Son Dakika Coronavirüs Haberleri Korona Yaz 8119'a Gönder 10 ₺ Bağışta Bulun

Nostaljiyi Savunmak: Otağdan Konağa Türk Evi

Mehmet Hakan Kekeç
10 Haziran 2020 Çarşamba 13:50

Korona Pandemisi nedeniyle vaktimizin neredeyse tamamını zorunlu olarak evlerimizde geçiriyoruz. Başlarda belki keyif alsak da ‘eve kapanmak’ zaman kavramıyla giriştiğimiz bir savaşa dönüştü. Kimileri dizi/film seyrederek, kimileri biriktirdiği kitapları vs. okuyarak, kimileri de yıllardır ertelediği yabancı dil çalışmalarına yeniden başlayarak vakitle baş etmeye çalışıyor. Fakat bir yerlerde bir şeyler tam yerine oturmuyor. Ne yapsak mustaribiz. Yüksek sesle dile getirilen iki şikâyet var: Can sıkıntısı ve odaklanma problemi. Çoğumuz, birincil yaşam alanlarımız olan evlerimizin (ki bu mekanlar haremimiz, sırrımız, salt bize ait olanımız olmasına rağmen) aslında ‘yaşamak için’ pek de uygun mekanlar olmadıklarını seziyoruz. Barınabiliyor ama yaşayamıyoruz. Peki, geçiştirmeden soralım: barınma ile yaşamanın yan yana gelememesinin nedeni nedir? Ya da nedenleri? Psikiyatr olsaydım ‘mahrumiyet’ derdim. İktisatçı olsaydım ‘geçim sıkıntısı’. Stratejist olsaydım ise daha iyi; Rockefeller ailesinin evlerimize yolladığı ışınlardan falan bahsederdim. Örnekler çoğaltılabilir. Ne de olsa bir sorunla karşılaşıldığında herkes durduğu yere uygun cevaplar üretir. Ben ise bütün gerekçeleri kapsayan tek bir cevap olduğunu düşünüyorum: Barınabildiğimiz ama bir türlü yaşayamadığımız evlerimiz sorun madem, bu, hem barınıp hem de yaşayabildiğimiz evlerimizi yitirdiğimiz içindir diyorum, neyi, adı gibi güzel Türk Evi’ni.

Geçmişle ilişkilerimizi idealize etmeden ya da şeytanlaştırmadan oluşturmak ve korumak büyük maharettir. Özellikle o geçmiş sübjektif olmaktan çok ‘kolektif hafızaya’ ait bir uzak geçmişse (yani deneyimle değil, salt aktarımlarla öğrenilmişse) sıhhatli bir denge tutturmak cidden zordur. ‘Türk Evi’ dediğimiz imge de bizler için tamamen bir kolektif hafıza ürünüdür ve idealize edildiğinde “içi boş bir nostalji” suçlamasıyla karşı karşıya kalabilir. Fakat ben gene de Türk Evi’nin kültürel aktarımda başat bir imge olduğunu ve nostalji suçlamasına rağmen savunulması ve hatta mümkün olduğunca ihya edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zaten nostalji dediğiniz de başlı başına evle ilgilidir: Nostalji, antik Yunanca’da eve/vatana dönüş anlamına gelen nostos ve acı anlamına gelen alji kelimelerinden türemiş. Demek geçmiş, acı ile anılan bir yer. ‘şu an, şimdi’ içerisinde evimizden uzağız, geçmişi andığımızda ise, iç çekerek evimize/vatanımıza dönmüş oluyoruz. Nostalji iki boyutlu, bir anılardan, bir de idealize edilmiş ortak/kolektif/kültürel geçmişten oluşuyor: Anılarımız elbette olabildiğince özneldir. Düşünürlerin, sosyologların ‘kültürel geçmiş’ dedikleri ikinci boyut ise o kadar nesneldir ki (şahsi) hikayemize ait bile olmayabilir: Bir müzeyi gezerken “o zamanlar da ne güzelmiş” dersiniz ya da tarih okurken belli bir dönemin parçası olmak istersiniz. İşte Türk Evi, bütün bu kolektif his ve aktarımların bizim kültürümüzde yaşadığı yerdir.

