26 Haziran 2017
  • İstanbul 28°
  • Ankara 29°
  • İzmir 34°
İmsak 03:25
Güneş 05:26
Öğle 13:14
İkindi 17:12
Akşam 20:48
Yatsı 22:39
BIST99.639
Dolar3.4931
Euro3.9134
Altın139.8701

Ne Olurdu Sanki, Bir Tek Damlası Bu Güne de Kalsaydı...

Uğur Şen Bayrak
24 Mayıs 2017 Çarşamba 16:11

 

Yaş akmayan gözden korkmak gerek” derdi rahmetli babaannem.. O çocuk bakışıyla bu bilgece tavrı anlamazdım ama bilincim oluşmaya ve hayatın fırtınalarıyla boğuşmaya başladığımda farkettim bu cümlenin içine sırlanmış o tespitin derin anlamını.. Nedir ki gözyaşı? Yanlızca göz pınarından akan bir tuzlu damlacık mıdır sıvı, katı, gaz diye bellediğimiz suyun üç halinden hiçbirine de benzemeyen o yaşlar? Gözyaşları, suyun duyguya bürünmüş hali mi yoksa? Sinenin, yüreğin tuzla dağlanmış dili. Tuz nasıl da yakar bilirsiniz, acaba yanmış yüreklerden doğup akan çığlıkların suyu olduklarından mı tuzludur gözyaşları? Hayatın gözlerimize bıraktığı inci tanelerinin, yüreğimizden süzülüp dışarıya akımı olsa gerek...

 

Bilinen en eski, hiçbir lisana benzemeyendir gözyaşları. Çağıltısız sular gibi olsa da, gözlerin sessiz sözüdür.. Suyun tabiattaki kaynağı göz göz pınarlarken, insan doğasında da gözpınarlarından doğarlar. Dağlardan akmasalar da dağ gibi yüreklerden eriyen karlar gibi, nasıl da yol bulup süzülürler yanaktan. Bir dildir ki gözyaşları, kimileyin uluorta aşikar, kimileyin kuytularda gizli saklı. Boğazın düğümü, sinenin yarası için anlatılamayanın en vurgun lisanı. Kimi zaman da haksızlığın, adaletsizliğin, vicdansızlığın incinmenin karşısında en büyük çığlık...

 

Gözyaşının değerini en çok eskiler bilirmiş meğer ve bu öyle bir değer bilmek ki gözyaşlarını şişelerde saklarlarmış. Ardından ağladıkları kişiler için gözyaşlarını şişelerde biriktirirlermiş. Dökülmüş yaşlarla dolu şişeleri, kavuştuklarında onlara vermekmiş niyetleri. Gözyaşı şişeleri asırlardır farklı medeniyetlerce farklı zamanlarda, bazen ölünün arkasından dökülen ve mezara gömülen acı gözyaşları için, bazen savaşlara ve uzaklara giden baba ve kardeş için, bazen de bir gün gelir ümidiyle bırakıp giden sevgili için dökülen gözyaşlarını saklamak için yapılan zarif ince ve ufak şişelerdir.

 

İçtenliğimizin su birikintilerini bir kapta toplamak, dünyanın en değerli hazinesi olmalı. Bu değerli hazine onun kadar zarif, onun kadar kırılgan, onun kadar ince ve narin bir kapta toplanabilir ancak. Hiç gözyaşı şişesi gördünüz mü? O denli narin ve incedir ki, parmaklarınızın dokunuşu onu kırar incitir diye korkarsınız. Hepsi de camdandır, kimi küçük kimi büyük.. Demek ki acının büyüklüğünü, hafifliğini şişelerin boyutu anlatıyordu. Bir diğer rivayete göre ise eski çağlarda bir ölünün arkasından ağlayanların kendisine verdikleri değeri göstermek için gözyaşlarını gözyaşı şişesine doldurup mezara bırakırlar ve ölüyle beraber gömerlermiş. Bu da o zamanlara göre bir tür vefa ritüeliymiş.

Öylesine naif ve bir o kadar da dokunaklı öyküleri var ki gözyaşı şişelerinin...

 

Gözyaşı dolu olan bu şişeler, bizim medeniyetimizde de, Osmanlı'nın o en güzel dönemlerinde sevdanın, özlemin, hasretin elle tutulur bir göstergesiydi. Günümüzde herşey gibi iyice dejenere olan gözyaşları da artık bu şişelere saklanmıyor ve hatta varlığı sadece define avcıları tarafından biliniyor. Zamane duyguları ise; kısacık bir hüznün sonunda artık bir kağıt mendile silinip buruşturularak bir köşeye atılıyor.

 

İşte bu bilinmeyen zarif şişelerin, o döneme ait oldukça güzel bir de hikayesi var:

Mezomorta Hüseyin Paşa uzun bir seferden döndüğünde hanımı Hanife Hatun Hüseyin Paşayı kapıda karşılar. Eşini hasretle beklerken biriktirdiği gözyaşlarını, Hüseyin Paşanın ayaklarının dibine kapı eşiğine döker. Hüseyin Paşa gözyaşlarına basmaya kıyamaz ve Hanife Hatun'un elinden aldığı şişeden bir damlayı Hanife Hatun'un yanağına damlatır

Daha sonra ise ordaki damlayı dudaklarıyla alır ve der ki:
-Allah senin hasretini bir daha göstereceğine şu damlaya muhtaç bıraksın razıyım...

 

İnsan bu hikayeyi okuyunca içinden “Ahh ne olurdu sanki Osmanlı'dan 21.nci asra da böylesi bir aşktan, tek bir damla kalsaydı” demekten kendini alamıyor...

 

Mitolojide bir de şöyle bir hikaye anlatılır: Phrygia’nın güzel kraliçesi yedi kız ve yedi oğlan doğurur. Doğurganlığıyla ve güzelliğiyle övünür ve her zaman diğer Tanrılardan üstün görür kendini. İki çocuğu Apollon ve Artemis ile alay eder, onları üzer. Apollon ve Artemis, Niobe’nin diğer çocuklarını ok atarak öldürür. Hırsı ve öfkesi yüzünden çocukları öldürülmüştür ve Tanrıları küçümseyen Niobe, çocuklarının cesetleri başında yas tutarken üzüntüsünden taş kesilir. Niobe’nin vücudunda tek canlılık belirtisi ağlayan gözleri kalmıştır.

 

Bir gün yolunuz Manisa’ya düşerse gözlerinden yaşlar süzülen Niobe’yi görebilirsiniz. Onun adı: Ağlayan Kaya'dır.

 

Hayatın her adımında  gözyaşı şişeleri doluyor. Gözyaşları, yaşa bakmaksızın hep  aynı ama rüzgârı başka... Hayatın rüzgârı, gözyaşlarının mayası işte. Kimi rüzgâr çok sert kasırga misali, kimi rüzgâr yumuşacık meltem gibi... Ve görünen o ki gözyaşı şişeleri, en sadık sırların da saklayıcıları olmuşlar... İster miydiniz siz de, böylesi bir dilsiz sessiz ama bir o kadar gürül gürül çağlayan ve duymasını bilene sırlarını aşikar eden bir gözyaşı şişesi...

 

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer..”

Can Yücel

Facebook Yorumları

Yorum Yaz

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.