İran'da Türk Kimliği Yok Ediliyor

Hasan Mesut Önder
09 Eylül 2020 Çarşamba 10:44

Güney Azerbaycan sokaklarında, yüzbinlerce kişinin ‘Azerbaycan var olsun Rahim Bey azad olsun, sloganın aktörü olan İranlı Türk siyasetçi Rahim Cevadbeyli ile İran’ın ulusal kimliğinin bileşenlerini, İran Türklüğünü, İran devlet mekanizması içindeki güç dengelerini, İran devletinin yeniden yapılanma ihtimalini ve Türkiye ve İran ilişkilerinin hangi şartlarda stratejik seviye de ele alınabileceğini konuştuk. Cevadbeyli ile yapmış olduğumuz bu röportaj, İran çalışan gazeteci, araştırmacı ve akademisyenler için ciddi bir kaynak teşkil edeceğine inanıyoruz. Gazetecilik, sadece cari konularla ilgili kamuoyunu aydınlatmak değil, kalıcı akademik referans oluşturacak birincil kaynaklarında görüşlerinin görünür olmasını sağlamaktır.

1925 yılına kadar Türk bayraktarlığını yapan nüfusuyla, etnik yapısıyla bir Türk devleti ve yurdu olan İran, bir anda Pers oluveriyor!

Erdal Şimşek: İran ulusal kimliğinin şekillenmesinde, dinin, mezhebin ve etnik kimliklerin etkisini tarihsel perspektifte değerlendirebilir misiniz?

Öncelikle size ve yayın organınıza, bize ve bu önemli bir konuya yer ayırdığınız için teşekkür eder ve faaliyetlerinizde size başarılar dilerim.

İran’ın Tarihsel yapılanmasına yönelik hâkim Modern Ulus-Devlet tarihçileri tarafından ileri sürülmüş olan fikirler arasında oldukça geniş bilgi ve belge kirliliği mevcuttur. Bu hem İran’ın son yüz yıldaki resmi tarihçiliğinde hem de bütün bölge ve dünya tarihçiliğinde kendini göstermektedir. Bu da İran arazisindeki Devlet yapılanmasının oldukça derin köklere sahip olmasından ve şark âlemindeki dinsel ve kültürel etkisinin yüksek olmasından kaynaklanıyor olması gerek.

Tarihçiler tarafından tartışmasız bir şekilde kabul edilen bir gerçek vardır; oda şu ki, günümüz İran arazisinde yaklaşık on bin yıllık bir medeniyetin ve devlet yapılanmasının var olma gerçeğidir. Köken hangi kavme ait olduğuna bakılmaksızın On bin yıllık medeniyet yapılanmasının mevcut olduğu bir arazinin devlet ve tarih anlayışının 2500 yıllık bir döneme indirgenmesi kendi başına bir tahriftir. İran arazisinde yedi bin yıl önceden Sümer ve Elam’lardan başlayarak onlar güçlü ve medeni devletler kurulmuştur. Bunu sadece iki belirsiz ve meçhul sülale üzerinden- Ahameniş (MÖ. 550 – MÖ. 330) ve Sasaniler (MS. 226-651) ile kısıtlamak, resmi devlet tarihi olarak benimsetmek ve tarafsız bilimsel çalışmalarla henüz ne olduğu tam belli olmayan sözde Hint-Avrupa kökenli Pers ve Pers Medeniyetine mal etmek, tamamen Siyasi ve Jeopolitik bir kararın tahmilidir.

Stefan Arvidsson’un bu konuyla ilgili bilimsel tespitleri, Hint-Avrupa halklarının köken birlikteliği fikrinin ne kadar çürük ve tamamen siyasi bir anlayış üzerinden üretildiğini ortaya koymaya çalışan batı kaynaklı onlar bilimsel eserden biridir. S. Arvidsson, çalışmasında Avrupa Tarih Tezini oluşturan ve Doğuya resmi tarih olarak dayatılan Hint-Avrupa halklarının köken birlikteliği fikrini ileri süren Ludwig Von Shlozer (1735-1809), Jacob Bryant (1715-1804), Sir William Jones, Thomas Young, Friedrich Shlegel, August Wilhelm, Joseph Arthur de Gobinaeu, Christian Lassen, H. St. Chamberlain, Adolphe Pictet (1799-1875), John Stevensons, Robert G. Latham, Anquetil Dupperon, Juhan Friedrich Blumbach, Marek Zvelebil, Thomas R. Trautmann, ve Friedrich Max Müller (1823-1900) gibi esas teorisyenlerinin çalışmalarını eleştirel biçimde ele alarak incelemiştir. S. Arvidsson’un gelmiş olduğu neticeye göre Oryantalistlerin Dil, Soy ve Din açıdan insan ve topluluk tasnifine dair fikirleri Jacob Bryant’ın Kutsal kitaptaki Sam, Ham ve Yafes tasnifine dayanarak Batı Güçlerinin özellikle Sömürgeci İngilizlerin doğuya yönelik siyasi çıkarları doğrultusunda bilimsel olmayan tamamen siyasi yozumlar da bulunulmasıyla ortaya çıkmıştır. Ardınca İran’ın Türk dünyası dışında ele alınmasına dair fikirler de temel itibarıyla Firdevsi’nin ‘Şahname’ eserinden yola koyularak elde edinmiş siyasi bir tespittir. Başka bir ifade ile Hint-Avrupa halklarının köken birlikteliği fikri bilimden uzak ve tamamen siyasi bir Tez olarak, Batı güçlerinin özellikle İngilizlerin doğuya yönelik sömürgecilik siyasetlerinin önünü açan ve ona dolayısıyla meşruluk kazandıran bir ideoloji olmuştur.

Fars dili, Türkçe ve Arapça ile beraber İslâm dünyasının bütün bölgelerinde kullanılmış üç esas dilden biri olmuştur. İran’ın Güney ve merkezi bölgesinde ilk Farsça metinler 13-14. yüzyıllarda Sadi Şirazi ve Hafız Şirazi’nin manzum eserleri olmuştur. Horasan bölgesinde ise 11. yüzyılda yaşamış Firdevsi’nin ‘Şahname’ eseri ortaya çıkmıştır. Günümüz Afganistan ve kuzey Hindistan arazilerinde Fars dilinin kullanılma tarihi 8-9. yüzyıllara kadar uzanmaktadır. Orta Asya ve doğu Türkistan’da ise İbrani alfabesinde yazılan Farsça Tevrat metinleri (Farsihud), 8. yüzyıla ait olup, Oyluk ağzı mektupları ve Hotan metinleri olarak bilinmektedir. Aynı zamanda doğu Türkistan dâhil, orta Asya, Hindistan, Arap yarımadası, Mısır, Osmanlı Devleti, Tataristan, Kafkasya topraklarında Farsça, Türk ve Arap dilleri ile beraber kullanılan bir dil olmuştur.

Şimdi nasıl olur da Fars dilinin merkezi bölgesi Afganistan, Tacikistan, Kuzey Hindistan vb. bölgeler değil de İran seçilir ve Fars dili üzerinden Asli Kurucu Unsurunun Türk olduğu İran’a meçhul Pers kimliği dayatılır!

Diğer bir mesele de Yahudi Kökenli Farisiye tarikatının 10. yüzyıllarda Hazar Devletinin içinden doğan Müslüman Türk devletlerine karşı kurmuş oldukları Şuûbiyye Teşkilatının, Türk, Arap ve İslâmiyet’e karşı beslemiş olduğu düşmanlığının ürünü olan Firdevsi’nin “Şahname” eserindeki İran-Turan efsanesidir. Bir kere bu efsanedir. Efsane üzerinden tarih yazılmaz. Firdevsi’nin Şahname’sindeki İran, yurt olarak nereye ait olduğu bilinmez. Bir şiirde günümüz Pakistan, bir şiirde günümüz Afganistan, bir yer de Azerbaycan veya bazı uzmanlara göre İran ve Turan’ın Azerbaycan bölgesinde bir yer adı olarak yorumlanması söz konusudur. Örnek olarak bir yerde günümüz İran’ın Zabul bölgesini ayrıca bir ülke olarak göstererek şöyle der:

ز زابل به ايران ، ز ايران به تور

براي تو پيمود اين راه دور

Zabul’den İran’a, İran’dan Tur’a! 

Senin için böyle uzak bir yola çıktı.

Diğer bir yerde Ahvaz şehrini bile İran’dan hesap etmiyor:

چو صد مرد بگزید اندر میان

از ایران و اهواز و از رومیان

Ortamdan yüzler insan seçildi

İran’dan, Ahvaz’dan ve Rumlardan

İlginçtir, Firdevsi, Pers denilen toplulukları bile İranlı hesap etmez:

زپنجاه باز آوریدند سی

ز ایرانی و رومی و پارسی

Elliden otuzunu yine getirdiler

İranlılardan, Rumlardan ve Perslerden

Görüldüğü gibi Firdevsi’nin ‘Şahname’si asla ve asla güvenilir bir tarihi kaynak değildi. Kendisi bile her şeyi istediği gibi yorumladığını sonralar yazmış olduğu ‘Yusifiye’ adlı eserinde itiraf etmiştir. Aynı zamanda bu eser, itiraf edildiği gibi Şuûbiyye Teşkilatının Türk, Arap ve İslam karşıtı siyasetinin propaganda aracı olarak Hazar dönemi efsanelerinin tahrif edilmesi ile ortaya çıkarılmış nifak ve düşmanlığa dayalı bir çalışma olmuştur. Ama kullanılmış yer adlarından yola çıkılarak, eserde işlenmiş efsanevi konuların nereye ait edildiğini saptamak mümkündür.

Eserde en çok kullanılan yer ve şehir adları temel itibarı ile kuzey Hindistan’ı, daha net söylersek Pakistan ve Afganistan bölgelerini göstermektedir. Mesela en çok kullanılan yer adları arasında Zabul, Kabul, Balkh, Semengan, Zireng, Bost, Hirmend, Badakhşan ve Mazenderan’dır. Bilindiği gibi Mazenderan da aslında günümüz Afganistan’ın Badakhşan bölgesindeki Mazenderan’dır. Eserdeki Mazenderan, Hazar denizinin güneyindeki bölge ile ilgili değildi. Oraya Mazenderan adı sonradan verilmiştir. Bunlar tamamen yeniden ele alınması, incelenmesi gerekmektedir.

Firdevsi, Şuûbiyye Teşkilatının hile ve nifak zeminindeki faaliyetlerinden uzaklaşıp, Bağdat şehrine gittikten sonra, orada yazmış olduğu muazzam ‘Yusifiye’ adlı Mesnevisinin girişinde, ‘Şahname’nin büsbütün yalanlar üzerine kendi kurgusu olduğunu açık şekilde itiraf etmiştir. ‘Yusifiye’nin girişinde ‘Şahname’ni yazdığından pişman olmuştur.

Diğer çalışmalarımızda göstermiş olduğumuz gibi günümüz İran arazisine siyasi anlamda “İran” adının verilmesi de daha çok İlhanlı dönemi edebiyatından kaynaklanmıştır ki buda kendi başına ayrıca ele alınması gereken önemli bir konudur.