*  *  *

Amerikalı sanat tarihçisi Carel Bertram 1993 yılında Türk Evi’nin mimari özelliklerini incelemek için Türkiye’ye geliyor. Neden geldiğini soranlara “Türk Evi’ni araştırmak için buradayım” dediğinde öyle bir hava dikkatini çekiyor ki, araştırma konusunu (mimari özellikler) tamamıyla değiştirme kararı alıyor. Bertram’ın anlattığına göre, Türkiye’ye ne için geldiğini her söylediğinde cevabı duyanlarda tanımlayamadığı bir memnuniyet, özlem ve teşvik edici ifadelerle karşılaşıyor. Öyleyse diyor, bu Ev’in mimari özelliklerini değil; Türklerin kolektif hafızasındaki müsbet yerinin nedenlerini incelemeliyim. Bertram’ın araştırmasına göre Türk Evi’nin bugünkü müsbet anlamı, binlercesi yok olduktan çok sonra; 1970’li yıllarda doruk noktasına çıkıyor. 1976’da Türkiye Tarihi Evleri Koruma Derneği kuruluyor mesela. Logosunda cumbalı bir ev var. Bu cumbalı ev imgesinin uzak bir İmparatorluk hatırasının en güçlü taşıyıcısı olduğunu fark ediyor. Ramazan ayı eğlencelerinde ilk iş bu Türk Evi’nin maketleri kuruluyor. Hacivat ile Karagöz (aslında 14.yüzyıla ait iki karakter olmasına rağmen, yani daha Türk Evi Osmanlı’da kullanılmazken) iki cumbalı ev önünde birbirini yiyor. Bir resim yarışmasında kazanan resmin Boğaz’ın etrafına dizilen Türk Evleri’nden ibaret olduğuna rastlıyor. Bu evler, yüzlerce yılda kendini bulmuş bir Ruh’un tek başına temsilcileri adeta tespitinde bulunuyor.

 *  *  *

Osmanlı İmparatorluğu sadece askeri başarılardan müteşekkil bir kaba devlet değil; İstanbul merkezli başlı başına bir kültür ve ruhtu. Anıtlar, geçmişin taşıyıcılarıdır, İstanbul bu açından payitaht olması hasebiyle başat rolü oynar. Fakat Bertram’ın temas ettiği gibi ilginç bir şekilde bizde anonim/sivil mimari de anıtsallaşmış ve o ‘yitirilmiş’ kültürün taşıyıcıları olmuştur. Dolayısıyla bu imgeler İstanbul’a has değil: Türk Evleri’nin zirve örnekleri payitahtta görünse de, Osmanlı’nın adım attığı her yerde varlar. En güzel örnekleri zannediyorum Balkanlar’da, tabii yanılıyor da olabilirim. Bugün Türk Evi dediğimiz mekanlar İmparatorluk zamanında elbette bugünkü gibi nostaljik bir anlam ifade etmiyordu. Hatta Türk Evi şeklinde bir adlandırma dahi yoktu. Bu adlandırma, bir Cumhuriyet projesi olarak Batılılaşma gereği (bunu modernizm ile karıştırmayın, modernist atılımlar kendine has kültür dairesi içerisinde Osmanlı döneminde zaten başlamıştır) bu ihtiyar ve mağrur evler yok edildikten sonra ortaya çıktı. O zaman üzerine düşünülmeye ve art arda çalışmalar yapılmaya başlandı.

*  *  *

“Türk evleri ihya edilmelidir” dediğimde ‘nostalji merakı’ ile birlikte bir de elbette ‘gelenekselci’ suçlamasıyla karşı karşıya kalma ihtimalim var. Oysa gelenekselcilik (en azından benim kast ettiğim), yani geleneği savunmak; zannedildiği gibi modern olandan tamamen bir kopuş yaşanması gerektiği anlamı taşımaz. Gelenekselcilik der ki, gelenek, dönemin şartlarına cevap verebilecek şekilde reforme edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin erken kadrosu, mimaride reformu değil, devrimi çözüm olarak sundu. Sonucunda da ortak yaşam kültüründen, tarihten ve tabii geleneksel olandan kopuk/köksüz şehirler ve konutlar ortaya çıktı. Kaderin cilvesi olacak ki, kurtulmak istediği Osmanlı hayaletinin en güçlü imgesini böylelikle kendi üretti: Türk Evi nostaljisi. Konuya biraz daha rasyonel yaklaşalım öyleyse. Nostalji merakı ve kaba gelenekselcilik suçlamasından, Türk Evi’nin birikimi ve güçlü işlevselliğinden bahsederek kurtulabiliriz ancak. Soralım: Bugünkü apartman dairelerimize nazarla hem barınıp hem de yaşayabildiğimiz Türk evleri nasıl ortaya çıktı, alemetifarikaları nelerdi, hangi özellikleri nedeniyle müsbet anlamda bugünkü konut mimarisinden ayrılırlardı?

