Osmanlı Tarihindeki Salgın Hastalıklar

Geçmişten bugüne insanlığın en büyük afetlerinden biri de köyleri, kasabaları, şehirleri, ülkeleri ve orduları kısa bir sürede yok eden salgın hastalıklardır. Peki Osmanlı'da hangi salgın hastalıklar görülmüştür?

Osmanlı Tarihindeki Salgın Hastalıklar

Osmanlı Tarihindeki Salgın Hastalıklar

Çin'in Vuhan kentinde ortaya çıkan ve tüm dünyaya yayılan yeni tip coronavirüs Osmanlı tarihindeki salgın hastalıkları akıllara getirdi.

Tarih boyunca veba başta olmak üzere, kolera, çiçek ve sıtma gibi salgın hastalıklar devletleri, toplumları ve insanları derinden etkilemiştir. Özellikle kıtalar arası geçiş güzergâhında bulunan Anadolu ilk çağlardan itibaren hem Avrupa hem Asya kökenli salgın hastalıklara maruz kalmış bir bölgedir. Bulaşıcı hastalıklar tüccarlar, hacılar ve ordular aracılığıyla neredeyse tarihin her döneminde Anadolu'yu mesken tutmuştur.

Tarihin gördüğü en muazzam devletlerden biri olan ve Anadolu, Rumeli, Ortadoğu, Kuzey Afrika, Adalar, Arabistan gibi çok geniş bir coğrafyaya yayılan Osmanlı Devleti de bulunduğu konum itibariyle salgın hastalıkların tesiri altında kalmış, seyyahlar, misyonerler, tacirler vasıtasıyla gelen bulaşıcı hastalıklara karşı durmak için fevkalade bir gayret göstermiştir.



Osmanlı Devleti de son dönemleri itibarıyla sömürgeci devletlerle savaş halinde olduğundan salgın hastalıkların yarattığı insan ölümleri ile pek çok kez karşılaşmıştır.

Osmanlı Devleti'nin siyasi, ekonomik ve demografik olarak büyük bir bunalım içinde olduğu 19.yüzyılda veba, kolera, sıtma ve çiçek hastalıkları Anadolu'nun hemen her tarafında büyük can ve mal kaybına yol açmıştır.

Osmanlı Devleti, salgınları önlemek için dünya ile eş güdüm içinde karantinadan ilaç teminine; hekim, eczacı ve aşıcı tayininden hastalığa yol açan ortamın sıhhi teminine kadar birçok konuda önlemler almaya çalışmıştır. Osmanlı toplumundaki hastalık algısı, salgınlarla mücadele sürecini olumsuz etkilemiş olsa da Osmanlı hükümeti hem halkı bilinçlendirmek hem de idari ve sıhhi tedbirler alarak salgın hastalıkların etkilerini en aza indirmek için büyük bir çaba göstermiştir. Böylece savaş durumunda meydana gelebilecek insan ölümlerini en aza indirmeyi amaçlamışlardır.

Bu bağlamda yapılan çalışmalardan biri olan Doktor Vefik Nahi’nin kaleme almış olduğu “Seferberlik Salgınlarına Karşı (1911-12)” adlı eser Osmanlı son dönemlerinde seferberlik dönemi salgınlarında yapılması gereken uygulamalardan bahsetmektedir. Eserde sıhhiye zabitanının görevleri, beden temizliğinin önemi, köy ve kasaba ordugahlarının kurulması, emraz-ı intaniye ordugahı, asker ve sivillere hizmet sunan menzil hıfzıssıhhasının oluşturulmasının önemini anlatan bölümler tespit edilmiştir. bunun dışında: sıhhiye zabitanının en büyük görevinin her türlü zorluğa karşı seferberlik salgınlarını önlemek olduğu, köy ve kasabalarda ordugahlar kurup bu merkezlerde sıhhiye zabiti bulundurulması, yine her bölgede konakçı müfrezeleri bulundurarak gerekli olan sıhhi tedbirlerin ve temizliğin yapılması, zorunlu durumlarda emraz-ı intaniye ordugahının kurulup, genel sıhhi tedbirlerin alınmasını sağlayarak insanların tedavi edilmesinin sağlanması, hıfzıssıhha menzilleri kurularak askerlerin ve sivil insanların ileri hatlara her hangi bir bulaşıcı hastalığa yakalanmadan gitmesinin sağlanması gibi hususlar ayrıntılarıyla belirtilmiştir.