İran bütün varlığı ile bir Türk ülkesi olmuş ve doğal olarak her daim Türklüğü savunmuştur. Pers ve Perslik anlayışı, sömürü ürünü olarak, hukuken ve resmen ülkeye dayatılmıştır. 1780’lerden başlayarak Sir William Jones tarafından teorik zeminde ileri sürülmüş, oryantalistlerce devam ettirilmiş ve 1925’de Modern ULUS-DEVLET anlayışı olarak İran’a tahmil edilmiştir. Başka bir ifade ile 18-19. yüzyıllarda Avrasya Türk egemenliklerine karşı siyasi amaçlar doğrultusunda Sir William Jones (1746-1794), Friedrich Max Müller (1823-1900), James Darmesteter (1849-1894),  Arminius Vambery (1832-1913), Abraham Valentine Williams Jackson (1862-1937) vb. oryantalistler tarafından esasen ‘Şahname’ üzerinden hareket edilerek İran-Turan değimiyle Ari ırk ve Turani ırk diye tasnife gidilerek o dönem Türklüğün asıl bayraktarlığını yapan İran, yeni Türk Dünyası anlayışının dışında tutulması amaç edinmiştir.

19'uncu yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarındaki Türk düşünürlerinin, temel itibarı ile Oryantalistlerin İran’ı Türklüğün dışına iten fikirlerini esas almaları ve Firdevsi’nin İran-Turan efsanesi üzerinden yürümeleri sonucunda Türklüğün esas ve ciddi mümessili olan İran’ın, nezeri-teorik zeminde Türk dünyasının dışında tutulmasına getirip çıkarmıştır.

İran etnik ve arazisi bakımından hem de devlet yapısı bakımından bir Türk devleti olmuş ve Türk bayraktarlığını yapmıştır.  Nasıl olur da 1925 yılına kadar Türk bayraktarlığını yapan nüfusuyla, etnik yapısıyla bir Türk devleti ve yurdu olan İran, bir anda Pers oluveriyor? Bu konu ayrıca ele alınması gerekmektedir. Geniş bilgi için konuyla ilgili çalışmalarımıza müracaat edilmesini tavsiye ederim.

Sözde Ariyenlerin İran platosuna hangi yönden geldikleri konusunda Persliğin resmi tarih olarak İran’a dayatılmasında esas rol oynayan tarihçilerin arasında bile ortak fikir yoktur. Hint kültürünün birer ürünü olan ve doğruluğu tamamen şüpheli olan Avesta’da Ariyenler’in anayurtları ‘İranviç’ olarak geçer. Bu kitapta aktarılanlara göre ‘İranviç’ ülkesi yeşillikler içinde olan cennet misali bir ülkeydi ancak kötü ruhların lanetine uğrayarak donmuş ve artık yaşanacak bir durumu kalmadığından dolayı göçler başlamıştır, denilmektedir.

Nasir Purpirar, Persleri kuzey steplerden gelen Slav kökenli halklar olarak tanımlarken bu bağlamda bir can alıcı soru ortaya koyar: “İran’a gelmeden önce kuzey steplerde yaşayan yabancılar nasıl İranî kavim olarak adlandırılabiliyorlar?!”

Bu durumda ya İran ismi Ahamenişler ile birlikte kullanılmaya başlanmış ya da bu bölgenin adı eskiden İran’dı ve onlar da burayı işgal edince bu coğrafyanın ismiyle anılmaya başlamışlar. Yani Pers denilen kavim İranlı değil, İşgalci bir kavim olmuşlar.

İran sözcük itibarıyla Aryaların vatanı anlamını taşıyorsa –ki Batılı tarihçi ajanlar öyle savunuyor- demek ki İran coğrafyasının adı Ahamenişler ile birlikte bu coğrafyanın üzerine konmuştur. O zaman kesin olan sonuç; günümüz İran coğrafyası sonradan İran adını almış ve sözde Arya ırkı aslında işgalci ırktan başka bir şey değildir. Görüldüğü gibi bu Ari ırk ve Perslik ile ilgili tahmil edilmiş olan resmi tarih tezi kendi içinde bile büyük çelişkiler barındırmaktadır.

Bu Siyasi ve Jeopolitik kararlarla dayatılmış olan ve bilimsel açıdan ciddiye alınacak bir tarafı olmayan uydurma Tarih anlayışı dışında objektif ve bilimsel çalışmalar ışığında tartışılır tarihimizle ilgili gelmiş olduğumuz şu üç sonuç mevcuttur:

Kalküta Enstitüsü tarafından 1780’lerden itibaren ileri sürülen Hint-Avrupa Halkları Birlikteliği ve ardınca Ari ırk Teorisi tamamen bilimdışı ve siyasi amaçlarla ileri sürülmüş tarihi bir tahrifin sonucudur;

Uygur Özerk Bölgesinden başka bir ifade ile Doğu Türkistan’dan Irak’ı Arap, Halep, Şaamat, Mısır ve balkanlara kadar, Kazakistan, Başkurt ve Kazan bölgesinden İran ve Hindistan yarımadasına kadar uzanan eski Türk İslam coğrafyasında Türk ve Arap dilleri ile beraber kullanıla gelen Fars dili üzerinden İran’a Fars ve Pers milleti anlayışının tahmil edilmesi uluslararası hâkim tarih vurgulayıcıları tarafından dayatılmış tamamen siyasi bir kararın ürünüdür. Hiçbir bilimsel tarafı yoktur. Nasıl Kaşgar, Delhi, Semerkant, Buhara, Kazan, Kırım, İstanbul, Kahire vb. merkezlerde Fars dili, Türk ve Arap dilleri ile beraber şekilde kullanılmıştır, İran’da da aynı şekilde 1921’e kadar Çağatay ve Batı Türkçesi ile Farsça devlet dili olarak yanı sıra Arapça kullanılmıştır. Kısacası Fars dili üzerinden İran’a dayatılmak istenen Fars ve Perslik kimliği, İran’ın Türklüğünün inkârına esaslanan Avrupa Tarih Tezinin Türk-İslam dünyasına yönelik uygulamış olduğu yıkıcı ve tahrip edici fikirlerinin birer siyasi ürünüdür.

İran-Turan deyimi birer efsanenin ürünüdür. Coğrafi sınırları asla belli olmayan, bir deyime günümüz Pakistan, bir deyime Afganistan, bir deyime Azerbaycan’da yer adları olarak da değerlendirilen bir efsanedir. Bunun resmi tarihe dönüştürerek, Türklüğün her daim esas rol oynadığı İran’ı, Türklüğün dışına itilmesi tamamen siyasidir.     

Görüldüğü gibi İran’a dayatılan Perslik ve Ari ırk teorisi tamamen siyasi bir kararın ürünü olmuştur. İslam öncesi tartışılır tarih dışında İslam sonrası dönem tarihçiliği açısından baktığımızda, İran yalnız Türklüğün esas kurucu unsur olması ile değil, hem de Türklüğün İlmi, Medeni ve dini merkezi olması özelliği ile öne çıkmaktadır.

 

İran, son bin beş yüz yılda elle tutulur bilgi ve belgeler ışığında Türk devlet geleneğinin temel merkezi olduğu görülmektedir. Yerli Türklerin (büyük olasılıkla Hazar devletinin), İran’ın kuzey, Merkez, kuzey batı ve kuzey doğu bölgelerinin esas hâkimi olarak Arap EMEVÎ devletine (661-750) karşı direndiği İslam kaynaklarından bilinmektedir. Hazarlardan (468-1048) başlayarak Saman Yabgu (819-1005), Gazneli (963-1183), Selçuklu (1037-1194), Harezmşahlar (1091-1231), İlhanlı (1256-1335), Timurlu (1370-1507), Karakoyunlu (1380-1469), Akkoyunlu (1378-1501), Safevi (1501-1722), Avşar (1736-1802), Zendiye (1750-1780’ler), Gacar (1794-1925) devletleri ile 1925’e kadar Türk devlet geleneği devam etmiştir. Sayılan bu sülale devletlerinden ikisi – Samaniler ve Zendiye dışında hepsinin Türklüğü ve Türk bayraktarlığı bütün araştırmacılar tarafından tartışılmasız şekilde kabul edilir. Saman Yabgu ve Zendiye sülaleleri ile ilgili şu iki gerçek bilinmektedir. Birincisi Saman Yabgu’nun Türklüğü (Cami'ut-Tevarih’in meşhur yazarı Reşîdüddîn Fazlullah-ı Hemedânî’nin Oğuzname’si) ve Zendiye’lilerin ise Türk dilini esas almaları ve Osmanlı ile Türkçe yazışmaları bilinmektedir.

İran’ın Türk ve Arap olmayan Müslümanlar dünyasında başka bir ifade ile Acem dünyasındaki ilericiliğini tarih açısından varlığı asla tespit edilmemiş olan vahi Pers kimliğine veya Türklüğünün inkârına esaslanan İranlılığa (İran’i) mal edilmesi genel olarak Türklüğü medeniyet açısından Zeki Velidi Togan’ın ifadesiyle Şartlı-Şehirli Türk medeniyetinden tamamen yoksun bırakmaktır. Oryantalistlerin son 250 yılda başka bir deyimle 13. yüzyılın başlarından itibaren Katolik Kilisesinin Şarkşünaslık (Doğu Bilimleri) bölümünün bize dayatmak istediği bu siyasi tarih tezini içimizdeki Üç esas grup benimser:

İran’a persliğin dayatılmasıyla ülkede Türklerin etkisizleştirilmesini isteyen sözde Pan Parsist gruplar;

Dayatılmış olan Şii-Sünni ihtilaflarını bahane ederek İran’ın Türklüğünü inkâr eden gruplar;

Benim, Avrupa meyilli Modern Ulus-Devlet Türkçülüğü olarak karakterize ettiğim ve klasik-ananevi Türk Devlet düşüncesinden ayırdığım kesimin İran’ın Türklüğünü inkâra esaslanan Türkçülüğü.

Hemen burada kesin bir dille söyleyeyim ki, Mustafa Kemal Atatürk’ün, ortaya çıkarmış olduğu “Türk Tarih Tezi”, Oryantalistlerin bu tarih tezine ters düştüğü için hem kendisi hem de bu tarih tezi kendisinden sonra rafa kaldırılmıştır. Çünkü oryantalistlerin istediği perspektifi onlar için vaat etmiyordu. Atatürk, İran’ın Türklüğünü inkâr etmemekle yanı sıra Türk uygarlığının merkezini Sibirya’da değil temel itibarıyla bölgemizde olduğu fikrini aşılıyordu.  

Oryantalistler, İngiltere Dünya Egemenliğinin teorik esasını koyan ve onun ilk icracılarından aslen Yahudi olan Benjamin Disraeli’in (1804-1881) talimatı üzerine 16. yüzyılın başlarından itibaren Ak Orda’nın varisi olarak kendisini Ak Padişah adlandıran Çar Rusya’sının 1870’lerden itibaren bölgedeki esas müttefiki olarak çıkış eden ve İngiltere’yi büyük tehlike görerek yakına bırakmayan ve onunla kuzey Hindistan bölgesinde savaş halinde olan Türklüğün Bayraktarlığını yapan İran’a ve Çar Rusya’sına karşı, uzun süreden beri Türklükten uzak duran Osmanlı üzerinden Türklüğün yeniden ön plana alınması ve tarihi-teorik zeminde çalışmaları talimatını almışlardır. Bu Oryantalistler, Türklüğü, Çar Rusya’sına karşı kullanmak için Türk Medeniyetinin merkezi konumu olan bölgemizden Orta Asya’nın uç noktalarına taşımayı ve dolayısıyla bölgemizdeki Türklüğün yemeklerini kıçlarına bağlayıp, at belinde bu bölgeleri işgal eden vahşi göçebe topluluklar gibi karakterize etmeye başladılar. Nitekim Çar Rusya’sıyla ittifakta hareket etmeyi geçici olarak esas strateji olarak benimsemiş olan İran’ın Türklüğü yok sayılmaya ve Türklüğün Osmanlı üzerinden Çar Rusya’sına karşı kullanma stratejisi ön plana alınmıştır. Bu meseleye Çağdaş Ulus-Devlet Türkçülerinin en ileri gelen şahsiyetlerinden Merhum Zeki Velidi Togan şu sözlerle değinmektedir: 

Siyasi panislamizm, daha ziyade Avrupa emperyalistlerinin tevehhümlerinden ibarettir ve Türkistan da hiçbir ciddî taraftar bulamamıştır. Panturanizm ise, Avrupa’da Pancermanizm ve Panslavizm cereyanları arasında tek basına kalan Macarlar tarafından ileri sürülmüştür. «Pantürkizm» fikri bidayette Macar Vambrey tarafından 1868-1874 yıllarında ileri sürülmüş olup, İngiltere hükümeti tarafından da Osmanlı imparatorluğunu Orta Asya’da Ruslara karşı kendisiyle müttefik bulundurmak maksadıyla bir aralık koltuklanmıştır.

