İnsan, varlıkların en şereflisi tahtına oturmuşsa, bunda hür irade sahibi olmasının payı büyük. O yüzden her fırsatta “hür irade”yi alkışlıyor, modernlik eleştirimizin başına iradeyi itibardan düşürmesini koyuyoruz. Ama hürriyetimizin birçok bakımdan sınırlandığını, rahmetli Ali Şeriati'nin ifadesiyle, insani varoluşun zindanlar içinde olduğunu belirtmeyi de ihmal etmiyoruz.

Hür irademiz var evet ama genetik yapımıza, içine doğduğumuz ailenin, toplumun, tarihsel koşulların işleyiş kurallarına sıkı sıkıya bağlıyız. Hür irademizle yaptığımızı sandığımız tercihler, pek de bizim eserimiz değil. Mesela yeme kültürümüz ve hatta damak zevkimiz bile bizatihi kendi tercihimiz olmaktan ziyade içine doğduğumuz, yaşadığımız ortamla bağlantılı. Biz tercihte bulunurken sadece hürmüş gibi yapıyoruz.

Yeme kültürünün toplumsal koşullarla bağlantısı, beşerî bilimcilerin üzerinde çokça durdukları bir konu… Yaşadığımız post-modern toplumun alâmetifarikalarından birisi fast-food. Bu görünümden yola çıkarak ne çok analiz yapıldı. George Ritzer'in “Toplumun McDonaldlaştırılması”, başucu kitabımız; yaşadıklarımızı tasvir etmek için en çok başvurduğumuz metafor, “McDonaldlaşma” oldu… “McDonald's”, bir 'fast-food' markası değildir artık. “Toplama kampı modelinden ilham alarak bütün dünyayı 'akılcılığın demir kafesi' içine hapseden toplumsal, ekonomik, kültürel bir sistemin adıdır.”

Bu tespitler çok önemli ama yetersiz. Aslında sadece yeme kültürümüzde yaşananlar bile McDonaldlaşma kavramının boyutlarını çok aşıyor. Yeme ile, yemek ile ilişkilerimizde fevkalade bir değişim var. Bu değişimi anlayabilmek için geçenlerde bahsettiğimiz David Riesman'ın modern zamanlardaki “içe yönelimli” ve “dışa yönelimli toplumsal karakter” ayrımı çok önemli.

On yıl kadar önceydi. Bir tıp profesörü, üniversite sınavına hazırlanan kızını görmem için bana getirdi. Kızının ciddi bir psikolojik sorunu olduğundan emindi ve tedavi etmemi istiyordu. Çok şirin, cana yakın küçük hanımla uzun bir görüşme yaptım. Çok aklı başında ve ne istediğini bilir bir görünüm veriyordu. Hekim olan anne babasının yaşadıklarını yakinen bildiği için onlar gibi olmak istemediğini, uzun araştırmalardan sonra Paris'te aşçılık eğitimi almaya karar verdiğini söylüyordu. Ebeveynin, özellikle annenin bunu duymaya bile tahammülü yoktu; başta şaka yapıyor sanmışlar, sonra da kızlarının akıl sağlığını yitirdiğine hükmetmişlerdi. Benim değerlendirmemde ise, genç hanım, ben dâhil hepimizden daha sağlıklı ve olgun görünüyordu. Değerlendirme sonucumu profesör anneye söylediğimde, çok kızdı, genç hanımın elinden tutarak adeta zorla dışarı çıkardı. “Doktor, sen kendi çocuğunu aşçı yap!” diye bağırmayı da ihmal etmedi tabii…

Evet, sadece fast-foodlarla tanımlanamaz yeme kültürümüzdeki değişim. Hemen her televizyon kanalının ünlü bir aşçısı, hatta birçok ülkede sadece yemek yapımı konusunda özelleşmiş tv kanalları var ve aşçılık uluslararası düzeyde eğitim gerektiren çok gözde bir meslek mesela… Riesman, yeme kültüründeki bu değişimi daha 1950'ler ABD'sinde saptamış. Ona göre, içe yönelimli kişi, kendi alanının kahramanlarından kendisine örnek alabileceği bir yıldız seçebiliyordu. Dışa yönelimli kişi ise, bireysel kariyeri açısından kendi hayatı üzerine fazla düşünmüyordu. Aradığı şey, ünlü olmak değil saygı ve daha önemlisi akran jürisinin takdirini kazanmaktı. Bu durum, kariyer tercihlerini ve yeme kültürünü de etkiliyordu.

Önceleri, içe yönelimli toplumda, sadece kadınların, zengin mutfaklarında hizmetçilerin ilgilendiği, statü ve saygınlık göstergesi olan, besin değeri dışında asla sohbet konusu yapılmayan yeme işleri, 1950'lerden sonra, tamamen anlam değiştirmeye başlamıştı. Artık mühim olan damak zevkiydi. Eskiden gurme denilebilecek insanlar çok azdı şimdi ise etraf, gurmelerle ve gurme olmak isteyenlerle doluydu. Yemeğin sunumu ve içeriği çok değişmişti. Son 50 yılda yemek kitaplarının adlarındaki değişim bile neler olup bittiğini anlamaya yeterdi. Birçok sohbetin konusunu artık yemekle ilgili konuşmalar teşkil ediyordu.

Sorsanız ikisi de kendi kararlarını aldıklarını savunan hür iradeli kişilerdi. Oysa aşçı olmak isteyen kızını psikiyatri uzmanına götüren profesör anne içe yönelimli, annesinin bu tutumunu asla anlamayan ve gülerek karşılayan kız ise dışa yönelimliydi…

Kusura bakmayın, maruz kaldığımız terör sarmalı içimizi yakıyorken, bir dünya savaşı tehlikesi ihtimali varken, böyle bir yazı yazdığım için. Zira her ikisine karşı da biz sıradan vatandaşların normalden, akıp giden hayattan kopmayarak en iyi tavrı alacağımıza inanıyorum.

Erol Göka / Yenişafak