Onlar Yazmak İstemiyorsa, Ben Yazmazsam Ölürüm!

Ahmet Tezcan
15 Temmuz 2020 Çarşamba 15:41

Kalem işinde en sevmediğim mesele, duygularım tavan yapmışken yazı başına oturmaktır.

Öyle bir hâl üzere iken yazdıklarımın gerçek fikirlerimi yansıtmayacağı gibi okuyanı da yanıltacağını düşünürüm. Duygularla düşünceyi bulandırmayı değil, düşüncelerle duyguları uyandırmayı tercih ederim.

Hakikat pırıltısı taşıyan bir düşünce gediğine oturan taş gibidir, anı yakalar, aksi halde zamanın çarkı yalpalayacak, bütün saatler yanlış zamanı gösterecektir.

Bugün de öyle bir hâldeyim. 15 Temmuz gecesi köprü üzerinde direnen can kardeşim Ümit'in “Erol abi kucağımda şu an, vurdular abi!” sözüyle kapıldığım duygusal girdap her yıldönümünde yeniden çeker beni, kendimi o girdaptan çekip alamam bir süre.

O sebeple yazmayacaktım bugün, kararlıydım. 

Ta ki Sözcü Gazetesi'nde Emin Çölaşan'ın “Bugün içimden yazmak gelmedi” başlıklı yazısını görene dek.

Şöyle yazmış Çölaşan:

“Sevgili okurlarım, günlük yazı yazmak bizim görevimiz...

Ancak yazı yazmadan önce konuyu yakalayacak, kafanızda oluşturacak ve bilgisayarın tuşlarına basmaya sonra başlayacaksınız.

En önemlisi her şey, içinizden gelmeli.

Dün epeyce düşündüm...

Bugün 15 Temmuz.

Acaba ne yazabilirdim...

Kendimi zorladım, uzun uzun düşündüm...

Ve anladım ki içimden yazı yazmak gelmiyor.

Böyle olunca zorlama yapmak mümkün değil.

Ve yazamadım.”

Emin Çölaşan ile ne hayat tarzımız, ne siyasi görüşümüz, ne inancımız ne de gazeteciliğe bakışımız bir değildir. Dolayısıyla 15 Temmuz konusunda benzer duyguları taşımamız bir söz konusu olamaz. Fakat sevdiğim bir yanı vardır; onun nerede durduğunu bilirsiniz. Oynamaz, artistlik yapmaz. Neyse odur.

Yazıyı okuyunca hemen bilgisayarı çektim önüme, “O yazmıyorsa ben yazmak zorundayım” diye düşündüm.

Bazıları hatırlamak bile istemiyor, unutmak istiyorsa 15 Temmuz'u, ben unutmamalıyım, unutturmamalıyım.

Unutursam ölürüm!

Bu minvalde bir şeyler de karalamıştım zaten Twitter meydanına. Hatırlamaya dair hatırlatmalar yapmıştım.

“Tarihsiz toplum, talihsiz toplumdur!” diye başlamıştım.

Anadolu Aydınlatma Vakfı kurucusu sevgili Metin Bobaroğlu söylemişti bu sözü.

Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu da Ketebe tarafından yeniden yayınlanan kitaplarında tarih bilincine çok sık vurgu yapar, Sözün Eşiğinde kitabının son makalesinde “Şuur maziyle kâimdir” der. Onunla devam etmiştim.

Ve en çarpıcı söz, acının en derin tecrübesinden, Aliya İzzetbegoviç'ten geliyordu, anmadan geçemezdim:

“Unutma, unutulan soykırım tekrarlanır!”

İşte bu yüzden 15 Temmuz'a dair yaşanmışlığı unutmak zaten mümkün olmasa da unutturmamak için kendimi yazmaya zorlamalıydım.

15 Temmuz üzerine yazmak, unutturulmak istenen bütün değerlere hakkını teslim etmek demekti çünkü.

O hakkaniyetsizliği yapamazdım.

Bobaroğlu doğru söylüyordu; tarihsizlik talihsizlikti.

Fazlıoğlu ise; tarihsizliğin yıkıcılığına, acının ise önemine dikkat çekiyor ve şöyle diyordu:

“Sömürgeci kapitalist güçlerin en çok düşman oldukları ve en çok dikkat ettikleri şey tarih bilincidir (...)işgal ettikleri topraklarda yaptıkları ilk iş, o topraklarda yaşayan halkların tarih tasavvurunu ve bilincini değiştirmektir. (...) Onları, kendilerini hatırlatacak anılardan, maddi ve manevi işaret ve sembollerden arındırmışlar, sömürgecilere itiraz hakkı tanıyacak bir tarihi bilinçle muhatab olmaktan alıkoyacak her türlü tedbiri almışlar; kısaca insanların kendilerini hatırlamalarına neden olacak tüm aynaları kırmışlardır. Bu eylemi; güçlü tarihe sahip ülkelerde bizzat kendileri değil işbirlikçileri eliyle gerçekleştirmişlerdir.”

“Tarihsizliğin en önemli belirtisi, en geniş anlamıyla aldırmazlıktır; sömürgeciliğin istediği de budur. Bugün maddi ve manevi, birikimimize yönelik sömürgeci kapitalist saldırıların verdiği ykım karşısında bırakın bir şey yapmayı, hüzünlenmeyen kişi aldırmaz kişidir. Hiçbir şey yapamayan en azından hüzünlenmelidir; çünkü hüzün insanı diri tutar; kişiye güç verir; niçin yaşadığını, yaşaması gerektiğini hatırlatır; böylece kişi yalnızca bağımsızlık değil özgürlük de talep eder; özgürlük ise kişinin özü ile ilişkili maddi manevi sembollerinde cisimleşir ve kişinin özünü gürleştirir. Hepsinden önemlisi, hüzünlenen, acı çeken kişi ilk elde kendine hoş gelen ancak neticede sömürgeci kapitalist güçleri besleyecek tarih tasavvurlarından uzak durur. Acı, hüzün, erginlik sebebidir; acı çeken, hüzünlenen erginleşir. Acılar zekâyı biler; hüzün duyguları derinleştirir. Bundan dolayıdır ki, bir milleti millet yapan, sevinçler değil acılardır, zaferler değil mağlubiyetlerdir.” (Kendini Aramak, s:121-122)

Başka söze gerek var mı?

O halde aynaları kırmanın alemi yok!

Kırılsak da geçmeli o aynaların içinden; kelâm unutulmamalı, kalem unutturmamalı!

Kanımız kurusun unutursak!

Şahit ol Leylâ!

Hürriyet Gücer

Covid-19 Pandemisi ve Türk Futbolu

Erdal Şimşek

Yunanistan Gelin, Mısır Güvey

Ahmet Tezcan

Havada Niza Kokusu, Sofrada Rıza Lokması

Celal Arslan

Kripto Para: Bitcoin

Hasan Mesut Önder

İsrail Devlet Aygıtının İdeolojik Kod Analizi

Halit Emre Aydın

Bir Gaza Gelme Olayının İbretlik Anatomisi