Bu süreç sonunda 1917-1921 arası işgal döneminde İran’da bilerekten uygulanmış olan açlık ve soykırım sonucunda ülke nüfusunun yarısı yok edilmiştir. 1917 yılında ülke nüfusu 20 milyon iken 1921’de 10 milyona düşmüştür. Nitekim bu vahim olaylardan sonra 1921 darbesiyle İran’ın Türklüğü ortadan kaldırılmak ve yapay Pers kimliği ile tarihin konuşulmaz arşivine atılmak istenmiştir. Ancak İran Türklüğü yüz yıldan sonra ‘Haray Haray Ben Türküm’ Şiarlarıyla kendi varlığını izhar etmeye başlamıştır. Bu süreç bölgemizin siyasi hayatında oldukça etkili ve tayin edici bir kuvve gibi rol üstlenmesi büyük muhtemeldir. İran’ın Türklüğü yeniden diriliyor diye biliriz.

Din ve Mezhep konusuna geldiğimizde ise açık şekilde söylememiz lazımdır ki, Şiiliğin temel fikir ve inanışlarının henüz gerçekliği tartışılır olan Sasanilere veya varlığı hiçbir bilimsel veri ile ispat edilmemiş olan Mezdekizme bağlanmak istenmesi de Oryantalistlerin tamamen siyasi kararlar doğrultusunda ortaya atmış oldukları vahi ve esası olmayan bir boş iddiadır. Bu iddia, Türkler arasında ilk kez Ahmet Ağaoğlu, 22 yaşında iken temiz duyguları oryantalistler tarafından su istimal edilerek Eski Pers Uygarlığının ateşin taraftarı olduğu dönem 1892’de Londra’da toplanan Şarkiyat Kongresi’ne katılarak ileri sürülmüştür. Tabii bu olaylardan bir süre sonra Ahmet Ağaoğlu, Eski Pers perestlikten uzaklaşarak Modern Ulus-Devlet Türkçülerinin esas kalelerinden biri haline geldi. Ancak Ahmet Ağaoğlu’nun fikir değişmesine bakılmaksızın bu tez her daim gündemde tutulmaya çalışıldı.

Caferi mezhebi, Türklerin İslam anlayışının Şii Fıkıh ve Kelam ilimlerini benimsemiş sürümüdür, diye biliriz. Bazı yanlı tarihçiler tarafından sübjektif şekilde ileri sürülen iddiaların tersine Orta Asya Türklüğü Kuteybe bin Müslim’ün (ö. 96/715) Talkan ve Curcan Katliamları ile Müslüman olmadılar. Aksine sonuna kadar direndiler. İslam’ın başlarından itibaren İslamiyet’i kabul eden İran’ın Kentli Türkleri, Ebu Müslim Horasanlı (ö. 137/755) ve dolayısıyla Abbasiler döneminde güçlenerek İslam Bayraktarlığına soyunmalarıyla İslam Bayrağı, Türkler tarafından Orta Asya ve Hindistan’a taşınmaya başlamıştır. Bu ilk İslam’ı kabul eden İranlı kent Türklerini, esası olmayan Perslere mal etmek yukarıda değindiğimiz grupların ortak iddialarından kaynaklanır. Başka bir ifade ile ister İran’daki asli kurucu unsur olan Türkler olsun, ister Tacik veya Hint menşeli diğer azınlıklar olsun, Orta Asya’daki Türkler ve Tacikler olsun İslamiyet’i, Kuteybe bin Müslim’ün veya Emevilerin (661-750) yalın kılıcıyla gönülden kabul etmemişlerdir. İran’da İslamiyet’i kabul eden Türkler de her daim Emevilere karşı mücadele etmişlerdir. Hatta Kerbela Olayında İmam Hüseynin (10 Ekim 680'de) yanında bulunan 72 yaverin arasında Türklerin de olduğuna dair İslami kaynaklarda tarihi bilgiler mevcuttur. İran’ın ilk iki Mescidi Yezd’in Fehrec Camisi ile Damgan’ın (Damğan) Tarıhane (Tanrıevi-Tarnrıhane) Mescidleridir. Bu da Türklerin İslam’ın başlarından itibaren İslamiyet’i kabul ettiklerine dair bir delildir. Kaydedelim ki, Yezd’in Fehrec camisinin mimarisi sonralar Tulun oğulları tarafından Mısır ve Kahire’de inşa edilen Camilere birer örnek teşkil etmiştir. Başka bir ifade ile Fehrec camisini inşa eden Türk mimarlarının devamcıları Mısırda da aynı üslupta aynı camileri inşa etmişlerdir. Sözün kısası Türk veya başka bir deyimle Asya’daki Arap olmayan Müslümanlar, İslamiyet’i Emevilerin yalın kılıcıyla değil, Ali ve Ehl-i Beyt Sevgisiyle gönülden kabul etmişlerdir. Tabiri caizse Ali Hazretleri Türkler için Oğuz Hanı temsil eder.  Türklerin İslam anlayışı Ali ve Ehl-i Beyt Sevgisi ile yanı sıra eski Ocak Severlik ve Şamanist inancının bileşimidir. Bugün bunu biz Caferi mezhepli Türk Müslümanların Muharrem ayinlerinde de uygulanan ritüellerde görmekteyiz. Açık bir örneği ‘Ocak’ veya ‘Alem’ etrafında yan yana dairevi-yuvarlak bir şekilde toplanarak geçirilen “Şah Hüseyin Vay Hüseyin” matem merasimlerinin tipik Hakasya’daki Şamanistlerin merasimleri ile aynı ritüelleri taşıdığı ve yaşatıldığı görülmektedir.

İran Türkleri, Ali ve Ehl-i Beyt sevgisine dayalı Sünni İslamiyet’i 15’in ortalarına kadar yaşatmıştır. Ancak 1453’de İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı’da baş veren değişiklikler – Bizans İmparatorluğunun resmi hukuki varisliyi ve Aşari Arap din ulemasının tesiri altında resmi Devlet dininin oluşturulması vb. siyaseti, İran’ın da güçlü bir merkezden yönetilecek devlet ve devlet mezhebinde değişikliklere gitmesini kaçınılmaz etti. İran Mezhep reformuna gitmeseydi, büyük bir ihtimal Mısır, Halep, Şam ve diğer Türk devletleri gibi yok olma talini yaşamak zorunda kalmış olurdu.

İran Türklüğü, Türk İslam anlayışını ön plana alarak Fıkıh ve Kelam boşluğunu Arap Şii ulamalarının faaliyetleri sayesinde gidererek, onu resmi devlet mezhebi olarak kabul etti ve varlığını sürdürme imkânı buldu. Safevi’lerden başlayarak Avşar, Zendiye ve Gacar’larla kendi devlet yapılanmasını 1925’e kadar devam ettirmiştir.   

İran ulusal kimliğinin şekillenmesinde, dinin, mezhebin ve etnik kimliklerin etkisini tarihsel perspektifi ile ele aldığımızda şu sonuca varıyoruz:

İslam öncesi tartışılır tarih dışında son 1500 yılda İran’ın aslı kurucu unsuru Türkler olmuştur. Türkler devlet kuruculuğunu 1925’e kadar devam ettirmişlerdir. İran’ın etnik yapısına gelindiğinde ise kaydetmem lazımdır ki, diğer Türk bölgelerine göre İran arazisindeki Türklük daha ağır basmıştır. Saman Yabgu döneminden itibaren İslamiyet’i ön plana alan Türkler, zaman aşamasında Gazneli, Selçuklu ve Harezmşahlar döneminde bir kısım Orta Asya ve kuzey Hindistan bölgesindeki Tacik gruplarını İran ve komşu bölgelere getirmişlerdir. Bu dönemde getirtilmiş Tacikler esas itibarıyla Horasan, ülkenin merkezi, Sahra vb. bölgelerinde yerleştirilmişlerdir. Son bin yılda bu azınlıkların yukarıdaki grupların esassız iddialarına bakılmaksızın İran’da Türklerle rekabet etmesi asla ve asla söz konusu olmamıştır. Nasıl Çar Rusya’sı Türkleri askerliğe almamış, İran’da da asla gayri Türkler askerliğe alınmamıştır. Sadece Şah Abbas döneminde bir zorunluluk olarak Hindistan menşeli gruplardan oluşan Kul-Köle Ordusu oluşturulmuştur ki, bu da 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşmasından sonra feshedilmiştir. Ancak Safevi’lerden başlayarak gidilmiş olan yeni devlet yapılanmasında Acem Dünyasının liderliğine soyunan İran’ın esas siyaseti, Türk devlet kuruculuğunda, Türk Devlet anlayışına dayalı Türk Acem veya Türk ve gayrı Türk Acemlerin (Tacik, Tat, Lor, Lar, Lek, Gilek, Kırmancı, Surani, Gurani, Arap, Beluç vb. azınlıkların) birliğine ve kardeşliğine dayanmıştır.  Bu siyaset 1925’e kadar devam etmiştir.

İran Türklüğü her daim Türk devlet geleneğini ön planda tutmuştur. Büyük Çengiz Han’dan başlayarak Çengiz Han Soyundan gelme ve Çengiz Han Veraset hukukuna dayanmıştır. Emir Timur’dan sonra ise Çengiz Han Veraset Hukukuna ve Emir Timur Soyundan gelme devletin esas ilkelerini oluşturmuştur. Bu Safevi’ler de bile korunmuştur. I. Tahmasb (Tehmasib) Şah, Çengiz Han soyundan evlenmeyi ve Küreken olmayı kendisi için bir devlet vazifesi olarak görmüş ve Çengiz soyundan biri ile evlenmiştir. Şah İsmail’in annesi de Trabzon (Trebizond) İmparatoru Calo Johannes'in kızı Despina Hatûn’un kızı (Marta) Alemşah Begüm-Beyimdir. Alemşah Beyim’in, anne taraftan soyu Çengiz Han’ın oğlu Cuci’ye bağlanıyor. Türk Dünyasında Çengiz Han veraset hukukuna ve Emir Timur Soyundan gelme ilkesine dayanan Türk devlet kuruculuğunun en son varisi de Gacar devletinin en son resmi padişahı Ahmet Şah (21 Ocak 1898 - 21 Şubat 1930) ve gayri resmi olarak Fransa’da devam eden Sürgün de Gacar devletinin son varisi Mirza Hasan Han (20 Kasım 1899 - 7 Ocak 1943) olmuştur. Mezhep olarak da Türk İslam değerlerine dayanan İslam anlayışı ve Şii Arap ulemasının tesiri ile Şii fıkıh ve Kelam esas alınmıştır. Devlet dili 1925’e kadar Çağatay Türkçesi özellikle de Batı Türkçesi başta olmakla Farsça ve ilahiyat alanında ise Arapça esas dil olarak kullanılmıştır. Devlet dili konusu aşağı-yukarı bütün Türk İslam dünyasında-Kaşgar’dan Balkan’a, Mısır’a, Sibirya’dan Hindistan’a kadar aynı yöntem tatbik edilmiştir. Sadece İran kendisini Türk Acemlerin manevi merkezi olarak gördüğü için Türkçenin her iki şivesini esas almaya çalışmıştır. 

