Hey Komşu! Sen de Oku!

Ahmet Tezcan
22 Eylül 2020 Salı 12:13

Komşu, komşunun harem-i ismetidir. Biz böyle gördük, böyle öğrendik.

Komşu ev ile sizi ayıran sadece duvarlardır ve o duvarların kendi evinizin içindeki oda duvarlarından hiç bir farkı yoktur. Yatak odanızın dört duvarı içinde olan biten nasıl orada kalır, başkasına anlatılmaz ise; komşu evin duvarları içinde gözlerinizin ve kulaklarınızın şahit olduğu hiç bir şeyi başkasına anlatamazsınız. Kendi evinizde eşinizle yaşadıklarınızı başkasına anlatmak kadar ayıptır bu.

Böyle yaşadık.

Okuldan döndüğümüzde, annemiz evde yoksa, karnımız açsa komşumuza gittik çekinmeden. Komşu teyzemizin teyzeliği, annemizin kızkardeşinin teyzeliğinden daha yakındı. Benim gibi ömrü haddi aşmış kişilerden hangisini komşu teyze ayağında sallayıp uyutmamış, karnını doyurmamış, hamama sokup yıkamamıştır.

Komşu, komşunun harem-i ismetidir evet, namusudur. Komşu kızına kur yapmanın ensest ilişki ile bir tutulduğu mahallelerde yaşadık biz.

Mahallenin sınırı ya bir dere yahut bir bakkalın köşesini tuttuğu sokaktı, o sınırı geçtikten sonraki evlerin kızlarına kur yapılabilirdi ancak. Bizim sokaktan geçip de komşu kızlarına yan bakan, mahalle delikanlılarından dayak yemeyi göz almalıydı.

Evini mi satacaksın, ilk teklif edeceğin kişi komşun olmalıdır, şayet o almayacaksa bir başkasına satabilirsin. Öyleydi. O komşunun dini, dili, ırkı, ten rengi bütün bunlara engel değildi.

Mardin'de bir yıl yaşayıp Abbara – Bir Umudun Masalı'nı yazmak için uğraşırken, eski Osmanlı Şer'iyye Sicillerinde, Süryani komşusuna sormadan evini başkasına satan bir Müslümanın, mahkemeye verilip satışın iptal edildiğini görünce, bunun bir gelenek değil aynı zamanda yasa olduğunu da anlamıştım.

Böyle yasalarımız vardı bizim.

Komşu komşunun külüne muhtaç, komşu komşunun diline muhtaç, komşu komşunun dinine muhtaçtı. Komşunun külü de, dili de, dini de Rıza anlamına geliyordu çünkü. Rızasız bahçanın gülünün derilmediği zamana şahitlik etmiştik.

Hâlâ ediyoruz.

Pencere camı Boşnak Emine Abla tarafından “Hâlâ yatıyor musunuz uykucu şirinler” diye tıklatılan bir evde yaşıyorum Ayvalık'ta. Tek başımıza aç kalmanın, dert çekmenin, sevinip üzülmenin imkansız olduğu bir yerdeyiz. Corona bile giremedi aramıza da, İstanbullardan geldi. 14 gün birbirine pencere altında “Geçer mi bu hayat sensiz” diye serenadlar okuyan komşularımız var hamdolsun.

Biz böyleyiz.

Böyle olduğumuz için şu an 5 milyona yakın Suriyeli bizde. Sütü Marshall tozu ile bozulmuşların arada çıkardığı çatlak sesleri saymaz isek, hangisinin başına bir felaket gelse, diline dinine bakmadan bütün komşu halkların yer bulacağı genişlikte yüreğimiz var.

Rahatsız olan kalbini yoklasın, Marshall tozunu kusup içini temizlesin, anasından helallık istesin!

Demem o ki;

Siz bakmayın, Fransız kaşığıyla İngiliz haltı yemeye kalkan kifayetsizlerin Ege'de estirdikleri sahte rüzgâra. Onlar da biliyor başlarına bir felaket gelse önce biz koşacağız, önce biz kucak açacağız, önce bir merhem olacağız yaralarına.