*  *  *

Yakın zamanda kaybettiğimiz mimar Cengiz Bektaş, Türk Evi adlı kitabında, “Gelenekler, özellikle yapı gelenekleri, öyle birkaç yüzyılda oluşmazlar. Orta Anadolu’da bugün bile sürdürülen yapı tekniği en azından Hititlere dek dayandırılmaktadır” diyor. Merhum Mimarımız Antalya’da şahit olduğu bir olayı da bu görüşüne destek olması için aktarıyor: Antalya’da ustalar evin yapımını bitirdikten sonra çatının üzerinde “Şamaş! Şamaş!” diye bağırıyorlar. Şamaş, Mezapotamya’da güneş tanrısının adı. Doğan Kuban’a göre de “Halk konut tasarımı yenilikçi değildir.” Yani sürekli sürekli yenilenmediği; çok eski alışkanlıkları, teknikleri, estetiği taşıdıkları için izleri çok eski çağlarda bulunabilir. Fark, yöreye göre malzemeler ve ekonomik duruma göre işçiliğin kalitesindedir. Avlulu ve hayatlı ortalama bir Türk Evi gözünüzün önüne getirin. Şimdi bunun çok eski çağlardaki örneklerine ve 16 ile 17.yy’da aldığı hale nasıl geldiğine bakalım.

*  *  *

Türk Evleri genellikle iki katlı yapılardı. Taştan veya molozdan yapılmış zemin kat (tahtani denir) depo, hayvan bakım alanı ya da mutfak olarak kullanılıyordu. Çoğu penceresizdi. Pencere varsa da ancak havalandırma diyebileceğimiz ölçüdeydi. Taşradaki örneklerde alt katta etrafı duvarla çevrili avlu da bulunurdu. Peyzaj yapılan avlu doğuya bakardı. Alt kattaki depo ve mutfağa geçen kapılar, maddi duruma göre yarı silindir bir eyvan, kuyu ve yazın su döküldüğünde havayı serinleten taşlık zemin. Bu kat yaşam alanı olmaktan çok üretim alanlarını kapsayan işlevsel bir mekandı. Avlu, evin kadının zevkine bırakılırdı. Zaten avlu duvarı ve zemin kat odalarının penceresiz olmasının nedeni buydu: Kamusal mekanlara katılmayan kadının gündüz saatlerinde vakit geçirdiği alanlardı buralar. Sırayla gidelim ve üst çıkmadan evvel eyvan ve avlunun geçmişine bakalım. Eyvan Hititler’de karşımıza çıktığında adı Hilani. Yunanlar prostas diyor. Sıcak iklimlerde serin mekanlar oluşturmak için Anadolu’da çok eski çağlardan beri kullanılıyor. Anıtsallaştırılması ise Part İmparatorluğu döneminde. İran’da büyük mabetler bugün hala eyvanlıdır. Bu gelenek Türk Evi’ne de uğruyor. Avlu ise Denizli’de kazı yapılan Beycesultan’da MÖ 20.yy’da dahi örneklerine rastlanıyor. Avlunun içe dönük/kapalı şekilde Anadolu’da karşımıza çıkması da Helenistik öncesi Ege’de. Artık üst kata çıkabiliriz.