İşte Osmanlı'da görülen salgınlar;

VEBA (TA'UN)



Osmanlıların İstanbul'u Fethi'nin ardından şehirde görülen ilk veba salgını 1455 yılnda görüldü. Veba, Osmanlı'da "taun" olarak adlandırıldı. Mikrop, tükürük ve öksürük ile tüm insanlığa hızla yayılıyordu. Oksijenin azalmasından dolayı vücudu mosmor kesen hastalığa ‘’Kara Ölüm’’ denilmeye başlandı. Vebanın başta farelerden yayıldığı düşünülürken, asıl sebep pirelerdi. Pislikle ortaya çıkan mikroplar tüm vücudu sarıyor, insan biyolojisini tamamen alt üst ediyordu.

Hastalık, mikrop kapıldıktan birkaç gün içinde etkisini göstermeye başlıyordu. Aniden ortaya çıkan baş ağrısı, yüksek ateş, titreme, kusma, nefes darlığı, deri lekeleri, burun kanaması, kan tükürme ve vücut renginin değişmesi gibi etkileri vardı.

Hastalık zaman zaman kuluçkaya yatsa da belirli aralıklarla kendini yeniden gösteriyordu. Osmanlı’da 1637’de gerçekleşen veba salgını “büyük taun”, 1655’de şehre hakim olan veba salgını ise “şiddetli taun” olarak nitelendirildi.

Osmanlı bu belayla tam 100 yıl uğraştı. En büyük kayıpları İstanbul verdi. Tüm dünyada etkisini gösteren hastalıktan dolayı Avrupa nüfusunun üçte biri hayatını kaybetti.

ABU ŞAMAA

Kuvvetli öksürük olarak tanımlanan hastalık, 1658 yılında Mısır'da kendini göstermiştir. Ateşle başlayıp nezleyle devam eden hastalık çok hızlı bulaşırdı. Avrupalı Seyyah Thevenot Seyahatnamesinde bu hastalıktan bahsetmiştir.

SU ÇİÇEĞİ

Küçük yaşlarda etkili olmakla birlikte her yaşta görülen çiçek hastalığı yüksek ateş, halsizlik, baş ve sırt ağrılarıyla başlar. Vücutta kırmızı döküntülerin ve irinli kabarcıkların olduğu hastalık bulaşıcı bir seyir takip eder. Ayrıca vücutta kalıcı izler de bırakıyordu. Evliya Çelebi Seyahatname'de iki yerde çiçek hastalığından bahsetmiştir.

CÜZZAM



Seyahatname'de en sık ismi geçen hastalık Cüzzam, Hansen basili adı verilen bir mikroorganizmanın yol açtığı sinir sistemi ve deri başta olmak üzere birçok organı etkileyen bulaşıcı bir hastalıktır. Osmanlı'da cüzzamlılar "Mistikhane" denilen yerlerde karantina altına alınırdı. Miskinhaneler şehre uzak alanlarda oluşturuldu. Buradaki hastaların psikojilerinin etkilenmemesi için de her detay düşünülmüştü.

ZATÜRREYE

Akciğerde gerçekleşen hastalıkla nefes alıp vermek güçleşir. Ciğerin koyu balgam dolduğu hastalıkta gögüs hırlar ve acı çeker.

İSPANYOL GRİBİ

Osmanlı'da ilk olarak Temmuz 1918'de bazı askerlerde görülmüştür. Savaş sonrasında terhis edilen askerler yayılmasında etkili olmuştur. Hastalığa yakalananlar, solunum güçlüğü çekiyor, baş dönmesi, uykusuzluk, görme ve işitme kaybı yaşıyordu. Bazı hastaların dişleri ve saçları dökülüyordu. Hastaların yüzü önce kızıl kahve bir renk alıyor daha sonra maviye dönüyordu. Ölenler ise simsiyah oluyordu.

KOLERA

19 yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren sık sık kolera istilalarına maruz kalan Osmanlı topraklarında, özellikle 1892-1895 döneminde neredeyse hastalığın uğramadığı şehir kalmamış ve on binlerce insan bu hastalıktan dolayı hayatını kaybetmiştir.Kusma ve karın ağrısıyla başlayan salgın Osmanlı topraklarında ilk olarak 1865'te Hicaz'da baş gösterdi. O yılın Hacc-ı Ekber (Arafat'a çıkıldığı günün Cuma'ya rastladığı yıllardaki hac) olması nedeniyle, hacı sayısı 150 bine ulaştı ve ölüm oranı da o nispette büyük oldu.

Yorum Yaz

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

EN ÇOK OKUNANLAR