Esrarengiz Fussilet Konağının 11 Nolu Odasında Bir Çocuk

Ahmet Tezcan
10 Ağustos 2020 Pazartesi 18:55

Bir önceki yazımızda Fatmanur Altun'un Lacivert Dergi'deki “Bu Toprakların Modeli: Rızaya Dayalı Aile”başlıklı yazısına dikkat çekmiştik.

Rıza kavramına dair nerede bir cümle görsem o yöne akıp gidiyorum. “Allah razı olsun” duasının dile pelesenk derekesine düşürülmesinin ardından,  Z Kuşağının Twinsgram (Twitter – Whatsapp – İnstagram) lisanında ARO kısaltmasına dönüştürülmesi  yüzünden Rıza kavramının sadece insanların birbirleri ile ilişkilerinde  değil, Tanrı – İnsan ilişkisinde de buharlaşmasından korkuyorum. Rıza; her iki hukukta da yeniden gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen bir antik yazıt gibi. Fatmanur Altun'un yazısı işte bu nedenle heyecanlandırmıştı beni.

Buhar demişken aklıma ilk geleni söyleyeyim; Fussilet 11.

Bu âyeti çok severim. Hayalperest çocuk yanımı da tahrik eden bir âyettir çünkü.

“Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de, “İsteyerek geldik” dediler.”

Hayal edin şimdi, atış serbest!

Henüz hiç bir şey yok. Tanrı “Ol!” demiş, oluşum başlamış. Evren duman halinde. Ayette Duman olarak çevrilen Duhan kelimesi Su Buharı demek. Tanrı, Buhar'a seslenerek Gök ve Yer'in oluşmasını istiyor. “İsteyerek ya da istemeyerek gelin!” diyor.

Çocuk hayalhanesi buradan neler üretir neler! Şimdikiler Anime bile yapar bunu. Tanrı'nın çağrısını alan Gök ve Yer adlı bir kızla oğlanın, her şeyi değiştirebilecek olan tercihlerinin yol açtığı heyecanlı macerasının flm hikayesini bile yazarlar.

Son dönemde Yüz Yıl üçlemesiyle bilim kurgu romanları yazarak yeni bir çığırın habercisi olan Ayşe Acar; Bay Binet, Yeşil Adam ve Bayan Nima'nın ardından şu günlerde Tasavvuf literatüründeki Kırklar Meclisi'nden yola çıkarak yeni bir roman yazıyor. Geçenlerde Sinan Canan ile Youtube'daki Açık Beyin ortamında söyleşmişler ve Ayşe Acar kültür köklerimizdeki unsurları ve karakterleri kullanarak bilim kurgu romanları yazma tercihinin gerekçesini anlatmıştı. Ayşe'nin çocuklara ve tabii ki bana parmak ısırtan hayal gücü Fussilet 11'den de bir roman üretebilir pekala. Çünkü ayetin bilim adamlarının sezgilerine hitap eden yanı da var.

Onlar “isteyerek ya da istemeyerek gelin” ifadesinin maddenin oluşumu için elementlerin uyumuna işaret olduğunu söylüyorlar. Mesela; madem buhardan yola çıktık oradan devam edelim: Hidrojen ve Oksijen'in belli bir ölçüde, belli açıdan, belli bir hızla, bell bir hareketle, belli bir sıcaklıkta ve belli bir zaman aralığı ile belli bir ortamda buluşması gerekir ki Su meydana gelebilsin. Bu “belli” şartlardaki en küçük bir değişiklik maddeyi değiştirecek, örneğin aynı elementlerden hayat veren Su yerine hayatı eriten Asit ortaya çıkacaktır.

Ama bunlar beni hiç ilgilendirmiyor. Duyarsız olduğum için değil, Fizik ve Kimya derslerinde hocalarının himmetine muhtaç bir bebe olduğum için. Benim aklım fikrim Edebiyat ve onunla doğrudan ilişkisi olan Tarih, Felsefe, Sosyoloji ve Psikoloji derslerinde idi.