1921 darbesinden ve Pehlevi adı altında İngilizlerin 1925’te yapmış oldukları çevrilişten sonra ilk Türk-İslam karşıtı hâkimiyetin başbakanı olarak işbaşına getirtilen aslen Yahudi olan Muhammed Ali Frugi’nin 12 kişilik kabinesinin 8 bakanının Yahudi ve Bahai olduğu biliniyor.

Hasan Mesut Önder: İran’ın jeopolitik konumu ve etkisi hakkında neler söylersiniz ve ayrıca İran’ın jeopolitik imkânları, sınırlıkları nelerdir?

Coğrafyacılar ile siyasi coğrafyacıların hazırlamış olduğu ve Siyaset bilimcilerinin geliştirmiş oldukları jeopolitiğin asıl önemli özelliği uygulamaya yönelik olmasıdır. Jeopolitik, coğrafi unsurlardan faydalanarak devletin güç ve hareket tarzını belirler. Jeo-kültür, Jeo-ekonomi ve Jeo-strateji, Jeopolitiğin üç esas bileşimi olarak Taktik, Strateji ve Politikanın belirlenmesinde esas rol oynar.

İran’ın Değişmeyen Coğrafi Özellikleri:

Güneybatı Asya ülkesi olan İran stratejik olarak; Avrasya anakarasında doğu ile batı, kuzey ile güney arasında bağlantı noktasını oluşturmaktadır. Basra Körfezi, Kafkasya, Hazar Denizi, Ortadoğu ve Orta Asya bölgeleri ile aynı anda ve kolaylıkla bağlantı kurulabilecek konumu itibariyle enerji kaynaklarını birbirine bağlayan bir merkezde bulunmaktadır. İran, batıda Türkiye ve Irak, kuzeyde Azerbaycan’ın Nahcivan Özerk bölgesi, Ermenistan ve Azerbaycan, doğuda Türkmenistan, Afganistan ve Pakistan ile çevrelenmiştir. Kuzey Ilıman Kuşağın Güney kesiminde yer alan İran, 25 05’ K-39 42’ K paralelleri ile 44 02’ D-63 20’ D meridyenleri arasında bulunmaktadır. 1.648.195 km yüzölçümü ile İran Makrotop (Büyük alanlı), Devlet özelliği taşımaktadır. Bunun 12.000 km. deniz sahası oluştururken 1.636.000 km. kara yüzeyidir. Basra Körfezi ve Umman Körfezinde 2,440 km. ve Hazar Denizinde 740 km. uzunluğunda kıyı şeridi olan İran’ın toplam kara sınırı 5.440 km’dir. Komşuları ile sınırlarının uzunlukları ise şu şekildedir: Türkmenistan (992 km), Afganistan (936 km), Pakistan (909 km), Irak (1458 km), Türkiye (499 km), Azerbaycan (432 km), Azerbaycan Nahcivan Özerk bölgesi (179 km) ve Ermenistan (35 km). İran birden çok iklimin yaşandığı bir ülkedir. Ülkenin iki ucu arasındaki hava sıcaklığı farkı 40 ºC’ye kadar ulaşmaktadır. İran’ın arazi yapısı sahip olduğu dağlık engebeli bir kenar kuşak, çöllerin bulunduğu merkez saha ve dağlarla kesilen ovalık kıyı kesimleriyle stratejik açıdan avantajlı bir konumdadır. İran’ın en önemli stratejik kaynağı sahip olduğu coğrafi konumudur. Doğu-Batı ve Kuzey-Güney arasında bir kavşak konumunda olmak, Uzak Doğu ve Güneybatı Asya’dan Avrupa ve Kuzey Afrika’ya kolay geçiş olanağı sağlamak İran’ın jeopolitik önemini oldukça artırmaktadır. Bu durum İran’a bir geçiş yeri, bir merkez olma özelliği sunmaktadır. Sovyetler Birliği’nin 1990lı yılların başında dağılması Uluk Türkistan ve Kafkasya’nın İran’la eski ilişkilerini yeniden berpa etmek imkânı sağlamıştır. Mevcut durumda Orta Asya ülkeleri için uluslararası sulara erişim konusunda İran en kısa ve en ekonomik güzergâh olma özelliğini taşımaktadır.

İran’ın doğal kaynakları:

İran, doğal kaynakları açısından dünyada 17. sırada yer almaktadır. Petrol yatakları açısından ise İran sahip olduğu 138 milyar varil kanıtlanmış petrol rezervleriyle dünyada 3. sırada yer almaktadır. İran, doğal gaz kaynakları açısından Rusya’dan sonra 2. sırada yer almaktadır. İran maden kaynakları açısından dünyanın en zengin nadir ülkelerinden biridir.

İran’ın Değişken (Beşeri) Unsurları:

İran, son verilere göre erkeklerin %51’ni oluşturduğu 83 milyonluk genç bir nüfusa sahiptir. Etnik yapısı ise temel itibarıyla yöresel ve bölgesel topluluklar olarak Tacik, Tat, Lar, Lor, Lek, Gilek, Kırmanci, Guranı, Suranı, Kelhur, Beluc, Arap ve kısmen Ermeni, Asuri, Keldani ve Yahudi gibi küçük azınlıklar da yaşamaktadır. Türkler ise ülke nüfusunun ortalama yarısından fazlasını oluşturmakta ve ülkenin her bir yerinde yaşayan ve kendini hissettiren esas asli kurucu unsur özelliğini taşımaktadır. Tabi son yüz yılda yapılmış olan Etno-Jeoplitik inhilal sonucu Türklük ortadan kaldırılmak istenmiştir. Türklere karşı Genosit (Soykırım) ve Etnosit (Kültür Soykırımı) siyasetlerinin tatbik edilmesine rağmen hala bu Türklük kendini izhar etme imkânlarına sahiptir.

İran’ın Askeri Durumu:

İngiltere merkezli Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü'ne göre İran ordusunda 523 bin aktif personel olduğu tahmin ediliyor. Bunların 350 bini ordunun ana gövdesinde, 150 bini Devrim Muhafızları'nda, 20 bini ise Devrim Muhafızları'nın donanma birliklerinde bulunuyor. Kritik anlarda Besiç denilen gönüllü kuvvetlerin 2 milyon milisi mobilize etme gücü vardır. Devrim Muhafızlarına bağlı Kudüs Gücü'nün yurt dışında özellikle Orta Doğu’da Operasyon gücü oldukça etkilidir. İran ordusu füze alanında kendisini iyi geliştirmiştir. İran’ın İsrail gibi rakipleriyle hava kuvvetleri bakımından rekabet edememesi, füze sanayisinin geliştirilmesi üzerinde durmayı gerektirmiştir. ABD Savunma Bakanlığı'nın hazırladığı bir rapora göre İran, Orta Doğu'da en fazla füzeye sahip olan ülke. Bunların çoğu kısa ve orta menzillidir. Son Askeri bütçe verilerine göre İran 12,6 milyar askeri bütçe ile 18., İsrail 20,5 milyar dolarla 15. ve Arabistan ise 61,9 milyar dolar ile 5. ülkedir. 

İran’ın Ekonomik Durumu:

İran’da genel olarak ekonominin %40’ı doğrudan devletin, tahminen %40’i İslami vakıfların ve kalan %20’lik kesim ise özel sektörün elinde bulunmaktadır. İran genel olarak ekonomide merkezi planlamanın ön plana alındığı, petrol ve diğer büyük ölçekli işletmeler üzerinde devlet mülkiyetinin devam ettiği, kırsal bölgelerde tarımsal üretimin ağırlıklı olduğu, özel ticaret faaliyetlerin ise kısmen sınırlı düzeyde olduğu bir ekonomik yapıya sahiptir. Aynı zamanda birçok endüstri devlet idaresi altındadır. İran ekonomisinde özel sektörü ise otomobil, tekstil, metal üretimi ve gıda sektörü fabrikaları ve atölye, çiftlik gibi binlerce küçük ölçekli teşebbüs oluşturmaktadır.

ABD tarafından sürekli bir şekilde yapılan yaptırımlardan kaynaklanan enflasyon artışı oldukça olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Misal için 2011-2020 yıllarının verilerine göre Kişi Başına Milli Gelirde %34 azalma yaşanarak, halkın alım seviyesi ise 2011’e göre 3/1 azalma göstermektedir. Ekonomik açıdan oldukça ağır ve sıkıntılı bir dönem yaşanılmaktadır.

Görüldüğü gibi İran, Jeopolitik açıdan Avrasya için oldukça önemli bir konumdayken, İslam ve özellikle Türk Dünyası için olmazsa olmaz bir konumda yerleşmektedir.

Tarihi kronolojiyi kaldığı yerden devam edelim. İran, 1925’e kadar Jeopolitik konumuna ve tarihsel yapılanmasına, Klasik-ananevi Türk Devlet Anlayışına dayanarak, Türk Acem kardeşliği üzerinden hareket eden en esas etkili devlet olmuştur. İran Türklüğü, Hindistan Yarımadasında, Orta Asya’da, Kafkasya’da, Irak-i Arap, Anadolu, Halep ve Şaamat da Şii Müslümanlar özellikle Türkler üzerinde tesir imkânları daha geniş olmuştur.

1921 darbesinden ve Pehlevi adı altında İngilizlerin 1925’te yapmış oldukları çevrilişten sonra ilk Türk-İslam karşıtı hâkimiyetin başbakanı olarak işbaşına getirtilen aslen Yahudi olan Muhammed Ali Frugi’nin 12 kişilik kabinesinin 8 bakanının Yahudi ve Bahai olduğu bilinmektedir. Bu Modern Ulus-Devlet adı altında açık işgal demektir. 1917-1921 arası yıllarda tatbik edilen açlık ve kıtlıkla yapılan soykırımla nüfusunun yarısını kaybeden ülkenin ve devletin çöküşü ve Etno-Jeopolitik inhilal-ı, izmihlal-ı, başka bir deyimle alt-üst olması demektir. 21.yüzyılın ikinci on yılında Suriye’de baş veren Etno-Jeopolitik inhilal-in bu vahim olayların yanın da esamisi bile okunmaz! Bu yalnız İran’da değil, günümüz Türkiye topraklarında 4 ila 4.5, Kafkasya’da 5 ila 6, Orta Asya’da 6-7 milyon insanın o dönemde çeşitli yöntemlerle soykırıma uğratıldığını hatırlarsak, nasıl vahim bir izmihlal dönemi yaşadığımızı az da olsa derk etmiş oluruz.

Katolik Kilisesi’nin 14.yüzyılın başlarından itibaren kurmuş olduğu Şarkşünaslık – Doğuyu Öğrenme Merkezinin teorik zemin de – araştırma ve inceleme faaliyetleri ile başlayan süreç, 16.yüzyılın başlarından itibaren uygulanmaya konulmuştur. 16.yüzyılın başlarından itibaren İngiltere başta olmakla Batı güçlerinin Avrasya’daki Türk İslam egemenliklerine karşı saldırıları iki istikamette – Finlandiya’nın kuzeyindeki Arkhangelsk limanından ve güney de Hind Okeanı üzerinden başlamıştır. Türk-Müslüman Hanlık, Beylik ve Devletlerinin yaklaşık 400 yıl Direnişinden sonra 1925’te Caferi Mezhebini ve Türklüğü esas alan İran’ın ve esasen Sünni İslamiyet’i esas alan Osmanlı’nın çökmesiyle batının bu topraklardaki Yeni Dünya Düzeni kanlı bir şekilde tahmil edilmiştir. Unutulmaması gereken bir faktör de şu ki, Arkhangelsk limanından başlanan nüfuz da Ak Orda devletinin varisi olarak çıkış eden Çar Rusya’sının Yahudi kökenli Tacirleri ve Hind Okeanından başlanan işgal de ise Hindistan’da yerleşen sözde Pers aslında ise Yahudi kökenli Farisiye Tarikatı ön ayak olmuştur.

