Doğu Akdeniz'de Oluşan Batı Bloku ve Türkiye'nin Stratejisi

Adem Kılıç
13 Ekim 2020 Salı 11:25

Dünya batı hegomanyası ile 100 yıldır devam eden bir düzenden, çok kutuplu bir düzene doğru ilerlerken yıllardır çözüme kavuşmayan bir çok konu gündemin en tepesine oturmuş durumda. Bunlardan birisi de hiç şüphesiz ki; Doğu Akdeniz'deki enerji kaynakları üzerinden uzun yıllardır devam eden problemin geldiği noktadır.

Globalleşme, dünya nufusunun hızla artması, ihtiyaç kavramlarının değişmesi gibi nedenlerle neredeyse baş sıraya oturan enerji ihtiyacı, özellikle petrol gibi başlıklarla tarih boyunca değişik uzlaşmazlıklara hatta savaşlara evrilmiştir.

Bugün gelinen noktada da özellikle Avrupa, enerji bağımlılığını azaltmak, Rusya’yı ve Ortadoğu ülkelerini bu başlıkta devre dışı bırakmak için gözünü büyük rezervlerin olduğu Doğu Akdeniz bölgesine dikmiş durumdadır. Çünkü enerjide bağımlılık başlığı, Avrupa’nın en büyük sorunu hatta yumuşak karnı olarak nitelendirilebilir.

Avrupa devletlerinin resmi rakamlara göre yılda ortalama 450 milyar metreküp doğal gaz tükettiği görülmektedir. Bu ihtiyacın yarısından fazlası da Rusya’dan ithal edilmektetdir.

Hal böyle iken, yol ve köprülerini dahi ipotek etmiş olan Avrupa'nın şımarık çocuğu Yunanistan ve Avrupa'nın gayrimeşru çocuğu Güney Kıbrıs'ın bazı haklarının olduğu Doğu Akdeniz bölgesindeki rezervler, tabir yerinde ise Avrupa'nın iştahını kabarttı.

İşte bu çıkar doğrultusunda oluşan blok, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs'ı hızla askeri üslerinin merkezi haline getirmeye başladı. Çünkü bu blok 100 yıldır; hukukun gücü değil, gücün hukuku stratejisi ile adımlar atmayı kendileri için bir hak olarak gördü ve görmeye devam ediyor.

Doğu Akdeniz’deki meselesinin özü; nasıl 1963’de silah zoru ile Kıbrıs Cumhuriyeti gasp edilerek üniter Rum devletine dönüştürüldü ise, şimdi Kıbrıs'ın etrafındaki tüm deniz yetki alanlarının gasp edilerek meşruiyete dönüştürülmesi girişimidir.

Türkiye ise kendi haklarından ve KKTC'nin haklarından vazgeçmeyeceğini gerek söylemleri gerekse yaptığı tatbikatlar ve sismik çalışmalar ile göstermiştir. Fakat Türkiye'nin bu dik duruşu batıyı ziyadesi ile rahatsız etmiş ve arka planda büyük bir askeri yapılanma süreci başlamıştır.

Bu yapılanma sürecini ülkeler bazında kısaca özetlemek gerekirse;

Yunanistan; Lozan ve Paris anlaşmalarına aykırı olmasına rağmen, Adalar Denizi'ndeki (Ege) 23 adanın büyük kısmını cephaneliğe çevirdi. 20 binden fazla asker bulundurduğu adalara savaş uçakları için hava alanları inşa ederken, bazı adalara da mekanize birlik konuşlandırdı. Güney Kıbrıs'ta ise yine garantör ülke olarak asker ve üs bulunduruyor.

Fransa; Güney Kıbrıs ile 15 Mayıs’ta imzaladığı askeri savunma işbirliği anlaşması ile Güney Kıbrıs’ın Evangelos Florakis Deniz Üssü’nü kullanma hakkını elde etti. Fransa bu anlaşmayla Fransız Charles de Gauelle uçak gemisini de bölgede bulundurmayı sözde meşrulaştırdı.

İngiltere; Kıbrıs'ta Agrotur ve Dikelya adında iki üsse sahip durumda. Bu üslerde ciddi oranda mühimmat ve savaş uçağı barındırıyor. Garantör olarak 58 yıldır bu üsleri kullandıkları için bu rakamlar değişiklik gösteriyor.

ABD; yakın zamanda Güney Kıbrıs'ın Baf kentindeki Andreas Papandreu hava üssüne, nakliye uçakları ve savaş güçleri yerleştirdi. NATO çerçevesinde daha önce bölgede iki üssü olan ABD, bunların haricinde geçtiğimiz haftalarda Girit ve Dedeağaç üsleri için de Yunanistan ile anlaştı. ABD’nin Doğu Akdeniz’de konuşlanan 6. Filo'su ise zaten malumumuz...

Bu ülkelerin haricinde İtalya ve İsrail gibi ülkelerde bölgede askeri varlıklarını arttırmaya ve yaymaya çalışmaktadır. İsrail; Girit’te yer alan Souda Askeri Üssü’nün genişleterek modernize etme ve Doğu Akdeniz’i kontrol edecek radar üssü haline getirme çalışmalarına devam ediyor.

Ayrıca Güney Kıbrıs'da NATO ve ABD’nin kullandığı elektronik sinyal istihbaratı sağlayan Ortadoğu’yu dinleme istasyonları da bulunuyor.

Gördüğünüz üzere bu blok, Doğu Akdeniz ve Güney Kıbrıs'ı büyük bir askeri üs haline getiriyor.

