilahe illallah, alim olur inşallah” şeklindeki bir ninniyle sustuğu ve uykuya geçtiği anlatılır.

Beş yaşında dini tedrisata başlayan dedem, sırasıyla Of’lu Tataroğlu Mustafa, Hopa’lı Velioğlu İbrahim gibi hocalardan dini ve sosyal içerikli dersler aldı.

10 yaşında iken Sürmene’li Hafız Ali Hoca’nın denetiminde 4 aylık bir eğitimin ardından hafızlığını tamamladı. Bu süreçte bazı sureleri rüyasında ezberlediğine dair bölgedeki söylentileri ölümüne yakın kendisi de dolaylı olarak kabul etmişti.

1903 yılının ocak ayında kendi köyünden Kazancıoğlu Cafer Efendi’nin kızı Kafiye Hanım ile evlenen Hafız İsmail Efendi’nin, ölen 6 çocuğunun ardından 1912’de halam Mevlüde, 1920’de halam Fatma, 1928’de babam Halit, 1932’de amcam İzzet adlı çocukları; annesinin ısrarıyla evlendiği 2. eşi Mevlüde’den de 1938 yılında halam Güllü Havva adlı kızı olmak üzere toplam 5 çocuğu dünyaya gelmiştir. Bu çocuklarının tamamı şu anda vefat etmiş bulunmaktadır.

Temel dini eğitimini ve hafızlığını tamamlayan dedem, eşi Kafiye Hanım’ın teşvikiyle dönemin önemli ilim merkezlerinden Trabzon Hatuniye Medreseleri’nde eğitimine devam etmiş, burada Of’lu İbiş Hoca, Sürmene’li Aşık Mahir, Aşıkoğlu İbrahim, Of’lu Yusuf Ziyauddin, İmaduddin Efendi, İbrahim Cudi Bey gibi  hocalardan dini ve sosyal ilimler konusunda yüksek eğitimini tamamlayarak 1912 yılında pekiyi derece ile mezun oldu.

SARIKLI MÜCAHİT DEDEM HAFIZ İSMAİL EFENDİ

Mart 1912’de askere giden Hafız İsmail Efendi, o dönemin kanunları gereği ilim adamlarının yükümlü olduğu kısa dönem askerlik görevini Erzincan’da yerine getirdi.

I. Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine, Trabzon Garnizon Komutanlığınca savaşa katılacak halkın manevi olarak hazırlanması ve cephe gerisi için gerekli tedbirlerin alınması konusunda görevlendirildi.

Ruslara ve onlarla iş birliği yapan azınlıklara karşı halkı birlik ve beraberlik içinde tutmak amacına yönelik olarak, vatanını seven herkesi silahlandırarak, Karadeniz Bölgesi’ni düşmana karşı korumaya çalışmış, işgali yavaşlatmak, düşmanı yıpratmak ve düşman güçlerinin lojistik kaynaklarını tüketmek amacıyla, sarıklı mücahit kimliğiyle 100 kişilik bir milis kuvveti oluşturdu. Orta yaş ve üzeri erkeklerden oluşan bu ekibiyle, Hamidiye Zırhlısı ile Trabzon’a gönderilen cephanenin Maçka’ya taşınmasını hızla sağladı.

Rusların Trabzon’a girmesi üzerine, yöredeki Türk halkının, Anadolu’nun içlerine doğru göçe yönelmesi karşısında; göçün durması ve direnişin sağlanması için gayret etti. Azmi ve coğrafi bilgisinin iyi olması sayesinde işgal kuvvetlerine karşı önemli başarılar sağladı. Bu dönemde Hafız İsmail Efendi’nin eşi ve kız kardeşi, yöredeki diğer kadınlarla birlikte dağlarda direnen milislere gizlilik içinde aş pişirip, gece karanlığında yemek taşıdılar.

Rus İşgali döneminde aktif olarak görev yapan sarıklı mücahit milis komutanı Hafız İsmail Efendi, Ermenilerle iş birliği yapan yerli halktan bir kişinin ihbarı üzerine Ruslara yakalatılır. Yöre halkının direniş gücünü, iradesini kırmak ve gözdağı vermek için Hafız İsmail Efendi, elleri bağlı olarak köy meydanına getirilir. Öteden beri mücadele içinde olduğu, Rus işgali sırasında Türk bayrağını çiğneyen ve tutuklanmasında rol alan Rum Nikos ile Ermeni Arminak ve Andon adlı işbirlikçiler, dedemin tutuklanarak götürülmesi karşısında, onun vakarlı ve haşmetli olmasına göndermede bulunarak, “Hafız, eskiden tafrandan yanına varılmazdı. Bizden yüz çevirir, hep dağlara bakardın. Şimdi de dağlara baksana.” deyince, elleri bağlı olan Hafız İsmail Efendi “Ulan, benim başım her zaman diktir. Dik kalacaktır. Bakın, yine dimdik ayaktayım ve dağlara bakıyorum. Ben bu esaretten  kurtulacağım ve sizinle hesaplaşacağım.” şeklinde cevap vererek, vakur bir şekilde Rus askerlerinin nezaretinde yürümüştür.

Rus kuvvetlerince tutuklanarak Akçaabat’ta Ermeni-Rus karakoluna götürülüp, hapsedilen dedem, 13 gün sonra buradan Trabzon’a nakledileceğini haber alan kendisine bağlı milis kuvvetleri tarafından nakil esnasında yapılan baskınla kurtarılmıştır.