Ben hâlâ o bebeyim ve Fussilet adlı esrarengiz konağın 11 numaralı odasına girip  Evren'in en büyük sırrının saklı olduğu kasayı açacak bir anahtar bulmayı düşlüyorum. Anahtar orada bir yerde, bunu hissediyorum. Bulamazsam Evren hep duman olarak kalacak! O yüzden sarı, sıracalı, şaplak bir velet merakıyla o odanın altını üstüne getirmek zorundayım!

Ben odada dolaşırken bir türkü geliyor kulağıma. Anam radyoyu açmış, onun sesi düşüme karışmış  olmalı. Neşet Ertaş söylüyor, Kırşehir'de doğmuş birinin düşünde Neşet Usta'dan başka kim türkü söyler ki zaten. Anahtarı bulamıyorum ama Neşet Usta türküsüyle fısıldıyor kimde olduğunu.

“Dost elinden gel olmazsa varılmaz

Rızasız bahçanın gülü derilmez

Kalpten kalbe bir yol vardır girilmez

Gönülden gönüle gider yol gizli gizli

Hop deyip uyanıyorum.

Uyanırken “Rıza Baba” diye bağırıyorum. “Anahtar Rıza Baba'da!”

Rıza Baba, bir bahçevan. Gönül Dağı'nda bir bahçenin sahibi. İki kalp arasında bir yerde Gönül Dağı ve oraya kimsenin bilmediği gizli bir yoldan gidiliyor. O yolu bulur, Rıza Baba'ya kendimi sevdirir, razı edersem o anahtarı verir belki bana. O anahtarın şekli ya bir gülü andırıyor yahut anahtar gülün kendisi olmalı. Belki o gülü kokladığımda yahut okşadığımda açılacak o sır bana. O gülün ne olduğunu sormayın bana, bilemem, bilsem de söyleyemem, henüz sıracalı şaplak bir oğlan çocuğuyum çünkü.

Büyümeyi bu yüzden sevmiyorum işte. Ne olacak büyüyeceğim de? Büyük büyük laflar mı edeceğim?

“O ayetten benim anladığım şudur;  Tıpkı Evren'in yaratılışında olduğu gibi her oluşumun başlangıç ilkesi Rıza'dır! Rıza; iki dil arasında bir kavramdır, İkrar ve Tasdik gerektirir. İman kavramında olduğu gibi, dil ile ikrarı, kalp ile tasdiki tazammun eder. Dil ile yapılan kabul söylemini, kalp tasdik etmez ise, Rıza zuhura ermez. Rıza'nın zahir olmadığı bir oluşumun akıbetinden de hayır beklenmez. Hulasa; kainatın yaratılışından kadın ve erkek arasındaki evliliğe kadar her oluşumda ana ilke Rıza'dır. Karşılıklı Rıza ile Hak zuhur eder, Hukuk oluşur. Bu ikisinin buluşması ise Adalet'i ortaya çıkartır. Bir başka anlatımla Rıza oluşumun temeli, Hak muamelat ve müştemilatı, Adalet ise çatısıdır. Rıza olmadan, Hukuk ve Adalet olamaz!”

Böyle mi demeliyim?

Tut ki dedim; o zaman takkeyi önüme koyup düşünmem gerekiyor. Her meselenin kökünde o ilkenin varlığını sorgulamam gerekiyor.

Bir dostum var; şu an Adana Şehir Hastanesi Psikiatri Kliniğinde hekim. Doktor Bülent Demirbek. 1989 yılında Asil Nadir dönemindeki Güneş Gazetesi'nde bendeniz absürd mizah yazıları kaleme alırken en sadık okurum idi. Bana benim yazı tarzımda mektuplar gönderir, imzasını Malum Şahıs diye atar, adres olarak da Adana Akıl Hastanesi Azılılar Koğuşu diye yazardı. Tam 20 yıl sonra ilk defa Ankara'da Pelit Pastanesi'nde buluşuncaya kadar, bana yazdığım her gazeteye mektuplar, sonradan emailler gönderen bu adamın kim olduğunu hiç sormadım, sorgulamadım. 20 yıl sonra cismiyle beraber ismi de çıktı ortaya ve ben Güneş'te yazarken onun Adana Ruh ve Sinir Hastanesi  Başhekimi olduğunu, daha sonra Adana Devlet Hastanesi'ne geçtiğini öğrendim.