OLUŞAN BU BÜYÜK BLOKA KARŞI TÜRKİYE NE YAPIYOR ve NE YAPMALI?

Türkiye bugüne kadar, uluslararası hukuka uygun, hak ve adalet ilkelerine saygılı bir şekilde kaynakların adil paylaşımı yönünde ilkeli bir tutum sergiledi.

Türkiye’nin bu süreçte Karadeniz, Adalar Denizi (Ege) ve Akdeniz’de gerçekleştirdiği tatbikatlar, haklarından vazgeçmeyeceği kararlılığını net bir şekilde ortaya koydu. Gerek KKTC'den ve kendi sınırlarından dolayı oluşan haklar, gerekse Libya ile yapılan anlaşma gereği sahip olduğu haklar ile sismik araştırmalarına taviz vermeden devam etti.

Şu gerçeği kabul etmek gerekiyor ki; Rumların uzlaşmaz tavırları yüzünden Kıbrıs'da iki taraflı bir çözüm olması neredeyse imkansızlaştı. Nitekim bu durum, referandum yapıldığı zaman da görüldü. Enerji savaşları ve küresel güçlerin bölgeye akın etmesi ile artık adada çözüm süreci hayalleri neredeyse bitmiş durumda.

Türkiye ilk olarak; KKTC'de Akıncı zihniyetinden kurtulmalı ve milli bir yönetim ile KKTC'nin diğer ülkeler tarafından da tanınması yönünde diplomasi adımlarını atmalıdır.

Bundan sonra ise Türkiye'nin; detaylı bir şekilde anlattığım bu bloğa karşı, "Küresel siyasette uluslararası güce, uluslararası güçle karşılık verilir" prensibi ile hareket etmesi gerekmektedir.

Türkiye ve KKTC; kendisine karşı oluşan ABD-İngiltere-Fransa-İtalya-Yunanistan-Güney Kıbrıs-İsrail bloğuna karşı kendi bloğunu mutlaka oluşturmalıdır.

 

    KKTC'de kalıcı olarak geniş kapsamlı hem hava hem de deniz üssü inşa etmelidir. Bunun yanı sıra Libya'da da aynı süreci işleterek Rusya'nın Suriye'de yaptığı gibi güvenlik anlaşması çerçevesinde liman ve üsler hayata geçirmelidir.

   Dış politikada sürekli dostluk ya da düşmanlık kavramı asla yoktur. Bu bloğa karşı caydırıcı bir karşı blok oluşturmak için Rusya'nın varlığı önemlidir.

   Rusya şu anda onlarca teknoloji gemisini Suriye çevresinde konuşlandırmış durumdadır. Rusya, Suriye ile yapmış olduğu anlaşma gereği Tartus ve Lazkiye limanlarını da uzun yıllar kullanacak yetkiye sahip oldu. Ayrıca Rusya bölgedeki 8 adet deniz, hava ve kara üssü ile ABD’nin Doğu Akdeniz’de konuşlanan 6. Filo’sunu etkisiz bırakabilecek bir konuma da sahip...

 

 

 Akdeniz'de yer almayı zaten isteyen Rusya'nın yanı sıra bölgede dünyanın ikinci ekonomik gücü olan ve ticari anlamda Akdeniz'e ve Türkiye'ye ihtiyaç duyan Çin ile en büyük enerji ithalatçısı olan iki ülke Hindistan ve Japonya ile de işbirliği adımları atılabilir. Azerbaycan ve Pakistan ile bir anlaşma ise zaten hiç de zor görünmemektedir.

   Rusya ile işbirliği sonrası, Rusya'nın Suriye üzerinde ki etkisi kullanılarak Suriye ile yapılacak bir MEB anlaşması ise süreci taçlandıracak inanılmaz bir adım olabilir.

   Rusya'nın NATO, ABD ve AB ile, Çin'in ABD ile, Pakistan ve Azerbaycan'ın Batı ile olan çıkmazları, böyle bir bloğun aslında varlığını ve oluşabileceğini net bir şekilde ortaya koymaktadır.

 

  Tabiki çizmiş olduğum bu denklemin, kağıt üzerinde olabilirliği yüksek görünüyor olsa da  meşaketli ve çok çaba isteyen bir süreç yolculuğu olduğu da aşıkardır. Çünkü her ülke kendi çıkarları çerçevesinde tavizler ve avantajlar isteyecektir.

 

    Fakat belirttiğim gibi bu büyük bloğa karşı; "Küresel siyasette uluslararası güce, uluslararası güçle karşılık verilir" prensibi çerçevesinde -bir eksik bir fazla- Türkiye'nin caydırıcı bir karşı blok oluşturması elzemdir.

 

    Şüphesiz devlet aklımıza sonuna kadar güveniyoruz. Büyük devlet olma, bölgesel güç olma ve tam bağımsız bir Türkiye için verilen bu mücadelede devletimizin arkasındayız. Ve eminim ki başaracağız...

Celal Arslan

Dövizin Önlenemeyen Yükselişi

Adem Kılıç

Fransa'nın Yüzünden Batı'nın Makyajı Akıyor!

Talha Arslan

Fener’in Rüzgarı, Fırtınayı Süpürdü!

Erdal Şimşek

CHP’de Neler Oluyor?

Efdal Öztürk

Turunç Rengi Bir Mevsim Sır Veriyor

Hasan Birgül

Zihinsel Tedavi Süreci