Hafız İsmail Efendi milis gücüyle, işgalci Rusların ve onların işbirlikçileri Rum ve Ermenilerin bölgede yaptıkları zulüm ve yağmaya karşı büyük mücadele vermiş, Rus ordusu içindeki Tatar ve Kafkas kökenli Müslüman askerlerden aldıkları istihbaratla pek çok fenalığı gerçekleşmeden önlemiştir.

Bakü Müslümanları Cemiyeti Trabzon Şubesi, Trabzon Muhafaza-i Hukuk ve Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’nin kuruluş ve faaliyetlerine aktif olarak katılan dedem Hafız İsmail Efendi, “Bağımsız olmayan bir milletin vatanı olamaz, dini hayatı da eksik kalır. Bağımsızlığın ve vatanın muhafazası için verilen mücadele en büyük ibadettir. Herkes gücü oranında vatanın bağımsızlığı için çaba sarf etmelidir. Vatanın bölünmez bütünlüğünü, milletin ırzını ve namusunu korumak cihattır ve herkese farzdır.“ anlayışıyla Kurtuluş Savaşı sırasında yüksek motivasyonun, birlik ve beraberliğin sağlanması ve nifak çabalarının boşa çıkarılması hususlarında da ciddi destek sağlamıştır.

Sovyet Devriminin gerçekleşmesi üzerine bölgedeki işgallerine son verip, geri dönen Rusların yerini doldurmaya çalışan Rum - Ermeni çetelerine karşı, sarıklı mücahit dedem Hafız İsmail Efendi’nin milis gücüyle verdiği destansı direniş ve mücadele, Rum ve Ermeni unsurların bölgeden uzaklaştırıldığı nüfus mübadelesine kadar devam etmiştir.

MÜRŞİT HAFIZ İSMAİL EFENDİ

17 yaşında, Maçka Kırankaş köyünde imam hatip olarak ilk görevine başlayan Hafız İsmail Efendi’nin dini ve milli hizmeti; alimler, seçkin ve fazıl insanlar tarafından takdirle karşılanmış, daha sonraki yıllarda halkın ısrarlı talepleriyle aynı yerde dört yıl daha görev yapmış, birçok talebe yetiştirmiş, bölgenin çeşitli yerlerinde yaptığı vaaz ve sohbet toplantıları ile halkı milli ve dini konularda aydınlatmaya devam etmiştir.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kendisine teklif edilen müftülük görevini kabul etmeyerek Kaynarca Köyü’nde İmam Hatip olmayı tercih etmiştir. Bu tercihinin nedenini kendisi şöyle izah etmiştir: “İmamlık Peygamber mesleğidir. Camiler sadece ibadet yeri değil, aynı zamanda insanların dini ve milli konularda eğitildiği, problemlerinin çözüldüğü kutsal mekanlardır.”

Hafız İsmail Efendi’nin imam hatiplik yanında, dini ve müspet ilimleri gençlere ve yaşlılara öğretip, halkı aydınlatması niteliğini bilenler, onun kendi bölgelerinde görev yapması için ısrarcı olurlardı. Bu davetlerden biri de Maçka Sevinç Köyü’nden sözcü olarak görevlendirilen Hurşit Çavuş’un davetiydi. Savaş yıllarında yanından ayrılmayan Hurşit Çavuş’un ricasını kırmayarak; 8 yıl boyunca Maçka Sevinç Köyü’nde ikamet edip halka dini, milli ve zirai konularında önderlik yaptı.

1930 yılında bölge ormanlarının korunması hususunda acze düşen Orman Bölge Müdürü Osman Kalcıoğlu’nun daveti üzerine burada göreve başladı. Halkı yeşile, ağaca, ormana ve doğaya saygı konusunda bilinçlendirerek, ormanlarda izinsiz ağaç kesmenin haram olduğu anlayışını yerleştirerek, orman tahribatının önüne geçilmesini sağladı.

1934 yılında aydın ve önder kişiliğinden etkilenen dönemin Trabzon Valisi Rıfat Danışman’ın önerisi üzerine ‘AYDIN’ soyadını aldı.

1936'da bölgenin manevi kutup yıldızı Haçkalı Hoca Baba’nın telkiniyle bütün görevlerinden ayrılarak 8 yıl boyunca tasavvuf deryasına girerek riyaziyeye çekildi.

1944 yılında aldığı manevi bir işaret üzerine, hiç kimseye haber vermeden Samsun Çarşamba Alibeyli köyüne gitmiş, orada bir yıl kadar kalmıştır.

Dedemin ailesine dahi haber vermeden ortadan kaybolması üzerine, o günlerde Trabzon’da öğrenim gören babam Halit Efendi, dedemi çevreye soruyor bir cevap alamıyordu. Bir cuma günü cuma namazını Tabakhane Camisi’nde kılıp çıkınca, tanımadığı bir zat yanına yaklaştı ve “Çarşamba’ya, Çarşamba’ya” diyerek ortadan kaybolur. Babam, dedemin çarşamba günü geleceğini düşünür. 3-4 çarşamba geçer, babası gelmez. Bir gece rüyasında kendisine daha önce “Çarşamba’ya” diyen meçhul zat, bu sefer, “Gemiyle Çarşamba’ya Ali Bey’e git.” der. Sonraki yıllarda babam bu zatın Haçkalı Hoca Baba olduğunu farkına varacaktır. Babam gemiyle Samsun Çarşamba’ya gider. Çarşamba’da Ali Bey diye birini aramaya başlar. Bir bakkala girer. İçeri girer girmez, iri yapılı sakallı bir zat kendisine hiçbir şey söylenmeden, sert sert bakarak “Neden geç kaldın?” diye babama sorar. Arkasından “Hoca Efendi gitti, otur birazdan gelecek.” der. Bir saat sonra dedem gelir ve birlikte Alibey Köyü’ne giderler.

