Ayasofya, Srebrenica, Yıldız Tilbe ve Şuursuzluk Hali

Ahmet Tezcan
13 Temmuz 2020 Pazartesi 16:55

 

Srebrenica’da kaybettiğim ailemi, Mardin’de bulduğumu düşünürüm çoğu zaman!” diyordu Ali.

Mardin’in bu kargaşa, karmaşa ve keşmekeş içinde bile, bir arada yaşayabilmeyi başaran şuurunun birazı, eski Yugoslavya’da olsaydı, merhum Alija İzetbegović’in parçalanmamak için verdiği mücadele biraz destek bulabilseydi, belki şu an Yugoslavya Avrupa’nın en güçlü, en büyük ülkesi olacaktı. Almanya, İngiltere, Amerika ve Rusya’nın kışkırtmalarıyla, o şuuru kainat çapında bir aptallıkla yok ettiler ve bir avuç toz gibi dağılıverdiler. Coğrafya kaderdir diyorlardı değil mi? Kader, insanın kendisi aslında Josef. Coğrafya insanın değil, insan coğrafyanın kaderi. Ve burada anladım ki; şuurun kadar büyüksün, ülken de, sen de!”

 ***

Mardin'de yazdığım Abbara – Bir Umudun Masalı adlı romanımdan Şuur faslına ait bir metinle başlayayım istedim.

Srebrenica soykırımının yıldönümünde, Ayasofya'nın yeniden cami olarak açılması kararının hemen ertesinde, duygular tavan yapmış, kafalar ve gönüller Çarşamba Pazarı'na dönmüşken, romanın kurgu karakteri Amerikalı Josef'in köklerini aramak için geldiği Mardin'de, kendisine arkadaşlık eden polis memuru Boşnak Ali'nin sözleri yadıma düştü.

Srebrenica soykırımı Bosna Hersek'te, Avrupa'nın tam ortasında işlenmiş, Batı ülkeleri soykırımı seyretmekle yetinmemiş tarihin en alçakça soykırımına örtülü destek vererek bu insanlık suçuna ortak olmuşlardı.

Birkaç gün önce TRT World televizyonu soykırımın baş sorumlusu Slobodan Milosevic'in yargılanıp mahkum olduğu davanın başsavcısı ile söyleşi yaparak, bu suç ortaklığının sebebini onun ağzından yayınladı:

“Batı; Avrupa'nın yüreğinde bir müslüman ülke istemedi!”

Sonuç ne kadar ağır, kanlı, korkunç olsa da sebep bu kadar basit. Batı vicdanında titremeye yol açmayacak kadar basit. Çünkü bu basitliğin Batı zihin dünyasında sağlam kökleri var. Felsefe tarihine dair kitaplar devirmenize gerek yok; Youtube'dan Dücane Cündioğlu'nun kanalına girer, Aristo'ya göre İnsan kavramına dair videoyu açıp dinlerseniz, Cündioğlu “İnsan ne değildir?” sorusu üzerinden pek güzel anlatır.

“İnsan; çocuk değildir, kadın değildir, köle değildir, barbar değildir...” diye sıralar.

İnsan; barbar yani yabancı değildir! Zurnanın zırt dediği yer burası!

Aristo döneminin Yunanlı olmayan yabancısı, bugün Batılı  olmayan anlamına geliyor, insansı görünüme sahip olan ama insan olmayan yaratık kabul ediliyor. Tarih boyunca Batı sömürgeciliğinin ve işlediği doğrudan yahut dolaylı bütün soykırımların Avrupalı vicdanında en küçük bir titremeye yol açmamasının kökleri bu antik zihniyettedir. Batılı olmayan insan değildir, o halde öldürülebilir, sömürülebilir, işkence edilebilir, kobay olarak kullanılabilir. Korona Virüs için aşı çalışmalarında, daha önce olduğu gibi Afrikalılar üzerinde deneyler yapılabilir mesela.

“Batı, Avrupa'nın kalbinde bir müslüman ülke istemedi” ise müslüman Boşnak soyunun yok edilmesi onlar için üzülmeye değer bir konu değildir.

Bu zihniyet yüzyıllar önce Katolik olmayan Hristiyanları da “barbar” diye nitelemiş, Haçlı orduları önce Boşnakların da aralarında olduğu Bogomillerden başlayarak Balkanlar'dan Mezopotamya'ya kadar Ortodoks Hristiyanları katletmişlerdi. Türkçesi de yayınlanmış olan 4. Haçlı Seferi Kronikleri'ni okursanız, Katolik Avrupalıların 1402'de İstanbul'da nasıl katliam yaptıkları, Ayasofya içinde ne tür rezillikler işlediklerini; ortodoks rahibelere tecavüz ederek öldürdüklerini ve mabedi nasıl yağmaladıklarını şahitlerinden öğrenirsiniz.

