Hareket etmeyen insan özgür değildir.

Kişi kendini hareketten alıkoyan her şeyin esiridir. Çünkü insanın mesuliyetleri vardır: Annedir, babadır, öğretmendir, mühendistir, şairdir, yazardır, tezgâhtardır, çaycıdır… Biz de mesuliyetleri her ne olursa olsun bir insanı hareketleriyle biliriz, öyle tanırız.

Söz ile ifade edilmek istenen her benzetme eksiktir: Tarih, felsefe, edebiyat… Bütün bunları tam eden unsur harekettir. Tarihimizde, felsefemizde ve edebiyatımızda hareket varsa bir medeniyet ve kültür olarak özgürlüğümüzden bahsedebiliriz.

Hareket eden insan iz bırakır.

Fikir adamlarına bakalım: Onlar şuurlarını hayalleriyle açıp hareketle doldurdular. İrade ve benliklerini hareketleriyle inşa ettiler. Canlarından vazgeçtiler ama hareketlerinden asla vazgeçmediler. Örneğin Necip Fazıl Kısakürek’e bakalım. Yetmiş dokuz yıllık ömrünü hareket bakımından daha sade yaşasaydı bugün geride bıraktığı izlerinin yani eserlerinin yine aynı tesiri olur muydu? Çile’de yer alan şiirlerinin kaçını bugün edebiyat dergileri basmak için sıraya girerdi. Ya da “Kaldırımlar” şiirini kaç kişi, içinde damla damla biriken bir korkuyla okuyup, sonunda şairin dediği gibi, ‘Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta’ diyerek hareketin ıstırabında kendini özgür hissetmezdi? İnsanın sözünü de özünü de kıymetli kılan hareketleridir.

Hareket eden insan kendini bilir.

Ziya Paşa, ‘Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, Şahsın görünür rütbe-i aklın eserinde’ diyerek insanın ortaya koyduğu çabaya dikkat çeker. Duygularını bilmeyen, tanımayan ve onlarla karşılaştığında önceki haline ters davranan kişi hareketten yoksundur. Mehmet Akif Ersoy, Çanakkale Şehitlerine şiirini Çanakkale Cephesine gitmeden yazmıştı ama ömrünü milletinin istiklal ve istikbali için hem fiili hem de fikri cehpeye adamıştı. Yani tam olarak özgürlüğün hareketini gerçekleştirmişti.

Hareket eden insan hakikatte vardır.

Devamı için tıklayınız...