1993 yılında Samsun Çarşamba Alibey Köyü’nü ziyaret eden ağabeyim Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın’a oradaki talebelerinden Hasan Karabaş göz yaşlarını tutamayarak şunları anlatmıştır:

“Hafız Baba köyümüze geldiğinde ben 10 yaşındaydım. Akşamleyin babamla birlikte evimize geldiler. Ertesi gün camiye gittiğimde köyün bütün çocukları ve gençleri oradaydı. Hafız Baba, sabahtan öğleye kadar çocuklara ders veriyor, öğleden sonra gençlerle ilgileniyor, akşamları da büyükleri irşat ediyordu. Bizlere sadece Kuran ve dini bilgiler öğretmiyordu. Ayrıca ülkemiz, tarihimiz, geleceğimiz hakkında yol gösteriyordu. O imamlığı ek iş olarak yapıyordu sanki. Sabah namazından önce, köye 2 saatlik mesafedeki geyikli tekkesine gider, sonra camiye gelirdi. Köyümüzün öğretmeniydi, ziraat mühendisiydi, ormancısıydı, hakimiydi, muhtarıydı; kısacası her şeyiydi.

Her sorunumuzla ilgilenir, ilgilendiği her müşkülümüzü, herkesi memnun edecek şekilde kolaylıkla çözerdi. Burada bulunduğu sürece hiç kimseyi hiçbir zaman incitmemiş, zalimi de alimi de ona saygı göstermiştir. Her taraf çamur içinde olmasına rağmen, onun üzerine çamur bulaşmazdı. Kendisine verilen yemeği tek başına yemez, mutlaka misafir beklerdi.”

1945 yılında Çarşamba Alibeyli Köyü’nden ayrılan dedem, o dönemde içki, kumar, kan davası ve her türlü ahlaksızlığın yoğun olarak yaşandığı Trabzon’un Düzyurt (Mesariya) Köyü’ne gider. Düzyurt Köyü’nde kaldığı sürede köy halkının sevgisini, saygısını kazanır. Kan davalıları barıştırır, insanları içki, kumar ve tüm olumsuz alışkanlıklardan uzaklaştırır. İki yılın sonunda, köyde hiçbir fenalık kalmayınca oradan ayrılır. O köyde öyle bir sevgi tohumları ekmiştir ki, onu şahsen tanımayan o köyden insanlar bugün dahi bayramlarda kabrini ziyaret etmektedirler.

MAÇKA’NIN MANEVİ MİMARI

Dedem Hafız İsmail Efendi, ilmi ve ahlaki şahsiyeti hakkında bilgi sahibi olan bölge milletvekillerinin ısrarıyla 27.03.1952 yılında 4692 nolu sicille ve 150 TL maaşla Maçka Merkez Camii İmam Hatipi olarak görevlendirildi.

O yıllarda Maçka ilçe merkezinde cuma namazı kılmak için 3 kişi bulmakta zorluk çekildiğinden, köylerden cemaat davet edilirdi.

Siyasi olarak da sağ partilerin toplam civarında oy aldığı “küçük Moskova” olarak anılan bir ilçeydi Maçka. Bütün sol fraksiyonların yer aldığı Maçka’da, altmışlı yıllarda birkaç kez İşçi Partisi belediye başkanlığını kazanmıştı. O kadar ki, şarkıcı Volkan Konak’ın anne tarafından dedesi olan ve dine açık düşmanlığı bulunmayan Kemalist Neşet Karahasanoğlu CHP’den Belediye Başkanı seçildiğinde dindarlar pek sevinmişti.

İşte böyle bir atmosferde dedem Maçka ilçe merkezinde 15 yıl tek başına İmam Hatiplik görevini ifa etmiş, emekli olduğunda cuma ve bayram namazlarında cemaat  sokağa taşacak hale gelmişti.

Dedem Hafız İsmail Efendi, 1964 yılında amcam ile birlikte karayoluyla hac farizasını yerine getirdi.

Maçka Merkez Cami imam hatipliği sırasında Maçka’yı manevi olarak yeniden inşa eden Hacı Hafız İsmail Efendi, ilçede derin izler bırakmış, adı anıldığında, onu tanıma fırsatı bulan, bulamayanlar tarafından dahi rahmetle, saygıyla anılmaktadır.

Maçka’nın en eski esnaflarından biri olan ve hayatı boyunca yakasından Atatürk rozetini çıkarmamış İbrahim Genç’in dedem hakkındaki fikirleri şöyledir;

“O sadece bir imam değildi. Bütün Maçka’nın babasıydı, müftüsüydü, öğretmeniydi. Camiye giden, gitmeyen alimi de, zalimi de, sarhoşu da, berduşu da, fakiri de, zengini de, yediden yetmişe herkes ondan nasiplenmiştir. Onun yürüyüşünde, oturup kalkmasında, konuşmasında, duruşunda, her eyleminde herkesi etkileyen bir cerbeze ve bir ders vardı. Ona karşı kimse duramazdı. Onu gören herkes saygı gösterirdi. Makam ve mevkie hiç önem vermezdi. O yaşamı boyunca hiçbir makam, mevki ve maddi kazanç gözetmeksizin, kendini insanların hizmetine ve eğitimine adamıştı.”

Dedem, en çok camilerde hizmet etmeyi seviyordu. O, camileri sadece ibadet yeri olarak değil, insanların eğitildiği, sevinç ve dertlerinin paylaşıldığı, toplumun problemlerinin çözüldüğü bir mekân olarak görüyordu. Bu nedenle imam hatiplik görevini hayatı boyunca bütün görevlerin üstünde tutmuştur. Bu yaklaşımından dolayı zaman zaman kendine teklif edilen makamca yüksek görevleri kabul etmemiştir.