Bugünkü Papa'nın “Ayasofya'yı düşündükçe yüreğim acıyor” sözünün temelinde, Ayasofya'nın Müze statüsünden çıkarılıp tekrar Mabed statüsüne kavuşturulmasına isyanın acısı vardır. Çünkü onlar; bırakın camileri mescitleri,  Katolik olmayan ve Papa'yı kutsal kabul etmeyen hiç bir Hristiyan kilisesini mabed olarak görmezler. Şayet bugün Ayasofya, cami değil ortodoks kilisesi olarak açılsa idi, Papa zahiren sevinmiş görünse de yüreğinin derinliklerinde çok daha büyük bir acı yaşardı. Şundan emin olun ki o zihniyet için hâlâ kendi inancından olmayan hiç bir kişi insan değildir, hiç bir yapı mabed değildir.

Çünkü onlar Ayasofya'nın asli hüviyetini tanımazlar.

Ayasofya'nın asli hüviyeti, Danıştay'ın müze sıfatının iptaline dair kararından sonra yapılan bir takım yanlış açıklamalarda olduğu gibi yeniden cami olması değil, bir mabed, tapınak, ibadethane olmasıdır. Asli hüviyet budur. Kilise, manastır, havra yahut cami olması ikincil meseledir.

Bizim irfan öğretimize göre asli hüviyetimizin “insan” oluşu gibi... Bu nedenle bizim irfanımızda öteki yahut yabancı diye bir şey yok ve hepimiz insan kimliğimizle özde biriz. Kaldı ki hakiki mabed de odur; İnsan!

Ayasofya'ya dair Danıştay kararı ile Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi üzerine yazılıp çizilenlere bakıyorum kaç gündür. Asli hüviyet meselesinde en güzel, yalın, anlaşılır şeyler söyleyen kişi, kimse kusur bakmasın ama ilmi ve makamıyla temayüz etmişler arasından değil, popüler müzik dünyasından çıktı. Bir zamanlar ortalığı kasıp kavuran Delikanlım şarkısı ve fırtınalı hayatı ile popüler müziğin deli kızı kabul edilen Yıldız Tilbe çıktı, Twitter'da en delikanlı tweetleri attı ve şöyle yazdı:

“Ayasofya Bizansta iken , Allahın evi olan ibadethane idi . Bizans yıkılınca Fatih orayı yine Allahın evi olan ibadethane olarak devam ettirdi, Ayasofya ibadethanedir her dinde, bizde Camiidir”

Bu da bu kadar basit!

İmla hatalarına rağmen mantığı son derece yerinde olan bu kısacık metin her şeyi özetliyor aslında.

Son Ayasofya kararının dini değil bir siyasi mesele olduğu... Fatih'in bir müslüman olarak değil İmparator hatta yeni Roma İmparatoru olarak Ayasofya'yı şahsi vakfı haline dönüştürdüğü... O yapının inanç noktasında asli hüviyetinin mabed/tapınak/ibadethane, asıl sahibinin ise Allah olduğu...

Ne ararsan var o kısacık mesajda.

Şuur böyle bir şey işte! Nereden, kimden, nasıl tecelli edeceği belli olmuyor.

Siyasi / ideolojik meseleleri din üzerinden, dini meseleleri siyaset / ideoloji üzerinden tartışıp biribirilerine hakaretler, küfürler, tehditler savuranların şuursuzluk haline bakınca, bu deli kanlı kız,  ismiyle müsemma bir yıldız gibi parlıyor gerçekten.

Attığı o tweetin Hac Suresi 40'ncı ayetini de Ayasofya üzerinden açıkladığının farkında mıdır bilmiyorum ama o deli gönlündeki şuur bunları söyletiyor işte.

Söyleyene değil söyletene bak!

Doğru söylüyor Josef'e Abbara'nın Boşnak Ali'si:

“Şuurun kadar büyüksün, ülken de sen de!”

Değil mi Leylâ!

Talha Arslan

4 Büyüklerin Harcama Limiti ve Kâr-Zarar Verileri

Celal Arslan

Döviz Neden Yükseliyor?

Erdal Şimşek

Cemil Bayık Değil, Agit Civyan Öldürüldü

Mehmet Hakan Kekeç

Tarihe Yanlış Sorular: Selçuklu, Osmanlı ve Türklük

Ahmet Tezcan

Esrarengiz Fussilet Konağının 11 Nolu Odasında Bir Çocuk

Hasan Mesut Önder

MİT, 15 Temmuz Darbe Girişimini Nasıl Öne Aldırdı