O gün bugündür kişisel ruh doktorum ve sohbetdaşımdır kendisi. Mardin'i anlatan Abbara – Bir Umudun Masalı romanımın ana hikayesi Dr. Demirbek ile yaptığımız sohbetlerin ilhamıdır.

Dr. Bülent Demirbek yıllardır Şizofren çocuklar üzerine çalışıyor, Tetra Gametik Kimerizm denilen ve anlatımı bu satırlara sığmayacak meselenin şizofrene yol açan etkenler arasında olup olmadığını araştırıyor. Bana hem uzun uzun anlattı hem de buna dair bir makalesini gönderdi.

Bir çoçuğa anlatılacak şeyler mi bunlar? Ama anlattı işte. Ben o sıralar esrarengiz Fussilet konağının 11 Nolu odasında kulağımda Neşet Ertaş türküsüyle dolanıp duruyorum. Aklım fikrim Gönül Dağı'nda gül yetiştiren Rıza Baba'da.

Dr. Demirbek'in makalesini okuyunca telefon açtım, çocukça bir öneride bulundum:

“O şizofren çocukları bir araştır bakalım doktor,” dedim. “Anne ve babaları rıza ile mi birleşmişler yoksa işin içinde tecavüz ve karambol durumu mu var?”

Benim doktorum benden beter. Önerimi ciddiye alıp araştıracak kadar hem de. Şu an hangi aşamada bilmiyorum ama kadın ve erkeğin, tıpkı ayetteki gök ve yer gibi isteyerek ya da istemeyerek birbirlerine yaklaşmalarının, doğacak çocuğun bütün hayatını hatta sonraki neslin yapısını dahi etkileyeceğini düşünüyorum.

Hatta kız ve erkek çocuklarını temeli tarımsal üretim ve ticarete dayalı töreler yahut hurafeleşmiş dini bahaneler ile istemedikleri insanla evlendiren anne ve babaların, nesiller boyu sürecek muhtemel kötülüklerin ve hastalıkların birinci dereceden suçlusu olarak lanetleneceklerine inanıyorum.

Bir adım daha iletleyeyim; aşık olarak bir araya gelmiş kadın ve erkeğin, herhangi bir nedenle, herhangi bir zaman diliminde gönülsüz yani rızasız olarak cinsi münasebette bulunmalarının, kendilerinde geçici olsa bile doğacak çocukta kalıcı hasara yol açacağını tahmin ediyorum.

Rıza; sadece Fatmanur Altun'un başlığa çıkardığı gibi model alınabilecek her ideal evliliğin temel ilkesi değil, evrenin yaratılışından yok oluşuna kadar geçecek süre içindeki her işin, işdeşliğin, birliğin, beraberliğin, oluşun, oluşumun başlangıç ilkesi.

Meselenin kişisel, kurumsal, toplumsal boyutlarına bakıldığında zaman, medyadan siyasete, şu an şikayet ettiğimiz ne kadar sorun varsa kökeninde Rıza kavramına dair ihmal ve ihanetin olduğunu görülecektir.

Sözün sonunda; Kitap'ta zikredilen helak edilmiş toplumların yok edilmelerinin biricik nedeninin Rıza ilkesine aykırı davranış olduğunu söyleyeyim. Benim düşüncen, inancım, kanaatim, hissiyatım budur!

 

Yine de sen bilirsin Leylâ!

Hasan Mesut Önder

Kontrespiyonaj Hikayesi: Avcı İken Av Olmak

Ahmet Tezcan

Alın Size Pazar Yazısı

Hasan Birgül

Putin’in Siber Savaşı

Erdal Şimşek

Uçak Gemisi Nasıl Batırılır?

Celal Arslan

Enflasyon ve Ekonomik Büyüme

Talha Arslan

Fenerbahçe’den Çok Önemli 3 Puan