Dedem son derece mütevazi ve herkese karşı saygılıydı. Maçka’daki görevinin son 7 yılında kendisi Merkez Camisi İmam Hatipi, babam ise Maçka Müftüsüydü. Dedem oğlu olmasına karşın, babama ismi ile hitap etmez, yüzüne ve gıyabında “Müftü Efendi” diye hitap ederdi. Babamın makamına sıradan bir imam gibi girer, babamın ayağa kalkmasına müsaade etmez, “Sen amir, ben memurum. Burada babalık, oğulluk geçmez.” derdi.

Dedem torunlarına özel ilgi gösterir, başkalarıyla  fotoğraf çektirmekten kaçınırken, bizlerle kameranın karşısına geçme konusunda direnç göstermezdi. 1963 yılının nisan ayında çekilen bu fotoğraftakiler; Ayaktakiler soldan sağa Doç. Mustafa abim, amcamın oğlu Yusuf, kardeşim Prof. İbrahim Hakkı, amcamın oğlu Mahmut, şapkalı delikanlı benim. Oturanlar; dedem, Prof. İsmail Hakkı abim, İzzet amcam, kucağında kız kardeşim Kafiye Şükran ve babam.

Hafız İsmail Efendi Karadeniz bölgesinin farklı yerlerinde görev yaparak, halkı aydınlatmaya, öğrenci yetiştirmeye özen göstermiş, yüzlerce üst düzeyde görev yapan öğrenciler yetiştirmiş, ülkemizin birçok şehrinde ilmi toplantılara katılmış, konferanslar vermiş, münazaralarda bulunarak ilim dünyasıyla ilişkisini sürdürmüştü.

Erzurum Müftüsü Sadık Solakbay ve müftü yardımcısı Osman Bektaş Hoca’nın daveti üzerine konferans vermek amacıyla oğlu İzzet Efendi ile birlikte Erzurum’a giderler. Aynı günlerde Malatya, Adıyaman ve Urfa Müftüleri de onu illerinde konferans vermek üzere davet etmişlerdi. 26 Mayıs 1960 günü Erzurum’daki konferansını tamamlayıp, 27 Mayıs sabahı namazını Lala Paşa Cami’nde kılmış ve Malatya’ya hareket etmek üzere garaja gitmişlerdi. Bu sırada jandarmalar yolu kesmiş, ihtilal olduğunu söyleyerek evlerine dönmelerini istemişlerdi. Dedem “Evimiz Trabzon’da, burada misafir olduğumuz evden vedalaşıp ayrıldık, oraya dönemeyiz. Bizi bırakın gidelim.” der. Jandarmalar durumu komutanlarına bildirir. Komutan onların kışlaya getirilmelerini emreder. Yanındaki amcam başlarına bir iş geleceğinden tedirgindir. Dedem, amcama “Endişe etme, burada istirahat edip, sohbet yapacağız” der. Kışlaya varınca, onu gıyaben tanıyan bir binbaşıyla karşılaşırlar. Binbaşı dedemi ve amcamı rahat edecekleri şekilde misafir eder, askerlere dini sohbet yaptırır. Ertesi gün bu binbaşı tarafından temin edilen vasıtayla, daha önce planladıkları gibi Malatya, Adıyaman, Urfa seyahatlerini ve konferanslarını tamamlayıp, selametle Trabzon’a dönerler.

YAŞAM TARZI VE FELSEFESİ

Dedeme göre Müslümanlık sadece ibadetten ibaret değildi. Hayatın her aşamasında İslamı yaşamakla müslüman olunabilineceğini vurgulardı. Her eyleminde dikkatli ve mutedil davranır, kimsenin kalbini kırmazdı. Ancak inanç ve itikatla ilgili konularda ılımlı, uzlaşmacı ve tavizkar davranmazdı. Ona göre itikadı konularda ılımlı davranmak insanı küfre kadar götürebilirdi. Hayır ile şer, hak ile batıl, helal ile haram arasında orta yol bulmaya çalışmak ona göre beyhudeydi. Böyle yapmak hayrı şerle, hakkı batılla, helali haramla denkleştirmek demekti.

Bütün hayatı boyunca insanlığa, vatana ve dine gerçek bir insan-ı kâmil bir rehber olarak hizmette bulunmak gayreti içinde olan dedem; vatana, millete, insanlığa hizmeti ibadet olarak kabul etmiştir. Hatta bunları bireysel ibadetlerin önüne geçirmiştir. Ona göre bireysel ibadetler, bireyin kurtuluşuna vesile olabilir. Ancak vatana, millete ve dine hizmet edilerek pek çok insanın kurtuluşa ermesi sağlanabilirdi.

Daima temiz ve güzel giyinirdi. İsraf ve lüksten kaçınırdı. Giysi temizliği kadar beden temizliğine de özen gösterirdi. Her cuma ve iki günde bir yıkanır, çevresindekilere bunu önerirdi.

Bağ, bahçe işleriyle uğraşmaktan hoşlanır, bahçelerinde pek çok farklı meyve ve sebze yetiştirirdi. Bunlardan elde edilen ilk ürünü almak onun için büyük bir zevkti. İlk meyveleri alıp besmeleyle yerken Allah’a şükredip, “Bundan daha büyük bir dünya mutluluğu olabilir mi?” diye yanındakilere sorardı. Onun yetiştirdiği meyvelerden tüm yöre halkı faydalanırdı.

Komşularının kendisinden memnun olmasına çok önem verirdi. Dünya malına değer vermez, sahip olduğu şeyleri ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı.

