Havada Niza Kokusu, Sofrada Rıza Lokması

Ahmet Tezcan
06 Ağustos 2020 Perşembe 14:48

Biricik marifeti mangalda kül bırakmamak olanların İstanbul Sözleşmesi ateşini uyandırarak başlattığı ikinci niza dalgası Corona Pandemisi'ni gölgede bıraktı.

Corona'yı takan da yok zaten.

“Atın ölümü arpadan olsun” toplumunun kırağı çalmaz acı patlıcanları yüzlerindeki maskeyi önce çeneye, sonra kola, derken bileğe ve bele kadar indirdiler.

Fakat siz yine de maskesiz dolaşmayın; havada niza kokusu var!

Tartışmalar hızla çekişmeye, çekişmeler çemkirmeye, derken hakarete, tefrikadan tekfire, tebliğden tehdide dönüşmüş vaziyette.

Önceki gün burada dedim ya; herkesin ayranı baldan tatlı; o ayran kabardıkça tatlılaşıyor sahibine ve fakat havayı bozuyor, kirletiyor, manevi atmosferin edeb tabakasını parçalıyor.

Ağzı olan konuşuyor ama salyalı ağızlarla sulhe varılmaz, düşünülmüyor!

İşte bu yüzden lütfen maskesiz dolaşmayın; nefs yüklü salya damlacıkları ruhunuzu hasta edebilir!

Bir nicedir, bizim aslında Niza Toplumu olmadığımızı, hayatımızda kelimenin bütün anlamlarının zuhur ettiği Sohbet Kültürü'nün hâkim olduğunu, bu yüzden Tartışma Adabı'nı bilmediğimiz için başta televizyon olmak üzere bütün ortamlardaki tartışmaların ister istemez edepsizleştiğini söyleyip duruyorum.

Bunu yıllar önce, 70'lerin başında, Kırıkkale İmam Hatip Okulu'nun şaplak kulaklı çaylak bebelerinden biri iken, Türkçe ve Edebiyat hocalarımızın düzenlediği bir münazara sonrasında fark etmiştim. Diyarbakır eski Milletvekili İhsan Aslan hatırlıyor olmalıdır; çünkü Edebiyat hocalarımızdan biriydi. Münazara konusunu tam olarak hatırlamıyorum ama mealen “bir toplumun ilerlemesinde gelenek mi önemlidir uygarlık mı” türünden hayli hinlik taşıyan bir cümle idi. Beni de uygarlık savunucuları arasına yazmışlardı.

Çıktık, tezlerimizi sunduk, tartıştık, çekiştik, oylandık ve biz kazandık.

Gelenek savunucuları arasında, klasik medrese eğitiminden geçip, diploma almak için İmam Hatip Okulu'na gelmiş yaşı bizden bir hayli fazla bir abimiz vardı. Sonuca çok öfkelenmişti, münazara sonrasında beni sınıfta yalnız yakaladığı bir anda öfkeyle üstüme yürüyüp parmağını sallayarak “Bu dünyada kazandınız ama ahirette kaybedeceksiniz!” diye bağırmıştı.

Korkmadım ama irkildim; bağırırken öfkeli ağzından fırlayan damlacıklar yüzüme gelmişti çünkü!

Sıracalı, sidikli, şaplak bir oğlandım nihayet ama o niza damlacıkları ciğerlerimi kavurdu sanki, o kadar yandı yüreğim, o kadar üzüldüm ve hiç unutmadım.

Oysa bizim evde ne sohbetler olurdu; Feramûş Dedeler, Salih Babalar, Hasan Kıratlı Efendiler, tatlı tatlı sohbet eder, rümuzlu konuşur, birbirlerine takılır, latifeleri gül kokardı. 70'lerin Kırıkkale’sinde 68 kuşağını anlatmaya çalıştığım Sarı romanımı okuyanlar bu isimlere aşinadır, kelimeler arasına sinmiştir umarım, o kokuyu bir nebze hissedebilmişlerdir belki.