Bir diğer önemli tespitimiz de Osmanlı’nın esasen Jeopolitiğin değişilmeyen unsuru olan toprak üzerinden, İran’ın ise esas itibarıyla jeopolitik açıdan değişilen unsurlar olan kültür, medeniyet, Tarih, Sosyal değerler, Ekonomik değerler, Politik değerler, Askeri değerler açısından inhilale uğratılmasıdır. Osmanlı 40’ın üzerinde parçalanma yaşadıysa, İran esasen insan faktöründen, Kültür ve Medeniyet açısından izmihlal ve İnhilale uğratılmak istenmiştir.

İran’da bu izmihlal ve inhilale ön ayak olan kuvvetlerin başında Şii-Caferi mezhebinin birer Türk mezhebi olarak Türklerin gayri Türkler üzerinde egemenliğin sağlanması ve temini için kullanıldığını iddia eden Hindistan İngiltere ajanlarının 1840’lardan itibaren Muhammed Ali Bab üzerinden Fars Milletinin Mezhebi olarak başlatılan Babi, Ezeli ve sonunda Bahai olarak çıkış eden tarikatın üyeleri ve esas yönetici olan Yahudi kökenli Farisiye tarikatına bağlı gruplar, kişiler ve Ermeni ve kısmen Kafkasya’dan getirtilmiş olan muzdulu adam öldürenler ve bir kısım sözde modernistler olmuştur. Bu kesimin dâhili faktör olarak başında duran en önemli şahsiyet aslen Bağdat Yahudi’si olan ve sonra İngiltere Hindistan’ı üzerinden Uluslararası şebekenin birer memuru olarak İran’a gelen bir ailenin mensubu olan Muhammed Ali Frugi olmuştur.

Muhammed Ali Frugi’nin 1925’te ilk Başbakan olarak kurmuş olduğu hükumet kabinesinin 8’nin Yahudi kökenli bakan olduğu bilgi ve belgelerle ispattır. Bu kabine, sözde Modern Ulus-Devlet anlayışına ve İran’ın Türklüğünü inkâra esaslanan yapay Pers Kimliğinin siyasi kurucusudur.

Yeni Dünya Düzeninin kurucusu olacak bu uluslararası şebekenin birer memurları konumunda olan bu kesim, ülkenin Türklüğünün inkârına esaslanan Pers İran’ın mimarları olmuşlardır. Bu kesim tarafından atılmış esas siyasi adımlardan birkaçına değinelim:

İran Gacar Devletinin feshedilmesi ve 13.yüzyıldan beri Çengiz Han Veraset Hukukuna ve Emir Timur Soyundan gelme ilkelerine dayalı Türk devlet kuruculuğunun ortadan kaldırılması;

Kafkasya kökenli Türk ailesine ait eğitimsiz Rıza Pirpenc’in “Pehlevi” sülalesi adına Pers – İran Padişahı olarak iş başına getirtilmesinin yasal düzeyde onaylanması;

Fars Dil Kurumunun kurulması ve Fars dilinin yegâne Devlet dili olarak kabul edilmesi ve ülkede asırlardan beri devlet ve halkın umumi dili olarak kullanıla gelen Çağatay ve İran (Batı) Türkçesinin kesin bir şekilde ortadan kaldırılması; Kaydedelim ki 1925’e kadar İran’da Devlet ve Ordu dili Türkçe, devlet özellikle Edebiyat sahasında Farsça ve İlahiyat alanında Arapça esas dil olarak kullanılmıştır. Başka bir ifade ile Türkçe başta olmakla Farsça ve Arapça kullanılan esas üç dil olmuştur. İleri gelenlerin Türkçe bilmesi şarttır, çünkü Türkçe bilmeyenlerin ne devlet katında ne de ordu da kabul edilmesi oldukça zordu. Buna açık bir delil, 1921-1925 döneminde ileri gelenlerin hatta Türk düşmanlığına esaslanan kesimlerin bile Türkçe bilmesi kanıtıdır.

İran Türk devlet kuruculuğunun ve asli kurucu unsur olan Türklüğün inkârına esaslanan Pers Tarihçiliğinin 10.yüzyıldan beri Yahudi ağırlıklı Farisiye tarikatı olan Şuubiye Teşkilatının ve 13.yüzyıldan beri Katolik Kilisesi tarafından kurulan Şarkşünaslık Merkezinin verilerine ve Turat’a dayalı Ahameniş ve Sasani İmparatorlukları olarak anılan 2500 yıllık Pers Tarih anlayışının konsept olarak işlenmesi, resmi düzeyde kabulü ve dayatılması;

1925’e kadar Hayvancılık, Tarım ve dâhili üretimden alınan vergi sistemine dayanan devlet yönetimini kısa zaman eşiğinde halktan bağımsız Petrol gelirlerine dayalı bir devlet sistemine dönüştürülmesi;

Yenilmiş olan İslam dünyasına – Orta Asya, kuzey Hindistan, Kafkasya, Osmanlı ve İran’a yönelik Yeni Dünya Düzeninin tatbikine dair uzun süre önceden kurulmuş olan Uluslararası şebekenin birer parçası olarak asırlarca Türk-Acemlerin Medeni, Tarihi, ilmi merkezi olan ve Türk Devlet Kuruculuğu ile yönetilen İran’a hiçbir bilimsel tarafı olmayan Pers düşünce sistemi üretilerek tatbikine başlanmıştır. Bu süreç Azerbaycan dâhil bütün bölgelerde özellikle Tahran, Horasan, İsfahan, Kirman ve Şiraz’da oldukça ağır olmuştur. İlginçtir, bu bir millet için Etno-Jeopolitik İnhilal ve izmihlal denilecek vahim olaylar, ülkenin Anayasası olarak kabul edilen 1906 Meşrutiyet kanunun da Rıza Han’ın Pehlevi Padişahı olarak atanması ve Gacar’ların feshedilmesi dışında hiçbir değişiklik yapılmadan genel yönetmeliklerle uygulanmıştır.

1925’e kadar İran’ın Türklüğünü gösteren bütün bilgi ve belgeler devlet sırrı olarak rafa kaldırılmıştır. Bu mağlup bölgeye tatbik edilmesi planlaştırılmış olan projenin arkasında duranların bir Uluslararası Merkezden idare edilmesi bu işin uygulanmasını oldukça kolaylaştırmıştır. 20yüzyılda, 1925 öncesine ait İran’ın gerçek halk ve devlet kimliğine yönelik herhangi bir resmi nitelikli yazı ve çalışmada ister Orta Asya, Kafkasya, Hindistan, Türkiye veya bütün Oryantalistler olsun rastlanılmaz. Resmi nitelikli çalışmaların tamamına yakınında İran, Pers yurdu olarak karakterize edilir. Bazen Türkiye ve Azerbaycan üzerinden Mehmet Emin Resulzade, Ahmet Ağaoğlu, Ruşeni Bey vb. şahsiyetler tarafından çalışılmış olan çalışmalarda ise ancak İran Azerileri, Güney Azerbaycan, İran’da Kaşgay, Azeri, Türkmen Türkleri veya İran Türkleri birbirinden bağımsız küme topluluk veya bir azınlık olarak ele alınmanın ötesine geçmez.  

Fars dili üzerinden oluşturulmak istenen yeni bir millet söz konusu olmuştur. İran, kelimesi Fars ve Pers kelimeleri ile eş anlamlı olarak Uluslararası şebeke tarafından resmi nitelik kazandırılarak asırlarca Türk dili, medeniyeti ve egemenliği altında bulunan Hindistan, Kafkasya, Orta Asya vb. bölgelere yönelik tesir imkânlarını ve Persleştirilmiş İranlılık anlayışını ön plana almışlardır. Kaydedilen bu bölgelerde de aynı siyaset takip edilmiştir. Karşılıklı olarak İran’ın Persliğine dayanılmıştır, başka bir ifade ile İran’ı bir Pers-Fars ülkesi olarak tanımlamaya başlamışlardır. Hal bu ki, 20.yüzyılın başlarına kadar İran’da kendini Pars veya Fars olarak tanımlayan bir topluluk bile mevcut olmamıştır. Bütün azınlıklar kendilerini asıl gerçek adları ile – Tacik, Tat, Lor, Lar, Lek, Gilek, Kürt, Beluc, Arap vb. olarak tanımlamışlardır.

İran, asırlarca Türk devlet kuruculuğunu esas alarak Çağatay ve batı Türkçesi üzerinden bütün Türk dünyasına yönelik oldukça başarılı ve etkili bir siyaset takip etmekle yanı sıra Safevi’lerden başlayarak Acem Müslümanlar ve Şii Araplar üzerinde de etkili bir siyaset yürütmüştür. Türk ve Acem kardeşliğine dayalı yürütmüş olduğu bu siyaset 1925’te baş veren Etno-Jeopolitik inhilal sonrası Uluslararası şebekenin birer parçası olan ve gerçek Türklüğün etkisizleştirilmesinde esas rol oynayan bu şebeke Pehlevi sülalesinden itibaren Türklüğün etki alanına yönelik içeriği tamamen değiştirilmiş ve yapay Pers kimliği ile donatılmış İran ve İranlılık jeostratejisini uygulamayı hedeflemiştir. Bu da kısır döngü olarak 1940’lara kadar devam eder. 1939’da Nazi Almanya’sının başında duran Adolf Hitler tarafından İran’a en yakın güvenilir bir diplomat Büyükelçi olarak atanıyor ve bununla yanı sıra Eski Başbakan Franz Von Papen Türkiye’ye Büyükelçi olarak atanıyor. İngiltere’nin 1870’lerde Çar Rusya’sının müttefiki olan İran Türklüğünü ortadan kaldırmak ve Osmanlı üzerinden Türklüğü Rusya’ya karşı kullanma planlarına karşı Türkiye ile yanı sıra İran’ın Türklüğünün yeniden berpa edilmesi ve oradan bütün Türk Dünyasını Sovyet Rusya’sına ve genellikle Müttefiklere karşı kullanmaya yönelik bir taslak işlenmiştir. Bu taslak, ülkenin en etkin kesiminin Türklerden oluşması ve Rıza Han’ın Türk olmasıyla esaslandırılmıştır. Rıza Han’la güvenilir gizli bir ilişki kurulmuş olup, güven ve itimat sağlanılırsa İran’da Türklük yeniden ön plana alınabilir denilirdi. Ona göre taslak diyorum ki, bu proje uygulanmaya konulmadan önce Rıza Han İngilizler tarafından alınıp, Afrika’ya sürülür ve kısa zamanda orada ölüyor. 1941’de Sovyet Rusya’sının onayıyla İngiltere’nin eski ekibi Muhammed Ali Frugi tarafından Rıza Han’ın oğlu Muhammed Rıza Şah geçirilen Taç giyme merasimi ile Pehlevi hâkimiyetinin başına getirtilir. Pehlevi’ler, bu yapay Pers kimliği ile kısır döngülerini 1979’a kadar devam ettirir.

