Son Dakika Coronavirüs Haberleri Korona Yaz 8119'a Gönder 10 ₺ Bağışta Bulun

Ciğerinden Tutul e mi?

Ahmet Tezcan
02 Nisan 2020 Perşembe 23:22

Hökelenip de canı burnuna geldi mi böyle derdi bozkırın kadınları. Canını burnuna getiren, ne yaptıysa artık. Çoğu kadın kendi sıpasına böyle ilenirdi, “Ananın bedduası tutmaz” inanışının rahatlığıyla. Tutmaz gerçekten, ben de buna inananlardanım. Evladı yatırıp boğazını kesecek olsa, “Aman yavrum elini kesme” diye kabaran bir şefkat okyanusudur ana yüreği.

Anamdan bilirim.

“Annem vakit tamam Ahmet gelsin diyor” deyince ablam, kuş olup uçmuştum. Doğruydu. Son günün rengi vurmuştu yüzüne. Üç yıla yakın süredir kalkamadığı yatağında elinden düşürmediği tesbihi ile yatıyordu. Varıp yanına oturdum.

“Anne bak kim geldi?” dediler. Gözlerini aralayıp baktı. “Geldin mi Ahmet Efendi” dedi. “Geldim” dedim. Daldı. Yana uzanmış elindeki tesbihi aldım, dirseğimi dizime, başımı avcuma bıraktım, kendimce bir şeyler okumaya başladım. Neden sonra yine araladı gözlerini. Başımı avcumda görünce yüzü bulutlandı, ağlamaklı oldu, sesi titreyerek “Ne o? Başın mı ağrıyor yoksa?” dedi.

Anamın son sözüydü bu. Son nefesini vermeden önce ettiği son dünya kelâmı.

“Yok, tesbih çekiyorum” dedim, sakinleşti, kapattı gözlerini, bir daha açmadı. Saçımızın sakalımızın ağarmasına rağmen gölgesinde çocukluğumuzu hiç terketmediğimiz o şefkat şemsiyesini alıp göçtü bu dünyadan ve biz kavurucu  güneş altında dımdızlak büyüyüverdik bir anda. O ağlamaklı yüz ve o titreyen ses kulağımdan hiç gitmedi.

“Ne o? Başın mı ağrıyor yoksa?”

Oysa...

Çocukluğumda kaç defa arkamdan terlik fırlatıp “Ciğerinden tutul e mi?” diye ilendiği olmuştur anamın, saymadım. Bisiklet sevdasına okulu kırıp, tasdikname ile uzaklaştırma aşamasında Müdür Ziya Hoca eve “muhbir talebe” gönderince, yalın ayak kapıdan fırlayarak yürüye yürüye Samsun’a gitmelere kalktığım, 12 kilometre sonra bozkırın göbeğinde höönk diye akşamın karanlığı çökünce ağlaya zırlaya salya sümük eve döndüğüm gece “Geberteyim de kurtulayım seni sıpa!” deyip üstüme çökmüşlüğü bile vardı. Ne halt edersem edeyim anamdı işte, beni onun elinden kurtarıp yan odada maşayla yamuklarımı düzelten küçük ağabeyimin bacaklarıma kondurduğu mosmor sümbüllere bakıp bakıp ağlayacak bir anaydı.

“Ne o? Başın mı ağrıyor yoksa?”

Bütün anaların son sözü budur benim için!

Haaa... Ciğerimden tutulmuşluğum da olmuştur tabii... Anamı üzmelerin biriktirdiği nanelerin asiti midir, başka bir şey midir nedir, 93 senesinde çift taraflı zatürre olup ciğerinden tutulmanın ne demek olduğunu ayne’l-yakîn yaşamışlığım da vardır. Bilirim ne demek olduğunu.

Yazarlıkta ve gazetecilikte ustalarımdan biri olan rahmetli Ömer Lütfü Mete, senaristlikte ilk ustam olan yönetmen İsmail Güneş ve insanlıkta imrendiğim ağabeylerden Doktor Yumuşhan Günay zorla şerle hastaneye götürdüklerinde, Nöbetçi doktorun tahlil sonucuna ve röntgen filmine bakıp “Yahu senin en az iki gün önce ölmüş olman lazımdı, seni ayakta tutan ne?” demişti hayretle.

Biliyordum ama söylemedim. O vakit anam ölmemişti daha. Çocuktum henüz, sakalım ağarmış olsa da.