Öylesi sohbetlerde ağzı açık ayran delisi gibi dizüstü oturmayı çok seven kepçe kulaklı bir hayran velet olarak, benim için kelimeler üzerinde kaydırak yapma keyfi dışında hiç bir anlamı olmayan o münazara sonrasında yüzüme öfke yağmurları yağınca çok şaşırmıştım.

Bugün de öyle şaşkınım işte... Öyle üzgün ve ciğeri kavruk haldeyim!

Haddi aştım amma hiç büyümedim galiba, büyümek de istemiyorum!

Medya meydanlarında saçma sapan bir sözleşme üzerinden birbirlerine tahkir ve tekfir damlacıkları savuran abilerimizi ablalarımızı gördükçe, münazara sonrasında yalnız yakalandığım o sınıfa geri dönüyor, o sidikli, sıracalı, şaplak ve şaşkın oğlana sarılıyorum. Arabam olsa, evinin olduğu yeri, ismini vererek pasaj yapmamış olsalar, Kırıkkale'ye gider, Feramûş Dede'nin önünde diz çökerek içimi çeke çeke ağlamak isterdim.

Fakat dün bir yazı düştü önüme. Lacivert Dergi'de Fatmanur Altun'un kaleme aldığı “Bu Toprakların Modeli: Rızaya Dayalı Aile” başlıklı bir yazı. Modernlik öncesi ailenin tutkalı olduğunu öne sürdüğü Rıza kavramı üzerinde duruyor Fatmanur Altun.

Lütfen üşenmeyin Lacivert Dergi'nin http://www.lacivertdergi.com/dosya/2019/10/22/bu-topraklarin-modeli-rizaya-dayali-aile adresine tıklayın ve okuyun!

Çünkü ağlamaklı çocuk ruhuma ilaç gibi geldi o yazı. Bir türkü çığırmak geldi içimden, çıkıp avaz avaz bağırmak istedim:

“Rızasız bahçanın gülü derilmez

Salyalı ağızlarla sulhe varılmaz”

Yazı; siz Türklerin tabiriyle fazla nostaljik, romantik, ütopik falan gelebilir belki ama Fatmanur Altun'un hatırlattığı kavram o kadar önemli ki; bütün tartışmaları, çekişmeleri, çemkirmeleri bırakıp sadece bu kavram üzerinde düşünsek, konuşsak, yazıp çizsek belki hayatımızın en hayırlı eylemini gerçekleştirmiş oluruz.

Kültürümüzde, mayamızda, özümüzde mevcut olup da hayatımızdan çıkarıp sadece Pir Sultan Abdal nefesine, Neşet Ertaş havasına terk ettiğimiz Rıza kavramı, evrenin yaratılışından başlayarak her oluşumun başlangıç ilkesi çünkü.

Yıllardır çevresinde tavaf edip duruyorum, birazcık anlayabilmek için, bütün okumalarımı, dinlemelerimi benim için Kâbe hükmündeki o kavramın kapısından içeri girebilme gayesiyle yapıyorum.

Umarım Fatmanur Altun, sadece aile üzerinden hatırlatmakla kalmaz, Rıza kavramına dair düşüncelerini bütün yönleriyle paylaşmaya devam eder.

Aliya İzzetbegoviç merhumun Doğu ve Batı Arasında İslam kitabının son paragrafında Allah'a iman ile eş tuttuğu Rıza kavramına dair düşündüklerimi ben de elden geldiğince paylaşmaya çalışacağım.

Bu nedenle; bir önceki yazımı unutun gitsin.

Nizanın ikrah tezgahında istifra etmek üzere iken, özlediğim sohbetlere benzer bir sofra yazarak Rıza lokması ikram eden Fatmanur Altun kardeşime teşekkür ediyorum.

Canıma can kattı, sağ olsun!

Mutluyum Leylâ!

Hasan Birgül

Putin’in Gizli Aşçıları

Hasan Mesut Önder

Kontrespiyonaj Hikayesi: Avcı İken Av Olmak

Ahmet Tezcan

Alın Size Pazar Yazısı

Erdal Şimşek

Uçak Gemisi Nasıl Batırılır?

Celal Arslan

Enflasyon ve Ekonomik Büyüme

Talha Arslan

Fenerbahçe’den Çok Önemli 3 Puan