1979 yılı İslam Devrinden sonra Türkler başta olmakla bütün Fars dilli olmayan halklar, İslami ve demokratik değerler üzerinden büyük bir değişikliklerin olmasını bekliyorlardı. Ne yazıklar ki ne mevcut güç merkezleri tarafından halkın ve devletin tarihi sürece uygun gerekli doğru normal talepler ileri sürülmüş, ne de edilmiş olan değişiklikler istenilen seviyede olmuştur. Güç dengelerine yönelik talepler, ağır basmıştır. Devletin ve halkın 1921 öncesi bağımsız gerçek milli asaletinin yeniden berpasına yönelik herhangi bir grup veya siyası fırka tarafından resmi düzeyde ileri sürüldüğüne rastlanılmaz. Ancak buna rağmen Devrim lideri tarafından ülkesel, bölgesel ve küresel yankıları olağanüstü olan iki paralel karar alınmıştır:

1907, 1915, 1921 ve 1926 sözleşmelerine dayalı Rusya ve İngiltere’ye askeri müdahale hakkı tanıyan maddelerin bir taraflı şekilde feshedilmesi kararı;

İslam devriminin kabul etmiş olduğu Anayasa’nın 15. Madde gereği Fars diline yegâne resmi hukuki zorunlu devlet dili olma niteliği kazandırılmasıdır.

Bu iki karar paralel ve birbirine zıttır. Bu sistem içi ikilemin mevcut ihtilaflarının yasal düzeye yansımasıdır. Bir taraf, 1925’ten itibaren işgale uğrayan halkın ve devletin gerçek milli asaletinin tecellisi olan bağımsızlığını küresel güçlerin askeri müdahalesine yetki veren antlaşmaları bir taraflı şekilde feshetmekle ön plana alırken diğer bir taraf, bunun tam tersine 1925 sonrası kanlı İşgal döneminde tahmil edilmiş olan – Türk Devlet Kuruculuğunun ve Türk dilinin devlet dili statüsünün ortadan kaldırılması ile ilgili genel yönetmeliklerine Anayasal düzeyde statü kazandırmıştır. 1925’ten 1979’a kadar İran’da pratik zeminde devlet dili olarak dayatılmış olan Farsçanın devlet dili olmasına dair hiçbir Anayasal düzeyde bir kanun maddesi bulunmaz. Başka bir ifade ile 1925 işgal döneminde hâkimiyete getirtilmiş olan Pehlevi sülalesi döneminde Farsça’nın devlet dili olmasına ve Türkçenin devlet statüsünün ortadan kaldırılmasına dair bir kanun maddesi kabul etme cesaretinde bulunamamışlardır. İlk kez İslam devriminden sonra kabul edilen Anayasa’nın 15. Maddesi ile Farsçaya yegâne resmi hukuki zorunlu devlet dili olma niteliği kazandırılmıştır. Ve dolayısıyla Türk dilinin devlet dili olma niteliğinin yeniden berpasına değil, tam tersine inkârının devamına esaslanan ve işgal kuvvetlerin tahmil etmiş oldukları yapay Pers kimliğinin devamına karar verilmiştir demektir.

Sistem içi bu iki paradoksal güç dengeleri günümüze kadar hem halka hem de devlete kan kaybettirerek şiddetli bir iç mücadele ile devam etmektedir. Bu ise İran’ın jeopolitik öneminden yeterince yararlanmasını engellemekle yanı sıra bazen jeopolitik önemi, ülkenin baş belası olarak tezahür edebiliyor.

İran’da yapay Pers kimliğinin yanında ve arkasında duran ve topluma dayatılması için hiçbir sınır tanımayan kesim Reformist olarak tanımlanan Batı özellikle Atlantikçiler tarafından desteklenen sözde ıslahatçılardır. Bunlara karşı muhafazakâr kesim özellikle Dini lider, Atlantikçilere karşı duruşuyla bilinen devletlerle iyi ilişkilerden yana tutum sergilemektedir.  

İran’ın jeopolitik imkânları istenilen açıdan geniştir.  Bu ister Avrasya veya Atlantik eksenli olsun, duracak tarafın bölgedeki etkinliği sözsüz ağır basacaktır. İran, bu jeopolitik ağırlığını Avrasya’dan yana kullanmaya karar vermiştir. Bunun nedenlerini tarihsel yapıda araştırmak gerekmektedir. İşin ilginç yanı, bunu son kırk yılda devlet içinde Atlantikçilerin ön ayağı olarak çalışan Reformistlere yaptırmak üzere olmasıdır. İran, şu an Çin Halk cumhuriyeti ile 25 Yıllık Kapsamlı İş Birliği Antlaşması’nı onaylayarak İslami Şura meclisine sunmuştur. Orada da onaylanması kesindir.  Bu İran-Çin arasında uzun vadeli Strateji İttifak demektir. Buna benzer diğer bir Yeni Strateji İttifak Antlaşmasını da yakın zamanda Rusya Federasyonu ile imzalayacağı bilinmektedir. Hindistan’ın bu üçlüğe katılma olanakları engellenmez ise, bu üçlü Asya Dörtlüsü olarak bir merkezde birleşe bilir. Bu ise Avrasya da yeni dönemin başladığına işarettir. Bu Avrasya Dörtlüsü veya başka bir deyimle Avrasya Üçlüsü, işgalci Müttefik Kuvvetlerin, Birinci Cihan Harbinden hemen sonra bölgede şekillendirmiş oldukları Yeni Dünya Düzeni üzerinden kurmuş oldukları Modern Sömürgeciliğin kalkmasında ve Atlantikçilerin etki kaybıyla yeniden şekillenmesinde büyük etki sahibi olabilir. Başka bir deyimle Atlantikçilerin mevcut statükoyu değişme cehtlerini engelleyecek ve doğal süreç ışığında yeniden şekillenmesine olanak sağlayabilecektir.

İran, Tarih ve Medeniyet açısından oldukça zengin olmasına rağmen bu Avrasya Üçlüsünün ilmi, teknoloji, İktisadi, Askeri ve özellikle devlet içi kırılganlık açısından zayıf halkası olarak görülmektedir. Ancak bu zafiyetleri bir tarafa, bu Avrasya Üçlüsünün Türk ve İslam dünyasına – Çin Halk Cumhuriyetindeki Doğu Türkistan, Orta Asya Türk Müslüman Cumhuriyetleri, Kafkasya, Azerbaycan-Ermenistan arası Karabağ meselesi ve Pakistan-Hindistan arası Keşmir meselesi ve en önemlisi Orta Doğu’daki mevcut sorunların giderilmesinde esas rol alması gerekmektedir. Bu ise İran’ın mevcut kapasitesini oldukça zorlayacak bir meseledir.

Çar Rusya’sı ve Sovyetlerin hukuki varisi olan günümüz Rusya Federasyonu’nun yeniden Ak Orda devletinin hukuki varisliyi ile olan ilişiğini berpa etme meyillerinin olup-olmadığına yönelik bir söz diyemem, ancak İran’ın 1921 öncesi, duruma göre ya Çengiz Han veraset hukukuna dayalı veya Selçukluların Hukuki varisliyine dayalı Türk Devlet kuruculuğunu yeniden berpa etme olanakları teorik zeminde oldukça mümkün görülmektedir. Pratik zeminde bu ne kadar mümkündür, onu bakıp göreceğizdir.

İran, 1921 öncesi Türk Devlet Kuruculuğunu, Türk-Tacik, başka bir değimle Türk-Acem kardeşliği üzerinden yeniden berpa ederek Azerbaycan başta olmakla, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Afganistan, Türkmenistan, Pakistan ve diğer İslami ülkelerle ileriye yönelik stratejik bir ilişki ağı kura bilir ve Azerbaycan-Ermenistan ve Doğu Türkistan ve Keşmir gibi mevcut sorunların giderilmesinde aktif rol üstlene bilir.

İran’ın Jeopolitik açıdan sınırlılıkları ise mevcut kapasitesini zorlayan bu muazzam sorunların giderilmesindeki oynayacak rolün maliyeti, ABD’nin artarda sürdürmekte olduğu yaptırımlardan kaynaklanan ekonomik sarsıntılar, enflasyonlar ve bundan kaynaklanacak halk huzursuzluklarının kullanılma cehtleri ve planlanan iç karışıklıklardır. Bunun başında ABD olmakla diğer Atlantikçi kuvvetler ve onların bölgedeki taraftarları durur. İran’da ise Dâhili faktör olarak Sorunların Türk devlet Kuruculuğuna dönüşle çözülmesine karşı olan ve bütün güçlerini kullanan kesim esas itibarıyla sözde Reformist olarak tanımlanan Atlantikçilerin devlet içi kurmuş oldukları yıkıcı ağdır. Bu sözde reformist grupların başını çeken ve tabiri caizse devlet içi devlet olarak etkin olan kesim, İran’da 1925 sonrası işgal döneminde büyük soykırım ve katliamlarla dayatılmış olan Yapay Pers kimliğinin esas savunucuları olarak çıkış eder ve Türklüğün meşruluğunu bütün vasıtaları kullanarak engellemeye çalışır.

1988’den itibaren Dini Lidere karşı şekillenmiş olan güç kümesi Hüccet-ül-İslam Refsencani tarafından Neo-liberalizm çizgisi üzerinden idare edilmiştir.

Erdal Şimşek: İran devlet aygıtının içindeki iktidar kümeleri ve sistemin kurgusunda yer alan kurumların rolü hakkında neler söylersiniz, Buna ek olarak iç ve dış politik karar alma süreçleri nasıl işliyor?

İran’ın devlet aygıtında ülkenin varlığını ve geleceğini büyük oranda etkileyecek olan bütün iç ve dış siyasetteki kritik olaylar da ve meseleler de en esas karar verici merci Dini Liderdir. Her daim kritik anlarda müdahale hakkı vardır, çünkü devletin bekasından en esas sorumlu merci Velayet-e Fakih’dir. Velayet-e Fakih kuramı 1960’larda Ayetullah Humeyni tarafından Şia mezhebinin “İmamet ilkesine - İmamların Olmadığı Dönemde Ne Yapmak Gerekir?” sorusuna göre kuramlaştırılmıştır. 1979 İran İslam Devriminden sonra Anayasanın 110. Maddesiyle uygulamaya konulmuştur.

Velayet-e Fakih

Anayasa, Velayet-e Fakih kurumuna yasama, yürütme ve yargı erklerini denetleme hakkı tanımıştır. İran İslam Cumhuriyeti’nin genel politikalarını belirlemek ve denetlemek yetkisini tanımıştır. Silahlı kuvvetler genel komutanıdır. Savaş, barış, cumhurbaşkanının azli ve referandum gibi önemli kararları verme hakkına sahiptir.

Uzmanlar Meclisi

Uzmanlar Meclisi, İran dini liderini seçme, denetleme ve gerektiğinde azil yetkisine sahiptir. Uzmanlar Meclisi üyeleri sekiz yıllığına doğrudan halkın oyuyla seçilmekteler. Uzmanlar Meclisinin diğer kurumlardan farkı, onun göreli bir özerkliğe sahip olmasıdır. Nitekim Uzmanlar Meclisi kendi yasasını düzenleme ve kabul yetkisine sahiptir. Uzmanlar Meclisi tarafından 1989’da Ayetullah Seyit Ali Hamaney’i dini lider olarak seçilmiştir.

Anayasa Koruma Konseyi

Anayasa Koruma Konseyi (AKK), Anayasa'nın uygulanmasını denetleyen, gücünü ve etkisini sürdürülebilir kılan anayasal olarak atanmış 12 üyeye sahip kurumdur. Konsey, dini ve hukuki denetimler yaptığı için üyelerin yarısı din adamı, yarısı hukukçudur. 6 üye Dini Lider tarafından ve din adamları arasından atanıyor. 6 üye ise İslami Şura Meclisi tarafından ve hukukçular arasından seçiliyor. Konsey Türkiye ile kıyaslandığında Yüksek Seçim Kurulu ve Anayasa Mahkemesi’nin bir çeşit birleşimi gibi görülebilir.