Kıtlık dönemlerinde bölgenin en varlıklı ailelerinden biri olmasına rağmen, her şeylerini fakir fukaraya dağıttıkları için zaman zaman geçim sıkıntısı çektikleri olurdu. “Varlıktan geçmeyince, mutlak varlığa ulaşılmaz” diyerek elindekileri muhtaçlara dağıtmayı ilke edinmiş, malın ihsan ve ikram edildiği oranda insanlara değer kazandıracağını belirtirdi.

Ailesinden biri itiraz ettiğinde, “İyiler, yiyeceğini seve seve yoksula, yetime yedirirler ve yedirdikleri kimselere şöyle derler: ‘Biz size, ancak Allah rızası için yemek yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık isteriz ne de bir teşekkür bekleriz.’ ayetini okuyup, benim Allah’ın iyi kullarından olmamı istemiyor musunuz?” diye sorardı.

Ziyaretçilerinin getirdiği hediyeleri “En güzel hediye başkasına hediye edilendir.” diyerek kendine gelen hediyeleri ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı.

Misafirlerinin rahat etmeleri için hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz, onlara bizzat kendisi hizmet etmek isterdi. İtiraz edenlere “Kim Allah’a ve ahirete inanıyorsa, misafirine ikram etsin.” hadisini okurdu.

İnsanların sadece kendi mutluluklarının peşinden gitmelerinin yeterli olmadığını, topluma ve insanlığa karşı ödev ve sorumluklarının olduğunu prensip olarak benimserdi.

Olumsuzluklar karşısında kızmaz, “Güler yüz sadakadır.” anlayışıyla, insanlara daima güler yüzlü olmalarını ve birbirlerine karşı güzel sözlerle muamele edilmesini tavsiye ederdi.

Çokça namaz kılınarak kalplerdeki kin ve husumet duygularının giderilebileceğini söylerdi.

Çocuklara, suç işledikleri zaman cezalandırılacaklarını bilseler bile doğruyu söylemelerini öğütler, yalan söylemeleri halinde iki türlü suç işleyeceklerini belirterek doğru sözlü olunması konusunda telkinde bulunurdu.

Suç işleyen ve suçunu itiraf eden çocuklara yalan konuşmadıkları için mükafat verirdi. Ona göre yalan çok büyük bir suçtu ve yalan alışkanlığından kurtulmak çok zordu.

Bir toplulukta dedikodu yapılıyorsa konuya müdahale eder, gıybeti önleyemezse oradan uzaklaşırdı.

Namaz kılan, kılmayan hiç kimsenin suçunu yüzüne vurmazdı. Hataları örtmeye çalışır, bir daha yapılmaması için öğüt verirdi. Böylece hatalı davrananların sevgisini kazanarak, iyi insan olmalarına yardımcı olurdu.

Huzuruna gelen kişilerin dertlerini, onların hal ve hareketlerine bakarak problemlerini anlar, çare olabilecek tavsiyelerde bulunurdu. Bunu fark edenler, dedemin insanların içinden geçenleri okuduğu zannına kapılırdı. Dedem sorunlarını çözdüğü kişileri rencide edici bir davranışta bulunmazdı. Onun terbiyesinden geçen her meslekten öğrencileri kavgacı olmaz, uzlaştırıcı karakterle hocalarının yolundan yürürlerdi.

Dedem düşünmeyi, okumayı, okuyanı, okutmayı çok severdi. Özellikle Kur’an-ı Kerim okuma konusunda çok hassastı. 1936 yılından hastalıklı yıllarına kadar her hafta bir hatim yapmıştır. Esma-ül Hüsna’yı her sabah namazından sonra mutlaka okur ve yakınlarına ezberlettirirdi. Gece namazından önce mutlaka Kaside-i Bürde’yi makamıyla okurdu.

Pazartesi ve perşembe günlerini oruçla geçirir, aşure, kurban bayram arifesi, kandil günleri ve şevval ayının altı gününde oruç tutardı. Kuşluk namazını aksatmadan kılardı. Akşam namazından sonra evvabin namazını eksik etmezdi. Gece namazı onun için farz ibadet gibiydi. Teheccüd vaktinden önce bir kısım zamanını tesbihatla ve Kur'an okuyarak geçirirdi.

Dedem Hafız İsmail Efendi, çocuklara dini ve milli değerlere uygun isimler verilmesini tavsiye ederdi. Hiçbir anında lüzumsuz bir söz söylediğine veya lüzumsuz bir işle meşgul olduğuna şahit olunmamıştır. Zamanını en verimli şekilde okuyarak, çalışarak, sohbet ederek, okutarak, zikrederek veya insanların dertlerini dinleyerek, onlara nasihat ederek geçirirdi.

MUTASAVVIF GÖNÜL DOSTU HAFIZ İSMAİL EFENDİ

Hafız İsmail Efendi tasavvufla medresedeki öğrencilik yıllarında tanışmıştı. Trabzon eski müftülerinden İmaduttin Efendi’den tasavvufi ilimleri tedris etmişti.

Ne zaman ve nasıl tanıştığını anlatmadığı Faris Efendi adlı bir zattan, batıni ilimleri tedris ettiğini dolaylı olarak anlatmıştı. Sevinç Köyü’nde görev yaptığı sırada, Faris Efendi bir gece ziyaretine gelip, kendisine 3 mum vermiş ve darda kaldığı zaman o mumları yakabileceğini söylemiş. Bir sabah namazına kalktığında, lambasının yağının bitmiş olduğunu fark eden dedem, bunun üzerine Faris Efendi’nin kendisine verdiği 3 mumdan birini yakmış, mumu yakar yakmaz 3 beyaz elbiseli adam peydah olmuş ve “Emrediniz” demişler. Dedem, “Hadi siz şimdi gidin, gerekirse ben sizi çağırırım.” deyip onları göndermiş.