O şımarıklıkla “Yatmam” diye diretince, Doktor aralıksız 20 gün süreyle vurulacak “binlik” Penisilin yazdı, “Bunu bakabilecek birine emanet edin” dedi. Kimseyi istemedim ablamdan başka. Anama söylemez, iyi sır tutar, iyi de hasta bakardı. Fakat Ankara’da idi. Beni bir otobüse bindirdiler, şoförü, muavini ve o dönemin otobüslerinde moda olan hostesi tembihlediler, şoför kaloriferi bana göre açıp kapattı, muavin susuz mendilsiz bırakmadı, hostes kızcağız da sabaha dek açılan üstümü örtüp, iltihaplı mendillerimi toplayıp, alnımın yüzümün terini sildi. Emanet ettikleri servis minibüsünün beni indirdiği durak ablamın evine beşyüz metre bile yoktu. En az beş kez oturup ciğer tutulmalarımın geçmesini bekledim terin suyun içinde.

Öyle bir an ki, ne nefes alabiliyorsunuz ne verebiliyorsunuz. Alabildiğiniz anda ciğerinizden yayılan acı, saç diplerinizden ayak tırnaklarınıza kadar her zerrenizden fışkırıyor. Bir de bunu vermesi var. Veremiyorsunuz. Binlerce defa ölmek için yalvarışlarınız bütün anaların şefkatinin toplamından sonsuz defa fazla olan “göksel merhamete” eriştiğinde, bir iğne deliğinden binlerce defa küçük nefes kapısı aralanıyor ve ağzınızdan ince bir düdük sesiyle birlikte dalları bütün hücrelerinizi parçalayan devasa bir ağaç sökülüp çıkartılıyor kökleriyle bir. Ciğeriniz tutuldu mu böyle tutuluyor ve siz bunu o illeti atlatıncaya kadar kainatın yaşına denk sayıda ölmek isteğiyle yalvararak yaşıyor, yaşıyor, yaşıyorsunuz.

Bugün, şimdi, şu an; dünyanın hemen her ülkesinde yüzbinlerce insan yoğun bakım odalarında yahut oksijen tüplerine bağlanmış hortumlar altında benim bu anlattığım ciğer tutulmasının kim bilir kaç kat daha ağırını yaşıyor. Doktorların gözlerinin içine bakarak, yalvararak ve üstelik yanlarında ablası, kardeşi, annesi, kimsesi olmadan tutulmuş ciğerlerinde boğularak ölüyorlar.

Fakat buna rağmen biz, bütün bu yaşananlar sıradan, günlük meselelermiş gibi, kahrolası vurdumduymazlığımız, aldırışsızlığımız, ahmaklığımız ve ilkel kabile taassubundan çok daha rezil ve ahlaksız tarafgirliğimiz ile birbirimizi yemeye, birbirimize iftiralar etmeye, alçaklığın her boyutuyla beğenmediğimizi, sevmediğimizi yok etmeye uğraşıyoruz. Laf dinlemiyor, söz tutmuyor, vebale, günaha, suça aç hayvanlar gibi saldırıp sarılarak, ölümleri ölümlere ulamayı marifet, cinayetlerin en alçakçasına alet olmayı fazilet sayıyoruz!

“Ciğerinden tutul e mi?”

Bunu anamız değil, Allah desin diye uğraşıp duruyoruz!

Anaların ahı tutmaz evet ama “Bu Allah ile baş olmaz!”

Böyle derdi bir Gül Güzeli!

“Bu Allah ile baş olmaz!”

Bunu bilmedik. Buna inanmadık. Bununla alay ettik. Sövdük, saydık, savaştık! Kadın, yaşlı, çocuk demeden ya doğrudan yahut dolaylı milyonları öldürdük!

Ve nihayet O; “Ciğerinden tutul” dedi, tutulduk!

Hadi devam edin kavgaya, savaşa, hakarete, cinayete!

Devam edin tuttuğunuz takımların, partilerin, ideolojilerin, inançların, zevklerin, biçimlerin, heveslerin şehvetiyle insan eti yemeye, kemik ve kan imparatorlukları yaratmaya! Devam edin!

Ve nefes almaya çalışın!

Alabilirseniz!

Devam edin!

Verebilirseniz!

Ölün!

Ölebilirseniz!

Sen bilirsin Leylâ!

Ahmet Tezcan

Beş Karışlık Bücür Büyücü

Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın

'Uluslararası İslam Bilim ve Teknoloji Üniversitesi' Projesi

Erdal Şimşek

Rusya’nın JİTEM’i Wagner’dir

Mehmet Hakan Kekeç

Yıldırım Bayezid’in Kemikleri Neden Yakıldı?

Dr. Ömer Aydın

27 Mayıs'ta Türkçe Ezana Direnen Alperen

Halit Emre Aydın

Biz Çocuklar Gibi Şendik, Ama Şenlik Yetmezdi