Cumhurbaşkanlığı

Cumhurbaşkanlığı kurumu İran tarihinde ilk kez İslam Devrimi’nin kabul etmiş olduğu Anayasa ile yürürlüğe konulmuştur. 1989 Anayasa değişikliklerinde Cumhurbaşkanına oldukça önemli yetkiler verilmiştir.

İran’da dini Liderden sonra cumhurbaşkanı ülkenin en yüksek resmi yetkilisidir. Anayasayı uygulamak, üç erkin ilişkilerini düzenleme ve yürütme gücüne başkanlık etmek Cumhurbaşkanının esas vazifesidir. 

Cumhurbaşkanlığı süresi dört yıldır. Halkoyu ile seçilen cumhurbaşkanı art arda iki defadan fazla seçilme hakkına sahip değildir. Anayasa Koruyucular Konseyi seçimin “usulüne uygun” yapıldığını onayladıktan sonra Dinî Lider tarafından yetki verilir.

İslami Şura Meclisi

İslami Şura Meclisi, tek meclisli yasama organıdır. Dört yıllığına seçilen 290 üyeden oluşmaktadır. Meclis yasama faaliyetini yürütür. Uluslararası antlaşmaları değerlendirir ve bütçeyi onaylar. Tüm meclis üyeleri ve meclisteki tüm yasama çalışmaları, Anayasa Koruma Konseyi tarafından onaylandığı zaman yürürlüğe girer.

Maslahat Konseyi

Maslahat Konseyi, 1997'de kurulmuştur. Maslahat Konseyi, Meclis ve Anayasa Koruyucular Konseyi arasındaki anlaşmazlıklar konusunda karar verme yetkisine sahiptir. Kurum ayrıca dini lidere danışmanlık vazifesini taşımaktadır. Amacı, devlet mekanizması içindeki siyasal kurumlar arasında ortaya çıkan anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak, uyum ve eşgüdümü sağlamaktır.

İran Devlet aygıtının içindeki iktidar kümeleri ve ek olarak iç ve dış politik karar alma süreçleri temel itibarıyla sistem içi ikilem arasındaki patlaktan kaynaklanan iki birbirine sınırlı zıt küme iktidarının karşılıklı mücadelesi ile şekillenmektedir. 1988’den itibaren Dini Lidere karşı şekillenmiş olan güç kümesi Hüccet-ül-İslam Refsencani tarafından Neo-liberalizm çizgisi üzerinden idare edilmiştir. Bu kesim 1997 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanan Muhammed Hatemi döneminde Uluslararası medya özellikle batı eksenli medya tarafından Reformist kesim olarak ön plana alınmıştır. Günümüz de bu kesim, Cumhurbaşkanı Hasan (Fridun) Ruhanı ile dini lidere karşı koymaya çalışıyorlar.

Reformist kesim, sözde Neo-liberalist ve demokratik değerleri ön plana alarak Çin ve Rusya karşıtı Atlantikçi bir güç kümesi olarak hareket etmektedir. Bu kesimi diğer gruptan farklılaştıran en önemli esas cihet, bunların tamamen Türk karşıtı ve yapay Pers kimliği üzerinden yürümeleridir.

Reformist kesim, ister Refsencani, Hatemi, Mir Hüseyin Musevi, Rahim Meşayi, Kerubi veya günümüzdeki Cumhurbaşkanı Ruhani olsun, hâkimiyet içi çekişmelerde istediklerini uygulama gücü bulmadıklarında hemen Anglosakson eksenli dış muhalefeti kışkırtmak, sokak isyanlarını tetiklemek ve ABD tarafından yapılması istenen yaptırımları profesyonel şekilde kendi çıkarları doğrultusunda kullanma eğilimleri içindeler. Bu defalarca tekrar edilmiş bir yöntem olarak reformistler tarafından uygulanmıştır. Başka bir ifade ile Atlantikçi kuvvetlerle beraber şekilde mevcut devlet yapılanmasını değişmeye çalışmaktalar. Ancak reformistlerin bu taktiksel gidişleri hem iç muhalefet hem de Anglosakson eksenli dış muhalefet arasında güven kaybına neden olmuştur. Başka bir ifade ile Atlantikçi Reformist muhalefet, esas alternatif olmaktan çıkmakta ve yeni, bağımsız, halkla yürüyen, ekonomik sorunlara gerçek çözüm getirebilecek etkin ve güçlü bir muhalefete ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yeni muhalefetin etnik meselelere ağırlık vermesi başarı oranını oldukça yükseltecektir. 1925’den beri çözülmemiş etnik meselelerin, biran önce demokratik değerler üzerinden çözülmesini esas gaye olarak ileri sürebilmesi ve onlara gerçekçi makul çözüm getirebilmesi, İran’ın birçok alanda önünü açacaktır. Buda bağımsız ve halkla yürüyen içerideki Türk ve gayri Türklerin bir araya gelerek güçlü bir muhalefet oluşturmasıyla mümkündür. Başka bir ifade ile Atlantikçilere oynayan Reformistlerin dönemi bitmiştir ve bu gerçek muhalefet boşluğunu Türk ileri gelenleri başta olmakla diğer etnik kesimlerin temsilcileri tarafından doldurulmasına yer açmak zorunda bırakılmaktadır.

Klasik İslam devletçiliğini reddeden Modern Ulus-Devlet Türkiye’si ile Klasik Türk Devletçiliğinin inkârına ve yapay Pers kimliğine dayanan Modern Ulus-Devlet İran’ı aynı kısır döngülere mahkûm edilmişlerdir.

Hasan Mesut Önder: Türkiye ve İran yer yer rakip yer yer ittifak içinde olan iki bölgesel güç… Bu iki bölgesel güç arasındaki ilişkilerinin stratejik seviyeye yükseltilebilmesi için İran devlet kurgusunun nasıl olması gerekir. Çünkü her ne kadar iyi komşuluk ilişkilerimiz olsa da İran’ın Türk modelinin ötekisini temsil ettiğine dair görüşler var. Orta ve uzun vadede Türk İran iş birliğinin hangi kurgu ile stratejik seviyeye yükselebileceğini düşünüyorsunuz?

İran ile Türkiye asırlardan beri birbirinin ne ölmesini ne de büyümesini istemeyen iki kardeş gibidir. Geçmiş tarihi süreçleri incelediğimizde İran-Osmanlı çoğu zaman karşı karşıya iki rakip ülke gibi çıkmış olsalar da 19.yüzyılın yetmişli yıllarına kadar kısmen ittifakta yürüdüklerine ve yetmişli yıllardan sonra ise kesintili, bazen tartışmalı bir şekilde devam ettiğini görmekteyiz. İran ile Türkiye en azından jeopolitik konumlarına göre birbirine mahkûmdur.

Tarihe göz atmamız ders almamız açısından önemli olur diye düşünüyorum. Klasik İslam devletçiliğini reddeden Modern Ulus-Devlet Türkiye’si ile Klasik Türk Devletçiliğinin inkârına ve yapay Pers kimliğine dayanan Modern Ulus-Devlet İran’ı aynı kısır döngülere mahkûm edilmişlerdir. Mustafa Kemal Atatürk, Türk Düşünce Sistemine dayalı ortaya koymuş olduğu Türk Tarih Tezi ve Türk Devlet Kuruculuğu ile bu kısır döngüyü delmek istediyse de mümkün olmadı.

Britanya Başbakanı Benjamin Disraeli’in 1870’lerden itibaren bölgedeki esas rakibi olan Rusya’ya ve Çar Rusya’sının esas bölge müttefiki olan ve Türk-Acem dünyasının manevi merkezi konumunda bulunan İran’a karşı, uzun süreden beri Türklükten uzak duran Osmanlı üzerinden Türklüğün yeniden ön plana alınması ve Sibirya’ya ve Rusya’nın içlerine kadar uzanan Türk toplumlarını Çar’ın müttefiki İran’ın manevi etkisinden çıkarmak ve Osmanlı üzerinden Rusya’ya karşı kullanma Jeostratejisini uygulanmaya konulmuştur. Bu siyasetin terkip hissesi olarak Türk karşıtı Firdevsi’nin Şah Name’sindeki İran-Turan karşı durması ve Turan birliğinin kurulması fikri bidayette Macar Vambrey tarafından 1868-1874 yıllarında ileri sürülmüş olup, Kalküta Enstitüsü üzerinden İran’a dayatılması için teorik zeminde işlenmekte olan yapay Pers Kimliği ile İran’ın Türk dünyasında etkisizleştirilmesi ve koparılıp atılması amaç edinilmiştir. Nitekim İngiltere hükümeti ilk aşamada Türklüğü ardınca da Hilafet meselesini o dönem geçici olarak desteklemekle Osmanlı imparatorluğunu Orta Asya’da Ruslara karşı kendisiyle müttefik bulundurmak maksadıyla bir aralık koltuklanmıştır. Bu Hilafet meselesini sonra Birinci Cihan Harbinde de Almanlar koltuklanmak istemişlerdir. Diğer taraftan İsmail Gaspıralı’nın 1883’den itibaren Kırım’da yayınlamaya başladığı “Tercüman” gazetesi o dönem ortak dil olan Çağatay Türkçesinde değil, tersine Osmanlı’da da kullanılan Batı Türkçesi ağırlıklı olarak yayın yapmış, Çağatay Türkçesinin yaygın olduğu bölgelerde dolayısıyla batı Türkçesini ortak dil olarak ön plana çıkarmıştır, Çar Rusya’sını İngilizlere karşı müttefik olarak gören İran’ın manevi etkisi altında bulunan Türk-Acem toplumlarını, Osmanlı üzerinden Ruslara karşı çevirmek siyaseti ve diğer taraftan Kalküta Enstitüsünün Hint-Avrupa ve Ari Irk teorisi İran’ın asırlarca manevi açıdan etkin olduğu ve birer parçası olduğu Türk dünyasından koparılmasına getirip çıkarmıştır. Ancak bu siyaset Osmanlı’nın hiç de hayrına olmadı. Hatta ortak Türkçe diye doğudan batıya ortak dil olma özelliği olan Çağatay Türkçesinin zararına Batı Türkçesi üzerinden başlanan faaliyetler de İsmail Kaspıralı’nın “Tercüman” gazetesi ile sınırlı kaldı. 1923’ten sonra Türkiye’de resmi Türkçe olarak ön plana alınan İstanbul Türkçesi de o dönem bu Türkçe ile oldukça geniş farklılıklar taşımaya başladı. Zeki Velidi Togan bu konuyla ilgili şu fikirleri ileri sürmüştür:

İsmail Bey’in Kırım lehçesi esasında umumî bir Türk edebî dili vücuda getirmek tecrübesi ise elbette sırf Projeden ibarettir. Zamanımız da Türkiye’de Türk dili, sesli harfleri tam olarak kullanmak esasında tespit edilirken, umum Türklerde müşterek hususiyetlerin eski edebî dilde ve Anadolu şivelerinde mevcut olanları bile terkedilerek, yalnız İstanbul şivesi ve onun da Avrupa zevkine yakın olan telâffuz şekilleri esas ittihaz edilmesi, umumî harp bidayetinden bugüne kadar batı ve doğu Türkleri arasında mübadelenin ve medenî münasebetlerin kâmilen inkıtaa uğramış bulunması ve Türk dilinin Rusya’da son yirmi yıl zarfında geçirmiş ve geçirmekte olduğu buhran devri, Gaspıralı’nın fikirlerini hayat sahasından uzaklaştırmıştır; Mamafih edebî dilin farklı olması. Türk kültür birliğini ihya harekâtına mâni olmaz. İstanbulluların Türkçe de ahengi, son yıllar zarfında Avrupa ve Levant dillerinin tesiriyle hâsıl olan yeni 'zevkler'e göre katı olarak değiştirmekte oldukları, bazı mütehassıslarca söyleniyor. Her halde Türkün esas ve müşterek millî malı olan kalın 'k' (q) ve 'sağır nun' (n) bırakılmakta, 'qız', ‘qış’ kelimelerin ortasındaki ‘I’ sesi de biraz daha incelmek temayülünü göstermektedir. Fransızcada ‘n’ kullandıkları halde, Türkçe ‘oğlunu gördüm’ ile ‘oğlunu, gör-düm’ tabirlerini, ‘onun oğlunu gördüm’ ve ‘senin oğlunu gördüm’ şekillerinde uzatarak kullanmayı tercih ediyorlar. Diğer Türk kavimlerinin, bilhassa Hazar ötesi lehçelerin bu 'q' ve 'n' hususunda İstanbul lehçesi lehine fedakârlık edecekleri tasavvur bile edilemez.