Dedem, Faris Efendi ile bir daha görüşüp görüşmediğini ve o 3 mumun akıbeti hakkında konuşmazdı. Faris Efendi’nin manevi işaretiyle 1926 yılında bölgenin önemli mutasavvıflarından Haçkalı Hoca Baba namıyla maruf Mustafa Tarhan Efendi’yle tanıştı.

Dedemin Haçkalı Hoca Baba ile çok yakın ilişki içinde olması kişilik, dünya görüşü ve yaşam biçimi bakımından da yakın benzerlik gösterir. Haçkalı Hoca Baba ile ilgili olarak daha önce bir yazı yayınlamıştık.

Kadiri ve Nakşi tarikatlarının her ikisini de içselleştirmiş olan Haçkalı Hoca Baba, herhangi bir tarikat şeyhi gibi davranmıyor, müridlerinin sayısını çoğaltmak için uğraşmıyor, kapısına  gelenleri zikir halkasına katarken seçici davranıyor, mala mülke değer vermiyordu. Yeryüzünde bir metre tapulu malı olmamıştı.  

Efsaneleşmiş bir Allah dostu olan Haçkalı Hoca Baba, halkın dini ve ahlaki yönden aydınlanmasına, İslam dininin bölgede kökleşmesine büyük katkı sağlamıştır.

Dedem Haçkalı Hoca Baba ile tanıştıktan sonra, onunla birlikte 7 yıl insanlardan uzak yerlerde, dağlarda ve yaylalarda inzivaya çekilmişler, dünyevi meşguliyetlerden uzaklaşıp, ibadet ve zikirle zahidane yaşayışa geçmişlerdi.

Dedem, Haçkalı Hoca Baba ile 23 yıl birlikte tasavvuf deryasında yol aldılar. Bu dönemde ruhen ve bedenen hiç ayrılmadılar.

Haçkalı Hoca Baba’nın maneviyat derslerini insanlara öğreten dedem, hiçbir zaman “Ben şeyhim, Haçkalı Hoca Baba’nın vekiliyim.” diye düşünmez ve söylemezdi.

Bu konuda ısrarcı davrananlara, “Haçkalı Hoca Baba’nın  dervişi olabilirsek bize ne mutlu.” diye cevap verirdi.

Haçkalı Hoca Baba’nın torunlarından Süleyman Kazancı’nın anlatımına göre:

“Hafız İsmail Baba bize geldiğinde kapıyı çalardı. Biz kilitli sürgüyü açmak için gittiğimizde, bakardık ki kapı kendiliğinden açılmış ve kendisi içeride duruyor.”

On iki tarikatın şeyhi Kutbuzzaman Haçkalı Hoca Baba Kadiri ve Nakşi tarikatlarının her ikisini de içselleştirmiş, kendisinden sonra klasik usulde herhangi bir halife bırakmamıştı.

Ancak dedem Hafız İsmail Efendi ile rahmetli Mevlüt Üzüm Hoca Baba’nın durumu özeldi. Haçkalı Hoca Baba, oğlu olmadığı için dedikodu yapanlara şöyle cevap verirdi; “Kim demiş benim oğlum yok? Benim iki oğlum var, büyük oğlum İsmail, küçük oğlum Mevlüt.”

Mevlüt Hoca Baba sağlığında dedeme yöresel ağızda ‘abi’ yerine kullanılan “AGA” diye hitap ederdi. Her ikisi de tarikatte Kadiri ekolünü tercih etmişlerdi.

Haçkalı Baba’nın vefatında yıkama, cenaze namazı ve defin işlemleri; rahmetli dedem Hafız İsmail Efendi, rahmetli babam Halit Efendi ve rahmetli Mevlüt Hoca Baba tarafından deruhte edilmiştir.

Dedemin, görevi gereği Maçka’da olması ve ömrünün son 15 yılını hasta olarak geçirmesi nedeniyle, Haçkalı Hoca Baba’nın takipçileriyle daha çok Mevlüt Hoca Baba meşgul olmuş, toplu zikir ritüellerini o yönetmiştir.

Haçkalı Hoca Baba’dan beşeri ve nakli ilimlerin ötesinde pek çok manevi ilim aldığını belirten dedem, yaşadığı sürece, eli ayağı tuttukça Haçkalı Hoca Baba’nın kabrini ziyaret eder, çocuklarına ve torunlarına da ziyarete devam etmelerini söylerdi.

Dedem kerametleriyle ilgili olarak konuşulmasını asla istemez, hatta kabul etmezdi. Annemin, ağabeyimin, amcamın, halamın bizzat şahit olduğu kerametlerini “Siz rüya görmüşsünüz, yok öyle bir şey” diyerek kestirip atardı.

Dedemin kerametlerine örnek olması açısından ağabeyim Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın’ın bizzat yaşadığı bir olayı anlatmakla yetinerek, dedemin ruhaniyetini rahatsız etmek istemem.

