Eskiden cahil ile okumuş adam arasında fark vardı ve ayırt etmek kolaydı, son yıllarda iki tarafın da özellikleri birbirine benzemeye başladı, aralarında pek bir fark kalmadı, ayırt etmek neredeyse imkansız oldu. Nasıl ki kullandıkları telefonlar benzer, telefonlarına yükledikleri uygulamalar aynı olduysa insanlar da neredeyse aynı şekilde düşünmeye başladı, paylaşımlar, beğeniler herşey neredeyse birbirinin aynısı.

Herkes uzaklara gitmenin hayalini kuruyor oysa da yanıbaşında olan şehirleri bile daha gezmemiş görmemiş, hatta en acısı maalesef ki kendi yaşadığı şehirden bile habersiz ve iki üç alışveriş merkezinden, bir kaç kafeden fazla gittiği yer yok. İstanbul’da yaşayanların acaba kaçı sarayları gezmiş, tarihi yapıları biliyor, kaç festivale katılmış ya da hadi bu hafta hiç gitmediğiz bir yere gidelim deyip gitmiştir.

Daha da kötüsü, Dolmabahçe Sarayını gezip fotoğraf çekmekten, hangi kare daha çok beğeni alır diye düşünürken tarihi yaşamayıp, zerre kadar bilgi almayıp oradan çıkanlar var.

Gerçek hayatta üç beş arkadaştan fazla arkadaşı olmayan adamın sosyal medyada binlerce takipçisi var. Sosyal medyada paylaşımları binlerle beğeni alırken gerçek hayatta iki kelimeyi bir araya getiremiyor. Sosyal medyada sohbet koyu, konuşulacak çok şey var, sohbet, muhabbet akıp gidiyor, yanında oturan arkadaşla konuşan kimse kalmadı.  Ama kimse de arkadaşıyla birlikte olduğunu sosyal medyada paylaşmadan geri kalmıyor, nerede oldukları, ne yiyip içtikleri ve nasıl hissettiklerini de öğreniyoruz.

Sosyal medyadaki “hayatlarına” inananlar da var, paylaşımlarını takipçilerine göre yapan sonra da paylaşımlarına göre yaşayanlar çok. Orada herkes mükemmel, herkes çok zengin, herkes çok mutlu ve herkes çok kitap okuyor. Kimin sosyal medya hesabına baksan herkes haftada  bir kitap fotoğrafı paylaşıyor, tabi bazen kahveli bazen çikolatalı, kimi balkondan kimisi de mutfaktan. Evet, sosyal medyada okuyanlar çok ama kaç kişi Dostoyevski’yi biliyor, kaç kişi dünya klasiklerini okumuş… 

İstanbul’da Lale Festivali vardı daha bir kaç hafta önce. Dünyanın en büyük lale halısı sergilenmişti Sultanahmet Meydanında. Orada dehşete kapıldım, duyduklarıma inanamadım. İlk olarak bir genç grubun konuştukları: Tac Mahal nerede diye soruyor kız, oğlan da Moğolistan diyor, sonra da ya ben Macaristanı Moğolistanla karıştırışyorum hep diyor. Lale halısına kalabalığın içinden bakmaya çalışırken yanımdan bir kaç kadın geçti: Lale halısı varmış , halı, görmedik diyorlar halının yanında geçerek.

Herkes bilgiye kolayca ulaşabildiği için herşeyi bildiğini sanıyor. Çabuk öğrenip çabuk da unutuyoruz. Bilgiler kalıcı değil, çünkü aldığımız bilgi bilgi değil aslında, sadece bir veri, o verinin temelleri sağlam olmadığı için de bizde bilgi olarak kalmıyor, unutulup gidiyor. Eskiden küçük bir bilgiye ulaşmak için kaç kitap okurduk, bir paragraf bilgi bize lazımken o bilgiye giden yolda neler neler öğreniyorduk o yüzden veriler bizde kalıcı oluyordu yani bilgiye dönüşüyordu.

Hızlı öğrenip çabuk unutuyoruz, çabuk tüketiyoruz. Hayatımızı hızlı yaşamak istiyoruz, neden bilmiyorum, ama hep bir koşturmaca içerisindeyiz, oysa günün sonunda baktığımızda dünden farklı hiçbir şey yapmamışız. Sürekli tüketiyoruz, cahilliliğimiz büyüdükçe tüketmelerimiz arttı, çok para harcamakla, çok alışveriş yapmakla cahilliliğimizi örtmeye çalışıyoruz, o şekilde eksiklerimizi kapatabiliriz zannediyoruz, aslında tam tersini yaptığımızın farkında olmadan.

Günlük haberleri okuyup günlük unutuyoruz. Bir kaç haber bir kaç köşe yazısı günde okuduklarımız en çok okuma alışkanlığı olan insanlarda bile. Oysa anında istediğimiz bilgiye ulaşabiliri, çok daha fazla bilgiye sahip olabiliriz sosyal medyada dolaşmaktan başımızı kaldırabilirsek. Tek yaptığımız hesap hesap dolaşıp paylaşımları beğenmek, yorum yapmak… Ve herşeyi bildiğimizi zannettiğimiz için de işimiz gücümüz küçümsemek.

Biz kim uzaklara gitmek kim...