Bu tarihi faktı söylemekten temel amaç şu ki ister İran olsun ister Osmanlı veya Türkiye Cumhuriyeti olsun ne zamanki biri birine karşı istenilen bir yabancı güçten yana çıkış ettiklerin de hiç de iyi sonuçlar alamamışlardır. Tersine birbirine yakın ve anlayışlı davrandıklarında daha faydalı olabilmişlerdir. İki ülke arasında son yirmi yılda iyi ilişkilerin var olduğu gözükmektedir. Diğer taraftan çok da üzerinde durulmayan daha derin ilişkilerin mevcut olduğuna dair söylentiler de vardır. Ancak buna karşı her iki taraf özellikle de Türkiye bu iyimser yaklaşımla yanı sıra Atlantikçilerin İran’a yönelik alternatif sert projelerinde de kendini unutturmamağa çalışmaktadır.

İran’ın Türkiye’ye yönelik stratejisi büyük oranda açık ve nettir. İran, yukarıda bahsettiğimiz Avrasya Üçlüsü veya başka bir deyimle Avrasya Dörtlüsü olmakta ısrarlı ve kesin kararlıdır. Bu stratejik ittifakta ise İktisadi, ilmi, Teknoloji vb. alanlarda zayıf halka İran’dır. Zayıf olmasına rağmen yukarıda değindiğimiz çözmesi gereken en ağır meselelerle karşı karşıyadır. Bu ise bazen İran’ın kapasitesini aşa bilir. Bu Jeopolitik sınırlılıkları ve bazen mevcut kapasitesini aşabilecek olan bölgesel ve iç karışıklıkların karşısını almak ve makul bir hareketle çözüme kavuşturabilecek bir farklı ve daha yakın Stratejik Müttefike oldukça ihtiyacı vardır. Bu Strateji Müttefik, ancak Türkiye olabilir. Çünkü esas İran’ın kabul etmiş olduğu bu Avrasya Üçlü Stratejik İttifakı ya İran’ın 1921 öncesi gerçek milli asaletinin berpasıyla Avrasya’daki tarihi misyonunu hayata geçirme olanağı sağlayacak, ya da İran’ı iç karışıklıklarla iç savaşa sürüklemek isteyen Atlantikçilerin bölgedeki kan gövdeyi götürür savaşının birer parçası yapacaktır.

İran’ın yeniden Türk-Acem kardeşliğine dayalı Türk devlet Kuruculuğuna dönmesi teorik zeminde mümkün görülse de bunun uygulanmasına yönelik gerekli siyasi irade olmaya veya oldukça zayıf ola bilir. Bu alanda da Türkiye’nin İran’la ikili stratejik ittifakta hareket etmesi büyük oranda yardımcı olabilir. Başka ifade ile son yüz yılda manen mahvedilmek istenen İran Türklüğünün yeniden iadeyi hasiyeti söz konusu olur ve Türkiye’de kardeş devlet olarak destek vermiş olur. Bununla yanı sıra İran, Türk-Acem kardeşliğine yönelik vazifesini Türkiye ile paylaşabilir ve ortak bir şekilde Orta Asya, kuzey Hindistan, Kafkasya ve Orta Doğu’da Türk ve İslam dünyasına yönelik birlikte hareket edebilirler. Buda Türklük ve İslamiyet için yeni bir doğuş olur. Türkiye ya bunu seçer ya da İran’daki Türklüğün inkârına esaslanan yapay Pers kimliğini ön plana alanlarla, Atlantikçi kuvvetlerin İran ve bölgeye yönelik bölücü ve ayrılıkçı projelerinde beraber yürümeyi tercih eder.

İran, Türk Dünyasının birer parçasıdır. Bunu inkâr eden Vambery’nin İran-Turan efsanesi ve Kalküta Enstitüsünün Farisiye tarikatı üzerinden kuramlaştırmış oldukları siyasi düşüncedir.

Erdal Şimşek: İran’da ciddi oranda Türk yaşıyor.  Atlantikçi güçlerin, İran Türklerini, ülkenin istikrarsızlaştırılması ve parçalanması için çok önemli bir araç olduğunu düşündüğü biliniyor. Buna yönelik de çeşitli çalışmalar yapıldığı da basına yansıyan bilgiler arasında. İran Türkleri, nasıl bir İran tahayyül ediyor ve İran devlet sistemi içindeki konumunu şimdi ve gelecekte nerde görüyorsunuz?

Evet! Girişte söylediğimiz gibi İran, Türk Dünyasının birer parçasıdır. Bunu inkâr eden Vambery’nin İran-Turan efsanesi ve Kalküta Enstitüsünün Farisiye tarikatı üzerinden kuramlaştırmış oldukları siyasi düşüncedir. Bu siyası anlayışların oturtulmasıyla yanı sıra 1917-1921 arası yapılmış olan katliam ve soykırımla İran Türklüğü etkisizleştirilmiş ve Çengiz Han veraset hukukuna ve Emir Timur Soyundan gelme geleneğine dayalı Türk devlet kuruculuğu ortadan kaldırılmış ve yukarıda izahı verilmiş olan yapay Pers kimliğine dayalı sömürge devleti olarak kurulmuş olan Pehlevi’lerle Türklüğün inkârı sağlanmıştır.

60-70 yıl Türklüğe karşı olmazın faciaları yaşatılmıştır. Türkler kendi kanlarıyla kurup, koruyup kolladıkları vatanları olan İran’da “Ben bir Türk olarak var olmak istiyorum demesi asla mümkün olmamıştır.” Bu süreç 1988 Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin vefatından hemen sonra Atlantikçi kuvvetleri olarak karakterize edilen sözde Reformistler tarafından yeniden Türk karşıtı hareketlerinin atak yapmasına karşı toplumsal tepki olarak doğan itirazlar Türklüğün Milli Hareketi olarak ortaya çıkmıştır.

İlk aşamada Türklüğün sessizce, yumuşak bir tarzda çözüme kavuşturulması düşünülse de yasal olanaklarının kısıtlılığı bunu zorlaştırmıştır. Çünkü Anayasanın 15. Maddesi yegâne Fars diline resmi hukuki zorunlu devlet statüyü vermektedir. İran’da Türk dili ise bölgesel veya yöresel olarak halledilmesi gayri mümkündür. Çünkü Türkler İran’ın her bir eyaletinde kendini hissettiren yegâne millettir. Türkler, ortalama ülke nüfusunun yarısından fazlasını oluşturmakta ve devletin asli kurucu unsuru olarak izhar-i vücut ediyorlar. İran’da yapay Pers kimliğinin yegâne devlet kimliği olmasından yana çıkış eden ve sözün gerçek anlamında Türk düşmanlığıyla bilinen o dönem Reformist kesimin başında duran Hüccet’ül-İslam Refsencani bu meselenin güvenlik konusu yapılmasıyla dinç yolla çözümünü gayri mümkün etme yolunu tercih etmiştir.

O dönemden itibaren günümüze kadar bu mücadele kültürel ve siyasal alanda akıllı bir şekilde devam ettirilmektedir.

İran’ın Atlantikçilere karşı duruşunun tarihi nedenleri vardır. İran’ın siyasi tercihi Atlantikçilere karşı olan devletlerle yakın olmaktır. Tabi buda ABD başta olmakla Anglosakson devletlerini oldukça rahatsız ediyor. Buna göre Anglosakson devletleri baskı vasıtası olarak bütün etnikleri ve genellikle muhalefeti desteklemek kararı almıştır.

Ancak ABD ve diğer Anglosakson devletlerinin İran ile ilgili şubelerinin bilmesi gereken bir mesele vardır, o da şu ki, 1925’ten itibaren dayatılmış olan yapay Pers kimliği ile herhangi bir muhalefet oluşturmak ve azınlıkları da onların alt birimi olarak birleştirmek stratejisi ne başarılı olabilir ne de halk tarafından kabul görülür.

İran Türklerinin Milli Hareketi akıllı bir süreç yürütüyor. Amaçlanan asıl hedef, İran’da Türkleşmek üzerinden kültürel devrime nail olmaktır. Çünkü ülkenin asli kurucu unsuru olarak ülkenin hem de varlığından sorumludur. Milli Hareket, yalnız Türkleri değil hem de bütün – Tacik, Tat, Lor, Lar, Lek, Gilek, Kırmanci, Gurani, Surani, Beluc, Arap vb. azınlıkların yöresel ve bölgesel hak ve hukuklarının konvansiyonel şeklide tanınmasını amaç edinmiş fikri, medeni ve siyasi bir cereyandır. Bu konseptle hareket eden bir cereyanın Yapay Pers Kimliğini ön plana alan bir muhalefetin alt birimi olarak hareket etmesi mümkün değildir. Buna giden, yalnız kendine ihanet ve hainlik eden yolsuzun biri olabilir.

Yukarıda söylediğim gibi Atlantikçilerin birer memuru gibi hareket eden mevcut Reformist cereyanı bitmiş sayılmaktadır. Şu an bağımsız, halkla yürüyen, gerçek ve ciddi bir muhalefet için zemin oluşmaktadır. Türkler, Lor, Kürt, Arap, Beluc vb. kardeşlerini de yanlarına alarak son yüz yılın etnik sorunlarının yasal bir düzeyde giderilmesi ve mevcut toplumsal, kültürel ve ekonomik problemlere yönelik doğru çözüm getiren bir programla gerçek ıslahatçı muhalefeti oluşturabilir.

Güney Azerbaycan dâhil İran’ı ve Türklüğü bir bütün olarak savunan Milli Hareketin esas hayati gayesi Klasik Türk Devlet Düşüncesine dayanarak, Türk dilinin resmi hukuki zorunlu devlet dili olmasıdır. Bunun yolu da Türklüğü inkâra esaslanan dayatılan yapay Pers kimliğini savunan köken İranlı olmayan Pan Farsist kuvvetlerin içte ve dışta büsbütün çürütülmesidir. Milli Hareketin misyonu, Atlantikçilerin direktifleriyle tabiri caizse kendi katilinin yan kolu olarak hareket etmek değil, tam tersine onu çürütmekle kendi gerçek kimliğini var etmektir.

Biz vatanımız İran’a dayatılmış olan yapay Pers kimliğini çürütmek ve Tarihi Milli Asaletimizi ve Risâlet’imizi diriltmekle mükellefiz!

Efdal Öztürk

Nefesin Şifresi Çınar Ağacı

Talha Arslan

Fener'de Kaliteli Zirve

Hasan Birgül

Ankara’da Işık Savaşları

Ahmet Tezcan

Maksat Maksat Üstüne Koydum Binayı

Öznur Küçüker Sirene

'Bundan Böyle Bana Sofi Değil Meryem Deyin'

Adem Kılıç

Doğu Akdeniz'de Oluşan Batı Bloku ve Türkiye'nin Stratejisi