“5-6 yaşlarındaydım. Her zaman olduğu gibi Maçka’dan bir ata binip, Haçkalı Hoca Baba’nın kabrini ziyaret etmek üzere yola çıktık. Haçka Yaylası’na yakın bir yerde durduk. Atı sahibine teslim ettik. Yaya olarak yaylaya vardığımızda vakit öğleyi geçmişti. Dedem Haçkalı Hoca Baba’nın sandukasını çevreleyen demir parmaklıkların dışında Kuran okudu, tespih çekti. Ben de yanında oturmuş, onun emri üzerine İhlas ve Fatiha okuyordum. Aniden karşılıklı iki ayrı sesin ‘Hu hu’ diye zikrettiğini duydum. Biraz korku, biraz şaşkınlıkla etrafa bakındım. Dedem yanımda yoktu. Ben korkudan okumaya devam ediyordum. Hu sesleri bir müddet daha devam etti. Sonra bir anda dedem yanımda belirdi ve ‘Korkma oğlum, ben buradayım, bir şey yok.’ dedi. Daha önce dedemin ruhlarla ve ölülerle konuştuğuna dair söylentileri duyduğumdan bu olayı fazla büyütmedim.

Yaylada dedemin dostları bizleri misafir etti, yemek yedik, sohbet, tespihat ve zikirler yapıldı. İkindi namazı kılındı, çaylar içildi. Akşam olmak üzereyken oradaki dostları kalmamız için ısrar etseler de, dedem gitmemiz gerektiğini söyledi. Maçka’ya doğru ormanların içine yürümeye başladık. Geride kalanlar gözden kaybolunca dedem şöyle bir durdu. ‘Oğlum, atımız yok. Hadi sırtıma gel ve uyu bakalım’ dedi ve beni sırtına aldı. Ben de gözlerimi kapadım. Gözlerimi açtığımda Maçka’daki evimizin kapısındaydık. Ve akşam ezanı okunuyordu. Kapıyı annem açtı. Dedem akşam namazına gitti. Annem şaşırmıştı. Çünkü biz öğleye doğru yola çıkmıştık ve o günün şartlarında 1 gün içinde Haçka Yaylası’na gidip gelinmesi imkansızdı. Bir de ben yayladan akşam namazına yakın çıktığımızı söyleyince, annem ‘Deden seni uçurmuş’ dedi. O zaman işin mahiyetini tam olarak anlamamıştım. Daha sonraki yıllarda dedemi tanıdıkça ve dedemin pek çok kerametine bizzat şahit oldukça yaşadıklarımı daha iyi kavradım.”

DEDEM VE BEN

Dedem, babam ve ben. Böyle bir resminin olması bahtiyarlığına başka bir torunu erişmemiştir. Fiziksel olarak dedeme benzemem, ömrünün son 13 yılını onunla birlikte, ilk yaşlarımı onun mübarek kucağında geçirmiş olmam ve aramızda çok özel iletişim olması nedeniyle kendimi hep ayrıcalıklı hissetmişimdir.

3 yaşımdan itibaren hastalanıncaya kadar Maçka’da dedemin yanında kaldım. İlk dualarımı, Kuran okumayı, okuma yazmayı dedemden öğrendim. 5-6 yaşlarındayken Maçka merkez camisinde ben müezzinlik, dedem imamlık  yapar, cemaatle namazlar kılardık. Gece teheccüt namazına kalktığında beni uyandırır, birlikte  “huvel habibullezi” diye başlayan Kaside-i Bürde ilahisini söylerdik. Beni teşvik etmek için evde bana imamlık yaptırır, kendisi cemaat olurdu. Ramazanlarda birlikte iftar davetlerine giderdik. Evimizin arkasındaki ormandan, sobamızda yakmak üzere kuru çalılar, çitlembik ağacından ve yaban mersini dallarından meyveler toplardık. Yaramazlık yaptığımda babamın bana kızmasını engeller, bana torunu çocuk gibi değil erişkin arkadaşı gibi davranırdı.

1965 yılında ilkokul birinci sınıfa gidiyordum. Karnemin tamamının pekiyi olması halinde, dedem bana Bakkal Salih’ten bir çift lastik ayakkabı hediye alacağına söz vermişti. 29 Mayıs 1965 Cumartesi günü öğle saatlerinde Pekiyi ile dolu karnemi alıp, dedeme doğru koşmuştum. Dedem öğle namazını kıldırmış, eve doğru geliyordu. Beni görünce kucağına aldı, sevdi, karneme baktı. “Aferin oğlum, ama ben biraz hastayım” dedi. Bakkal Salih Aytaç’ın dükkanına gittik. Söz verdiği mavi lastik pabuçları aldı. Ayağıma giydirdi, yukarı eve çıktık. Dedem yatağa uzandı. Kronik böbrek yetmezliği tanısı konan hastalığı nedeniyle o yatakta 2 yıl yattı.

Çocukları tedavi için her çareye başvursalar da, dedem hiçbir zaman eski sağlığına kavuşamadı. Emekliliğine 4 yıl daha vardı. Amcamın görev yaptığı Esiroğlu Beldesi’ne tayini yapıldı. Oradan 1970 yılında emekli oldu.

Ölene kadar bizim evimizde kaldı. Hizmetini annem, İsmail Hakkı abimin eşi Emine yengem ve bizler yaptık. Yürümekte zorluk çektiği zamanlar Cuma ve bayram namazları için camiye kadar sırtımızda taşırdık.

Hayatının son iki yılında, dünya kelamı adına pek bir şey konuşmadı. Namazlarını hiç aksatmadı. Çok ağır hasta olduğunda dahi yatakta ima yoluyla namazını kıldı. Duygularını genellikle besmele çekerek belirtti.

Konuşmamasına rağmen yanında Kuran okunurken dikkatle dinler, yanlışlara müdahile ederdi. Hoşlanmadığı bir olay olduğunda ikazını yüksek sesle besmele çekerek belli ederdi.

O günlerde, Güllü halamın verdiği harçlıklarla satın aldığım ilkel fotoğraf makinesiyle çektiğim dedemin son fotoğrafıdır bu.