*  *  * 

Hayata avludan bir merdivenle çıkılır. Üst kat ‘kış’a uygundur. Ama sadece kış’a değil tabii. Yaylak – kışlak alışkanlığı alt ve üst kat farkıyla bir araya getirilir. Kimisinde kolay ısınan ara kat da bulunur. Bu merdiven nihayetinde hayat’a çıkar. Ana kattaki bütün odalarda hayat’a çıkış vardır. Ama odalar arasında mahremiyet gereği geçiş yoktur. Dediğim gibi ya hayat’a ya da sofaya çıkarlar. Sofa sokağa doğru bir çıkış yapar ve yarın eyvandır. Aslında adı şahnişin. Ortada ocak bulunur. Demek hayat ve sofalar buluşma yerleri. Odaların yapısı sayesinde de herkes hem ayrı hem de bir arada. Hem uyku, hem oturma (yüklükler kapandığında oturma odasına döner) hem de banyo (daha doğrusu güsulhane) bütün odalarda imkan dahilinde. Bu özerklikleri otağları yansıtır. Zaten oda kelimesi otağ’dan türeme. Çekirdek aileye aittir. Divanhane denen baş oda misafirleri ağırlamak için. Buralarda yüklük yerine duvarlarda süslemeler yer alır. Dışarıdan görünebilen tek oda burası. Avlu gibi hayat dahi dışarıdan rahat görünemez. Sofa gibi tamamen aileye aittir. Üst kat hayat ve sofa etrafında esnektir. Oda eklenerek genişletilebilir. Bu genişletme usulü Osmanlı’nın Sarayı Topkapı’da da var. Köşk denen odalardan oluşur. Detaylar bir Anadolu geleneği üzerine bina edilse de, oda çözümlerinin tamamen otağ kültürünü yansıttığını anlıyoruz. Kırmızı çizgi: Mahremiyet. Amaç: Ayrı ayrı bir aradalık. İşlev: Yaz ve kış avlu ve hayat sayesinde aynı yerde çok rahat yaşanır. Mahremiyete iki örnek daha: hayat’tan odaya öyle birdenbire geçemiyorsunuz. Kapıyı açtığınızda perdeyle kapatılmış bir geçiş bölmesi var. Adı: Seki altı. Cengiz Bektaş bu odalarda 24 saat yaşanabildiğini söylüyor ve aslında ev denmeli diyor.

*  *  *

Hayat üzerinde biraz daha durmalı. Arapça hyatt’dan geliyor. Çevrili açık alan demek. Çardak gibi. Zaten Safranbolu’da birinci kat sofalarına çardak deniyor. Hayat’ın bütün odalara kapısı olması, odaları temiz havayla buluşturuyor. Odalar kendi içerisinde tamamen mahremiyete dayalıyken, aslında bir otağ gibi doğa ile arasında sadece bir kapı bulunuyor. Hayat da oda gibi ekler alabiliyordu. Mesela dışa dönük bir balkon yapılıyor adına da köşk deniyordu. Doğan Kuban’ın verdiği bilgiye göre Kağıthane Sarayı dahi hayatlıydı. Ocak ve koltuk yerleştirildiğinde hayat eve de dönüşürdü. Hem içe hem dışa hakim bir alan. Yani hem yakınlık hem uzaklık. Bu aslında Türk Evi’nin sokakla ilişkisinde de vardı: Hem sokağın bir parçası hem de ayrılardı. Zaten o sokak da çoğunlukla çıkmazdır. İşi olmayan girmez.

*  *  * 

Doğa ile uyumlu ve iç içe, mahremiyeti hem dışa dönük hem de katı, çekirdek aileleri bir arada ve kendi yaşam alanlarında tutabilen, eklemelere müsait; yani esneyebilen, bir gelenek üzerine oluşmuş, tasarımı katılımcı (Türk Evleri’nin ustaları, işvereni ile anlaşmadan önce ailesiyle bir araya gelir ve onları tanırmış), kimsenin yaşam alanına girmeyen, ekolojik ve önemlisi ‘hayat’ dolu evlerimizi; ucube, katı, sürüngen yuvası kadar işlevsiz odalarla dolu, havasız, mahremiyeti aşındıran ve dayanıksız binalara tercih ettik gibi görünüyor. Saydıklarımdan, Türk Evi’nin ihyasının düşünmenin salt nostalji bağlamında ele alınamayacağının anlaşıldığını umuyorum.

Ahmet Tezcan

Hacegan Efendilerimize Ellerinden Öperek

Erdal Şimşek

Oyun Teorisi

Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın

Biyo-Beyin Mühendisliği ve Nano-Nöro-Mühendislik!

Halit Emre Aydın

Baba, Oğul, Dede

Dr. Ömer Aydın

Ah Ayasofya!