Bakmayın siz, başımıza gelen felaketlerin büyük kısmı onlardan kaynaklansa da geçmişte, bu onların ayıbıdır, onların mayasıdır, o ayıbın, o mayanın bizi bozmasına izin vermeyiz. Vermemeliyiz.

Şu yeryüzünde yaşanılan büyük kırımların tamamının kökeninde hiç kuşkusuz siyaset vardır ve bütün savaşların temeli siz Türklerin “Power Management” dediği “güç yönetimi savaşıdır, gerekçesini insan duygularının istismarından üretir.

Siyaset duygular üzerinden yapılır, insan duyguları üzerinden yönetilir. Arapların “Nefsinin Kölesi” dediği insan, duygularının esiri olan kişidir ve tek gerçek kölelik de budur. Çünkü duygular ağır basarsa, denge bozulur, terazi şaşar, Rıza devreden çıkar, Hukuk zedelenir, Adalet ortadan kalkar.

Böyle bir hâl içinde, kimse “öteki”ni insan olarak göremez.

Düşünce seyrini takipten büyük haz aldığım ve pamuklara sarılması gerektiğine inandığım insanlardan Dücane Cündioğlu Twitter'a şöyle yazmıştı:

“Bir zamanlar 'insan' ne değildi? 1. Çocuk, 2. Kadın, 3. Köle, 4. Deli, 5. Vahşi, 6. Barbar, 7. Hayvan, 8. Melek, 9. Tanrı”

Cündioğlu'nun antik çağdan günümüze insanın düşünce macerasından süzerek sıraladığı bir liste bu ve 6. maddesi tam da anlattığımız meseleye dair:

“Bir zamanlar insan ne değildi?

Barbar değildi?”

Peki Barbar ne idi?

Tek kelime ile “Öteki”!

Aslı; Yunanca konuşmayan, Yunan olmayan!

“Bizden” olmayanı “insan” saymayan bir anlayışın sürekli arıza çıkarması son derece normaldir. Duygusal sarhoşluğun şahikası bu olmalı. Sarhoşluğun ise aklın devreden çıkması olduğu herkesin bildiği bir şey ki son somut örneğini kafayı çekip polislere “Öldürün beni” diye bağırarak küfürler eden Adana Hakimi olayında gördük.

Öyle bir sarhoşluk hali yaşayan komşuda bir gazetenin Türkiye Cumhurbaşkanı'na manşetten küfür etmesi de yadırganacak şey değildir.

Yadırganması gereken, Eskişehir'in Muttalip köyünde olduğu gibi, gece “hastam var” anlamına gelen lambası yanan evin yanından geçen komşunun parmak uçlarına basarak yürüdüğü bir toplumun, suyun karşı tarafındaki dalgalanmaya bakıp kendisini o dalgalara bırakması ve benzer manşeti kendi manşetine taşımasıdır.

Tehlikeli olan budur!

1915'in acısını bacağındaki derin yara izinde taşıyan Ermeni Peruz Ana'mın beni ağlatan bir sözü vardı:

“Biz bir güzel millet idik” demişti. “Aramıza girdiler, dirliğimizi bozdular, bizi birbirimize kırdırdılar!”

Bugün de Ege üzerinden yapmak istedikleri bu. Yüzyıllardır uğraşıyorlar mayamızı bozmak, suyumuzu bulandırmak, huyumuzu değiştirmek için. Bir miktar başardılar ve görülmemiş felaketler yaşadık. Sonuncusu 15 Temmuz alçaklığı idi . Umarım son olur.

Başkasının ne halde olduğu hiç önemli değil. Biz “Hâlimizi en güzel hâle dönüştür!” diye dua ederken, düşmanını bile niyazı dışında bırakmayan bir maya ile yoğrulmuş toplumuz.

Fransız kaşığı, İngiliz cîfesi neyler ki bize?

Yalan mı Leylâ!

 

Celal Arslan

Dövizin Önlenemeyen Yükselişi

Adem Kılıç

Fransa'nın Yüzünden Batı'nın Makyajı Akıyor!

Talha Arslan

Fener’in Rüzgarı, Fırtınayı Süpürdü!

Erdal Şimşek

CHP’de Neler Oluyor?

Efdal Öztürk

Turunç Rengi Bir Mevsim Sır Veriyor

Hasan Birgül

Zihinsel Tedavi Süreci