Ölümünden birkaç gün önce babam, dedemin son günlerini yaşadığını anlamış, çeşitli şehirlerde bulunan tüm akrabalarına, çocuklarına, torunlarına gelmeleri için haber verdi.

Bütün çocukları ve torunları 20 Mart 1976 Cumartesi günü, Trabzon Ortahisar mahallesi Zağnos caddesi No:23’teki evimizde saat 23.00’da toplanarak, dedemi son kez ziyaret edip, yorgun olanlar istirahate çekildiler.

21 Mart saat 00.30’da babam herkesi uyandırıp, abdest aldırarak dedemin yanına topladı. 00.45’te babam bana Yasin Suresi’ni yüksek sesle okumamı emretti. Ben yüksek sesle Yasin Suresini okurken, baş ucunun sağ yanında bulunan babam ağlıyordu. Sol tarafındaki annem, dedemin azına pamukla zemzem veriyordu. Saat 02.00’da odada bulunan herkese bildiği sureleri okuması söylendi. Saat 02.10’da dedem, gözlerini açtı, babama üzgün bir şekilde baktı, gözünden bir yaş geldi “Halit’e doyamadım.” dedi. Ardından kelime-i şahadet getirmeye başladı. 02.20’de son nefesini vererek Hakk’a yürüdü.

Naaşı, vasiyeti üzerine Kaynarca Köyü’nde doğduğu eve götürüldü. Konuyla ilgili vasiyeti tümüyle yerine getirildi. 22 Mart 1976 Pazartesi günü öğle namazı sonrasında yurdun dört bir yanından gelen binlerce öğrencisi, sevenleri ve dostlarının katılımıyla devrin Trabzon Müftüsü Fazlı Can Hoca’nın imametinde cenaze namazı kılındı ve köyün balkonu konumundaki ebedi istirahatgahına torunları tarafından defin olundu. Defin sırası ve sonrasındaki Kuran kıraati ve dualar tarafımdan yapıldı.

Vasiyeti gereği mezarı türbe şeklinde yapılmadı, mütevazi bir kabir olarak düzenlendi.

DEDEMİN NESLİNE VASİYETİ

Öldüğümde, mümkün olduğunca cesedimin yanına hanımları yaklaştırmayın.

Zahmet olmazsa, bir gece doğduğum evde cesedimi bekletin.

Beni doğduğum evde, oğlum İzzet, torunum İsmail Hakkı yıkasın.

İsteyen herkes hatim okusun. Kim Kuran okumak istiyorsa okusun. “Hoca beğenmiyorlar.” dedirtmeyin. Kimseyi incitmeyin.

Öldüğüm andan, define kadar her kim hizmet yaparsa, hakkını fazlasıyla ödeyin. Yıkanacağım suyu torunlarım taşısın.

Gece dışarıda uzun süre kalmayınız.

Yeğenim Kazım’ın oğlu Bedri denizde boğulmuştu. Bu üzüntüyü ömrümce unutamadım. Mecbur kalmadıkça denize girmezseniz, memnun olurum.

Uzun yaşayacağınızı düşünerek hareket ediniz.

Her şeyinizi teslim edecek şekilde hiç kimseye sonsuz güvenerek arkadaşlık etmeyiniz.

Sırrınızın esiri olmayın. Sır kabul edilen şeyleri paylaşmayınız.

Mümkün olduğunca siyasete bulaşmayınız.

Şöhret afettir, kaçınınız.

Tatlı dili olanların dostları her gün biraz daha artar.

Herkese iyi davranın. Acizliği, yanılgıyı başkalarının hakkı olarak kabul edin. Hoş görmeyi kendinize görev edinin.

Dünyaya ne kadar az meylederseniz, o kadar hür yaşarsınız.

Eğer ilim ümit etmek ile olsaydı, dünyadaki bütün insanlar alim olurdu. Çalışmadan, terlemeden bir şey elde edilemez.

İlim yolunda çalışmayı bırakmayınız.

Gücünüzün yettiğince çalışırsanız, Allah size hissettirmeden yardım eder.

Unutamayacağınız iyiliği yapmayınız. Yalan konuşmak zorunda kalacağınız işlerden uzak durunuz ve asla, hiçbir şartta yalan konuşmayınız.

Günah işlemekten vazgeçmek, tövbe ile uğraşmaktan daha kolaydır. Günah işlemekten uzak durunuz.

En son 1 ay önce kız kardeşim Kafiye Şükran ile dedem ve babamın kabirlerini ziyaret ettik.

Allah, dedem sarıklı mücahit Hacı Hafız İsmail Efendi’ye ve bölge müftüsü babam Halit Efendiye rahmet etsin, mekanları cennet, derecelerini âlî eylesin. Rabbim tüm okuyucularımızın geçmişlerine merhametiyle muamele eylesin. Sevgili Peygamber Efendimizin Liva-ul Hamd ile müsemma olan sancağının altında Havz-ı Kevser'de bütün mümin kardeşlerimizle buluşmamızı nasip eylesin.

Amin.

Twitter: @dromeraydin

Erdal Şimşek

Cemil Bayık Değil, Agit Civyan Öldürüldü

Mehmet Hakan Kekeç

Tarihe Yanlış Sorular: Selçuklu, Osmanlı ve Türklük

Ahmet Tezcan

Esrarengiz Fussilet Konağının 11 Nolu Odasında Bir Çocuk

Talha Arslan

Fenerbahçe’de Hedef Stoper Tandemi

Hasan Mesut Önder

MİT, 15 Temmuz Darbe Girişimini Nasıl Öne Aldırdı

Hürriyet Gücer

Covid-19 Pandemisi ve Türk Futbolu